1.Ders Tefsir 
İçindekiler

1.   Kur´an-i Kerim´in tarifi ve mahiyeti

2.   ESBÂBU’N-NÜZÛL / NÜZÛLÜL KURAN

3.   Vahy-i ilahinin mahiyeti ve mertebeleri

4.   Vahyin geliş şekilleri

5.   Vahiy katipleri

6.   Âyet kelimesinin anlamı

7.   Sûre nin manası

8.   Surenin tertibi

9.   Mekki ve medeni sureler

10.                  Mekki ve medeni ayetleri bilmenin faideleri

11.                  Fatiha sûresi’nin tefsiri

12.                  Nur sûresi 62. ‘ ayetinin tefsiri

13.                  Sorular
1.Kur´an-i Kerim´in tarifi ve mahiyeti

Kur’ân: Allah (cc) tarafindan, elçisi büyük Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) efendimiz hazretlerine Arapça olarak indirilip bize tevatür yoluyla naklolunan kitabin ismidir. Diger bir tarifte ise: Allah (cc) tarafindan, Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)´e vahy yoluyla indirilmis mushaflarda yazilmis, tevatürle nakledilmis, tilavetiyle taabbüt olunan mû´ciz kelamdir. Lügatta Kur’ân, gufrân ölçüsünde okumak mânâsina gelen bir masdar idi.

Bu indirilmis kitabin hükümleri ve ayirici özelliklerinden birisi de {*} „Insanlara sindiresindire okuyasin diye biz Kur’ân’i kisimlara ayirdik.“ (Isrâ, 17/106), {*} „Sana vahyettigimizi onlara okuyasin diye..“ (Ra’d, 13/30), {*} « Kur’ân’i agir agir, tane tane  oku. » (Müzzemmil, 73/4) âyetlerinden anlasildigi üzere agir agir, tertil ve tilâvet ile okumak oldugu için, buna Kur’ân ismi verilmistir. Bakara Sûresinde: {*} « De ki: Kim Cebrail’in düsmani ise, bilsin ki, geçmis kitaplari tasdik eden, müminler için bir müjde ve hidayet olan Kur’ân’i Allah’in izniyle senin kalbine o indirmistir. » (Bakara, 2/97), Nahl Sûresinde: {*} « Ey Peygamber! De ki: Kur’ân’i Rûhu’l-Kudüs (Cebrail) Rabbinin katindan hak olarak indirdi. » (Nahl, 16/102), Suarâ Sûresinde de: {*} « Bu Kur’ân’i (açik bir Arapça lisaniyle) senin kalbine Ruhu’l-emîn olan Cebrail indirmistir. » (Suarâ, 26/193) buyuruldugu üzere Kur’ân yüce Allah tarafindan peygamberin kalbine, Rûhu’l-emîn ve Rûhu’l-kudüs denilen Cibril vasitasiyla hak olarak indirildi. {*} « Biz, Kur’ân’i « Hak » olarak indirdik, bütün hakikatleri içinde toplayarak indi. » (Isrâ, 17/105), {*} {*} « Hem hiç egri tarafi ve eksigi bulunmayan Arapça bir Kur’ân indirdik. » (Zümer, 39/28)

Kur’ân olmak üzere inmeyene Kur’ân denilmedi; çünkü Kur’ân olmak üzere vahy olunmus degildir. Fakat kâfirler Kur’ân’in Allah tarafindan indirildigine inanmak istemediklerinden buna Muhammed (s.a.v.)’in kendi söyledigi, kendinden uydurup Allah’a isnad ettigi bir kitap veya bir siir veya bir kâhin sözü dediler, hala da öyle derler. Onun için Kur’ân’da bunlari reddeden birçok âyet inmistir. Bunlardan bazilari sunlardir: {*} « Allah’a yalan uyduran veya kendisine hiçbir sey vahyolunmadigi halde: ‘Bana vahyolundu’ diyenden daha zalim kim olabilir? » (En’âm, 6/93), {*} « Yoksa;    onu Muhammed kendi uydurdumu diyorlar? Ey Muhammed! Sen onlara söyle de: Sayet onu ben uydurmussam, Allah’tan gelecek cezaya karsi beni savunamazsiniz. » (Ahkâf, 46/8), {*} « Eger Muhammed kendinden bazi sözler uydurup da, bizim söyledigimizi iddia etseydi, elbette onu kuvvetle yakalar, sonra da can damarini keserdik. Hiç biriniz de buna mani olamazdi.” (Hâkka, 69/44-47), {*} “Biz Muhammed’e siir ögretmedik. Bu, ona yakismaz da.” (Yâsin, 36/69). Yine bundan dolayi Kur’ân’in bir ismi de “Tenzîl” (indirilmis)dir. {*} “O, alemlerin Rabbi olan Allah tarafindan indirilmistir.” (Vâkia, 56/80).

el-Kitab: Kur’ân’in bir ismi{*} “el-Kitâb”dir. Kitâbin tarifi için: {*} “Elif Lâm Mîm. Bu kendisinde hiç süphe olmayan bir kitaptir.” (Bakara, 2/1-2) âyetinin tefsirine bakiniz.

el-Furkan: Furkan da aslinda ayirmak mânâsina gelen masdardir. Kur’ân’-in hak ile batili, helal ile harami ayirmasi itibariyle bir ismi de el-Furkan olmustur. {*} “Hak ile batili ayiran Kur’ân’i indirdi.” (Âl-i Imran , ¾).

el-Hüdâ: Aslinda hidayet etmek (dogru yolu göstermek) mânâsina masdardir. Hidayet almak mânâsina da gelir, sonra hidayet eden rehbere ve hidayet olunan dogru yol mânâsina da kullanilir.

Kur’ân’da {*} “Allah’tan korkanlara dogru yolu gösteren bir kitaptir.” (Bakara, 2/2), {*} “İnsanlara doğru yolu gösteren” (Bakara, 2/185), {*} “Müminler için bir hidayet ve müjde kaynagidir.” (Bakara, 2/97) buyuruldugu için {*} “el-Hüdâ” ismi verilir. Nasil ki kalbleri, fikirleri aydinlatmasi itibariyle bir ismi de {*} “Nûr”dur. {*} “ Ve kendisine indirilen nura tâbi olanlar, iste onlar, kurtulusa erenlerdir.” (A’râf, 7/157).

Kur’ân’in bir ismi de {*} “Zikr”dir: {*} “Kur’ân’i biz indirdik biz. Onun koruyucusu da süphesiz ki yine biziz.“ (Hicr, 15/9), {*}

„Hüküm ve hikmet dolu Kur’ân’dir.“ (Âl-i Imrân, 3/58) hüküm isminin mânâsi da geçmisti.

Mushaf: Bilindigi gibi Kur’ân’in sayfalarini içine alan sirazeli cildin ismidir ki, iki yanindaki kablarina {*} “deffeteyn” denilir. Geçmis (peygamberlere ait) kitaplara sayfanin çogulu olarak {*} “sayfalar” denilir ise de Mushaf ismi Kur’ân’a aittir. Mushaf kelimesinin mim’i ötre, üstün ve esre ile üç sekilde okunmasi caizdir.

Ötre ile “Mushaf” biraraya toplanip baglanmis sayfalar, üstün ile “Meshaf” sayfalarin toplandigi yer, esre ile “Mishaf” sayfalari biraraya toplayan alet mânâsina gelir.

Kur’ân indigi zaman indigi sekliyle ve ayri ayri tertemiz sayfalara yaziliyordu ve bunlarin hangi sûreye ve sûrenin neresine ait olduguna isaret ediliyordu. Bu sayfalarin hepsi bir arada ciltlenmiyor, (âyetlerin) nesh edilmesi düsünülebiliyordu. Yalniz {*} “Tertemiz sahifeleri (okuyan)” (Beyyine, 98/2) {*} “Tertemiz sahifelerdedir” (Abese, 80/13) olarak tam bir saygi ile korunuyordu. Istinsâh edenler (yazanlar) de o sekilde yazip ezberliyorlardi. Önce Ebu Bekir Siddik (r.a.) hazretlerinin halifeligi döneminde bütün bu sayfalarin hepsi birlikte yazilip toplu olarak sirâzelendi ve ona “Mushaf” ismi verildi ki, buna Kur’ân’i toplama meselesi denilir. (Tevbe Sûresinin sonundaki {*} “Ey insanlar! Süphesiz ki size, kendinizden bir peygamber gelmistir.” (Tevbe, 9/128) âyetine bakiniz). Ondan sonra ashab-i kirâm, sayfalarini mushaf haline koydular. Hz. Osman’in halifeligi döneminde çevre eyaletlerde bazi anlasmazliklar yüz gösterdiginden dolayi Hz. Osman, Hz. Ebu Bekir zamaninda ilk toplanan mushafi kirâat imamlari olan ashab-i kirâmin hazir bulunmasi ile bir daha tatbik ederek ve inceleme yaparak sekiz nüsha daha yazdirip yedi nüshayi esas olmak üzere Medine, Mekke, Yemen, Bahreyn, Sam (Suriye), Kûfe ve Basra gibi merkez olan eyaletlere gönderdi, birini de kendi yaninda alikoydu ve ondan sonra bütün

mushaflar bunlara uygun olarak yazildi. Bunun için Hz. Osman’in yaninda alikoydugu mushafina „Imam“ ismi verilmistir.

ESBÂBU’N-NÜZÛL / NÜZÛLÜL KURAN

Kur’an-i Kerim’i toptan ve bir defada Levh-i Mahfuz’dan dünya gögüne, oradan da Kadir gecesinden itibaren ihtiyaca göre yirmi üç yilda parça parça Hz. Muhammed’in kalbine inmesi, Levh-i mahfuz’dan inmesine „inzal“ dünya semasindan inmesine de „tenzil“ denilir. Kur’an-i Kerim’in parça parça inmesi onun önemli bir özelligidir. Zira önceki kitaplar toptan ve bir defa da inmislerdir. Kur’an’i Kerim’in yavas yavas ve kademeli olarak inmesinin iki maksadi ve hikmeti vardir.

Birincisi, her olaydan sonra ilgili ayetlerin inmis olmasi, Kur’an’i Resulullah’in kalbine yerlestirmek ve zaman içerisinde Kur’an’i ezberlemesini kolaylastirmaktir. Kur’an-i Kerim’in ayetleri her indikçe onu getiren melek de tabiatiyla daha çok inmis olacaktir. Bu, Kur’an’in kalbe yerlesmesinde daha etkin oldugu gibi; Resulullah (s.a.s)’e de öteki peygamberlere nazaran daha fazla önem verildigini gösterir. Daha önceki peygamberler okur yazardi. Bu sayede bir defada ve toptan inse de, sonradan ezberlemeleri mümkündü, Ancak Resulullah (s.a.s)’in özelliklerinden birisi ümmî olmasi yani okur yazar olmamasidir.

Ikincisi olarak da, Kur’an-i Kerim’in parça parça inisinde Resulullah (s.a.s)’in zamanindaki müminlerin durumu göz önünde tutulmustur. Zira Kur’an-i Kerim yeni bir hayat tarzi ve ahlâk anlayisinin esaslarini getirmektedir. Yeni iman etmis olanlar, bir çok âdet ve aliskanliklarini degistirmek durumundadirlar. Kur’an-i Kerim bunu zaman içerisinde yapmistir. Sayet Kur’an bir defa da ve toptan inmis olsaydi, ihtiva ettigi emirler ve yasaklarin çokluguna bakarak onu kabul etmeyenler daha fazla olabilirdi (Suphi es-Salih, Mebahis fi Ulûmil-Kur’an, s. 50-56).

Kur’an-i Kerîm ayetlerinin iniş nedenleri.

Bazi ayetler, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e yöneltilen bir soru yada vukûbulan belli bir olay üzerine inerdi. Ayetlerin inisinde etken olan soru ya da olaya ‚nüzûl sebebi’ denir.

Ayetlerin nüzûl sebepleri, ancak bu olaylara sahit olmus kimselerden yani sahâbeden nakledilen sahih rivâyetlerle tesbit edilir. Ictihâd ile nüzûl sebebini tesbit etmek mümkün degildir. Hadis kitaplarinin tefsirle ilgili bâblarinin büyük çogunlugunda nüzûl sebepleri kaydedilmektedir.

Nüzûl sebebini bilmenin tefsir ilminde büyük önemi vardir. Nüzûl sebebini bilmek, ayeti dogru anlamayi kolaylastirir (Ibn Teymiyye, Mukaddime fi’t-Tefsir,DImask 1936, s.31). Âlimler, nüzûl sebepleriyle ilgili pekçok bagimsiz eser meydana getirmislerdir. Bu konuda ilk müstakil eser veren kisi, Buhâri’nin hocasi Ali b. el-Medinî’dir. Bu alanda en çok söhret yapmis olan eser ise, Vâhidî’nin „Esbâbu’n-Nuzûl“ isimli eseridir (Suyûtî, el-Itkân JF Ulûmi’l-Kur’ân, Beyrut, 1978, 1, 380; Zerkesi, el-Burhan fi ulûmi’l-Kur’ân, I, 22).

Nüzûl sebebini bilmenin yararlarindan biri, tesri edilen hükmün hikmetini bilmeye yardimci olmasidir. Hiç süphesiz Allah hiçbir seyi bosuna emretmemis ve yasaklamamistir; her emir veya yasaginin bir hikmeti vardir. Biz bu hikmetleri bazen aklimizlâ idrâk ediyor ya da baska ilimler yardimiyla ögreniyoruz. Bu konuda bize rehberlik eden ilimlerden biri de nüzûl sebebidir.

Meselâ, Ashâbdan bize gelen bilgilerde anlatildigina göre, „Ey inananlar, sarhosken namaza yaklasmayin ki ne dediginizi bilesiniz“ (en-Nisâ, 4/43) âyeti su olay üzerine nazil olmustur: Sahâbeden bir grup Abdurrahman b. Avf’in dâvetlisi olarak evinde toplanmislardi. Yemeklerini yeyip içkilerini içtikten sonra namaz vakti geldiginde onlardan biri, sarhos bir vaziyette onlara namaz kildirmis; namazda Fatiha’dan sonra Kâfirûn suresini okumus ve surenin lâfizlarini birbirine karistirmistir (Vâhidî, Esbâbu’n-Nüzûl, Misir 1968, s.87); „Ey kâfirler, sizin taptiginiza tapacak degilim“ âyetini, „Ey kâfirler, taptiginiza taparim“ seklinde okumustur Bu olay üzerine yukarida sözkonusu ettigimiz ayet inip ayik olmadan namaza yaklasilamayacagini bildirdi. Bildigimiz gibi içkinin yasaklanmasi tedrici bir sûrette olmustur. Bu ayet, yasaklamaya dogru ikinci asamayi teskil etmektedir. Nüzûl sebebini bilmenin yararlarindan biri de, ayetin manasindaki kapaliligin giderilmesine yardimci olmasidir.  

Meselâ, “Dogu da, bati da Allah’indir. Nereye dönerseniz Allah’in yüzü oradadir” (el-Bakara, 2/1 1 5) âyetinden hareketle namazlarda Kâbe’ye yönelmenin sart olmadigi kanaatina varmak mümkündür. Ama nüzûl sebebini arastirdigimizda ayetin, yolculukta bir binege binmis nâfile namaz kilan ya da kiblenin hangi tarafta oldugunu bilmeyip bir degerlendirme yaptiktan sonra bir tarafa yönelip namaz kilan, sonradan da yöneldigi tarafin kible olmadigini gören kimse hakkinda inmis oldugunu ögrendigimizde durum açiga kavusmaktadir (Zerkanî, Menâhilu’l-Irfan fî Ulûmi’l kur’ân, Misir (t.y), I, 102-103).

Yine, “Inananlara ve yararli is isleyenlere tatmis olduklarindan dolayi bir sorumluluk yoktur” (el-Mâide, 5/93) âyetine bakarak içkinin mübah oldugunu söyleyenlerin çikmasi mümkündür. Ama âyetin, içkinin yasaklanmasindan önce içki içmis ve ölmüs müslümanlarin durumlarinin ne olacagina dâir tereddütleri yok etmek için indigine nüzûl sebebiyle ilgili rivâyetlerden ögrendigimizde; ayetin, sadece bu kimseler hakkinda olduguna hükmediyoruz (Zerkesî, el-Burhan Fi Ulûmi’l-Kur’an, Kahire 1957, I, 28).

Bir ayetin belli bir olay ya da Peygamber (s.a.s.)’e yöneltilmis bir soru üzerine inmis olmasi, o ayeti o olay ya da soruya özgü kilmaz. Ayet o olay hakkinda geçerli oldugu gibi benzeri diger olaylar için de geçerlidir. Sebebin özel olusuna degil ayet lâfizlarinin kapsamina giren hususlara itibar edilir .

Rivâyetlerde Nüzûl sebebini bildiren ifade kapıları

Eger Râvî: “Bu ayetin nüzûl sebebi....” seklinde bir ifâde kullaniyorsa, bu, olayin nüzûl sesebi oldugunu ifade eden açik bir ifâdedir. Yine olayi ya da soruyu zikrederek „Hz. Peygamber (s.a.s.)’e söyle soruldu da bu ayet nâzil oldu“. Yahut „söyle bir olay oldu da bu ayet nazil oldu“ seklinde bir ifade kullanip“ (nüzul) kelimesinin basina u harfini getirmisse, bu ifade kalibi da nüzûl sebebi hakkinda açik bir ifade kabul edilir.

„Bu ayet su hususta veya su kimse hakkinda nazil oldu.“ seklinde bir ifade kullaniyorsa, bu ifade sekli kapalidir. Bununla nüzûl sebebini kastediyor da olabilir, zikrettigi hususun, âyetin hükmü kapsamina girdigini kastediyor da olabilir.

Bir ayetin nüzûl sebebiyle ilgili birden fazla rivâyetin bulunmasi durumuna gelince; önce rivâyetlerin rivâyet derecesine bakilir, sihhat bakimindan üstün olana itibar edilir.

Rivâyetlerin hepsi sahih ise, ifade kaliplarindan nüzûl sebebini sarîh olarak ifade eden tercih edilir.

Rivâyetler her iki açidan ayni seviyede ise, hepsinin rivayet sebebi olduklarina hükmedilir.[1]

VAHY

Gizli konusma, isaret etme, emretme, ilham etme, ima etme, fisildama, mektup yazma, el-çi gönderme, acele etme, seslenme. Yüce Allah’in vasitasiz olarak veya degisik vasitalarla emirlerini peygamberlerine bildirmesi anlaminda bir Kur’ânî terim.

„Vahiy“ kelimesinin yukaridaki anlamlarda kullanildigina ait Kur’ân-i Kerîm’de bir çok örnek vardir. Bunlar söylece siralanabilir:

„Zekeriyya mihraptan kavminin karsisina çikip sabah aksam rablerini tesbih etmelerini vahyetti“ (Meryem, 11). Buradaki vahiy kelimesi ima etmek, isaret etmek anlaminda kullanilmistir;

„Biz her peygambere insan ve cin seytanlarini düsman yaptik. Onlar birbirlerini aldatmak için süslü ve yaldizli sözler vahyederler“ (el-En’am, 6/112). Seytanlarin birbirlerine vahyetmesi; fisildama, gizli konusma anlamlarinda kullanilmaktadir;

„Seytanlar dostlarina sizinle mücadele etmelerini vahyederler“ (En’am, 6/121). Bu ayetteki „vahiy“ kelimesi tesvik etme, telkin etme, söyleme, anlamlarinda kullanilmistir:

Her gökte ona ait emri vahyetti“ (Fusilet, 41/12); „Çünkü Rabbin kendisine vahyetmistir“ (en-Zilzal, 99/5) âyetlerinde geçen „vahiy“ kelimesi de emretmek anlaminda kullanilmistir; „Bana ve Resûlüme iman edin, diye vahyetmistim“ (el-Maide, 5/111) âyetinde zikredilen „vahiy“ kelimesi ima etme, emretme, manalarini ihya etmektedir.

Musa’nin anasina: „Onu emzir. Eger onun için korkarsan onu denize birakiver, korkma ve mahzun olma. Çünkü biz onu geri verecegiz ve kendisini peygamber yapacagiz“ diye vahyetik“ (el-Kasas, 28/7). Bu âyette geçen „vahiy“ kelimesi de ilham ve rüya anlamlarinda kullanilmaktadir.

Vahyin Geliş Şekilleri

Vahyin gelis sekilleri hakkinda Kur’ân-i Kerîm’de açik bilgiler yoktur. Vahyin gelis sekilleriyle ilgili bilgileri Muhammed (s.a.s)’in hadislerinden ve sahabelerin sehadetlerinden ögreniyoruz. Vahyin gelis sekilleriyle ilgili söyle bir siralama yapilabilir

1- Vahyin ilk sekli Rasûlûllah (s.a.s)’in uykuda iken gördügü sadik rüyalardir. Bu rüyalarda „sadik rüya“ (Rüya-yi Sadika)* adi da verilmektedir. Peygamber (s.a.s)’in gördügü bu rüyalar daha sonralari kendisine zahir olurdu. Hz. Aise, „Peygamber, hiç bir rüya görmezdi ki, sabah aydinligi gibi apaçik zuhur etmesin“ diyerek bu rüyalara isik tutmaktadir.

2- Rasûlüllah (s.a.s)’in uyanik halde iken vahiy meleginin onun gönlüne vahyi ilka etmesidir. Vahyin bu sekli su hadis-i serifte bildirilmektedir: „Ruhu’l-Kudüs kalbime, „Hiç bir nefis rizkini tüketmeden ölmeyecektir’ diye üfledi. O halde Allah’tan korkun ve rizkinizi mesru yoldan arayiniz „. Ruhu’l-Kudüs, Cebrail’dir. Cebrailin göründügü hakkinda bir delil yoktur. Hadisten de, melegin görünmeden vahyi ilka ettigi anlasilmaktadir.

3- Cebrail, bir delikanli veya bir insan sekline bürünerek Peygamber (s.a.s) vahiy getirmistir. Cebrail’in bu yolla Ashab’tan Diliye’nin suretine bürünerek vahiy getirdigini bir çok sahabî nakletmektedir. Vahyin en kolay ve en mesakkatsiz sekli budur.

4- Melegin görünmeden Peygamber (s.a.s)’e vahiy getirmesidir. Peygamberimiz çan sesine benzeyen bir ses duyardi. Vahyin en agir sekli budur. Vahyin bu sekli tehdit ve vaad ihtiva eden âyetlere özgüdür. Bu sekildeki vahyi Rasûlüllah (s.a.s) söyle anlatiyor: « Bazan çingirak sesine benzeyen bir sesle gelir. Böylesi bana en agir olanidir. «  Böyle bir vahyin gelis aninda Peygamber (s.a.s) titrer, terler ve rahatsiz olurdu. Ibn Abbas’tan rivayet edilen bir hadiste Rasûlüllah (s.a.s)’in âyetleri zabtetmekte zorluk çektigi dudaklarini kimildattigi zikredilmektedir. Cenab-i Allah, Peygamberine « Vahyi çabucak almasi için dilini kipirdatma, onu toplamak ve kiraatini sabit kilmak bize aittir. Öyle ise sana Kur’ân okununca sen onun kiraatina uy » (el-Kiyame, 76/16-18) uyarisinda bulunmustur. Bu âyetin nâzil olmasindan sonra Rasûlüllah Cebrail’i dinler, onun gidisinden sonra onun gibi okurdu.

5- Melegin asli sûretinde görünerek Allah’in emrini Peygamber (s.a.s)’e getirmesi ve okumasidir. Cebrail, bu sekliyle iki kez vahiy getirmistir. Birincisi nübüvvetin baslangicindâ olmustur. Peygamber (s.a.s) bayginlik geçirmistir. Ikincisi ise miraç olayinin gerçeklesmesinde olmustur. Bu olaya delil olarak Ândolsun ki onun diger bir defa da Sidretü’l-Münteha’nin yaninda gördü » (en-Necm, 53/12) âyeti zikredilebilir.

6- Rasûlüllah (s.a.s)’in uyanik halde iken Allah Teâlâ ile konusmasidir. böyle bir konusmada arada hiç bir vasita yoktur. Namazin farz olusu bu yolladir. Vahyin bu yoluyla ilgili olarak asagidaki âyeti zikredilebilir. „Allah Musa ya da hitab ile konustu“ (en-Nisa, 4/164).

7- Cebrail’in Peygamber (s.a.s)’e uyku halinde iken vahy getirmesidir. Kevser Sûresi’nin bu sekilde nâzil oldugu rivayet edilmistir.

Vahy-i Metlüv- Vahyi Gayri Metlüv (Okunan vahiy ve okunmayan vahiy)

Hz. Peygamber’in yukarida belirtilen vahy sekillerinden almis bulundugu vahiylerden ekserisi âyetler, bir kismi ise kudsî hadisler ve hadis-i seriflerdir. Necm sûresi 4. âyette: „O, kendi arzusu ile söylemez, o (söyledigi), kendisine vahyedilen bir vahiyden baska bir sey degildir“ buyurulmustur. Mikdam b. Ma’dî-Kerib’in rivâyetine göre Hz. Peygamber de: Bana Kur’ân ve onunla beraber O’nun gibisi verildi. Sunu iyi biliniz ki, Allah Rasûlü’nün haram kildigi da Allah’in haram kildigi gibidir...“ (el-Hadis ve’l Muhaddisûn,12; Kurtubî, Tefsîr, 75) buyurmustur. Bu âyet ve hadisi delil kabul eden bazi Islâm alimleri, Hz. Peygamber’in hadisleri hakkinda ictihad yapmasinin caiz olmadigini ve sünnetin de Allah tarafindan inzal olunmus vahiy gibi düsünülmesi gerektigini ileri sürmüslerdir. Ancak mezhepler tarihi incelendigi zaman görülür ki, Hz. Peygamber kendisine sorulan sorularâ vahy ile, yoksa kendi re’yi ile ictihâd ederek fetva verirdi. Ictihadinda hata olursa Allah onun hatasini vahy yoluyla düzeltirdi. Nitekim Bedir savasinda ele geçirilen esirler hakkindaki Peygamber ictihâdi, Enfâl sûresi 67, 70 âyetleri ile tashih edilmistir. Bu da gösteriyor ki Peygamber’in ictihadi hatali olabilir (bak. Muhammed Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, 21). Kudsî hadisler ve hadis-i serifler vahy ve ilham yoluyla Peygamber’in söyledigi sözler ve seriatin ikinci kaynagi ise de, âyetler de recesinde degildirler.

Kur’ân, hadisi kudsî ve hadisin tarif ve vasiflari, okunan vahy ile okunmayan vahyin ne oldugunu ortaya koymaktadir: Kur’ân, Cebrail (a.s) vasitasiyla Arapça lafiz ve hak manalar da Hz. Peygamber’e vahy edilen, O’nun Allah’in Rasûlü olduguna delil ve insanlarin hidayeti ile dogru yolu bulmalari için bir düstur, okunmasi ile ibadet edilerek Allah’a yakinlik kazanilan, mushaflarda yazili, Fatiha sûresi ile baslayip Nâs sûresi ile sona ermis, tevatür yoluyla kitap olarak bize kadar intikal etmis ve Allah’in korumasi ile en ufak bir degisiklige ugratilmaksizin nesilden nesile okunarak intikal edecek, beserin bir benzerini meydana getirmekten aciz bulundugu ilâhî kelamdir.

Özellikleri

a)Peygamber (s.a.s)’e uyanikken Cebrail vasitasiyla veya uykuda ve diger vahy yollariyla inzâl edilmistir. b) Lafiz ve manalari Allah tarafindandir, c) Lafzi arapçadir, d) Gerek namazda, gerekse namaz disinda okunarak ibadet edilir, e) Sekil ve manasi Allah tarafindan konmustur, f) Abdestsiz ve guslü gerektiren bir halde bulunan kimsenin Ona dokunmasi haramdir, g) Boy abdest almasi gereken kimse O’nu okuyamaz, h) Her harfini (ibadet kasdiyla) okumanin on sevabi vardira, i) Belli kisimlarina âyet ve sûre adi verilir, j) Mushafta yazilidir, k) Fâtiha sresi ile baslayip, Nâs sresi ile sona ermistir, 1) Zamaniniza kadar kitap halinde tevatür yoluyla gelmistir, m) Nesilden nesile intikalinden, her türlü degistirilmeden Allah’in korumasi ile korunmustur, n) Beser, bir benzerini meydana getirmede acizdir, o) Lafzi olmaksizin yalniz manasiyla nakli (rivayeti) caiz degildir.

Kur’ân bu özellikleriyle, vahyi metulvü (okunan vahyi) meydana getirmektedir. Kurbet niyetiyle namaz ve namaz disinda okunmakla ibadet edilir. Diger vahy mahsulü olan kudsî hadis ve hadislerle namazda okunarak ibadet edilmez. Ancak namaz disinda ilim ve teberrüken okunabilir.

Kudsî Hadis

Allah’in, manalari Hz. Peygamber’e (s.a.s) ilham ettigi fakat lafizlarini Peygamber (s.a.s)’in ifade ettigi, Kur’ân’dan sayilmayan, okunmakla ibadet olunmayan (Kur’ân gibi namazda okunmaz), ahad yolla (tevatürle degil) Rasûlüllah (s.a.s)’ tan nakledilmis ve onun tarafindan da Allah’a nisbetle ifade edilmis sözlerdir. Kudsî hadis hakkinda iki görüs vardir: 1- Kudsî hadislerin hem sözleri hem de manasi Allah’tandir, fakat Kur’ân’dan bir âyet degillerdir. 2-Kudsî hadislerin manasi, diger hadisler gibi Allah’tan, sözleri ise Rasûlüllahtandir. Bu tür hadislere ayni zamanda „rabbanî ve ilahî hadisler“ de denir. Kudsî hadislerde: „Rabb’indan rivayet ettigi hadiste Rasûlüllah söyle buyurdu“, „Kendisinden Rasûlüllah’in rivayet ettigi hadiste Allah Teâlâ söyle buyurdu“ gibi ifadeler kullanilmistir (bk. “Kudsi Hadis” mad).

Ebu’l-Bekâ, hadîsi söyle tarif eder: Hadîs, tahdis mastarindan bir isimdir, haber vermek manasinadir. Sonralari Rasûlüllah (s.a.s)’e nisbet edilen bir söze veya fiile yahut bir takrire hadis denmistir. Sünnet ise lügatte, kisinin takib ettigi yol, pratik hayatta hal ve tavir, âdet, gidis, sîret gibi manalara gelir. Hadîs alimlerince hadîs ile sünnet ayni manada kullanilmistir. Sünnet kelimesi genelde Allah’a ve Rasûlüllah (s.a.s)’e nisbet edilir. Allah’a nisbet edildigi zaman âdetullah, kanun manasinda kullanilmistir: “Daha evvel geçenler hakkinda da Allah bu âdeti koymustur” (el-Ahzab, 33/62); “Biz bunu senden evvel gönderdigimiz peygamberler için de sünnet (kanun, kaide) yapmisizdir. Habibim sen bizim sünnetimizde hiç bir degisiklik bulamazsin” (el-Isra, 17/77; Fatir, 35/43). Sünnet kelimesi Hz. Peygamber’e nisbet edildigi zaman da onun sözleri, yani hadis-i serifleri, fiilleri ve takriri anlasilir. Sünnet, dolayisiyla hadis-i serifler “vahy-i gayri metlüv” dür ve özellikleri sunlardir: 1- Yalniz manasi Allah tarafindan vahyedilmistir, sözleri Rasûlüllah (s.a.s)’e aittir. 2- Bu sebeple manayi iyi anlayanlarin, onu yalniz manasiyla nakletmeleri caiz görülmüstür. 3- Lâfzi mu’ciz degildir. 4- Okunarak ibadet edilmez (namazda okunsa namaz bozulur). 5- Uykuda ve uyanikken, meleksiz ve melekle türlü vahiy sekilleriyle gelmistir.

6- Kur’an için yukarida sayilan diger özellikler burada aranmaz.

Kur’ân’da vahy kelimesi, ilahî ve gayri ilahî vahy olmak üzere iki manada kullanilmistir.

Gayri ilâhî vahiy, Zekeriyya (a.s)’in kavmine yaptigi vahy gibi “Derken Zekeriyya mescidinden kavminin karsisina çikip onlara; sabah-aksam tesbihte bulunun” diye vahyetti” (Meryem,19/11) “Ve seytanlarin birbirlerine yaptigi vahiydir”... (el-En’am, 6/121). Vahy kelimesi ilk âyette “isaret” manasinda ikinci âyette ise “gizli söylemek ve fisildamak” manasinda kullanilmistir.

İlahî vahy anlaminda kullanilan vahy kelimesinin 71 tanesi Hz. Peygamber (s.a.s)’e yapilan vahy ile ilgilidir. Geriye kalanlari ise cansiz olan “arz”a yapilan vahy (ez-Zilzâl, 99/4, 5), semaya yapilan vahy (Fussilet, 41/12), bal arisina yapilan vahy (en-Nahl, 16/68, 69), meleklere yapilan vahy (el Enfâl, 8/12), Hz. Isa’nin Havarîlerine yapilan vahy (el-Mâide 5/111), Hz. Musa’nin anasina yapilan vahy (el-Kasas, 28/7)’dir.[2]

VAHİY KÂTİPLERİ

Rasûlüllah (s.a.s)’e vahyedilen âyetleri yazanlar, kaydedenler.

Hz. Muhammed (s.a.s) Islâm’in ilk günlerinden itibaren vahiy kâtipleri ittihâz etmis, inen âyetleri onlara yazdirmisti. Tefsir usulü kaynaklarinda verilen bilgilere göre, Kur’ân’in bir arada toplanmasi üç merhalede gerçeklesmistir. Kur’ân Hz. Muhammed (s.a.s)’in zamaninda yazilmis, Hz. Ebu Bekir’in zamaninda bir araya toplanmis ve Hz. Osman’in zamaninda da, kitap haline getirilerek çogaltilmistir. Zeyd b. Sabit, Kur’ân’i Hz. Muhammed (s.a.s)’in zamaninda yazi ile kaydettiklerini haber vermistir (ez-Zerkesî el-Burhân fi Ulumi’l-Kur’ân, Misir 1972, I, 235).

Hz. Muhammed (s.a.s) ümmî (okuma yazmasi olmayan) bir peygamber oldugu için, kendisine inen âyetleri okuma yazmasi olan sahabeye yazdirmis ve vahyi yazan bu kâtiplerin sayisi kirka kadar varmistir. Mekke’de ilk vahiy kâtipligini Abdullah b. Sa’d b. Ebi Sarh, Medine de ise, Ubey b. Ka’b yapmistir. Ondan sonra Zeyd b. Sabit bu görevi devamli sürdürmüstür.

Rasûlüllah (s.a.s)’in vahiy kâtipligini yapan diger bazi kisiler de sunlardir: Ebu Bekir, Ömer b. el-Hattab, Ali b. Ebi Talib, Osman b. Affan, Amr b. el-As, Muaviye, Surahbil b. Hasene, Mugire b. Su’be, Muaz b. Cebel, Hanzele b. er-Rebi’, Cehm b. es-Salt, Huseyn en-Nemerî, Zubeyr b. el-Avvâm, Amir b. Fuheyre, Ebân b. Said, Abdulah b. Erkâm, Said b. Kays, Abdullah b. Zeyd, Halid b. Velid, Alâ b. el-Hadremî, Abdullah b. Revâha, Huzeyfe b. el-Yemân, Muhammed b. el-Mesmele vs. (Ibn Hacer el-Askalanî, Fethu’l-Barî bi Serhi Sahihi’i-Buharî, Bulak 1300, IX,18; Ahmed b. Ebi Ya kub, Tarihu Ya’kûbî, Necef,1385, II, 64).

Hz. Muhammed (s.a.s) nâzil olan Kur’ân’i vahiy kâtiplerine yazdirarak muhafazasini saglamistir. Ayni zamanda Kur’an, ezber yolu ile de muhafaza edilmistir. Hz. Muhammed (s.a.s) her sene ramazan ayinda yazi ve ezber yolu ile tesbit edilen Kur’ân’i Cebrâil (a.s)’a arzederdi. Bu hususla ilgili olan bazi rivâyetler söyledir:

“Cibril her sene peygamberle karsilikli olarak Kur’ân’i birbirlerine arzederlerdi. Son senesinde ise, bu arz isi iki defa vaki olmustur” (Buharî, Fedâilu’l-Kur’ân, 7).

“Rasûlüllah (s.a.s) her sene ramazan ayinda Kur’ân’i Cibril (a.sa)’a arzederdi” (Ahmed b. Hanbel, I, 231, 276).

Vahiy kâtipleri, Yüce Allah tarafindan Hz. Muhammed (s.a.s)’e indirilen âyetleri bez parçalari, enli kürek kemikleri, deve kaburga kemikleri, hurma dallari, ince beyaz taslar ve hayvan derisi gibi seylerin üzerine yaziyorlardi (Ahmed Emin, Fecru’l-Islâm, Misir 1955,166). Kur’ân’da bu hususta söyle bir isâret vardir.

“Tur dagina ve islenmis ince deri üzerine yazilmis kitaba yemin ederim” (et-Tur, 52/1, 2, 3). Zeyd b. Sabit de: « Biz Kur’ân’i. Rasûlüllah (s.a.s)’in yaninda bez parçalari üzerine yazdik » (Ahmed b. Hanbel, V, 185) demistir.[3]

AYET

ÂYET Lûgat mânâsi « açik alâmet » demektir(i). Türkçe’de kullanilan « bellik », Farsça’daki « nisane » kelimeleri de ayni anlamdadir.(2) Âyet kelimesinin çogulu ayât’tir. Genel olarak bir seyin taninmasina sebep olan emare mânâsina da kullanilir. Allah (cc)’in varligina delâlet eden her seye de « ayet » denilmistir (3)

Istilâhî olarak: « Sûrelerin içinde; evvelinde ve sonunda munkati olan, mürekkep bir kelâmdir » seklinde tarif olunmustur.(4) Kur’ân-i Kerirmdeki bütün âyetlerin; bizzat Resûl-ü Ekrem (sav) tarafindan tertib olundugu sabittir. Dolayisiyle bu hususta hiçbir kimsenin ictihadindan veya reyinden söz edilemez . Meselâ; harf-i mukatta’dan Elif Lâm-Mim bir âyet oldugu halde; Elif Lâm-Ra bir âyet degil, âyetten bir cüzdür. Eger bu hususta kiyas sözkonusu olsaydi, durum farkli olurdu. Âyetlerin tertibi tevkifî oldugu gibi, bize ulasmasi da tevatür yoluyla sabittir (6). Kur’ân-i Kerim’den oldugu sabit olan; herhangi bir âyeti inkâr eden kimsenin küfrü üzerinde ittifak edilmistir.(7) Bu sebeple insanlarin hevâlarindan kaynaklanan bir ideolojiye itikad eden kimsenin müslümanligindan sözedilemez. Çünkü bütün ideolojilerde Kur’ân-i Kerim’in birçok âyetini inkâr sözkonusudur. Bunun aksine tek bir delil göstermek mümkün degildir. Dolayisiyle Kelime-i Sehadet getiren bir mü’min; bütün ideolojileri inkâr etmek zorundadir. Aksi takdirde sentez bir itikad ve irtidat sözkonusu olur. Unutmayalim ki, Islâm; bir ideoloji degil, kiyâmete kadar bâki olan bir dindir.

KAYNAKLAR(1) Ismail b. Hammeid el-Cevherî, c·.s-Sihhah, Misir,1956, c. VI, sh.2275, Islâm Ansiklopedisi, c. II, sh. 63.(2)M. Hamdi Yazir, Hak Dini Kur’ân D, Ist.1935, c.I, sh.23.(3)Doç. Dr. Ismail Cerrahoglu, Tefsir Usûlü, Ank.1971, sh.52.(4)Islâm Ansiklopedisi, c. II, sh.64, Ayrica bkz., Doç. Dr. Ismail Cerrahoglu,a.g.e., sh.52.(5)Sah Veliyullah Ahmed Ibn Abdurrahman ed-Dihlevî, el-Fevzü’l-Kebir ji Usuli’t-Tefsir,1980, sh.88, vd. Ayrica bkz.: Doç. Dr. I. Cerrahoglu, a.g.e., sh.53.(6)Abdülaziz el-Buhari, Ke,sfii’l-Esrar, Ist.1308, c. II, sh.361.Aliyyü’1 Kari, Serhu’,s-Sifâ, Ist.1309, c. II, sh.525 vd. Ayrica bkz.: Feteva-i Hindiyye, c. II, sh.266 vd.

Sure´nin manasi. Surelerin Tertibi , Mekki ve Medeni sureler.

Mekki ve medeni ayetleri bilmenin faydalari

SÛRE

Yüksek rütbe, derece, mevki, san, seref, yapisi güzel ve yüksek bina veya binanin bir kismi veya bir kati, duvarin yapisinda kullanilan tas, kerpiç, veya tugla gibi malzemenin her bir sirasi, nisane ve alâmet anlaminda bir kelime. Küçük veya büyük, uzun veya kisa Kur’ân-i Kerim’in yüz ondört bagimsiz bölümünden her birine verilen ad. Süre kelimesinin hangi kökten türetildigi hakkinda degisik görüsler vardir. Bazilari hemzeli olarak “bir kapta kalan artik yemek veya su” anlamindaki “su’r” kelimesinden türemis oldugunu söylerken; diger bazilari hemzesiz olarak sâra fiilinden türetildigini söylemislerdir.

Bunlardan birincisine göre, Kur’ân-i Kerim’in bir kismina veya kisimlarina su’ra denilmesi mümkün olmaktadir. Ikinciye göre bir binanin katlarina veya kisimlarina sûra denildigi gibi, Kur’ân’in muhtelif kisim ve tabakalarini teskil eden sürelere bu ismin verilmesi mümkündür. Öte yandan süreler Allah kelamini ihtiva etmekle büyük bir seref ve mevki kazandiklarindan veya Allah kelâmi olan âyetleri çepeçevre kusattiklarindan, hemzesiz sûr’dan türetilen süre adi almis olmalari mümkündür.

Usul alimleri surelerin isimleri ile Kur’ân-i Kerim’deki siralarinin tevkifi olup olmadigi konusunda degisik görüsler ortaya atmislardir. Bazi surelerin bir tek ismi varken, bazilarinin iki ve daha çok ismi bulunmaktadir. Meselâ Fatiha suresinin 20’den fazla ismi vardir. Ayni sekilde Enfâl suresinin diger bir adi Bedr Suresi; Isrâ’nin, Subhân ve Beni Isrâil; Tâhâ’nin, Kelîm; Suarâ’nin, Câmia; Neml’in Süleyman; Fâtir in, Melâike; Zümer in, el-Guraf; Gâfir’in, et-Tavl ve Mü’min; Muhammed in, el-Kitâl; Hasrin, Beni Nadir; Saff’in Havâriyyin; Kâfirün’un el-Mukaskise suresidir (Genis bilgi için bk. Suyûtî, Itkân, I, 52-55). Bu arada iki veya daha çok sureye birden bir ad verildigi de görülür. Meselâ Bakara ve Âlu Imrân surelerine Zehrâvâti; Felâk ve Nâs surelerine Muavvizetân; ilk yedi uzun sureye es-Seb’ul-Mesâni’de denilmektedir.

Surelerin Kur’ân-i Kerim içinde siralanmalarina gelince;

Ayetlerin sureler içindeki siralarinin bizzat Hz. Peygamber tarafindan bildirildiginde süphe olmadigi halde, surelerin tertibinin de Hz. Peygamber tarafindan yapildigi veya Hz. Peygamber’in vefatindan sonra Sahabenin ictihadi ile yapildigi da iddia edilmektedir (Suyûtî, Itkân, I, 62-63). Halen elimizde bulunan Hz. Osman’in Imam Mushafi’ndan istinsah edilen ve bütün Islâm âleminde yaygin durumdaki mushaf disinda diger bazi mushaflardaki surelerin tertibinde ve surelerin isimlerinde farkliliklar vardir. Meselâ Hz. Ali’nin mushafinda sureleri nüzûl sirasina göre tertib ettigi bildirilmektedir. Ayrica bu mushaflardaki sure sayilan da Imam Mushaftaki sayi (114 sure)dan farklidir. Bunlarda bazi sureler birlestirilirken, bazi sureler de ikiye ayrilmis durumdadir.

Surelerin elimizdeki mushafta siralanislarinin tevkifi oldugu görüsü, âlimlerin çogunlugunca kabul edilmektedir (Ibnul-Hisâr bu konuda sadece bu görüsü nakletmektedir). Hz. Peygamber’in her sene Ramazan ayinda o zamana kadar nâzil olan sureleri Cibril’e mushaftaki sirasina göre okudugu (mukabele ettigi -ki buna „arza“ denilmektedir) ve Rasûlüllah’in vefatindan hemen önceki Ramazan’da yapilan arzada bu mukabele’nin iki defa oldugu rivayet edilmektedir (Buhari, Kitabu Fedâilul-Kur’ân, 7). Bugünkü siraya göre sureler arasindaki münasebet son derece önemli olup surelerin tefsirinde müfessirlere yardimci olmaktadir.

Elimizdeki mevcut mushafta ilk sirada Fâtiha suresi yer almakta, bunu es-Seb’u’t-tivâl adi verilen yedi uzun sure takip etmektedir. Bu yedi sureden sonrakilere yüzden fazla âyet ihtiva edenler manâsina „el-Miün“ adi verilmektedir. Miün’dan sonra âyetleri sayisi yüzden az olan sureler gelir ki bunlara da „el-Mesâni“ adi verilmektedir. Mesânî’den sonra gelen sureler sik sik Besmele ile birbirlerinden ayrildiklari için „el-Mufassal“ diye adlandirilirlar. Bunlar da kendi aralarinda tivâl, evsat ve kisâr olarak üç gruba ayrilmistir. el-Mufassal surelerin ilkinin hangisi oldugu hususu ihtilâflidir. 37. sure olan es-Sâffât ile 93. sure olan ed-Duhâ’ya kadar olan surelerden on ikisi el-Mufassal surelerin ilk suresi olarak gösterilmektedir. Genellikle kabul edilen görüse göre tivâl-i mufassal grubundaki sureler, Nebe’ suresine kadar olan surelerdir. Nebe’ suresi ile Duhâ suresi arasindakiler evsat; Duhâ’dan sonrakiler ise kisâr grubunu teskil etmektedir.

Mekki ve Medenî Sureler

Kur’ân’in gayb aleminden bu dünyada ortaya çikmasina nüzul denilir ki; bu ortaya çikisin ilk yeri Hz. Muhammed (s.a.v.)’in kalbidir. Hz. Peygamber’in hicretinden önce inen sûrelere Mekkî, sonra inenlere Medenî denilir. Hatta hicretten sonra Mekke’de ve diger yerlerde inenlere de Medenî sûreler denilir

Surelerin isimlendirilmeleri, mushaftaki siralari hakkindaki ihtilâfin yaninda, bunlarin Mekke’de mi, yoksa Medine’de mi nâzil olduklari konusunda da degisik bazi görüsler vardir. Bu degisik görüslerin baslica sebebi de bu konuda Hz. Peygamber’den açik bir bilginin rivayet edilmemis, olmasidir. Yani Hz. Peygamber su su âyet veya sure Mekkidir veya medenidir diye bir bilgi vermemistir. Bu konuda ancak vahyin nüzûlüne sahid olan bazi sahabeden parça parça bilgiler, rivayetler vardir ki bunlar da yetersizdir.

Bu ihtilâflara ragmen Kur’ân-i Kerim’in 20 suresinin Medine’de, 82 suresinin de Mekke’de nâzil oldugunda ittifak edilmistir. Kalan 12 surenin Mekke’de mi, yoksa Medine’de mi nâzil olduklari konusunda farkli görüsler vardir. Bunda mekkî ve medenînin tariflerindeki ihtilâflar da etkili olmustur. Suyûtî’nin el-Itkân’inda isaret ettigi gibi bu konuda üç görüs vardir:

1.  Hicretten önce nâzil olan sureler veya âyetler mekkî; Hicretten sonra nâzil olanlar medenîdir. Bunda esas alinan ölçü, zamandir: Nüzûlün yerine itibar edilmemistir. Meselâ Hicretten sonra veda haccinda ve Mekke’de veya seferlerde nâzil olan sure ve âyetler medenî sayilmistir.

2.  Mekân olarak Mekke ve çevresinde (Arafat, Minâ, Müzdelife, Tâif gibi) nâzil olanlar Mekkî; Medine ve çevresinde (Bedr, Uhud gibi) nâzil olanlar medenîdir.

3.  Mekkelilere hitab edenler mekkî, Medinelilere hitab edenler medenîdir.

Ancak bu üçüncü görüs fazla taraftar bulamamistir. Bu arada sunu da belirtelim ki, Kur’ân-i Kerim’de bir bütün halinde nâzil olan sureler yaninda parça parça inen sureler çogunlukta oldugu için, Mekkî bir surede Medeni, Medenî bir surede Mekkî âyetlerin de bulundugu gözden uzak tutulmamalidir. Misir’da H. 1342 yilinda basilan bir mushafta her surenin basinda verilen bilgilerde buna da isaret edilmis ve o sure meselâ mekkî bir sure ise, içindeki medenî âyetlerin hangileri oldugu belirtilmistir.

Mekkî ve Medenî sureleri ilk bakista birbirinden ayiran bazi özellikler vardir. Bu cümleden alarak:

a)  Içinde „kellâ“ lafzi bulunan sureler (Kellâ kelimesi 15 surede 33 defa geçer).

b)  Içinde secde âyeti bulunan sureler.

c)  Bakara ve Alu Imrân sureleri disinda basinda huruf-u mukattaa bulunan sureler.

d)  Bakara suresi hariç tutulursa, içinde peygamberlerin, geçmis milletlerin, Hz. Âdem ve Iblis’in kissalari bulunan sureler.

e)  Bazi istisnalarla içinde (ya eyyühennasü) hitabi bulunan sureler Mekke’de nâzil olmus mekkî surelerdir.

Medenî sureler ise genelde;

a)  Ser’î cezalar, medenî hukuk ile ilgili konulari ihtiva eder.

b)  Cihad ve ahkâmi bu surelerde açiklanmistir.

c)  Ankebût suresi hariç, münafiklardan bahseden sureler Medine’de nâzil olmustur. Çünkü münafiklarin ortaya çikisi Medine-i Münevvere’dedir.

Bunlardan baska genel olarak Mekkî surelerde sirke, küfre ve putperestlige kesin tavir konulmus; bunun mukabili olan Allah’in varligi, birligi basta olmak üzere itikad ve âhiretle ilgili iman esaslari islenmistir. Bu sureler genelde kisa olup, âyetleri de kisa kisa, ezberlenmesi kolay surelerdir (Daha fazla bilgi için bk. Mennâ’ el-Kattân, Mebâhis Fi Ulümil-Kur’ân, Kahire 1981, s. 54-55).

Mekkî-Medenî sureleri bilmekte bir çok faydalar vardir. Her seyden evvel, Kur’ân-i Kerim’i tefsir etmek isteyenlere bu bilginin büyük yardimi olur. Her ne kadar âyetlerin manâlari umumu üzerine hamledilse ve sebebin veya nüzûlün mahallinin manâyi tahsis etmesi genel bir kural degilse de; âyet veya âyetlerin nerede, kim veya ne hakkinda nâzil oldugunun bilinmesi, onlari anlamaya büyük ölçüde yardimci olur.

Öte yandan, özellikle Kur’ân-i Kerim’i yeni nesillere anlatip ögreteceklere Kur’ân’daki hitab tarzlari ve teblig üslûbunun Mekke ve Medine’deki muhatablara göre degisik olmasi, yol gösterir. Islâmi tebligatin hangi merhalelerde nasil bir üslûb tasimasi gerektigi, müsrik, kâfir, ehl-i kitab, mü’minler gibi topluluklara hangi üslûb ve metodlarla tebligatin yapilmasi gerektigi bu yolla daha iyi anlasilir.

Bir de Kur’ân’daki nâsih ve mensûh âyetlerin tesbitinde mekkî ile medenî sure ve âyetlerin bilinmesi büyük kolaylik saglar. Birbirine zit gibi görünen iki âyetle karsilasildiginda, zaman itibariyle (meselâ mekkî olanlar) önce olanlarin nâsih, digerinin mensûh oldugu kolaylikla anlasilabilir (Mennâ’ el-Kattân, Mebâhis Fî Ulümil-Kur’ân, s. 51).

MEDENÎ SÛRELER

Risaletin Medine döneminde inen ayetleri kapsayan sureler için kullanilan bir tefsir usulü terimi.

Islâm’in kâmil bir din olarak insanliga sunulmasi, yirmi üç senelik bir zaman zarfinda ve çesitli safhalardan geçerek gerçeklesmistir. Islâmî tebligin ilk on üç senesi Mekke dönemidir. Bu dönemde, daha çok Islâm’in akidevi (inanç) esaslari islenerek, insanlar cahilî hayatin sirk ortamindan uzaklastirilmaya çalisilmistir. Bu dönem, Islâm inancinin kalplere naksedilmesi dönemidir. Dolayisiyla bu zaman zarfinda nazil olan sureler de, insanlari putperestlikten ve her türlü kötü davranistan vazgeçirip, Allah’in murat ettigi bir yasama biçimine döndürmek için, onlarin akil ve mantiklarina hitap edilerek, Resulullah’in getirdiklerinin gerçekligi, delilleri ile ortaya konulmaktadir. Kâinattan ve yaradilistan örnekler gösterilerek, Allahin yüceligi ve azametine dikkat çekilir. Ayrica Allah’in birligi, kiyamet ve ahiret gibi konular islenir.

Mekke’de inen surelerde, küfür, fasiklik, isyan ve cehaletin çirkinligi ortaya konularak; iman, Allah’a itaat ilâhî düzen; ilim, merhamet ve ihlâs gibi hususlarin kalplerde yer etmesi hedef alinmaktadir. Ayrica, Islâm’i zorbaca yöntemlerle yok etmeye çalisanlar için geçmis kavimlerin ayni tür davranislarinin sebeb oldugu helâkleri kissalar halinde anlatilarak; eger böyle davranmaya devam ederlerse sonlarinin onlardan farkli olmayacagi misalleriyle anlatilmaktadir.

Mekke’de sadece bir cemaat statüsünde olan müslümanlar, Medine’ye hicretten sonra artik Islâm devletini kurmus ve Islâm’in bu hedefini gerçeklestirmislerdi. Bundan dolayidir ki Medine’de inen surelerde, devlet düzenini saglayacak ser’î prensipler, insanlarin birbirleriyle iliskilerini düzenleyen medenî, cezaî, sosyal, iktisadî kurallar vazedilmekte; ayrica, sahislar ve devletler hukukuna ait çesitli hükümler de tesbit edilmektedir. Ayrica, ehl-i kitap olan Yahudi ve Hristiyanlarin inançlarinin sapikligi ve tutarsizligi da islenen konulardandir.

Sureleri Mekkî-Medenî ayirimina tabi tutarken alimler üç farkli görüs etrafinda toplanmislardir:

a)  Surenin Mekkî veya Medenî olusu, surenin nazil oldugu yere göre tesbit edilir. Buna göre Mekke’de inen sureler Mekkî; Medine’de inen sureler ise Medenî sayilmaktadir. Arafat, Mina ve Hudeybiye gibi civar yerler Mekke’den; Bedir ve Uhud gibi yerler de Medine’den kabul edilmektedir. Bu görüse göre, Mekke ve Medine’den çok uzak olan yerlerde nazil olan sûrelere de Seferî adi verilmektedir.

b)  Bazi âlimler sûrenin indigi yere bakmayip, Hicret esnasinda Resulullah (s.a.s)’in Kuba mescidine varisindan sonra nazil olan bütün sureleri medenî kabul etmektedirler. Yaygin olarak kabul gören görüs budur. Buna göre, Hicretten sonra Resulullah (s.a.s)’in Mekke’ye gidisinde nazil olan sureler Mekkî degil, medenî sayilirlar.

c)  Diger bazi âlimlere göre de surenin muhatabina bakilarak aidiyeti tesbit edilir. Yani Mekkeliler’e hitap eden sureler Mekkî; Medineliler’e hitap eden sureler de Medenîdir. Baska bir ifade ile, “Ey insanlar!..” hitabiyla baslayanlar Mekkî; “Ey iman edenler!..” hitabiyla baslayanlar da Medenîdir. Ancak, Mekke’de inen sureler de « Ey iman edenler!.. » Medine’de nazil olanlarda da “Ey insanlar!..” hitabiyla baslayan ayetler bulundugundan dolayi bu tasnif sekli geneli kapsamamaktadir.

  Medenî surelerin bazi özellikleri vardir. Bu sureler muamelât, ukubât, ferâizden ve cihattan bahseder ve cihata ait emir ve hükümler koyar. Bilindigi gibi Mekke döneminde müsriklerle silahli mücadeleye izin yoktu. Medine’de inen ve cihata izin veren ayetlerde ise buna izin verilmistir. Ayrica münâfiklarin hareket ve davranislarindan sözetmeleri ve münafiklarin görecekleri siddetli azaplardan bahsetmeleri de Medeni surelerin özelliklerindendir.  Hangi surelerin Mekkî, hangilerinin medenî olduklari hakkinda âlimler arasinda ihtilâf vardir. Yirmi sûrenin Medenî oldugu ittifakla kabul edilirken, on iki sûrede de ihtilâf edilmistir.Ittifakla medenî kabul edilen sureler sunlardir: el-Bakara, Âl-i Imran, en-Nisa, el-Mâide, el-Enfâl, et-Tevbe, el-Mücadele, el-Hasr, el-Mümtehine, el-Cuma, el-Münâfikûn, et-Talâk, et-Tahrim ve en-Nasr.Hakkinda ihtilâf bulunan sureler de sunlardir: el-Fatiha, er-Ra’d, er-Rahman, es-Sâf, et-Tegabun, el-Mutaffifin, el-Kadr, el-Beyyine, ez-Zilzâl, el-Ihlâs, el-Felak ve en-Nâs.  Bir kisim Medenî surelerde, Mekkî ayetler bulundugu gibi, bir kisim Mekkî surelerde de Medenî âyetler bulunmaktadir. Bir surenin nereye ait oldugu genellikle ondaki ayetlerin çogunluguna bakilarak tesbit edilmektedir. Ayrica surenin baslangici nerede nazil olmussa, ona göre de ayirim yapilmaktadir. Ancak, yayginlikla kabul edilen uygulama; baslangici Hicretten önce inen surelerin Mekkî, sonra inenlerin ise Medenî kabul edilerek, içinde bulunan farkli ayetlerin ciddiyetinin notlarda gösterilmesidir.  Hangi ayet ve surelerin Mekkî hangilerinin de Medenî oldugunun tesbit edilmesi, Kur’an’in anlasilmasi bakimindan çok önemlidir. Bir konudaki iki veya daha fazla ayetin birbiriyle çelisiyor görünmesi halinde hangisinin nâsih, hangisinin mensuh oldugu; surenin, Mekkî veya Medenî oldugunun bilinmesiyle çözümlenebilir. Medenî ayet veya sureler, Mekkî olanlardan daha sonra nazil olduklarindan, dogal olarak sonra nazil olan ayetin öncekini neshetmis oldugu anlasilir. Surelerin mensubiyetinin, nüzul, yer ve zamaninin bilinmesi, Islâm tesri tarihinin ögrenilmesi ve tedrici gelisimi takip edilerek de tesri’in hikmeti kavranabilir.  Surelerin ne sekilde taksim edilecegi hakkinda ne Kur’an’da ne de Sünnette bir isaret, bir açiklama yoktur. Bu konudaki açiklamalar, Sahabe ve Tabiînin verdigi bilgilere dayanilarak yapilmaktadir.

FÂTİHA SÛRESİ

Fâtiha, lugatta „fâtih“ ism-i fâilinden nakledilerek önce kitap ve elbise gibi açilabilecek seylerin bas tarafi -ilk açilan yeri- mânâsina, daha sonra konusma ve okuma gibi tedrici olarak meydana gelen her seyin bas tarafina söylenmistir. Allah’in kitabinin tertibinde, yazilmasinda, namazda okunmasinda ve belki inmesinde bu sûre ilk oldugundan dolayi:

  1- Fâtihatü’l-Kitâb „Kitabin basi“ diye isim verilmistir. Buna „el-Fâtiha“ da denilir ikinci durumda ise dilimizde fâtiha denebilir ve böyle bilinmektedir.

  2- Sûretü’l-hamd denmistir. Bu sûrenin dilimizde en iyi bilinen ismi „el-Hamd“ ismidir ki, bu isim „sûretü’l-hamd“in hafifletilmis seklidir. Basinda {*} „el-hamdü lillah“ bulunmasi veyahut bastan basa mânâsi bir hamd mânâsi olmasindan dolayi öteden beri „el-hamd“ veya „el-hamdü lillâh“ veya „el-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn“ diye adlandirilmistir.Bunlardan baska daha birtakim isimleri vardir ki, her biri bir özelligi ifade eder:

3- Ümmü’l-Kur’ân,

  4- Ümmü’l-Kitâp. Çünkü bu sûre, diger Kur’ân sûrelerinin asli ve esasi yani kökü ve tohumu gibidir ve bir seyin asil ve esasina „ümm= ana“ denildigi bilinmektedir. Fâtiha, Kur’ân’in baslangiç ve ahirete dair, nazari hikmetlerini, amelle ilgili hükümleri, esas maksatlar ve esas mânâlari içine alan edebî bir özeti, essiz bir örnegidir. Hatta Fâtiha’nin ilk yarisi, Mekke’de inen sûreleri, diger yarisi Medine’de inen sûreleri temsil eder ve sanilir ki, Fâtiha’nin bir kismi Mekkî ve bir kismi da Medenî’dir. Allah’in kitabinin konusu, Allah ile dünya ve bilhassa Allah ile insanlar arasindaki ilgi ve ulûhiyyet iliskileri olduguna göre Fâtiha bu ilgiyi mükemmel ve eksiksiz olarak tasvir ve ifade eder. Gayesi de insanlari ilâhî düzene ulastiran, dogru yolu gösteren hidayet kaynagi oldugunu en güzel sekilde anlatmaktir. Ancak bu iki isimden „Ümmü’l-Kitap“ kainatin asli olan „Levh-i Mahfuz“a da denilir.

  5- Ayni sebeplerden dolayi „Esâs“,

6- el-Vâfiyye (yeter, tam),

7- el-Kâfiyye (yeterli olan, tamam),

8- Kenz (hazine) ismi verilir.

9- “Seb’i mesânî” ki Hicr sûresinde {*} “Süphesiz ki biz, sana yedi ayet olan, namazlarda tekrar edilen Fâtiha’yi ve yüce Kur’ân’i verdik.” (Hicr, 15/87)buyurulmaktadir.

10-      es-Salât yani namaz sûresi, çünkü Fâtiha’siz namaz yoktur. Her namazda en az iki rekatta birer kere

okunmasi vaciptir. Ancak Hanefilere göre cenaze namazinda vâcip degildir, çünkü cenaze namazi tam anlamiyla namaz degil bir duadir.

11-      Sûre-i sükür (Sükretme sûresi)

12-      Sûre-i dua (Dua sûresi ki dualari içine aliyor)

13-      Sûre-i sifâ (Sifâ sûresi) veya “Sâfiye” ki özellikle kalb hastaliklari ve psikolojik hastaliklara sifâdir.

14-      Ta’lim-i mes’ele (istemeyi ögretme) ki Fâtiha’da istek ve duanin, istemenin sarti ve adabi ve istenen seyin en mükemmeli pek düzgün bir sekilde ögretilmistir. Istemenin sarti; birincisi tanimak (bilmek); ikincisi amel etmek; üçüncüsü ihtiyaci hissetmektir. Istemenin adabi da; birincisi övmek, ikincisi (bir kimseye) mahsus oldugunu arzetmek; üçüncüsü istenecek seyi iyi seçmek suretiyle istenen zâta arzetmektir. Istenen en mükemmel sey ise, nimetin bizzat kendisi degil, o nimeti elde etmenin dogru ve kusursuz bir yolunu bulmada Allah’in yardimiyla basari nasib etmesidir. Çünkü bir nimetin dogru yolunu bulmak onu her zaman bulmak demektir.

FÂTIHANIN NÜZÛLÜ VE ILK INEN SÛRE OLMASI

Kur’ân’in gayb aleminden bu dünyada ortaya çikmasina nüzul denilir ki; bu ortaya çikisin ilk yeri Hz. Muhammed (s.a.v.)’in kalbidir. Hz. Peygamber’in hicretinden önce inen sûrelere Mekkî, sonra inenlere Medenî denilir. Hatta hicretten sonra Mekke’de ve diger yerlerde inenlere de Medenî sûreler denilir. Bu mübarek sûre de Mekkî’dir. Hicretten önce Mekke-i Mükerreme’de inmistir. Bu konuda müfessirler görüs birliginde degil iseler de görüsbirligine yakin bir çogunluk vardir.

Rivayet itibariyle: Ibnü Abbas (r.a.) Katâde, Ebu’l-âliyye, Rüfey’î, Riyâhî ve diger birçok müfessirin hepsi bu hususu tesbit etmislerdir. Ebu Hüreyre (r.a.) Mücahid, Atâ b. Yesâr, Zührî v.d. gibi bazilari da Medenî oldugunu söylemislerdir. Bununla beraber bu görüsün yalniz Mücahid’in rivayeti oldugunu diger tefsirler kaydediyorlar. Diger bazilari da bir kerre Mekke’de namaz farz kilindigi vakit, bir kere de Medine’de kible degistirildigi zaman olmak üzere iki kere indigini zikretmislerdir.

Dirâyet itibariyle: Fâtiha’nin Mekkî bir sûre oldugunu isbat eden iki delil vardir: Birincisi Hicr Sûresi

ittifakla Mekkî’dir. Bu sûrede {*} « Andolsun, biz sana seb’i mesâniyi (tekrarlanan yedi âyeti) ve o büyük

Kur’ân’i verdik. » (Hicr, 15/87) âyeti vardir. Ve Fâtiha’nin bir ismi « Seb’i mesânî » oldugu gibi bu âyetten maksadin Fâtiha oldugu da tefsircilerin çogunlugu tarafindan açiklanmistir. Bundan dolayi Fâtiha’nin Mekkî bir sûre olusu rivayetlerin çogu ile açikça belirtilmistir. Ikincisi: Bes vakit namazin Mekke’de farz kilindığı ve İslam’da bundan önce de namaz kilinageldigi bilinmektedir.

Fatiha suresi Kur’an-i Kerimin 1. suresidir. Mekke’de nazil olmus (inmis)tir. Fatiha Kur’anin birinci suresi olmasi ve Kur’an’a ilk basinda Fatiha ile basladigi icin acan, acis yapan anlaminda « Fatiha » ismi verilmistir. Fatiha, Kur’anin anahtari mahiyetindedir.

Fatiha Suresi, 7 ayetli bir suredir. Kelime sayisi, 27 kelimedir, harf sayisi ise, 140 harftir.

Fatiha Suresi, Kur’anin özü ve özeti hakikatini kendinde toplamis olan feyzü bereketli bir sure-i celiledir. Onu her vesile ile dua olarak okumaniz bu gercegi düsünmemiz icin yeterlidir kanaatindeyim.

Fâtiha, “açilacak seylerin basi, ilk açilacak yer” demektir. Mukabili “hâtime”dir. Bu sûreye, Allah kelâminin basinda bulundugu yahut namazda ilk okunan sûre veya tümüyle ilk inen sûre olarak Fâtiha sûresi denilmistir.

Çogunlugun görüsüne göre Mekkî’dir ve yedi ayettir. Besmelenin sureden olup olmadigi ihtilâflidir. Surenin yirmiden fazla adi vardir. En meshurlari: Fâtiha, Ümmü’l-Kitap (Kitabin anasi), Ümmü’l-Kur’an, Seb’ul-Mesânî (tekrarlanan yedi), el-Hamd (konusma dilinde Elham)’dir. Surenin fasilasi Nûn ve Mim harfleridir. Bazi âlimlere göre Fâtiha sûresi, Kur’an’in bir özetidir. Tevhid, âhirette cezâ ve mükâfat, sadece Allah’a ibadet, sirat-i müstakim yani hidayet ve saadet yolu, geçmis topluluklarin ibret alinacak kissalarini hedef edinen Kur’ân’in bu ilk suresinde bütün bunlara temel teskil eden hususlar vardir. Böylece her namazda (cenaze namazi hariç) Fâtiha’yi okuyan bir müslüman namazin her rekâtinda Kur’an’in bir özetini okumus olmakta, Kur’an’a tabi olacagina dair Allah’a söz vermektedir.

Surenin fazileti ile ilgili birçok rivayet mevcuttur. Bunlardan birisi söyledir: “Bu surenin benzeri ne Tevrat’ta, ne Incil’de, ne Zebur’da ve ne de Kur’ân’da yoktur” (Ibnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesirî, I, 10; Kurtubî, el-Câmiu’li Ahkâmü’l-Kur’an, I, 108).

Namazda okunmasi sebebiyle bir ismi de “es-Salât” olan Fâtiha hakkinda bir hadis-i kutside söyle buyurulmustur: “Namazi kulumla aramda ikiye ayirdim. Bir yarisi benimdir, diger yarisi kulumundur. Kuluma istedigi verilecektir. Kul: “Hamd alemlerin Rabbi Allah’adir” dedigi zaman, Allah: “Kulum bana hamdetti” der. Kul: “Rahman ve Rahim olan...” dedigi zaman Allah: “Kulum bana senada bulundu” der. Kul: “Din gününün mâliki” dedigi zaman, Allah: “Kulum beni yüceltti” der. Kul: “Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardim dileriz “ dedigi zaman, Allah: “Bu benimle kulum arasinda iki yaridir. Kuluma istedigi vardir“ der. Kul: “Bizi dogru yola ilet. Nimet verdigin kimselerin yoluna. Kendilerine gazab edilmis olanlarin ve sapmislarin yoluna degil“ dedigi zaman Allah: „Bunlar kulumundur, kuluma istedigi verilecektir“ der“ (Müslim, Salât,38, 40; Ebû Dâvûd, Salât, 132).

Besmele:

Berâe suresi disinda Kur’an-i Kerîm’de bütün sûrelerin basinda besmele (Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahîm olan Allah’in adiyla baslarim) yer almaktadir.

Besmeledeki Allah adi yüce Rabbimizin en büyük adidir. O’nun doksandokuz adi vardir, fakat bunlar Allah adinin sifatlaridir. Allah ismi ise, Cenab-i Hakk’in bütün isimlerini toplamaktadir. Câhiliye Araplari müsrik olarak Allah’a inanirlar, yani O’nun yaninda putlara taparlardi. Bunlara ilâh (âlihe) derlerdi ve Allah adiyla yalniz Rabb’i kastederlerdi. Ilâh ismi de hem Allah’a hem de putlarina verilen bir isimdi. Bu bakimdan Allah isminin Türkçede karsiligi yoktur. Allah isminin kökü ve çogulu da bulunmaz.

Bismillâh’daki bâ harfi, „Allah’tan yardim dileyerek basliyorum“ demektir. Rahman ve Rahîm isimleri, Allah’in isimlerinden olup, „rahmet“ kökünden türemislerdir. Rahman’in tam karsiligi yoktur; çok merhamet eden, rahmeti her seyi kusatan diye çevrilmektedir. Rahîm de çok merhametli demektir; burada rahmet daha çok ahirette müminlere olan rahmeti anlamindadir. Genellikle Rahman: Bütün mahlûkati rahmetiyle yaratip besleyen, Rahîm:@Ahirette müminlere mükâfat, kâfirlere ceza verendir diye tefsir edilmistir.

Sure baslarinda bulunan Besmelenin Kur’an’dan ayet olup olmadigi hakkinda görüs birligiîe varilamamistir. Imam Sâfiî onun basinda bulundugu sûrelerin birer ayeti, Imam Mâlik onun ayet olmadigi, Ebu Hanife müstakil bir ayet oldugu kanaatine varmistir. Fakat besmelenin Kur’an’dan oldugunda süphe yoktur. Çünkü Hz. Peygamber: „Onu her surenin basina yazin“ demistir. Besmelenin âyet veya sûreden bir âyet olup olmadigi hakkindaki ictihad farklari onun namazda okunmasinda da farkli ictihadlara yol açmistir. Imam Ebu Hanife besmelenin her rekâtta Fatiha’dan önce okunmasinin sart oldugunu, gizlice besmele çekmenin sünnet oldugunu söylemis, Imam Mâlik farz namazlarda besmele okunmasini caiz görmemis, Imam Sâfiî ile Imam Ahmed de besmeleyi her sureye dahil bir ayet gördüklerinden açik kiraatli namazlarda açiktan, gizli kiraatli namazlarda gizliden besmele okunmasinin farz oldugunu söylemislerdir.

Öte_yandan her iyi ve güzel seydehbesmele ile baslamak Islâm’in prensiplerindendir. Besmele bütün islerin basidir, onsuz is eksiktir. Besmele çekmek, Allah’in birligini, rahmetini anmak ve O’na karsi gereken edep dairesinde Islâmî esaslarin ilk rüknünü ifa etmek demektir. Yine, hayvan keserken kasten besmele çekilmezse o hayvanin eti yenilmez.

Tefsir: „Andolsun ki biz sana tekrarlanan yediyi ve su büyük Kur’an’i vermisizdir „ (el-Hicr, 15/87) ayetinde Fâtiha suresi anilmistir. Surenin umûmî tefsiri söyledir: Kovulmus seytandan Allah’a siginirim. Rahman ve Rahîm olan Allah’in adiyla baslarim. „Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun „(1). er-Rabb; Mâlik, mutasarrif demektir; yalniz Allah’in adidir. el-Alemin, âlem’in çoguludur, Allah’tan baska bütün varliklardir. Hamd yalniz O’nadir. Her seyde mutlak rububiyet O’nadir, O bütün kâinatin terbiyecisi, hâkimidir. Azamet, seref, ululuk, yaraticilik, icad O’na aittir. Allah’in rahmeti her seyi kusatmistir. Mükâfat ve cezayi yalnizca O verir.

O, Rahman ve Rahîmdir (2), Dünyada bütün yaratiklari ve âhirette yalniz mü’minleri esirgeyen, bagislayan O’dur.

Din gününün sahibidir (3), Mâlik; sahip demektir, mâliki veya meliki seklinde okunabilir. Din, burada ceza demektir. O’ndan baska kimsenin hükmünün geçmedigi Din günü, âhirette hesaba çekilme günüdür. O günde amellere ceza ve mükâfat vermek sadece O’na mahsustur. En güzel isimler ve sifatlar O’nundur.

Yalniz sana ibadet eder ve yalniz senden yardim dileriz(4). Yalniz sana kulluk ve itaat eder, ancak sana boyun egeriz; zira sen her türlü yücelige layiksin. Senden baska hiçbir güç kulluga ve muhtaçliga cevap veremez. Diledigimiz her seyi yalnizca senden dileriz, zaten senden baska yardimci da bulunmaz. Bizi dogru yola ilet (5). Bizi Kur’ân yoluna, Islâm yoluna ilet. Sana yaklastiracak, bize hürriyetimizi kazandiracak yolu. Sen kimi dilersen onu hidayete erdirirsin. Bizi dosdogru yolunda iman üzere sabit kil, cennete gidenlerden eyle. Dogru yol hakkinda Hz. Peygamber (s.a.s.): “Dogru yol Allah’in kitabidir, Islâm’dir” buyurmustur (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 14; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 1).

Nimet verdigin kimselerin yoluna (6). Yani peygamberler, siddiklar, sehidler, salih mü’minlerin yoluna ilet (bk. en-Nisâ, 4/69) Onlar ne güzel arkadastir, ne güzel müminlerdir.

Kendilerine gazab edilmis olanlarin ve sapmislarin yoluna degil (7). Yani Yahudiler ve Hiristiyanlarin (Tirmizî, Tefsir, 2; el-Mâide, 5/60, 77) veya Islâm’dan sapanlarin yoluna degil.

Onlar gibi bizi de helâk etme. Dogru yoldan sapan azginlardan degil, Resulunün dosdogru yolundan gidenler kil. Bizi heva ve hevesine uyan, büyüklenen, haktan sapân münâfiklardan ve kâfirlerden ayir, onlardan dualarin en güzeli ile sana siginiyor, sana dua ediyor ve yardimini bekliyoruz. duamizi kabul et.

Amin. Duamizi kabul et. Cemaatle namazda Imam sureyi bitirince cemaat Ebu Hanife’ye göre gizlice, Sâfii’ye göre açiktan âmin der (Alûsî, Rûhu’l-Meânî, I, 59-137; Kurtubî, Câmiu’l-Ahkâm, I, 133-149; Seyyid Kutub, Fi Zilâli’l-Kur’ân, I, 3646; M. Hamdi Yazir, Hak Dini Kur’an Dili, 56-145; Ibn Kesir, Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azim, I, 29).

Fâtiha ve Namaz:

Fâtiha’yi her gün her müslüman en az onyedi defa farz olan bes vakit namazda okumaktadir. Kütüb-i Sitte ve Ahmed b.Hanbel’de Ubâde b. es-Sâmit’ten rivayet edilen “Fâtiha’yi okumayanin namazi olmaz” ve Ebu Hüreyre’den rivayet edilen “Kim kildigi namazda Fâtiha okumazsa onun namazi eksiktir, eksiktir, eksiktir.” hadisleri namazda Fâtiha okumanin sart oldugunu göstermektedir. Cumhûr’un bu sekildeki ictihadina karsi Ebû Hanife. namazda üç kisa veya bir uzun âyet okumanin farz oldugunu, Fâtiha’nin ise vacip oldugunu söylemistir. Cumhûr da kendi arasinda namazin her rekâtinda Fâtiha’yi farz (Sâfiî, Mâlik) veya yalniz bir rekâtinda farz oldugunu söylemislerdir. Ebû Hanife, “Kur’an’dan kolayiniza geleni okuyunuz” hadisine göre amel etmistir (Buhâri, Iman, 15; Müslim, Salât, 38, 41; Ebû Dâvûd, Salât, 132; Tirmizî, Salât, 1 10, 1 16; Nesâi, Iftitah, 1 23, 7; Ibn Mâce, Ikâme, 11, 72; el-Müzemmil, 73/20). Geçerli olan görüs Cumhûr’un görüsüdür.

Imama tabi olan, Sâfiî veya Hanbeli’ye göre Imam sesli yahut sessiz de okusa Fâtiha’yi okur; Hanefi’ye göre susar; Mâliki’ye göre sesli okumada susar, sessiz okumada o da içinden okur.[4]

Kaynak: Islam Samil Ansiklopedisi, 2 Cilt

“Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun “(1) O, Rahman ve Rahîmdir (2), Din gününün sahibidir (3), Yalniz sana ibadet eder ve yalniz senden yardim dileriz(4).Bizi dogru yola ilet (5). Nimet verdigin kimselerin yoluna (6). Kendilerine gazab edilmis olanlarin ve sapmislarin yoluna degil (7). (Amin)

NUR SURESi: 62

Meal:  (62. Müminler, ancak Allah’a ve Resûlüne gönülden inanmis kimselerdir. Onlar, o Peygamber ile ortak bir is üzerindeyken ondan izin istemedikçe birakip gitmezler. (Resûlüm!) Su senden izin isteyenler, hakikaten Allah’a ve Resûlüne iman etmis kimselerdir. Öyle ise, bazi isleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan diledigine izin ver; onlar için Allah’tan bagis dile; Allah magfiret edicidir, merhametlidir.)

imani tam mü’minler, ancak Allah ve Rasuline, seksiz süphesiz, kesin bir sekilde inananlardir.

Onlar, müslümanlarin yararina olan Önemli bir iste Peygamberle beraber bulunduklarinda

Peygamberden izin isteyip, o da kendilerine izin vermedikce onun meclisinden ayrilmazlar. Tefsirciler söyle der: „Bu ayet, Ahzab savasindan önce hendek kazilirken indi. Bazi mü’minler, bir zaruretten dolayi oradan ayrilmak icin izin istiyorlar. Münafiklar ise, izin istemeden ayriliyorlardi. Bunun üzerine, samimi mü’minleri övmek ve tariz yoluyla münafiklari yermek üzere bu ayetin  

*Ey Peygamber! Senden izin isteyenler varya! iste gercek mü’minler onlardir. Bu ayet, Rasulullah (s.a.v.)’in sanini yücelterek ve ona hürmet maksadiyle, daha önce gecen ayeti pekistirmek icin gelmistir. Beyzavi söyle der: „Yüce Allah bu ayeti, öncekini pekistirmek üzere daha belirgin bir sekilde tekrarladi. cünkü, izin isteyenleri mü’minlerin kendisi saymak, önceki üslubun tersidir. Bu birincisini pekistirmektedir. cünkü Allah ve Rasulüne iman her ikisinde de söz konusudur. Bu durum, imanin saglamliginin bir delili ve dogruluk alameti olmaktadir.[5]

Onlar, bazi önemli isleri icin senden izin istediklerinde,

eger bir hikmet ve fayda görürsen, istedigine ayrilma izni ver.[6]

Onlarin affedilmeleri ve bagislanmalari icin Allah’a dua et. cünkü bir özürden dolayi dahi olsa, böyle önemli bir iste izin istemek bir kusurdur. Zira bu, dünya islerini din islerinden üstün tutmaktir. süphesiz Allah’in affi büyük, rahmeti genistir.

Muhtelif  Tefsir soruları

1.      Kur’ân-ı Kerim’den olduğu sabit olan; herhangi bir âyeti inkâr eden kimsenin durumu itikaden nedir? 

2.      İlahi vahy kaç kısma ayrılıyor yazınız. 

3.      Kur´an-i Kerim ilk defa kim tarafindan Çoğaltıldı?  

4.      Vahv katiplerinin vazifelerini ve vahyi yazmada kullandıkları malzemeleri yazınız. 

5.      Kudsi hadis neye denir izah ediniz. 

6.      Meşhurlarından 3 Vahv katibinin ismini yazınız. 

7.      Kur´an-ı Kerim ilk defa kim tarafindan toplatıldı? Ve toplanan   sahifelere hangi isim verildi? 

8.      Nur suresinin 62. Ayetinin Mealini yazınız. 

9.      Fatiha sûresinin Mealini yazınız. 

10.  Mekki ve medeni ayetleri bilmenin faydalarini yazınız. 



[1] Samil islam ansiklopedisi

[2] Kaynak: Samil islam ans.

[3] Kaynak: Samil islam ans.

[4] Kaynak: Samil islam ans.

[5] Seyhzade Hasiyesi, III, 440

[6] ibn Abbas der ki: „Ömer (r.a) umre yapmak için, Peygamber (s.a.v)’den izin istedi. O da izin verdi ve söyle dedi: Ey Hafs’in babası! Bize hayırli dua yapmayi unutma. ibn Mace, Menasik,