KUR’AN’IN

PEYGAMBERİMİZ TARAFINDAN YAZI VE HAFIZA İLE TESBİT ETTİRİLMESİ

 

 "Hiç şüphe yok ki, Kur'ân'ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız." (El-Hicr Sûresi,Ayet:9)

 Allah'ın Kur'an'ı Koruması:

(9) «Kuşkusuz ki zikri biz indirdik ve yine...»Bu Ayetin Tefsiri

«Zikir» ile kastedilen Kur'an'dır. Allah Teâlâ adeta şöyle bu­yurmaktadır:

«Biz şanımızın yüceliğiyle, onların inkâr ettikleri veya sana inenleri reddettikleri Kur'an'ı gönderdik. Kesinlikle onu tahrif­ten, fazlalık ve eksiklikten koruyan biziz».

Allah Teâlâ'nm «onu hıfzetmesi»nhi anlamı iztihza edenlerin, yalanlayanların bu yaptıklarının onda hiçbir etki yapmadığıdır.

Hasan Basri'ye göre, onun hıfzı, içindeki ahkâmın Kıyamet'e kadar baki kalmasıdır.

Birçok müfessire göre, onun hıfzı (korunması) ile kastedilen onun her zaman için muciz olmasıdır ve onu her türlü eksiklik, fazlalık, tahrif ve tebdilden korumaktır.

Allah Teâlâ hiçbir kitabını, Kur'an gibi zikretmemiştir. Daha Önceki kitaplarını, rahiplere ve ahbarlara, yani alimlere hıfzettir­diği için onlar tahrif edilmiştir. Oysa Kur'an'ı bizzat kendisi koru­muştur. Bu bakımdan Kur'an başlangıçta da, sonuçta da mahfuz bir kitaptır.

Zemahşeri, «Keşşaf» adlı tefsirinde buna işaret ederek şöyle der:

«Bu ifade, Hz. Peygamberi (s.a) yalanlayanlar için sevkedil-miş, «Biz zikri indirdik» cümlesiyle de cevap tamam olmuştur, O halde ikinci cümleye ne ihtiyaç vardı? İkinci cümlenin getirilme­si onun başta da sonda da Allah tarafından korunduğunu ispat etmek içinse eğer, güzel olur. İlk cümle her ne kadar onların iti­razının reddi için getirilmişse de mücerret bir dava gibidir. Onun için sanki, «Eğer Kur'an bizim katımızdan olmasaydı, eksiklik ve fazlalıktan korunmuş olarak kalamazdı. Diğer sözlere yapıldığı gibi, ona da ilaveler, çıkartmalar yapılırdı» denilmek istenmiştir. Onun eksiklik ve fazlalık taşımasının sebebi nazmının muciz olmaşıdır. Ona bir şey ekleme veya ondan bir şey çıkarma imkânı yoktur. Aksi takdirde onun icazına halel gelir. Bu yorumda atfın uygunluğuna işaret vardır».

Kadı Beyzavî, bu ayeti îmamiye mezhebine mensup bazı kim­selerin «Kur'an'a eksiklik ve fazlalık girmiştir» şeklindeki sözle­rinin fasid olduğuna dair delil getirmiştir. Fahreddin Razî ise, Beyzavi'nin bu delilinin zayıf olduğunu söylemiştir. Çünkü bu bir şeyi, kendisiyle ispat kabilinden olmaktadır. Zira eksiklik veya fazlalık olduğunu iddia eden zavallılar, «Bu ayet de ziyadelerden­dir» diyebilirler. Bu miktarda icazın var olduğunu söylemek te bir delile muhtaçtır. «Kelam* - Lafzısmn, hadis (sonradan olma) oldu­ğunu söyleyenler bu ayete itibar etmişlerdir. Bizim arkadaşları­mızdan (Eş'arilerden) bazıları, bu ayeti, besmelenin her surede bir ayet olduğuna dair kuvvetli bir delil olarak görmüşlerdir. Çünkü Allah Kur'an'ı koruyacağını va'detmektedir. Onun korunması, ek­siklik ve fazlalıktan korunması olmadıktan sonra, bir mânâsı kal­maz. Eğer besmele Kur'an'dan olmasaydı, «Tağyir'den korunmuş Kur'an» olmazdı. Yine fazlalıktan da Kur'an korunmuş olmazdı. Eğer besmeleyi sahabenin fazladan koydukları zannedilecek olur­sa, o zaman sahabenin eksiklik de yapmış oldukları zannı ortaya çıkmış olur ki bu da Kur'an'ın hüccet olmaktan çıkmasına yol açar.[6]  

Alusî, İmam Razi'nin bu ifadesine öfkelenerek; «Bu istidlal, değil, akılsızlıktır deseydi daha evla olurdu» demektedir. [7]

 

Allah Kuranı Kerim'i Nasıl Korudu?

Kur'an-ı Kerim'i Allah Teâlâ'nın nasıl koruduğu hususunda ihtilaf edilmiştir.

Bazılarına göre Allah Teâlâ'nın, Kur'an'ı muciz Ve beşer ke­lâmına mubayin olarak kılması, onu koruması demektir. Böylece insanlar onda eksiklik veya fazlalık yapmaktan aciz kalırlar. Eğer onda eksiklik veya fazlalık yapabilirlerse, Kur'an nazmı bo­zulur. Oysa bu fazlalık veya eksikliğin Kur'an'dan olmadığı ,tüm akıl sahiplerine görünmüş olur. Kur'an'ın muciz olması, şehri ko­ruyan sur misali onu korumaktır.

Bazılarına göre Allah Kur'an'ı korumuş; yani insanlardan herhangi birinin ona muarız bir söz etmesi için kendisine güç ver­memiştir.

Bazılarına göre, Allah insanları Kur'an'ı iptal ve ifsaddan aciz bırakmıştır. Onu ezberleyen sürekli müzakere ve onu her yerde tüm kâinata ilan edecek kimseleri var etmiştir.

Bazılarına göre, Kur'an'ın korunmasıyla Kastedilen, Kur'an'in bir harfini değiştirmek veya fazladan bir nokta koymak istenmesi durumunda, dünya ehlinin onlara «Bu yaptığın iftiradır, Allah'ın kelâmını tağyir etmektir» demesidir. Nitekim büyük bir alim te­sadüfen bir yanlış, bir hazf ya da bir harfte yanlış okuma yapsa, ders okuttuğu çocuklar bile, ona «Ey alim sen yanüdın, onun doğ­rusu şudur» derler. îşte bu, «Elbette onu yine biz koruyacağız» ifadesinden anlaşılmaktadır.

Kur'anin korunması hususundaki titizlik hiçbir kitaba nasip olmamıştır. Hiçbir kitap yoktur ki hiç değilse bir kısmı tağyir ve­ya tahrif edilmemiş olsun.

Kur'an'ın mahfuz olması, her türlü tahriften salim bulunma­sı, hem mülhidlerin hem de Yahudi ve Hıristiyanların şiddetli sal­dırılarına rağmen, böyle bir iddianın ispatlanamaması, onun en büyük mucizelerindendir. Allah Teâlâ asırlar önce Kur'an'ı koruyacağını bildirmiştik Bu gaybî bir ihbardır ve kahir bir mucize­dir. [8]

Bazı müfessirlere göre, «Elbette onu yine biz koruyacağız» cümlesinde geçen «onu» (Lehu) zamiri Hz. Peygamber'e racidir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir ayette «Allah seni insanlardan ko­ruyacaktır» diye buyurmuştur." (Ali Arslan, Büyük Kur'an Tefsiri)

 

"Kur’ân indiği  zaman indiği şekliyle ve ayrı ayrı tertemiz sayfalara yazılıyordu ve bunların hangi sûreye ve sûrenin neresine ait olduğuna işaret ediliyordu. Bu sayfaların hepsi bir arada ciltlenmiyor, (âyetlerin) nesh edilmesi düşünülebiliyordu. Yalnız {*} “Tertemiz sahifeleri (okuyan)” (Beyyine, 98/2) {*} “Tertemiz sahifelerdedir” (Abese, 80/13) olarak tam bir saygi ile korunuyordu. Istinsâh edenler (yazanlar) de o şekilde yazıp ezberliyorlardı. Önce Ebu Bekir Sıddık (r.a.) hazretlerinin halifeliği döneminde bütün bu sayfaların hepsi birlikte yazılıp toplu olarak sirâzelendi ve ona “Mushaf” ismi verildi ki, buna Kur’ân’ı toplama meselesi denilir. (Tevbe Sûresinin sonundaki {*} “Ey insanlar! Süphesiz ki size, kendinizden bir peygamber gelmistir.” (Tevbe, 9/128) âyetine bakınız). Ondan sonra ashab-i kirâm, sayfalarını  mushaf haline koydular. Hz. Osman’ın halifeliği döneminde çevre eyaletlerde bazı anlaşmazlıklar yüz gösterdiğinden dolayı Hz. Osman, Hz. Ebu Bekir zamanında ilk toplanan mushafı kırâat imamları olan ashab-i kirâmın hazır bulunmasi ile bir daha tatbik ederek ve inceleme  yaparak sekiz nüsha daha yazdırıp yedi nüshayı esas olmak üzere Medine, Mekke, Yemen, Bahreyn, Şam (Suriye), Kûfe ve Basra gibi merkez olan eyaletlere gönderdi, birini de kendi yanında alıkoydu ve ondan sonra bütün mushaflar  bunlara  uygun  olarak yazıldı.  Bunun için Hz. Osman’ın yanında alıkoyduğu  mushafina „Imam“ ismi verilmiştir."

"El-Hakim (Ö 405-1014) Müstedrek’inde “Kur’an metninin bir araya getirilmesi 3 defa yapılıp, birincisi Resulullah’ın huzurunda olmuştur.” Dedikten sonra, bu hükmüne esas teşkil eden şu hadisi, Zeyd İbn Sabit’den (Buhari ve Müslim’in rivayet şartlarını taşıyan bir senedle) nakleder. Zeyd diyor ki: “Biz, Hz. Peygamber’in huzurunda Kur’an’ı birtakım parçalardan telif ediyorduk (topluyorduk).” Beyhaki bu hadis hakkında: “Kanaatimce bundan maksad, birkaç ayrı defada indirilen ayet gruplarını, Hz.Peygamber’in Nezaretinde sureler halinde derlemektir.” Demektedir. Şu halde vahyi tamamlanan sureleri peygamberimiz, mevcut en uygun malzemeye, birtakım sahifeler halinde temize çektirip muhafaza ediyordu.

Peygamberimizin hayatında birçok sahabi Kur’an’ı hem hafızalarında hem de sahifelerinde toplamış bulunuyorlardı. O’nun ahirete irtihali üzerine Hz.Ali derhal evine kapanmış, “Kur’an’ı cemetmedikçe Cuma namazına çıkmak hariç, ridamı giymemeye yemin ettim” diyerek, sözünü yerine getirmiş, Kur’an’ı cemetmedikçe Hz.Ebu Bekir’e biat etmemişti.

Asrı Saadette Kur’an’ın tamamını ezberlemiş kişilerin sayısı ve isimleri hakkında muhtelif rivayetler vardır. Ebu Ubeyd (224-838) gibi eski bir müellif el-Kıraat adlı eserinin başında, 30’a yakın hafız sahabe adı verip, bazılarının hafızlıklarını Peygamberimiz vefat ettikten sonra ikmal ettiklerini yazmaktadır.

Kur’an’ın Cibril’e Arzı

Her Ramazan ayında Peygamberimiz o zamana kadar vahyedilmiş Kur’an metninin tamamını Cibril’e, Cibril’de kendisine okur, böylece mukabele ederlerdi.

KUR’AN METNİNİN MUSHAF HALİNE GETİRİLMESİ

Peygamber Efendimiz hayatta olduğu sürece vahiy devam ettiğinden, Kur’an metni, iki kap arasında mushaf haline getirilemezdi. Böyle yapılmış olsaydı sık sık değişiklik yapmak, araya girecek birkaç ayeti yerleştirmek için, ikide bir çok sayıda yazılmış metni imha etmek mecburiyeti hasıl olacaktı. Diğer taraftan Kur’an metni birçok hafız tarafından ezberlenip devamlı surette okunuyor ve ashabın bir kısmının nezdinde yazılı nüshalar da bulunuyordu. Üstelik Hz. Peygamber gibi bir teminat mercii vardı. Bu yüzden metnin muhafazası konusunda endişeye sebep yoktu.

Fakat Hz.Peygamber’in vefatından sonra ilahi rehber Kur’an metninin, ümmetin icmaından geçmek suretiyle, tek kelimesinden şüphe edilmeyecek tarzda; kıyamete kadar hiç kimsenin itiraz edemeyeceği tarzda toplanması gerekmişti. Ayrıca Hz. Ebu Bekir zamanında Yemame Savaşı’nda 70 Hafız (bunların ekserisi tam değil de kısmi hafız olmalıdır.) sahabinin şehid edilmesi tedbir almak lüzumunu iyice göstermiştir.

Zeyd İbn Sabit diyor ki: “Yemame Savaşında ashabın öldürülmesini müteakib, Hz. Ebu Bekir beni çağırttı. Yanına vardım. Hz.Ömer de orada idi. Ebu Bekir bana dedi ki: Ömer bana gelip dedi ki: “Yemame ‘de Kur’an hafızları çok zayiat verdi. Bu gibi vakalarda hafızların ölmeleriyle Kur’an’ın birçoğunun zayi olmasından endişe ederim. Bana kalırsa Kur’an’ın cem edilmesi için bir emir çıkarman gerekir.” Ben de Ömer’e şöyle cevap verdim: “Resulullah’ın yapmadığı bir işi nasıl yapabilirsin?”, Ömer: “Vallahi bu hayırlı bir teşebbüstür, dedi.” Sonra bu iş üzerinde o kadar durdu ki, bana söyleye söyleye neticede Allah kalbime bu işi yatırdı, ben de onun görüşünü benimsedim.” Zeyd devamla diyor ki: “Ebu Bekir bana dönüp şöyle dedi: “Sen genç, dinç, zeki bir adamsın. Kimse ittiham edemez. Zaten Resulullah’ın da vahiy katibi idin. Kur’an metnini topla.” Vallahi bir dağı yerinden nakletmemi isteselerdi, Kur’an’ı toplama mes’uliyeti kadar bana ağır gelmezdi.” Neticede Kur’an’ı hurma dallarından, yassı taşlardan ve insanların hafızalarından derlemeye başladım.” ( Buhari).

Kaynakların ittifakla bildirdiğine göre, Hz. Ebu Bekir, Zeyd’e asla hafızasına güvenmemesini, her ayet için 2 delil olmak üzere, 2 şahıstan yazılı nüsha aramasını emretti.

Bu iş için Zeyd, Hz.Ömer’in yardımını şart koşmuş, O’da ciddi bir şekilde kendisine yardım etmiştir.

Zeyd bizzat kendisi iyi bir hafız olduğu halde, kendisi gibi başka hafızlarla da yetinmeyip, her ayet hakkında mukabele görmüş 2 yazılı şahid aramak gibi son derece titiz ve ilmi bir usül takib etmiştir. Yalnız tevbe Suresinin sonundaki 2 ayet hakkında, araştırmasına rağmen 2 yazılı şahidi bulamamış, Ebu Huzeyme’deki yazılı nüshaya istinad etmek durumunda kalmıştır.

Bu şekilde Hz.Ebu Bekir devrinde biraraya getirilen sahifelere “el- Mushaf” denilmiştir.

MUSHAF’IN HZ. OSMAN’IN HİLAFETİNDE ÇOĞALTILMASI

Hz. Osman ‘ın zamanında, İslam topraklarının genişlemesi, ve çeşitli diyarlara giden sahabilerin Kur’an’ı o diyarlarda çeşitli lehçelerle öğretmeleri, sonradan ümmet arasında ihtilafa sebep oldu. Hz.Ebu Bekir devrinde yazılan mushaf, 7 harf (lehçe) göz önünde bulundurularak, yani bazı kelimeler, lehçelere göre, değişik telaffuzları gösterecek şekilde yazılmıştı. Ekseriya imlası aynı olduğu halde, telaffuzu farklı olabiliyordu.

Yeni müslüman olmuş gayr-ı Arap unsurlar, diğer lehçeleri bilmediklerinden, öğrendikleri kıraatin, başkası mümkün olmayan tek kıraat olduğuna inanıyorlardı. Bu yüzden münakaşalar çıkıyor, birbirine kafir diyecek kadar vahim olaylar cereyan ediyordu.

Bunun üzerine Hz.Osman cemaatle istişare yaptıktan sonra, Kur’an’ın tek bir lehçede yazılıp çoğaltılmasını kararlaştırdı. Bunun için de Zeyd İbn Sabit, Said İbnü’l As, Abdurrahman ibnu’l-Haris, Abdullah İbnu’z Zubeyr istinsah işi ile görevlendirildi. Hz.Osman, bu heyete tereddüt halinde, Kureyş imlasına göre yazmalarını emretti. Bu sayede 4 adet Kur’an yazılmış oldu. Bunlardan biri Medine’de kaldı, diğerleri o zamanın başlıca İslam merkezleri olan Şam, Kufe ve Basra’ya gönderildi."

  • “Doğru iseler, haydi onun gibi bir söz getirsinler.”(Tur 34) Onlara uzunca mühlet verdi yapamadılar. Sonra, asılsız, uydurma şeyler dahi olsa tesir ve belagat bakımından on surenin benzerini yapmaları ile iktifa edeceğini bildirdi:

  • “Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: “Öyle ise siz de onun benzeri uydurulmuş on sure getirin. Eğer doğru iseniz. Allah başka çağırabildiklerinizi de (yardıma) çağırın!” (Hud 13) Bunu da yapamayınca bu defa bir sure getirmelerini istedi:

  • “Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru iseniz haydi onun benzeri bir sure getirin ve Allah’tan başka çağırabildiklerinizi de yardıma çağırın!” (Yunus 38) Bunu daha sonra Bakara 23 ayetinde de tekrar etti. Bundan sonra da ortaya çıkan aczlerini şöyle ilan etti:

  • “De ki: İnsanlar ve cinler birbirlerine yardımcı olarak, bu Kur’an’ın benzerini ortaya koymak için biraraya gelseler, andolsun ki yine de benzerini yapamazlar” (İsra 88)  (Doç. Dr. Suat YILDIRIM  Yayınevi: Ensar Neşriyat)

Kur'ân'ın   Tevatüren   Nakli  Ne  Demek?

Ebubekir SİFİL

   Kur'ân tarihi ile ilgili kaynaklarda, Kur'ân'ın Hz. Peygamber (SAV)'den itibaren ne suretle ahz ve telakki edildiği, her kuşağın hafız ve kıraat alimlerince kendilerinden sonra gelenlere nasıl öğretilip aktarıldığı konusunda zengin malumat mevcuttur.

   Son derece hassas ve teknik bir konu olmakla birlikte bu yazıda bu husus ile ilgili -kısaca- birşeyler söylemek gerekiyor.

   Herşeyden önce şunu belirtelim ki, Sahabe tabakasında Kur'ân'ı baştan sona ezberleyenlerin sayısı az değildi.

   Sahabe'den kimi, Kur'ân'ın tümünü bizzat ve doğrudan Hz. Peygamber (SAV)'den aldığı gibi, kimi de bir kısmını O'ndan, bi kısmını da diğer sahabelerden almıştır.

   Konuyla ilgili rivayetler, Kur'ân'ı baştan sona ezberleyen sahabîler arasında Yemâme ve Bi'r-i Ma'ûne olaylarında şehid edilen kalabalık kitlelerden bahsetmektedir. Sözgelimi sadece Bi'r-i Ma'ûne olayında 70 kurra sahabî şehid olmuştur. Kur'ân sesiyle Mescid-i Nebi'nin sofasını arı vızıltısına benzer bir sesle dolduran Ehl-i Suffa'yı da burada özellikle anmak gerekir.

     Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellâm, Ehl-i Kur'ân (kurra) sahabîleri arasında başta Dört Halife olmak üzere Talha, Sa'd b. Ebî Vakkâs, İbn Mes'ûd, Ebû Huzeyfe'nin azatlısı Sâlim, Huzeyfe b. el-Yemân, İbn Abbâs, İbn Ömer, Abdullah b. Amr, Amr b. el-Âs, Ebû Hureyre, Mu'âviye b. Ebî Süfyân, Abdullah b. ez-Zübeyr, Abdullah b. es-Sâib (bunlar Muhacirûn'dandır), Übeyy b. Ka'b, Mu'âz b. Cebel, Ebu'd-Derdâ, Zeyd b. Sâbit, Mücemmi b. Câriye ve Enes b. Mâlik'in (bunlar da Ensâr'dandır) isimlerini verir. (Allah hepsinden razı olsun.) Bu cümleden olmak üzere Mü'minlerin anneleri arasında isimleri sayılanlar ise Hz. Aişe, Hz. Hafsa ve Ümm-ü Seleme'dir (Allah onlardan razı olsun.)

    Şu bir gerçektir ki, Sahabe arasında Kur'ân'ı dinleyerek ezberleyenler olduğu gibi, çeşitli yazı malzemeleri üzerine yazarak (Hz. Peygamber (SAV)'in, sayıları 40'ı geçen vahiy kâtipleri bunların dışındadır) ezberleyenler de vardı. Konuyla ilgili eserlerde bu noktayla ilgili geniş malumat mevcuttur.

   Sahabe arasında Hz. Osman ve Temîm ed-Dârî gibi (Allah ikisinden de razı olsun) Kur'ân'ı bir tek rek'atte hatmedenler bulunduğu gibi, bir günde, bir haftada ve bir ayda hatmedenler, kıraatin cehrî yapıldığı namazlarda ve özellikle sabah namazında Seb'u Tıvâl'i (Yedi uzun sureyi) okuyarak namaz kıldıranlar mevcuttur.

   Efendimiz henüz hayattayken kurra sahabîlere, halka Kur'ân öğretmelerini, halka da onlardan Kur'ân öğrenmelerini emir buyurmuş ve Kur'ân'ın Tabiun nesline aktarılması böylece devam eden bir gelenek çerçevesinde bir "görev" olarak telakki edilmiştir. Onlardan sadece İbn Mes'ûd (RA)'un Kûfe'de kaldığı uzun yıllar boyunca yetiştirdiği talebelerinin sayısının 4.000 (dört bin), Ebu'd-Derdâ'nın bir mecliste sayılarını tesbit ettirdiği talebelerinin sayısı ise 1600 (bin altıyüz)'den fazladır.

     Bu iki örnek Sahabe'den Kur'ân ilimleri öğrenen ve tabii olarak bu arada Kur'ân'ı ahzeyleyen Tabiun neslinin adedinin tevatür seviyesinde olduğu konusunda en küçük bir şüpheye bile yer bırakmamaktadır." (Milli Gazete, 26 Aralık 2000)   

                      

KUR'AN-I  KERİM'İN  MUSHAF  (KİTAP) HALİNE GETİRİLMESİ

                                              EFENDİMİZ (S.A.V.) HAYATTA İKEN KUR’AN:

O (S.A.V.), insanlığı kurtuluşa çağıran, karanlık dünyada yolları aydınlatan bir ziya ve nur mesabesinde idi. Bu görev için seçilerek ilahi bir terbiyeden geçmiş ve nihayet, kemal döneminde görevlerin en yücesi ile vazifelendirilmişti. Resulullah, görevinde son derece titizdi. Vahyi telakki ederken ve de sonraki davranışları bunu ortaya koyar. Mesela O (S.A.V.), vahiy hali vuku bulduğunda, bildirileni çabuk ezberleyip kalbine yerleştirmek için dilini hareket ettiriyor. (Kıyamet, 16) Gelen vahiyleri özel katiplerine kaydettiriyor, buna mukabil Kur'an ile karışmasın diye kendi sözlerinin kaydedilmemesini ashabından istiyordu. Kur’an-ı Kerim 42 vahiy katibi tarafından yazılmıştır. En meşhurları Mekke'de Abdullah b. Sa'd Medine'de ise Übey ibni Kab'dır. KUR’AN ayetleri kağıt, bez, deri parçaları, taş, tuğla, kürek kemikleri üzerine yazılmıştır. Her Ramazan ayında nazil olan vahiy pasajlarını (Kur'an'ı Kerim'i) baştan sona Cebrail'e arzediyordu. Karışıklığı önlemek için de gelen vahyin nereye konulacağını belirtiyordu.

Peygamber Efendimiz hayatta olduğu sürece vahiy devam ettiğinden, Kur’an metni, iki kap arasında mushaf haline getirilemezdi. Böyle yapılmış olsaydı sık sık değişiklik yapmak, araya girecek birkaç ayeti yerleştirmek için, ikide bir çok sayıda yazılmış metni imha etmek mecburiyeti hasıl olacaktı. Diğer taraftan Kur’an metni birçok hafız tarafından ezberlenip devamlı surette okunuyor ve ashabın bir kısmının nezdinde yazılı nüshalar da bulunuyordu. Üstelik Hz. Peygamber gibi bir teminat mercii vardı. Bu yüzden metnin muhafazası konusunda endişeye sebep yoktu.

Ayrıca El-Hakim (Ö 405-1014) Müstedrek’inde
“Kur’an metninin biraraya getirilmesi 3 defa yapılıp, birincisi Resulullah’ın huzurunda olmuştur.” Dedikten sonra, bu hükmüne esas teşkil eden şu hadisi, Zeyd İbn Sabit’den (Buhari ve Müslim’in rivayet şartlarını taşıyan bir senedle) nakleder. Zeyd diyor ki: “Biz, Hz. Peygamber’in huzurunda Kur’an’ı birtakım parçalardan telif ediyorduk (topluyorduk).” Beyhaki bu hadis hakkında: “Kanaatimce bundan maksad, birkaç ayrı defada indirilen ayet gruplarını, Hz.Peygamber’in Nezaretinde sureler halinde derlemektir.” Demektedir. Şu halde vahyi tamamlanan sureleri peygamberimiz, mevcut en uygun malzemeye, birtakım sahifeler halinde temize çektirip muhafaza ediyordu.

Peygamberimizin hayatında birçok sahabi Kur’an’ı hem hafızalarında hem de sahifelerinde toplamış bulunuyorlardı. O’nun ahirete irtihali üzerine Hz.Ali derhal evine kapanmış,
“Kur’an’ı cemetmedikçe Cuma namazına çıkmak hariç, ridamı giymemeye yemin ettim” diyerek,  sözünü  yerine  getirmiş,  Kur’an’ı  cemetmedikçe  Hz.Ebu Bekir’e biat etmemişti.


                      
KUR’AN’IN  MUSHAF  HALİNE  GETİRİLMESİ:

Hz.Peygamber’in vefatından sonra ilahi rehber Kur’an metninin, ümmetin icmaından geçmek suretiyle, tek kelimesinden şüphe edilmeyecek tarzda; kıyamete kadar hiç kimsenin itiraz edemeyeceği tarzda toplanması gerekmişti.

Zeyd İbn Sabit diyor ki: “Yemame Savaşında ashabın öldürülmesini müteakib, Hz. Ebu Bekir beni çağırttı. Yanına vardım. Hz.Ömer de orada idi. Ebu Bekir bana dedi ki: Ömer bana gelip dedi ki: “Yemame ‘de Kur’an hafızları çok zayiat verdi. Bu gibi vakalarda hafızların ölmeleriyle Kur’an’ın birçoğunun zayi olmasından endişe ederim. Bana kalırsa Kur’an’ın cem edilmesi için bir emir çıkarman gerekir.” Ben de Ömer’e şöyle cevap verdim: “Resulullah’ın yapmadığı bir işi nasıl yapabilirsin?”, Ömer: “Vallahi bu hayırlı bir teşebbüstür, dedi.” Sonra bu iş üzerinde o kadar durdu ki, bana söyleye söyleye neticede Allah kalbime bu işi yatırdı, ben de onun görüşünü benimsedim.” Zeyd devamla diyor ki: “Ebu Bekir bana dönüp şöyle dedi: “Sen genç, dinç, zeki bir adamsın. Kimse ittiham edemez. Zaten Resulullah’ın da vahiy katibi idin. Kur’an metnini topla.” Vallahi bir dağı yerinden nakletmemi isteselerdi, Kur’an’ı toplama mes’uliyeti kadar bana ağır gelmezdi.” Neticede Kur’an’ı hurma dallarından, yassı taşlardan ve insanların hafızalarından derlemeye başladım.” ( Buhari).

Kaynakların ittifakla bildirdiğine göre, Hz. Ebu Bekir, Zeyd’e asla hafızasına güvenmemesini, her ayet için 2 delil olmak üzere, 2 şahıstan yazılı nüsha aramasını emretti.

Bu iş için Zeyd, Hz.Ömer’in yardımını şart koşmuş, O’da ciddi bir şekilde kendisine yardım etmiştir.

Zeyd bizzat kendisi iyi bir hafız olduğu halde, kendisi gibi başka hafızlarla da yetinmeyip, her ayet hakkında mukabele görmüş 2 yazılı şahid aramak gibi son derece titiz ve ilmi bir usül takib etmiştir.
Yalnız tevbe Suresinin sonundaki 2 ayet hakkında, araştırmasına rağmen 2 yazılı şahidi bulamamış, Ebu Huzeyme’deki yazılı nüshaya istinad etmek durumunda kalmıştır.   Bu şekilde Hz.Ebu Bekir devrinde bir  araya getirilen sahifelere “el- Mushaf” denilmiştir.

 HAFIZ SAYISI:

Burada yeri gelmişken o devirde ki mevcut hafız sayısının 4-7 arası olduğuna dair iddiaya da cevap verme ihtiyacı gördük.

Hz. Peygamber (sav.)’in terbiyesinde yetişmiş sahabeler arasında 23 yıl içinde Kuran’ı sadece 4 veya 7 kişinin ezberlemiş olması aklen muhaldir.

Buhari’nin Es-Sahih’inde rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (sav.) henüz hayatta iken meydana gelen ‘Bi’ru Maune’ olayında şehid olan ‘kurra’nın sayısı 70 kadardır. Hz. Peygamberin vefatını takip eden yıl içinde meydana gelen dinden dönme olayları üzerine yapılan savaşlarda, ‘Yemame’de şehid olan ‘kurra ve huffaz’ın sayısı da bazı alimlere göre 450-500 kadar bazılarına göre ise 700 kadardır. Bir başka önemli nokta da Hz. Peygamber hayatta iken vahyin henüz son bulmamış olmasıdır. En son nazil olan birkaç süre veya ayet, bazı kimseler tarafından bilinmeyebilir. Hamidullah’a göre Peygamberimiz (sav) vefat ettiğinde 3000 kişi Kuran’ı ezbere biliyordu. Zeyd B. Sabit’in yazmış olduğu Kuran ile Hz. Muhammed (sav) indirilen Kuran arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü: Kuran’ı herkes ezberliyor, ayrıca ezberlediklerini yazılı vesikalarla te’yid ediyorlardı. Her gün namazda okunan ve ona göre amel edilen şey nasıl unutulabilir? Kuran ayetleri öyle ahenkli iniyordu ki, herkesin kolayca ezberleyebileceği kadar azar azar iniyordu.

Sonuç olarak  Kur'an vahyinin  inmesinden  peygamber  dahil hiç bir kimsenin müdahalesinin söz konusu olmadığını aşağıdaki  ayet   bize  bildirmektedir: "Eğer o Peygamber bazı sözler uydurup bize isnat etmeğe kalkışsaydı muhakkak ki biz onu   kuvvetle  yakalar  (ve ondan intikam alırdık). Sonra da muhakkak ki, onun kalb damarını keserdik. O zaman sizden hiç kimse  O'nu  koruyamaz"

Kaynaklar:

1-KUR’AN-I KERİM VE KUR’AN İLİMLERİNE GİRİŞ Yazar: Doç. Dr. Suat YILDIRIM Yayinevi: Ensar Nesriyat
2-MİTOLOJİ KİTAB-I MUKADDES VE KUR'AN-I KERİM
3-DÜŞÜNCE KAYMALARI Yayinevi: Kaynak
4-KUR’AN'I KERİM BİLGİLERİ  Yazar : Osman KESKİNOĞLU       
Yayınevi: Türkiye Diyanet Vakfı