1.Ders
Tefsir
1.
Kur´an-i Kerim´in tarifi ve
mahiyeti
2.
ESBÂBU’N-NÜZÛL / NÜZÛLÜL KURAN
3.
Vahy-i
ilahinin mahiyeti ve mertebeleri
4.
Vahyin geliş şekilleri
5.
Vahiy katipleri
6.
Âyet kelimesinin anlamı
7.
Sûre nin manası
8.
Surenin tertibi
9.
Mekki ve medeni sureler
10.
Mekki
ve medeni ayetleri bilmenin faideleri
11.
Fatiha
sûresi’nin tefsiri
12.
Nur
sûresi 62. ‘ ayetinin tefsiri
13.
Sorular Kur’ân:
Allah (cc) tarafindan, elçisi büyük Peygamberimiz Muhammed Mustafa
(s.a.v.) efendimiz hazretlerine Arapça olarak indirilip bize tevatür
yoluyla naklolunan kitabin ismidir. Diger bir tarifte ise: Allah (cc)
tarafindan, Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)´e vahy yoluyla
indirilmis mushaflarda yazilmis, tevatürle nakledilmis, tilavetiyle
taabbüt olunan mû´ciz kelamdir. Lügatta Kur’ân, gufrân ölçüsünde okumak
mânâsina gelen bir masdar idi. Bu
indirilmis kitabin hükümleri ve ayirici özelliklerinden birisi de {*}
„Insanlara sindiresindire okuyasin diye biz Kur’ân’i kisimlara ayirdik.“
(Isrâ, 17/106), {*} „Sana vahyettigimizi onlara okuyasin diye..“ (Ra’d,
13/30), {*} « Kur’ân’i agir agir, tane tane oku. » (Müzzemmil, 73/4)
âyetlerinden anlasildigi üzere agir agir, tertil ve tilâvet ile okumak
oldugu için, buna Kur’ân ismi verilmistir. Bakara Sûresinde: {*} « De
ki: Kim Cebrail’in düsmani ise, bilsin ki, geçmis kitaplari tasdik eden,
müminler için bir müjde ve hidayet olan Kur’ân’i Allah’in izniyle senin
kalbine o indirmistir. » (Bakara, 2/97), Nahl Sûresinde: {*}
« Ey Peygamber! De ki: Kur’ân’i Rûhu’l-Kudüs (Cebrail) Rabbinin
katindan hak olarak indirdi. » (Nahl, 16/102), Suarâ Sûresinde de:
{*} « Bu Kur’ân’i (açik bir Arapça lisaniyle) senin kalbine
Ruhu’l-emîn olan Cebrail indirmistir. » (Suarâ, 26/193) buyuruldugu
üzere Kur’ân yüce Allah tarafindan peygamberin kalbine, Rûhu’l-emîn ve
Rûhu’l-kudüs denilen Cibril vasitasiyla hak olarak indirildi. {*}
« Biz, Kur’ân’i « Hak » olarak indirdik, bütün hakikatleri
içinde toplayarak indi. » (Isrâ, 17/105), {*} {*} « Hem hiç egri
tarafi ve eksigi bulunmayan Arapça bir Kur’ân indirdik. » (Zümer,
39/28) Kur’ân
olmak üzere inmeyene Kur’ân denilmedi; çünkü Kur’ân olmak üzere vahy
olunmus degildir. Fakat kâfirler Kur’ân’in Allah tarafindan indirildigine
inanmak istemediklerinden buna Muhammed (s.a.v.)’in kendi söyledigi,
kendinden uydurup Allah’a isnad ettigi bir kitap veya bir siir veya bir
kâhin sözü dediler, hala da öyle derler. Onun için Kur’ân’da bunlari
reddeden birçok âyet inmistir. Bunlardan bazilari sunlardir: {*}
« Allah’a yalan uyduran veya kendisine hiçbir sey vahyolunmadigi
halde: ‘Bana vahyolundu’ diyenden daha zalim kim olabilir? » (En’âm,
6/93), {*} « Yoksa; onu Muhammed kendi uydurdumu
diyorlar? Ey Muhammed! Sen onlara söyle de: Sayet onu ben uydurmussam,
Allah’tan gelecek cezaya karsi beni savunamazsiniz. » (Ahkâf, 46/8),
{*} « Eger Muhammed kendinden bazi sözler uydurup da, bizim
söyledigimizi iddia etseydi, elbette onu kuvvetle yakalar, sonra da can
damarini keserdik. Hiç biriniz de buna mani olamazdi.” (Hâkka, 69/44-47),
{*} “Biz Muhammed’e siir ögretmedik. Bu, ona yakismaz da.” (Yâsin, 36/69).
Yine bundan dolayi Kur’ân’in bir ismi de “Tenzîl” (indirilmis)dir. {*} “O,
alemlerin Rabbi olan Allah tarafindan indirilmistir.” (Vâkia, 56/80). el-Kitab:
Kur’ân’in bir ismi{*} “el-Kitâb”dir. Kitâbin tarifi için: {*} “Elif Lâm
Mîm. Bu kendisinde hiç süphe olmayan bir kitaptir.” (Bakara,
2/1-2) âyetinin tefsirine bakiniz. el-Furkan:
Furkan da aslinda ayirmak mânâsina gelen masdardir. Kur’ân’-in hak ile
batili, helal ile harami ayirmasi itibariyle bir ismi de el-Furkan
olmustur. {*} “Hak ile batili ayiran Kur’ân’i indirdi.” (Âl-i
el-Hüdâ:
Aslinda hidayet etmek (dogru yolu göstermek) mânâsina masdardir. Hidayet
almak mânâsina da gelir, sonra hidayet eden rehbere ve hidayet olunan
dogru yol mânâsina da kullanilir. Kur’ân’da
{*} “Allah’tan korkanlara dogru yolu gösteren bir kitaptir.” (Bakara,
2/2), {*} “İnsanlara doğru yolu gösteren” (Bakara, 2/185), {*} “Müminler
için bir hidayet ve müjde kaynagidir.” (Bakara, 2/97) buyuruldugu için {*}
“el-Hüdâ” ismi verilir. Nasil ki kalbleri, fikirleri aydinlatmasi
itibariyle bir ismi de {*} “Nûr”dur. {*} “ Ve kendisine indirilen nura
tâbi olanlar, iste onlar, kurtulusa erenlerdir.” (A’râf, 7/157). Kur’ân’in
bir ismi de {*} “Zikr”dir: {*} “Kur’ân’i biz indirdik biz. Onun
koruyucusu da süphesiz ki yine biziz.“ (Hicr, 15/9), {*}
„Hüküm
ve hikmet dolu Kur’ân’dir.“ (Âl-i
Imrân, 3/58) hüküm isminin mânâsi da geçmisti. Mushaf:
Bilindigi gibi Kur’ân’in sayfalarini içine alan sirazeli cildin ismidir
ki, iki yanindaki kablarina {*} “deffeteyn” denilir. Geçmis (peygamberlere
ait) kitaplara sayfanin çogulu olarak {*} “sayfalar” denilir ise de Mushaf
ismi Kur’ân’a aittir. Mushaf kelimesinin mim’i ötre, üstün ve esre ile üç
sekilde okunmasi caizdir. Ötre
ile “Mushaf” biraraya toplanip baglanmis sayfalar, üstün ile “Meshaf”
sayfalarin toplandigi yer, esre ile “Mishaf” sayfalari biraraya toplayan
alet mânâsina gelir. Kur’ân
indigi zaman indigi sekliyle ve ayri ayri tertemiz sayfalara yaziliyordu
ve bunlarin hangi sûreye ve sûrenin neresine ait olduguna isaret
ediliyordu. Bu sayfalarin hepsi bir arada ciltlenmiyor, (âyetlerin) nesh
edilmesi düsünülebiliyordu. Yalniz {*} “Tertemiz sahifeleri (okuyan)”
(Beyyine, 98/2) {*} “Tertemiz sahifelerdedir” (Abese, 80/13) olarak tam
bir saygi ile korunuyordu. Istinsâh edenler (yazanlar) de o sekilde yazip
ezberliyorlardi. Önce Ebu Bekir Siddik (r.a.) hazretlerinin halifeligi
döneminde bütün bu sayfalarin hepsi birlikte yazilip toplu olarak
sirâzelendi ve ona “Mushaf” ismi verildi ki, buna Kur’ân’i toplama
meselesi denilir. (Tevbe Sûresinin sonundaki {*} “Ey insanlar! Süphesiz ki
size, kendinizden bir peygamber gelmistir.” (Tevbe,
9/128) âyetine bakiniz). Ondan sonra ashab-i kirâm, sayfalarini mushaf
haline koydular. Hz. Osman’in halifeligi döneminde çevre eyaletlerde bazi
anlasmazliklar yüz gösterdiginden dolayi Hz. Osman, Hz. Ebu Bekir
zamaninda ilk toplanan mushafi kirâat imamlari olan ashab-i kirâmin hazir
bulunmasi ile bir daha tatbik ederek ve inceleme yaparak sekiz nüsha daha
yazdirip yedi nüshayi esas olmak üzere Medine, Mekke, Yemen, Bahreyn, Sam
(Suriye), Kûfe ve Basra gibi merkez olan eyaletlere gönderdi, birini de
kendi yaninda alikoydu ve ondan sonra bütün mushaflar
bunlara uygun olarak yazildi. Bunun
için Hz. Osman’in yaninda alikoydugu mushafina „Imam“ ismi
verilmistir. ESBÂBU’N-NÜZÛL / NÜZÛLÜL
KURAN
Kur’an-i
Kerim’i toptan ve bir defada Levh-i Mahfuz’dan dünya gögüne, oradan da
Kadir gecesinden itibaren ihtiyaca göre yirmi üç yilda parça parça Hz.
Muhammed’in kalbine inmesi, Levh-i mahfuz’dan inmesine „inzal“ dünya
semasindan inmesine de „tenzil“ denilir. Kur’an-i Kerim’in parça parça
inmesi onun önemli bir özelligidir. Zira önceki kitaplar toptan ve bir
defa da inmislerdir. Kur’an’i Kerim’in yavas yavas ve kademeli olarak
inmesinin iki maksadi ve hikmeti vardir. Birincisi,
her olaydan sonra ilgili ayetlerin inmis olmasi, Kur’an’i Resulullah’in
kalbine yerlestirmek ve zaman içerisinde Kur’an’i ezberlemesini
kolaylastirmaktir. Kur’an-i Kerim’in ayetleri her indikçe onu getiren
melek de tabiatiyla daha çok inmis olacaktir. Bu, Kur’an’in kalbe
yerlesmesinde daha etkin oldugu gibi; Resulullah (s.a.s)’e de öteki
peygamberlere nazaran daha fazla önem verildigini gösterir. Daha önceki
peygamberler okur yazardi. Bu sayede bir defada ve toptan inse de,
sonradan ezberlemeleri mümkündü, Ancak Resulullah (s.a.s)’in
özelliklerinden birisi ümmî olmasi yani okur yazar olmamasidir. Ikincisi
olarak da, Kur’an-i Kerim’in parça parça inisinde Resulullah (s.a.s)’in
zamanindaki müminlerin durumu göz önünde tutulmustur. Zira Kur’an-i Kerim
yeni bir hayat tarzi ve ahlâk anlayisinin esaslarini getirmektedir. Yeni
iman etmis olanlar, bir çok âdet ve aliskanliklarini degistirmek
durumundadirlar. Kur’an-i Kerim bunu zaman içerisinde yapmistir. Sayet
Kur’an bir defa da ve toptan inmis olsaydi, ihtiva ettigi emirler ve
yasaklarin çokluguna bakarak onu kabul etmeyenler daha fazla olabilirdi
(Suphi es-Salih, Mebahis fi Ulûmil-Kur’an, s. 50-56). Kur’an-i Kerîm ayetlerinin iniş
nedenleri.
Bazi
ayetler, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e yöneltilen bir soru yada vukûbulan belli
bir olay üzerine inerdi. Ayetlerin inisinde etken olan soru ya da olaya
‚nüzûl sebebi’ denir. Ayetlerin
nüzûl sebepleri, ancak bu olaylara sahit olmus kimselerden yani sahâbeden
nakledilen sahih rivâyetlerle tesbit edilir. Ictihâd ile nüzûl sebebini
tesbit etmek mümkün degildir. Hadis kitaplarinin tefsirle ilgili
bâblarinin büyük çogunlugunda nüzûl sebepleri kaydedilmektedir. Nüzûl
sebebini bilmenin tefsir ilminde büyük önemi vardir. Nüzûl sebebini
bilmek, ayeti dogru anlamayi kolaylastirir (Ibn Teymiyye, Mukaddime
fi’t-Tefsir,DImask 1936, s.31). Âlimler, nüzûl sebepleriyle ilgili pekçok
bagimsiz eser meydana getirmislerdir. Bu konuda ilk müstakil eser veren
kisi, Buhâri’nin hocasi Ali b. el-Medinî’dir. Bu alanda en çok söhret
yapmis olan eser ise, Vâhidî’nin „Esbâbu’n-Nuzûl“ isimli eseridir (Suyûtî,
el-Itkân JF Ulûmi’l-Kur’ân, Beyrut, 1978, 1, 380; Zerkesi, el-Burhan fi
ulûmi’l-Kur’ân, I, 22). Nüzûl
sebebini bilmenin yararlarindan biri, tesri edilen hükmün hikmetini
bilmeye yardimci olmasidir. Hiç süphesiz Allah hiçbir seyi bosuna
emretmemis ve yasaklamamistir; her emir veya yasaginin bir hikmeti vardir.
Biz bu hikmetleri bazen aklimizlâ idrâk ediyor ya da baska ilimler
yardimiyla ögreniyoruz. Bu konuda bize rehberlik eden ilimlerden biri de
nüzûl sebebidir. Meselâ,
Ashâbdan bize gelen bilgilerde anlatildigina göre, „Ey inananlar,
sarhosken namaza yaklasmayin ki ne dediginizi bilesiniz“ (en-Nisâ, 4/43)
âyeti su olay üzerine nazil olmustur: Sahâbeden bir grup Abdurrahman b.
Avf’in dâvetlisi olarak evinde toplanmislardi. Yemeklerini yeyip
içkilerini içtikten sonra namaz vakti geldiginde onlardan biri, sarhos bir
vaziyette onlara namaz kildirmis; namazda Fatiha’dan sonra Kâfirûn
suresini okumus ve surenin lâfizlarini birbirine karistirmistir (Vâhidî,
Esbâbu’n-Nüzûl, Misir 1968, s.87); „Ey kâfirler, sizin taptiginiza tapacak
degilim“ âyetini, „Ey kâfirler, taptiginiza taparim“ seklinde okumustur Bu
olay üzerine yukarida sözkonusu ettigimiz ayet inip ayik olmadan namaza
yaklasilamayacagini bildirdi. Bildigimiz gibi içkinin yasaklanmasi tedrici
bir sûrette olmustur. Bu ayet, yasaklamaya dogru ikinci asamayi teskil
etmektedir. Meselâ,
“Dogu da, bati da Allah’indir. Nereye dönerseniz Allah’in yüzü oradadir”
(el-Bakara, 2/1 1 5) âyetinden hareketle namazlarda Kâbe’ye yönelmenin
sart olmadigi kanaatina varmak mümkündür. Ama nüzûl sebebini
arastirdigimizda ayetin, yolculukta bir binege binmis nâfile namaz kilan
ya da kiblenin hangi tarafta oldugunu bilmeyip bir degerlendirme yaptiktan
sonra bir tarafa yönelip namaz kilan, sonradan da yöneldigi tarafin kible
olmadigini gören kimse hakkinda inmis oldugunu ögrendigimizde durum açiga
kavusmaktadir (Zerkanî, Menâhilu’l-Irfan fî Ulûmi’l kur’ân, Misir (t.y),
I, 102-103). Yine,
“Inananlara ve yararli is isleyenlere tatmis olduklarindan dolayi bir
sorumluluk yoktur” (el-Mâide, 5/93) âyetine bakarak içkinin mübah oldugunu
söyleyenlerin çikmasi mümkündür. Ama âyetin, içkinin yasaklanmasindan önce
içki içmis ve ölmüs müslümanlarin durumlarinin ne olacagina dâir
tereddütleri yok etmek için indigine nüzûl sebebiyle ilgili rivâyetlerden
ögrendigimizde; ayetin, sadece bu kimseler hakkinda olduguna hükmediyoruz
(Zerkesî, el-Burhan Fi Ulûmi’l-Kur’an, Kahire 1957, I, 28). Bir
ayetin belli bir olay ya da Peygamber (s.a.s.)’e yöneltilmis bir soru
üzerine inmis olmasi, o ayeti o olay ya da soruya özgü kilmaz. Ayet o olay
hakkinda geçerli oldugu gibi benzeri diger olaylar için de geçerlidir.
Sebebin özel olusuna degil ayet lâfizlarinin kapsamina giren hususlara
itibar edilir . Rivâyetlerde Nüzûl sebebini bildiren ifade kapılarıEger
Râvî: “Bu ayetin nüzûl sebebi....” seklinde bir ifâde kullaniyorsa, bu,
olayin nüzûl sesebi oldugunu ifade eden açik bir ifâdedir. Yine
olayi ya da soruyu zikrederek „Hz. Peygamber (s.a.s.)’e söyle soruldu da
bu ayet nâzil oldu“. Yahut „söyle bir olay oldu da bu ayet nazil oldu“
seklinde bir ifade kullanip“ (nüzul) kelimesinin basina u harfini
getirmisse, bu ifade kalibi da nüzûl sebebi hakkinda açik bir ifade kabul
edilir. „Bu
ayet su hususta veya su kimse hakkinda nazil oldu.“ seklinde bir ifade
kullaniyorsa, bu ifade sekli kapalidir. Bununla nüzûl sebebini kastediyor
da olabilir, zikrettigi hususun, âyetin hükmü kapsamina girdigini
kastediyor da olabilir. Bir
ayetin nüzûl sebebiyle ilgili birden fazla rivâyetin bulunmasi durumuna
gelince; önce rivâyetlerin rivâyet derecesine bakilir, sihhat bakimindan
üstün olana itibar edilir. Rivâyetlerin
hepsi sahih ise, ifade kaliplarindan nüzûl sebebini sarîh olarak ifade
eden tercih edilir. Rivâyetler
her iki açidan ayni seviyede ise, hepsinin rivayet sebebi olduklarina
hükmedilir.[1] VAHY
Gizli
konusma, isaret etme, emretme, ilham etme, ima etme, fisildama, mektup
yazma, el-çi gönderme, acele etme, seslenme. Yüce Allah’in vasitasiz
olarak veya degisik vasitalarla emirlerini peygamberlerine bildirmesi
anlaminda bir Kur’ânî terim. „Vahiy“
kelimesinin yukaridaki anlamlarda kullanildigina ait Kur’ân-i Kerîm’de bir
çok örnek vardir. Bunlar söylece siralanabilir: „Zekeriyya
mihraptan kavminin karsisina çikip sabah aksam rablerini tesbih etmelerini
vahyetti“ (Meryem, 11). Buradaki vahiy kelimesi ima etmek, isaret etmek
anlaminda kullanilmistir; „Biz
her peygambere insan ve cin seytanlarini düsman yaptik. Onlar birbirlerini
aldatmak için süslü ve yaldizli sözler vahyederler“ (el-En’am, 6/112).
Seytanlarin birbirlerine vahyetmesi; fisildama, gizli konusma anlamlarinda
kullanilmaktadir; „Seytanlar
dostlarina sizinle mücadele etmelerini vahyederler“ (En’am, 6/121). Bu
ayetteki „vahiy“ kelimesi tesvik etme, telkin etme, söyleme, anlamlarinda
kullanilmistir: Her
gökte ona ait emri vahyetti“ (Fusilet, 41/12); „Çünkü Rabbin kendisine
vahyetmistir“ (en-Zilzal, 99/5) âyetlerinde geçen „vahiy“ kelimesi de
emretmek anlaminda kullanilmistir; „Bana ve Resûlüme iman edin, diye
vahyetmistim“ (el-Maide, 5/111) âyetinde zikredilen „vahiy“ kelimesi ima
etme, emretme, manalarini ihya etmektedir. Musa’nin
anasina: „Onu emzir. Eger onun için korkarsan onu denize birakiver, korkma
ve mahzun olma. Çünkü biz onu geri verecegiz ve kendisini peygamber
yapacagiz“ diye vahyetik“ (el-Kasas, 28/7). Bu âyette geçen „vahiy“
kelimesi de ilham ve rüya anlamlarinda kullanilmaktadir. Vahyin Geliş Şekilleri
Vahyin
gelis sekilleri hakkinda Kur’ân-i Kerîm’de açik bilgiler yoktur. Vahyin
gelis sekilleriyle ilgili bilgileri Muhammed (s.a.s)’in hadislerinden ve
sahabelerin sehadetlerinden ögreniyoruz. Vahyin gelis sekilleriyle ilgili
söyle bir siralama yapilabilir 1- Vahyin ilk sekli Rasûlûllah (s.a.s)’in uykuda iken gördügü sadik rüyalardir. Bu rüyalarda „sadik rüya“ (Rüya-yi Sadika)* adi da verilmektedir. Peygamber (s.a.s)’in gördügü bu rüyalar daha sonralari kendisine zahir olurdu. Hz. Aise, „Peygamber, hiç bir rüya görmezdi ki, sabah aydinligi gibi apaçik zuhur etmesin“ diyerek bu rüyalara isik tutmaktadir. 2- Rasûlüllah (s.a.s)’in uyanik halde iken vahiy meleginin onun gönlüne vahyi ilka etmesidir. Vahyin bu sekli su hadis-i serifte bildirilmektedir: „Ruhu’l-Kudüs kalbime, „Hiç bir nefis rizkini tüketmeden ölmeyecektir’ diye üfledi. O halde Allah’tan korkun ve rizkinizi mesru yoldan arayiniz „. Ruhu’l-Kudüs, Cebrail’dir. Cebrailin göründügü hakkinda bir delil yoktur. Hadisten de, melegin görünmeden vahyi ilka ettigi anlasilmaktadir. 3- Cebrail, bir delikanli veya bir insan sekline bürünerek Peygamber (s.a.s) vahiy getirmistir. Cebrail’in bu yolla Ashab’tan Diliye’nin suretine bürünerek vahiy getirdigini bir çok sahabî nakletmektedir. Vahyin en kolay ve en mesakkatsiz sekli budur. 4- Melegin
görünmeden Peygamber (s.a.s)’e vahiy getirmesidir. Peygamberimiz çan
sesine benzeyen bir ses duyardi. Vahyin en agir sekli budur. Vahyin bu sekli
tehdit ve vaad ihtiva eden âyetlere özgüdür. Bu sekildeki vahyi Rasûlüllah
(s.a.s) söyle anlatiyor: « Bazan çingirak sesine benzeyen bir sesle
gelir. Böylesi bana en agir olanidir. « Böyle bir vahyin gelis
aninda Peygamber (s.a.s) titrer, terler ve rahatsiz olurdu. Ibn Abbas’tan
rivayet edilen bir hadiste Rasûlüllah (s.a.s)’in âyetleri zabtetmekte
zorluk çektigi dudaklarini kimildattigi zikredilmektedir. Cenab-i Allah,
Peygamberine « Vahyi çabucak almasi için dilini kipirdatma, onu
toplamak ve kiraatini sabit kilmak bize aittir. Öyle ise sana Kur’ân
okununca sen onun kiraatina uy » (el-Kiyame, 76/16-18) uyarisinda
bulunmustur. Bu âyetin nâzil olmasindan sonra Rasûlüllah Cebrail’i dinler,
onun gidisinden sonra onun gibi okurdu. 5- Melegin asli sûretinde görünerek Allah’in
emrini Peygamber (s.a.s)’e getirmesi ve okumasidir. Cebrail, bu sekliyle
iki kez vahiy getirmistir. Birincisi nübüvvetin baslangicindâ olmustur.
Peygamber (s.a.s) bayginlik geçirmistir. Ikincisi ise miraç olayinin
gerçeklesmesinde olmustur. Bu olaya delil olarak Ândolsun ki onun diger
bir defa da Sidretü’l-Münteha’nin yaninda gördü » (en-Necm, 53/12)
âyeti zikredilebilir. 6- Rasûlüllah (s.a.s)’in uyanik halde iken Allah Teâlâ ile konusmasidir. böyle bir konusmada arada hiç bir vasita yoktur. Namazin farz olusu bu yolladir. Vahyin bu yoluyla ilgili olarak asagidaki âyeti zikredilebilir. „Allah Musa ya da hitab ile konustu“ (en-Nisa, 4/164). 7- Cebrail’in Peygamber (s.a.s)’e uyku halinde iken vahy getirmesidir. Kevser Sûresi’nin bu sekilde nâzil oldugu rivayet edilmistir. Vahy-i Metlüv- Vahyi Gayri Metlüv
(Okunan vahiy ve okunmayan vahiy)
Hz.
Peygamber’in yukarida belirtilen vahy sekillerinden almis bulundugu
vahiylerden ekserisi âyetler, bir kismi ise kudsî hadisler ve hadis-i
seriflerdir. Necm sûresi 4. âyette: „O, kendi arzusu ile söylemez, o
(söyledigi), kendisine vahyedilen bir vahiyden baska bir sey degildir“
buyurulmustur. Mikdam b. Ma’dî-Kerib’in rivâyetine göre Hz. Peygamber de:
Bana Kur’ân ve onunla beraber O’nun gibisi verildi. Sunu iyi biliniz ki,
Allah Rasûlü’nün haram kildigi da Allah’in haram kildigi gibidir...“
(el-Hadis ve’l Muhaddisûn,12; Kurtubî, Tefsîr, 75) buyurmustur. Bu âyet ve
hadisi delil kabul eden bazi Islâm alimleri, Hz. Peygamber’in hadisleri
hakkinda ictihad yapmasinin caiz olmadigini ve sünnetin de Allah
tarafindan inzal olunmus vahiy gibi düsünülmesi gerektigini ileri
sürmüslerdir. Ancak mezhepler tarihi incelendigi zaman görülür ki, Hz.
Peygamber kendisine sorulan sorularâ vahy ile, yoksa kendi re’yi ile
ictihâd ederek fetva verirdi. Ictihadinda hata olursa Allah onun hatasini
vahy yoluyla düzeltirdi. Nitekim Bedir savasinda ele geçirilen esirler
hakkindaki Peygamber ictihâdi, Enfâl sûresi 67, 70 âyetleri ile tashih
edilmistir. Bu da gösteriyor ki Peygamber’in ictihadi hatali olabilir
(bak. Muhammed Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, 21). Kudsî hadisler ve hadis-i
serifler vahy ve ilham yoluyla Peygamber’in söyledigi sözler ve seriatin
ikinci kaynagi ise de, âyetler de recesinde degildirler. Kur’ân,
hadisi kudsî ve hadisin tarif ve vasiflari, okunan vahy ile okunmayan
vahyin ne oldugunu ortaya koymaktadir: Kur’ân, Cebrail (a.s) vasitasiyla
Arapça lafiz ve hak manalar da Hz. Peygamber’e vahy edilen, O’nun Allah’in
Rasûlü olduguna delil ve insanlarin hidayeti ile dogru yolu bulmalari için
bir düstur, okunmasi ile ibadet edilerek Allah’a yakinlik kazanilan,
mushaflarda yazili, Fatiha sûresi ile baslayip Nâs sûresi ile sona ermis,
tevatür yoluyla kitap olarak bize kadar intikal etmis ve Allah’in korumasi
ile en ufak bir degisiklige ugratilmaksizin nesilden nesile okunarak
intikal edecek, beserin bir benzerini meydana getirmekten aciz bulundugu
ilâhî kelamdir. Özellikleri
a)Peygamber (s.a.s)’e uyanikken Cebrail vasitasiyla veya uykuda ve diger vahy yollariyla inzâl edilmistir. b) Lafiz ve manalari Allah tarafindandir, c) Lafzi arapçadir, d) Gerek namazda, gerekse namaz disinda okunarak ibadet edilir, e) Sekil ve manasi Allah tarafindan konmustur, f) Abdestsiz ve guslü gerektiren bir halde bulunan kimsenin Ona dokunmasi haramdir, g) Boy abdest almasi gereken kimse O’nu okuyamaz, h) Her harfini (ibadet kasdiyla) okumanin on sevabi vardira, i) Belli kisimlarina âyet ve sûre adi verilir, j) Mushafta yazilidir, k) Fâtiha sresi ile baslayip, Nâs sresi ile sona ermistir, 1) Zamaniniza kadar kitap halinde tevatür yoluyla gelmistir, m) Nesilden nesile intikalinden, her türlü degistirilmeden Allah’in korumasi ile korunmustur, n) Beser, bir benzerini meydana getirmede acizdir, o) Lafzi olmaksizin yalniz manasiyla nakli (rivayeti) caiz degildir. Kur’ân
bu özellikleriyle, vahyi metulvü (okunan vahyi) meydana getirmektedir.
Kurbet niyetiyle namaz ve namaz disinda okunmakla ibadet edilir. Diger
vahy mahsulü olan kudsî hadis ve hadislerle namazda okunarak ibadet
edilmez. Ancak namaz disinda ilim ve teberrüken okunabilir. Kudsî Hadis
Allah’in,
manalari Hz. Peygamber’e (s.a.s) ilham ettigi fakat lafizlarini Peygamber
(s.a.s)’in ifade ettigi, Kur’ân’dan sayilmayan, okunmakla ibadet olunmayan
(Kur’ân gibi namazda okunmaz), ahad yolla (tevatürle degil) Rasûlüllah
(s.a.s)’ tan nakledilmis ve onun tarafindan da Allah’a nisbetle ifade
edilmis sözlerdir. Kudsî hadis hakkinda iki görüs vardir: 1- Kudsî
hadislerin hem sözleri hem de manasi Allah’tandir, fakat Kur’ân’dan bir
âyet degillerdir. 2-Kudsî hadislerin manasi, diger hadisler gibi
Allah’tan, sözleri ise Rasûlüllahtandir. Bu tür hadislere ayni zamanda
„rabbanî ve ilahî hadisler“ de denir. Kudsî hadislerde: „Rabb’indan
rivayet ettigi hadiste Rasûlüllah söyle buyurdu“, „Kendisinden
Rasûlüllah’in rivayet ettigi hadiste Allah Teâlâ söyle buyurdu“ gibi
ifadeler kullanilmistir (bk. “Kudsi
Hadis” mad). Ebu’l-Bekâ,
hadîsi söyle tarif eder: Hadîs, tahdis mastarindan bir isimdir, haber
vermek manasinadir. Sonralari Rasûlüllah (s.a.s)’e nisbet edilen bir söze
veya fiile yahut bir takrire hadis denmistir. Sünnet ise lügatte, kisinin
takib ettigi yol, pratik hayatta hal ve tavir, âdet, gidis, sîret gibi
manalara gelir. Hadîs alimlerince hadîs ile sünnet ayni manada
kullanilmistir. Sünnet kelimesi genelde Allah’a ve Rasûlüllah (s.a.s)’e
nisbet edilir. Allah’a nisbet edildigi zaman âdetullah, kanun manasinda
kullanilmistir: “Daha evvel geçenler hakkinda da Allah bu âdeti koymustur”
(el-Ahzab, 33/62); “Biz bunu senden evvel gönderdigimiz peygamberler için
de sünnet (kanun, kaide) yapmisizdir. Habibim sen bizim sünnetimizde hiç
bir degisiklik bulamazsin” (el-Isra, 17/77; Fatir, 35/43). Sünnet
kelimesi Hz. Peygamber’e nisbet edildigi zaman da onun sözleri, yani
hadis-i serifleri, fiilleri ve takriri anlasilir. Sünnet, dolayisiyla
hadis-i serifler “vahy-i gayri metlüv” dür ve özellikleri sunlardir: 1-
Yalniz manasi Allah tarafindan vahyedilmistir, sözleri Rasûlüllah
(s.a.s)’e aittir. 2- Bu sebeple manayi iyi anlayanlarin, onu yalniz
manasiyla nakletmeleri caiz görülmüstür. 3- Lâfzi mu’ciz degildir. 4-
Okunarak ibadet edilmez (namazda okunsa namaz bozulur). 5- Uykuda ve
uyanikken, meleksiz ve melekle türlü vahiy sekilleriyle gelmistir.
6-
Kur’an için yukarida sayilan diger özellikler burada aranmaz. Kur’ân’da vahy kelimesi, ilahî ve gayri
ilahî vahy olmak üzere iki manada kullanilmistir.
Gayri
ilâhî vahiy, Zekeriyya (a.s)’in kavmine yaptigi vahy gibi “Derken
Zekeriyya mescidinden kavminin karsisina çikip onlara; sabah-aksam
tesbihte bulunun” diye vahyetti” (Meryem,19/11) “Ve seytanlarin
birbirlerine yaptigi vahiydir”... (el-En’am, 6/121). Vahy kelimesi ilk
âyette “isaret” manasinda ikinci âyette ise “gizli söylemek ve fisildamak”
manasinda kullanilmistir. İlahî
vahy anlaminda kullanilan vahy kelimesinin 71 tanesi Hz. Peygamber
(s.a.s)’e yapilan vahy ile ilgilidir. Geriye kalanlari ise cansiz olan
“arz”a yapilan vahy (ez-Zilzâl, 99/4, 5), semaya yapilan vahy (Fussilet,
41/12), bal arisina yapilan vahy (en-Nahl, 16/68, 69), meleklere yapilan
vahy (el Enfâl, 8/12), Hz. Isa’nin Havarîlerine yapilan vahy (el-Mâide
5/111), Hz. Musa’nin anasina yapilan vahy (el-Kasas, 28/7)’dir.[2] VAHİY KÂTİPLERİRasûlüllah
(s.a.s)’e vahyedilen âyetleri yazanlar, kaydedenler. Hz.
Muhammed (s.a.s) Islâm’in ilk günlerinden itibaren vahiy kâtipleri ittihâz
etmis, inen âyetleri onlara yazdirmisti. Tefsir usulü kaynaklarinda
verilen bilgilere göre, Kur’ân’in bir arada toplanmasi üç merhalede
gerçeklesmistir. Kur’ân Hz. Muhammed (s.a.s)’in zamaninda yazilmis, Hz.
Ebu Bekir’in zamaninda bir araya toplanmis ve Hz. Osman’in zamaninda da,
kitap haline getirilerek çogaltilmistir. Zeyd b. Sabit, Kur’ân’i Hz.
Muhammed (s.a.s)’in zamaninda yazi ile kaydettiklerini haber vermistir
(ez-Zerkesî el-Burhân fi Ulumi’l-Kur’ân, Misir 1972, I, 235). Hz.
Muhammed (s.a.s) ümmî (okuma yazmasi olmayan) bir peygamber oldugu için,
kendisine inen âyetleri okuma yazmasi olan sahabeye yazdirmis ve vahyi
yazan bu kâtiplerin sayisi kirka kadar varmistir. Mekke’de ilk vahiy
kâtipligini Abdullah b. Sa’d b. Ebi Sarh, Medine de ise, Ubey b. Ka’b
yapmistir. Ondan sonra Zeyd b. Sabit bu görevi devamli sürdürmüstür. Rasûlüllah
(s.a.s)’in vahiy kâtipligini yapan diger bazi kisiler de sunlardir: Ebu
Bekir, Ömer b. el-Hattab, Ali b. Ebi Talib, Osman b. Affan, Amr b. el-As,
Muaviye, Surahbil b. Hasene, Mugire b. Su’be, Muaz b. Cebel, Hanzele b.
er-Rebi’, Cehm b. es-Salt, Huseyn en-Nemerî, Zubeyr b. el-Avvâm, Amir b.
Fuheyre, Ebân b. Said, Abdulah b. Erkâm, Said b. Kays, Abdullah b. Zeyd,
Halid b. Velid, Alâ b. el-Hadremî, Abdullah b. Revâha, Huzeyfe b.
el-Yemân, Muhammed b. el-Mesmele vs. (Ibn Hacer el-Askalanî, Fethu’l-Barî
bi Serhi Sahihi’i-Buharî, Bulak 1300, IX,18; Ahmed b. Ebi Ya kub, Tarihu
Ya’kûbî, Necef,1385, II, 64). Hz.
Muhammed (s.a.s) nâzil olan Kur’ân’i vahiy kâtiplerine yazdirarak
muhafazasini saglamistir. Ayni zamanda Kur’an, ezber yolu ile de muhafaza
edilmistir. Hz. Muhammed (s.a.s) her sene ramazan ayinda yazi ve ezber
yolu ile tesbit edilen Kur’ân’i Cebrâil (a.s)’a arzederdi. Bu hususla
ilgili olan bazi rivâyetler söyledir: “Cibril
her sene peygamberle karsilikli olarak Kur’ân’i birbirlerine arzederlerdi.
Son senesinde ise, bu arz isi iki defa vaki olmustur” (Buharî,
Fedâilu’l-Kur’ân, 7). “Rasûlüllah
(s.a.s) her sene ramazan ayinda Kur’ân’i Cibril (a.sa)’a arzederdi” (Ahmed
b. Hanbel, I, 231, 276). Vahiy
kâtipleri, Yüce Allah tarafindan Hz. Muhammed (s.a.s)’e indirilen âyetleri
bez parçalari, enli kürek kemikleri, deve kaburga kemikleri, hurma
dallari, ince beyaz taslar ve hayvan derisi gibi seylerin üzerine
yaziyorlardi (Ahmed Emin, Fecru’l-Islâm, Misir 1955,166). Kur’ân’da bu
hususta söyle bir isâret vardir. “Tur
dagina ve islenmis ince deri üzerine yazilmis kitaba yemin ederim”
(et-Tur, 52/1, 2, 3). Zeyd b. Sabit de: « Biz Kur’ân’i. Rasûlüllah
(s.a.s)’in yaninda bez parçalari üzerine yazdik » (Ahmed b. Hanbel,
V, 185) demistir.[3] AYETÂYET
Lûgat mânâsi « açik alâmet » demektir(i). Türkçe’de kullanilan
« bellik », Farsça’daki « nisane » kelimeleri de ayni
anlamdadir.(2) Âyet kelimesinin çogulu ayât’tir. Genel olarak bir seyin
taninmasina sebep olan emare mânâsina da kullanilir. Allah (cc)’in
varligina delâlet eden her seye de « ayet » denilmistir (3)
Istilâhî
olarak: « Sûrelerin içinde; evvelinde ve sonunda munkati olan,
mürekkep bir kelâmdir » seklinde tarif olunmustur.(4) Kur’ân-i
Kerirmdeki bütün âyetlerin; bizzat Resûl-ü Ekrem (sav) tarafindan tertib
olundugu sabittir. Dolayisiyle bu hususta hiçbir kimsenin ictihadindan
veya reyinden söz edilemez . Meselâ; harf-i mukatta’dan Elif Lâm-Mim bir
âyet oldugu halde; Elif Lâm-Ra bir âyet degil, âyetten bir cüzdür. Eger bu
hususta kiyas sözkonusu olsaydi, durum farkli olurdu. Âyetlerin tertibi
tevkifî oldugu gibi, bize ulasmasi da tevatür yoluyla sabittir (6).
Kur’ân-i Kerim’den oldugu sabit olan; herhangi bir âyeti inkâr eden
kimsenin küfrü üzerinde ittifak edilmistir.(7) Bu sebeple insanlarin
hevâlarindan kaynaklanan bir ideolojiye itikad eden kimsenin
müslümanligindan sözedilemez. Çünkü bütün ideolojilerde Kur’ân-i Kerim’in
birçok âyetini inkâr sözkonusudur. Bunun aksine tek bir delil göstermek
mümkün degildir. Dolayisiyle Kelime-i Sehadet getiren bir mü’min; bütün
ideolojileri inkâr etmek zorundadir. Aksi takdirde sentez bir itikad ve
irtidat sözkonusu olur. Unutmayalim ki, Islâm; bir ideoloji degil,
kiyâmete kadar bâki olan bir dindir. KAYNAKLAR(1)
Ismail b. Hammeid el-Cevherî, c·.s-Sihhah, Misir,1956, c. VI, sh.2275,
Islâm Ansiklopedisi, c. II, sh. 63.(2)M. Hamdi Yazir, Hak Dini Kur’ân D,
Ist.1935, c.I, sh.23.(3)Doç. Dr. Ismail Cerrahoglu, Tefsir Usûlü,
Ank.1971, sh.52.(4)Islâm Ansiklopedisi, c. II, sh.64, Ayrica bkz., Doç.
Dr. Ismail Cerrahoglu,a.g.e., sh.52.(5)Sah Veliyullah Ahmed Ibn
Abdurrahman ed-Dihlevî, el-Fevzü’l-Kebir ji Usuli’t-Tefsir,1980, sh.88,
vd. Ayrica bkz.: Doç. Dr. I. Cerrahoglu, a.g.e., sh.53.(6)Abdülaziz
el-Buhari, Ke,sfii’l-Esrar, Ist.1308, c. II, sh.361.Aliyyü’1 Kari,
Serhu’,s-Sifâ, Ist.1309, c. II, sh.525 vd. Ayrica bkz.: Feteva-i Hindiyye,
c. II, sh.266 vd. Sure´nin
manasi. Surelerin
Tertibi ,
|