Aleyna ve
aleykümselam...
Muhterem kardeşim sizden ricam baylı bayanlı karışık halde düğün yapmamanızdır...
Konu ile ilgili söylenecek çok şeyler var ama hepsini söylemek buradan uygun
düşmemektedir. Madem ikinizde İslam'a teslim olmuş iki kişisiniz o helde ne diye
gayr-i İslam'i adetlere tenezzül ediyorsunuz?
İsterseniz bu konu ile ilgili bazı yazıları göndereyim, bir bakın inşallah
vazgeçersiniz...
Hazırlık yazımız uzun düştüğü için sizin özel mesaj adresinize gönderilmiştir.
Bakarsanız memnun olurum... Allahü Teala (cc) düğününüzü hayırlara vesile
kılsın, inşallah!
Allahü Teala (cc)'ya emanet olunuz...
Abdullah AZİZ
Esselamü aleyküm...
SORU: "Örf ve adetlerini din haline
getiren insanlarla anlaşamıyorum. Son yıllarda Müslümanlar, düğünlerde silah
atmak veya ıslık çalmak gibi garip hastalıklara tutuldular. (...) Batıl
adetlerini savunan akrabalarım ile ilişkilerimi asgari düzeye indirdim.
Bazılarına selam dahi vermiyorum. (...) Düğünlerde silah atmak, ıslık çalmak ve
birbirlerini alkışlamak, örf olarak kabul ediliyor. Sevdiğim bir hocaefendi:
"Düğünlerde silah atmak israftır. İsraf da haramdır. Birbirini alkışlamak ve
ıslık çalmak da müşriklerin dua şeklidir" dediği için, akrabalarımın hışmına
uğradı.(...) Örf ve adetin mahiyeti nedir? Düğünlerde silah atmak, sahih örf
olarak kabul edilebilir mi? Islık çalmak veya alkışlamak Mekke müşriklerinin dua
şekli midir? diyorsunuz.
CEVAP: Örf kelimesi; ma'ruf ve irfan ile ilgili olup, "irfan ehlinin
güzel gördüğü davranışlar" manasınadır. İmam-ı Kurtubi: "Selim akıl sahiplerinin
razı oluğu ve insanları mutmain eden davranışlara örf denilir" tarifini
yapmıştır. Yaygın olan tarif ise şudur: "Şer'i şerife aykırı olmayan ve
aklıselim sahibi kimselerin müstahsen bulduğu davranışlara örf denilir."(1) Örf
ve adet'te dikkat edilecek husus "Şer'an ve aklen müstahsen" olmasıdır.(2) Buna
sahih örf denilmiştir. İslam fıkhına uygun olmayan örfe, "fasid örf" denilir.
Fasid örf, delil olarak kabul edilemez. Nasslar ile örf ve adetler arasında
tearuz (çelişki) sözkonusu olursa, nasslar esas alınır. Bu durumda, örfe ve
adete itibar edilemez. Düğünlerde havaya silah atmak; sahih değil, fasid bir örf
ve adettir. Kur'an-ı Kerim'deki kıssalarda, atalar kültürünün etkisi haber
verilmiştir. Resul-i Ekrem (sav)'in tebliğine muhatap olan Mekke müşriklerinde
de atalar kültürü ön plandadır. Müşrikler; "Günah işlediğimiz elbiselerle ibadet
edemeyiz" diyerek, Kabe-i Muazzamayı, çıplak bir vaziyette tavaf etmektedirler.
Selim akıl sahibi olan kimselerin ve haniflerin "çıplak bir vaziyette tavaf
etmek doğru değildir" şeklindeki nasihatlerine kızmışlar ve "Biz atalarımızdan
bu şekilde gördük. Allah emretmeseydi, onlar hiç çıplak bir vaziyette tavaf
ederler miydi?" diyerek azarlamışlardır. (3) Türkiye'de yaşanan sıkıntıların
temelinde de aynı anlayışı görmek mümkündür. Bu genel izahtan sonra, "Islık
çalmak veya alkışlamak Mekke müşriklerinin dua şekli midir? sualinize
geçebiliriz. Cahiliye döneminde müşriklerin, Kabe-i muazzama'ya hürmet
ettikleri, örtülerini her yıl değiştirdikleri ve oraya ibadet niyetiyle
gelenlere ikramda bulundukları malumdur. (4) İbadeti teşvik niyetiyle,
birbirlerini alkışladıkları ve ıslık çaldıkları da nass ile sabittir. Kur'an-ı
Kerim'de: "Onların (müşriklerin) Beytulullahdaki duaları, ıslık çalmaktan ve el
çırpmaktan (alkışlamaktan) başka bir şey değildir. (Ey müşrikler) Devam
edegeldiğiniz o küfrünüzden dolayı, artık tadın azabı!.." (El Enfal Suresi: 35)
hükmü beyan buyurulmuştur. İmam Fahrüddin-i Razi; bu ayet-i kerime'nin
tefsirinde: "Allahu Teala (cc) kafirler hakkında; "Onlar Beyt-i haram'ın
sahipleri değildirler" buyurmuş, daha sonra da müşriklerin dualarının ancak el
çırpmak ve ıslık çalmak olduğunu haber vermiştir. (...) Keşşaf sahibi şöyle
demektedir: "Ayette geçen Muka kelimesi; fual vezninde bir kelime olup ıslık
çaldı manasına gelir. (...) Tasdiye kelimesine gelince, bu el çırpmak demektir"
(5) diyerek, meseleyi izah etmiştir. Hz. Abdullah ibn-i Abbas'dan (ra) gelen
rivayette de Mekke müşriklerinin bu dua şekli üzerinde durulmuştur. Dolayısıyle
"Düğünlerde silah atmak israftır. İsraf da haramdır. Birbirini alkışlamak ve
ıslık çalmak da müşriklerin dua şeklidir" diyen hocaefendi, sizlere bir
nasihatta bulunmuştur. Bu nasihatı "geleneklerini ve atalarının adetlerini
bahane ederek" reddedenler, hevalarına tabi olmanın getirdiği zilletle baş başa
kalabilirler. Hevaya tabi olmak, her türlü felaketin sebebidir. Resul-i Ekrem
(sav)'in: "Cennetin etrafı nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle, cehennemin etrafı da
şehevi arzularla (hoşa giden şeylerle) çevrilmiştir"(6) buyurduğu malumdur.
Geleneklerini bahane ederek hevalarına (nefs-i emmarelerine) uygun bir hayat
yaşayanlar, tevbe etmelidirler. Hesap gününe hazırlanan mü'minler; müşriklere
muhalefet niyetiyle, alkıştan ve ıslık çalmaktan uzak durmalıdırlar. Bu
niyetleri sebebiyle, sevaba nail olurlar. Size tavsiyem şudur: akrabalarınızla
olan ilişkilerinizi; "Emr-i bi'l ma'ruf ve nehy-i ani'l münker" vecibesine
riayet ederek, geliştirmeye gayret ediniz. Batıl ideolojileri savunan
akrabalarınızın hidayetine vesile olabilmek için, bütün imkanlarınızı seferber
etmenizde fayda vardır. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) İmam-ı Kurtubi-El Camii Li Ahkamu'l Kur'an-Kahire: 1967 C:7 Sh: 346, Ayrıca
Seyyid Cürcani-Ta'rifat-İst.: 1300, Sh: 11-98. (Adet ve Örf madesi)
(2) Ömer Nasuhi Bilmen-Hukuk-i İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, İst.:
1976 C: 1, Sh: 197, Madde: 502.
(3) Mecmuatu't Tefasir-İst.: 1979 C: 2 Sh: 540 (Gadı Beyzavi bölümü)
(4) Geniş bilgi için/ M.Ali Sabuni-Ahkam Tefsiri-İst.:1984 C: 2 Sh: 16 vd.
(5) Geniş bilgi için/ İmam Fahrüddin-i Razi- Tefsir-i Kebir (Mefatihu'l Gayb)
Ank: 1991 C: 11 Sh: 309
(6) Sahih-i Müslim-K. Cennet: 1, Ayrıca Sünen-i Tirmizi-K.Cennet: 21
Diğer meseleye gelince: Mahrem ve
na-mahrem tasnifinde ölçü, nikahtır. Kur'an-ı Kerim'de, "Birbirleriyle
nikahlanmaları müebbeden (ebedi) ve muvakkaten haram olan kimseler" teker teker
zikredilmiştir. (En-Nur Suresi, 22-24) Resul-i Ekrem (sav) meseleyi en ince
ayrıntılarına kadar insanlara tebliğ etmiştir. Dolayısıyla mahrem ve namahrem
konusunda, herhangi bir ihtilaf söz konusu değildir. "İslam'da haremlik-selamlık
ayırımının olmadığını ve bunun Osmanlı döneminde ortaya çıktığını" iddia
edenler, meseleyi iyi tahkik etmemişlerdir. Zira Kur'an-ı Kerim'de, "Mü'min
erkeklere söyle; gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar ve ırzlarını
korusunlar. Bu kendileri için çok temizdir. Şüphesiz ki Allah (kullarının ne)
yapacaklarından hakkı ile haberdardır. Mü'min kadınlara da söyle; gözlerini
(harama bakmaktan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar..." (En-Nur Suresi,
30-31) hükmü beyan buyurulmuştur. Dikkat edilirse Allahu Teala (cc); (gerek
erkeklere, gerek kadınlara) "Gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar" emrini,
"ırzlarını korusunlar" hükmünden önce zikretmiştir. Bilindiği gibi göz; her şeyi
kalbe ve beyne ulaştıran bir organdır. Cinslerin şehvetle birbirine bakmaları,
birçok musibete sebep olabilir. Bazı insanların; her gördüğüne aşık oldukları
(şıpsevdi) ve arzularına ulaşamadıkları için bunalıma düştükleri de sabittir.
Haremlik-selamlık tatbikatı; gözleri haramdan korumak ve nesil emniyetini
muhafaza etmek için, meşru kılınan bir tedbirdir. Resul-i Ekrem (sav)'in, bir
sahabeye hitaben, "Hanımından ve cariyenden başkasına gözünü yum (bakma)" emrini
verdiği malumdur.(3) Yine "Kim yabancı bir kadının güzelliklerine şehvetle
bakarsa, kıyamet gününde onun gözlerine kurşun dökülür"(4) hadisi, meseleyi
kavramamızı kolaylaştırmaktadır. Hz. Ümmü Seleme (r.anha) validemizden rivayet
edilen hadis-i şerif; haremlik-selamlık tatbikatınının Osmanlı'ya değil, sünnete
dayandığını göstermektedir. Hadis-i şerif şudur: "Hicab (tesettür) ayet-i
kerimesi geldikten sonra, Meymune ile birlikte Resul-i Ekrem (sav)'in yanında
otururken, âmâ olan İbn-i Mektum yanımıza çıkageldi. Bunun üzerine Resulullah
(sav), bize 'Perde arkasına çekilin' dedi. Biz 'Ey Allah'ın Resulü!.. O âmâ
değil mi? Bizi ne görür, ne tanır?' dedik. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (sav),
'Siz de âmâ mısınız? Onu görmüyor musunuz?' buyurdu."(5) Dikkat edilirse;
gözleri harama bakmaktan korumak hususunda, kadın ile erkek arasında herhangi
bir fark yoktur. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(3) İmam-ı Merginani- El Hidaye Şerhu Bidayetü'l Mübtedi- Kahire: 1965 C: 4, Sh:
84. Ayrıca Şerhu Damad- İst.: 1316 C: 2, Sh: 539.
(4) Molla Hüsrev- Düreri'l Hükkam fi Şerhi'l Gureri'l Ahkam- İst.: 1307 C: 1, Sh:
314. Ayrıca İbn-i Hümam- Fethu'l Kadir- Beyrut: 1317 C: 8, Sh: 98.
(5) Sünen-i Ebu Davud- İst.: 1401 C: 4, Sh: 361-362 K.Libas: 37 Had. No: 4112
Arapça
bir kelime olan "Harem", girilmesi yasak olan yer, mukaddes ve muhterem olan şey
demektir. Eskiden saray, konak ve evlerin kadınlara ait kısmına "Harem",
erkeklere ait kısmına ise "Selâmlik" derlerdi. Kadınlar ayrı, erkekler ayrı
yerlerde otururlardı. Bu uygulama örften ve âdetten değil, dinî ernirlerden
kaynaklanırdi. Çünkü "Avret ve Örtü" bölümünde de gördüğümüz gibi, erkeklerin
mahremi olmayan kadınlara, kadınların da mahremi olmayan erkeklere belli ölçüler
dışında bakmaları câiz değildir. Buna göre aralarında birbirinin mahremi olmayan
kadınlar ve erkekler bulunan insanlar, birbirlerini görmeyecek şekilde ayrı ayrı
yerlerde oturacaklardır. Bu nefislere zor gelir ama, kalplerin ve duyguların
selâmeti için daha elverişlıdır.
Aslında
haram olan, bir kadınla bir erkek başbaşa kalmadıktan sonra bir arada oturmak
değil, birbirlerinin avret yerlerine bakmaktir. Buna göre; elleri ve yüzünden
başka bir yeri açık olmayan kadınların, kendi erkekleri de yanlarında varken,
erkeklerin bulunduğu mecliste oturmalarının ne zararı vardır? denebilir.
Zararlarını saymadan önce biz aynı soruyu tersine çevirerek soralım: Ne yarari
vardır? Buna verilecek cevap, bir "hiç!"ten ibarettir. Öyleyse şimdi de
zararlarını söyleyelim:
Sadece
Hanefi mezhebinde kadınların elleri ve yüzü avret değildir, ancak bu fitneye
yani kötü bir düşünceye sebep olmamakla sınırlandırılmıştır. Eğer kem
düşüncelere sebep olacaksa, onlara göre de kadın elini ve yüzünü kapatmak
zorundadır. Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm de kadınların seslerine de dikkat etmeleri,
kadınlığını hatırlatacak biçimde kırıla döküle konuşmamaları emredilmiştir. (Ahzâb
(33) 32.) Çünkü kadının çekici yönü erkekten fazladır. O sırf seşiyle bile bir
erkeğin beynini döndürebilir. Gülüsleri, gamzeleri, egilip-bükülmesi, cinsel
câzibe açısından özelliği olan yönlerindendir.
Şimdi
bir kadının sadece yüzü ve elleri açık olarak da olsa böyle bir mecliste
oturduğunu düşünelim. Sesiyle ve davranışlarıyla mahremi olan erkeğin devamlı
dikkatini çekecek ve sırf kalbinde de kalsa, şeytanla nefsin işbirliği yapmasına
sebep olacaktır. Bu. yüzde bir ihtimalle de olsa onu, ileride nefsî arzulanın
gerçelestirmenin planlarını yapmaya itecektir. Ya da ilk bakışta birşeyler
düşünemediği yüzüne uzun zaman bakma imkânı bulunca, yine yüzde bir insan için
de olsa kalbine bazı duygular uğrayıp uğrayıp geçecektir ve o takdirde yüz.
Hanefîler için de avret olmuş olacaktır.
Böyle
söyleyenleri kalbi pis olmakla suçlayanlar çıkabılir. Onlann da haklı tarafları
vardır. Ancak herkesin kendileri gibi temiz kalpli olacağını düşünmek de
hatadır.
Ancak
avretini İslam'ın emrettiği şekilde örten, kadınsi konuşma ve gülümseyişlerine
dikkat eden, normal bir ev elbisesi üzerine "cilbâb" sayılabilecek geniş ve
süssüz başörtü gibi bir üslük atan kadının, fitne endişesi de yoksa, kocasıyla
beraber olan misafirlerine edeple hizmet etmesinin câiz olduğu söylenmiştir.
Halvet,
yani birbirlerinin mahremi olmayan bir kadınla bir erkeğin başbaşa kalmaları
ise, haramlığı kesin olan daha kötü bir davranıştır. Peygamberimiz böyle
zamanlarda üçüncü kişinin mutlaka şeytan olacağını söylemiş ve inananların
bundan sakınmalarını emretmiştiir. (Tirmizî, radâ' 10, fitne 7; Müsnerl 1/18, 26
NI/339, 446. )
"Kayınbiraderler de mi Ey Allah'ın elçisi," diye soran sahabiye, "o zaten ötüm
demektir!" cevabını vermiştir. (Tirmizî, radâ' 16; Dârimî, istizân 16; Müsned IV/149,153.)
yanlarında başka erkek bulunmaksızın, bir erkeğin birden çok kadınla bir arada
bulunmamasının da yasaklanan halvet türünden olduğunu söyleyenler vardır. (Kadızâde
Efendi, Netâicül-efkâr N/122; Serahsî I/166.)
Kavramın Tarif ve Şumûlü
"Harem"
kelimesi Arapça bir kelime olup, "kişinin özenle koruduğu ve ugrunda savaştığı
şey"( el-Mu'cemül-vasît, (ha-ra-me) md.) demektir. "Harâm", "hürmet", "muhterem"
ve "ihtiram" kelimeleriyle aynı köktendir. Bu türevlerinden de anlaşılacağı gibi
kelimemizde "saygınlık", "saygın" "korunmaya ve savun maya değer" gibi anlamlar
saklıdır. Bir hadîs-i şerîfte "Malı ugrunda öldürülen şehittir, canı ugrunda
öldürülen şehittir, dini ugrunda öldürülen şehittir, ırzı ugrunda öldürülen de
şehittir. "(Buhari, mezalım 33; Müslim, imhan 226; Tirmizi, diyyât 21)
buyurulmuştur ki, bu hadîs bir bakıma Islâmda "özenle korunması gereken"
değerleri saymaktadır. Kişinin "ırzı"da bu korunması gereken değerlerin
önemlilerinden olmakla."harem" telakki edilmiş ve "kötü ellere", "kem gözlere"
karşı titizlikle korunmuştur. "Hurmet" kelimesi de, saygınlığı çiğnenemeyecek
zimmet, hak ve sohbet vb. manalara geldiği gibi, yine bu manayı taşıması itibari
ile "kadın" anlamına da gelir.( el Mu'cemu'1-vasît agy.) "Harîm" kelimesi de
aynı kökten olup yaklaşık manalar taşır.Bütün bu anlamlar göz önünde
bulundurularak "harem", herkesin girmesine müsaade edilmeyen, saygıdeğer ve
kutsal yer,( bk. Devellioğlu (harem) md.) diye tanımlanmıştır. Mukaddes Mekke ve
Medine şehirlerini çevreleyen ve sınırları Hz. Peygamber tarafından çizilip "mü'min"
olmayanların girmelerine müsaade edilmeyen bölgelerin her birine de "harem" adı
verilir ve "Harem-i Mekke" (Mekke'nin kutsal bölgesi) ile "Harem-i Medîne"nin
ikisine birden, iki kutsal bölge, anlamında "Haremeyn" tâbir edilir."Harem-i
şerif", şerefli harem, anlamında olarak, hem Kâbe ile Hz. Peygamber Mescidi ve
civar larına, hem de Devellioğlu'na göre, büyük islâm konaklarında bulunan
kadınlar dairesine denir.(agy.) Ancak "Büyük Islâm Konakları" ifadesi pek
yerinde görülmediğinden, onun yerine "Islâm öğretisine göre inşa edilmiş evler"
denmesi daha isâbetli olduğu kanaatindeyiz.
Bu
konuda Pakalın'ın tanımlaması daha güzeldir: "Harem, sarayla konakların ve
evlerin kadınlara mahsus kısmına verilen addır. Bu yere "Harem Dairesi" de
denilirdi. Erkeklerinkine ise "selâmlık" adı verilirdi. Harem; zevce mânasına da
gelir. Arapça bir kelime olan Harem, girilmesi memnun olan yer, mukaddes ve
muhterem olan şey demektir. Bundan dolayı ki, eskiden harem ve selâmlık diye
ikiye ayrılan saray ve konakların girilmesi memnun olan harem kısmı, kadınların
ikametine mahsustu." Türk Ansiklopedisi'nin "harem" maddesine yaptığı tarif ise
daha da şumüllü ve efradını câmîdir: "Islâm toplum hayatında ve kadınların
yabancı erkeklere karşı şer'an tarif edilmiş şekilde örtünme (tesettür) ye
mecbur oldukları devrede, çatısının altında âileye mensup olmayan ve çeşitli
hizmetler gören erkeklerin de yaşadığı, barındığı büyük evlerde, konaklarda ve
saraylarda kadınlara mahsus olan daire... Sadece Harem denildiği gibi, Harem
Dairesi de denilir; padısahlara mahsus köşklerde de, sahilsaray ve saraylardaki
Harem dâireleri de Harem-i Hümâyun adm taşır"(Türk Ansiklopedisi (Harem) md.)
Burada da "şer'an örtünmeye mecbur oldukları devrede" ifadesi hatâlıdır, zirâ
Islâm gerçeğinin varolduğu her dönemde, inanan kadınların örtünmeye mecbur
olacakları da bir vâkiadır.Anlaşılan "Harem" ve "Harem dâiresi" "selâmlik" la
birleşerek Türkçe yapım eki olan -lik eki almış ve kadınların bulunduğu
yeranlamında "Haremlik" haline gelmiştir. Buna göre, daha sonra Islâmî menşe ve
kökenini araştırmaya çalışacağımız "Haremlik": Maddî imkânlarına bağlı olarak
evlerini büyükçe yapabilen müslümanların, erkeklerin oturma mekânına mukabil,
kadınlar için inşa ettikleri ve yabancı erkekler girmeksizin sadece kadınların
bulunduğu, böylece de oturma ve sohbet sırasında üstbaşları tabiatıyla dağınık
olacak kadınların "hicab" emrine uymuş olacakları ev bölmesi diye
tanımlanabilir.
"Selâmlık" ise yine Arapça bir kelime olan "selâm"a, yine yapım eki olan Türkçe
-lık takısı eklenerek yapılmış "selâm ve selâmlama yeri" anlamında bir terimdir.
Ancak anlaşılan o ki, bunda "selâm" kelimesinin etimolojik anlamları olan
"selâmet, esenlik, bariş, güven" gibi manalar gözetilmemiş, sadece bu manalarıda
içine alan "selâmlama"dan hareketle "Haremlik"in mukabili mekâna "selâmlık"
demiştir. Yani, "selâmlık" konaklarda erkeklere mahsus daireye verilen addır.
Bunun yerine "Selâmlık Dâiresi" de kullanılırdı.."Selâmlık" tâbiri, konak
sahibinin selâm ve arz-i ihtiram için gelenleri burada kabul etmesinden meydana
gelmiştir. Konaklarda selamlıklar ayrı bir dâire halinde idi. Ev sahibi
sabahleyin hâremden çıkar, işine gidinceye kadar misafirlerini burada kabul
ettiği gibi, işinden döndükten sonra da yatma zamanına kadar yine burada oturup
gelenlerle vakit geçirirdi. Orta hallilerin evlerindeki selâmlık dâireleri
konaklardakilere nisbetle basit şekilde idi.(Pakalın, (selâmlık) md.) Bir başka
ifade ile: "Büyük evler, konaklar ve saraylarda aile hizmetindeki yabancı
erkeklerin (erkek asçılar, asçı yamakları, uşaklar, ayvazlar, kâhyalar,
vekilharçlar, erkek çocuğu lalaları, kâtipler, arabacılar, kayıkçılar, seyisler,
bahçıvanlar, efendi tarafından himaye altına alınmış genç erkekler, âileye
intisap etmiş şeyhler, dervişler, bulûg çağını idrak etmiş köleler, günlük
misafirler, gece yatışı misafirleri, diyar garibi misafirler) bulunduğu,
yaşadığı kısma da selâmlık denilmiştir."(Türk Ansiklopedisi (TA) (Harem)
md.)"Haremlikle selâmlık arasındaki bağlantı kısmına "Mabeyn" (arayer, arabölme)
ismi verilirdi... Büyük mutfak selâmlıkta bulunurdu, fakat ekseriye Haremlik'in
de ayrı mutfağı olurdu...
Konak
ve saraylarda Haremlikle Selâmlıkta mutlaka iki hamam bulunurdu, büyük evlerde
haremlikte mutlaka bir hamam yapılır, selâmlık halkı için civardaki bir çarsı
hamamından faydalanırlardı. Uşaklardan biri külhancılık hizmeti görürdü. Binada
hamam külhanları selâmlıkta olurdu. Harem lik'in ve selamlığın bahçeleri de ayrı
olurdu..."(agk.)
HAREMLİK VE SELÂMLIK'IN
MENŞEİ
Önce
konumuzla çok yakından ilgili bir âyet-i kerime ve bazı hadisleri ele alacak,
sonra da "Haremlik-Selâmlık" ın tarihi seyrine kısaca temas etmeye çalışacağız.
Söz
konusu âyet-i kerîme Rasûlüllah'ın Zeynep'le evlendiklerinde verdikleri ziyafet
sırasında bazı sahâbîlerin oturma ve sohbeti sıkıntı verecek biçimde uzatmaları
üzerine; onları ikaz için gelmiş bir âyet-i Kerimedir: "Ey mü'minler, size yemek
için izin verilmeden ve vaktine de bakmaksızın Peygamberin hücrelerine girmeyin,
ancak çağırılırsanız girin, yemeği yiyince de dağılıverin. Söz ve sohbet için de
girmeyin. Gerçekte bu, peygambere eziyet vermekte ve o da sizden sıkılmaktadır;
oysa Allah hak'tan sıkılmaz. Onlardan (peygamberin eşlerinden) bir şey
isteyeceğiniz zaman, perde (hicap) arkasından isteyin. Bu sizin kalpleriniz için
de, onların kalpleri için de dâha temizdir..."(K. Ahzab (33) 53)
Buhâri'nin naklettiği habere göre, Ömer b. Hattâb'in : "Ey Allah'ın Rasulü,
senin yanına iyiler de giriyor kötüler de Mü'minlerin annelerine "hicâb"
emretseniz nasıl olur?" demesi üzerine bu âyet-i kerime indirildi.(Buhari,
tefsir (Ahzâb) Enes b. Mâlik'in anlattığına göre: "Düğün yemeğine gelenler
dağıldıktan sonra geldim ve "Ey Allah'ın Rasulü, gittiler." dedim. Hemen kalkıp
odasına girdi. Ben de girmek üzere kalktım ama, önüme perde (hicap) çekiverdi de
bu âyet indirildi."(Buhari, agy; Ibn Kesir VI/441) Kurtubi'nin ifadesine göre,
söz konusu âyetin "nüzul sebebi" ile ilgili en sağlam rivâyetler bu
ikisidir.(bk, Kurtubi, XIV/224) Âyette geçen "hicâb" kelimesi konumuz açısından
anahtar kelimedir ve "Haremlik ve Selâmlık"ın anlaşılabilmesi için se mantık
yönünden bu kavram üzerinde durmak gerekir:
"Hicâb":
Örtü, perde. "Hicablanmış kadın": Bir örtü ile perdelenen kadın. "Hicâbul-cevf':
Göğsü karından ayıran zar, diyafram. "Hicâb" : Kendisi ile gizlenilen her şey.
Buna göre iki şeyi birbirinden ayıran her engel "hicâb" dır. Bir şeye mâni olan
her şey onu "hicâblamış" demektir. Erkek kardeşlerin anneyi mirastan "hacb"
etmesi de buradandır.(Ibn Manzûr, Lisânii'1-Arab (Hacb) md.) "Hacb" ve "Hicâb",
ulaşmayı, kavuşmayı engellemektir. Vahyin geliş biçimlerini anlatan âyette "ya
da hicâb arkasından (getir)"(K. Sura (42) 51) denir ki, konuşuların
görülmeyeceği bir yerden demektir.( Ragib el-Isfehânî, el-Müfredât 108.) "Hacb"
setr ve nihân eylemek, "Hicâb" isim olur, kendisiyle setr olacak perdeye
denir."(Asim Efendi, Kâmûs, (hacb) md.) Ayrıca hadîslerde Güneşi perdeleyen
ufuk, müşrik olarak çıktığı için mağfirete engel olan can, öbür âleme muttalî
olmayı önleyen ölüm... gibi manalarda kullanıldığına bakılırsa(Ibnül-Esîr, en-Nihâye,
I/340)"Hicâb" ın elbise gibi insana bitişik birşey olmadığı, insandan ayrı ve
onun görülmesine tamamen engel olan bir hâil olduğu anlaşılır."Hicâb" a gerçi
bazı müfessirler "setr", "tesettür" anlamı vermiş ve onu kadının örtünmesi
karşılığında kullanmışlardır, ancak bu, kavramın ilk dönemlerdeki manası
değildir.(krs. M. Mutahhari, Islâmda Tesettür 68-69) Sanıyorum buna gerek de
yoktur. Çünkü kadının her yönüyle tesettürünü anlatan başka âyet-i kerimeler
vardır (bk. K. Nûr (24) 31, 60; Ahzâb (33) 59) ve bunun da aynı anlamda
algılanması tekrar demek olur. Zaten "setr" ve "tesettür" manasına gelmiş
olsaydı, o takdirde kök anlamı (etimolojisi) gereği kadının tamamen örtünmesini,
yani yüzüne de peçe kullanmasını farz kılmış olurdu. Gerçi kadının baştan ayağa
avret olduğunu, yüzünü dahî kapatması, yani peçe kullanması gerektiğini söyleyen
pek çok tefsirci ve fıkıhçı vardır ve bu konudaki delilleri de aksini
söyleyenlere göre oldukça güçlüdür; ancak onlâr bu görüşe bu âyetle varmış
değil, sadece bu âyeti de o görüşlerine destek olarak kullanmışlardır. Imdi,
kadının yüzünün ve ellerinin, hattâ bazılanna göre ayaklarının avret olmadığını
söyleyen hatırı sayılır sayıda fıkıhçı bulunduğuna göre, onlar bu âyeti
"tesettür" ve "peçe" anlamında görmemişler demektir. Yani "hicâb" kadının bizzat
üzerinde olup görülmesine mâni bir perde değil demektir.
Sözkonusu âyeti ve nüzul sebebini anlatan hadîsleri tekrar gözden geçirirsek,
konumuzla ilgili olarak su noktalar dikkatimizi çeker: Hz. Peygamberin "beytlerine",
yani geceleme yerleri olan odalarına çagrılmadan girmemelidirler. Onun
zevcelerinden bir şey isterlerse "hicâb" (perde) arkasından istemelidirler(Hz.
Peygamberin zevcelerinden istenecek "metâ" dört şeyle izah edilmiştir: Âriyet
(yani ödünç gereçler), herhangi bir hâcet, fetvâ ve Kur'an sahifeleri,
(Ibnü'1-Arabî, Ahkâmü'1-Kur'an NI/158) Rasulüllah'ın yanına iyi-kötü, herkes
girip çıkmaktadır. Enes b. Mâlik içeri girmek isteyince önüne perde çekılmıştir...
Dikkat edilirse bütün bunlar, ev içi düzeniyle ilgili hususlardır. Yani: Kadının
evdeki kiyafeti elbette dışardaki gibi değildir. Genellikle yabancı erkeklere
görünemeyecek üst-başla dolasir. O halde eve gelen yabancı erkeklerle evin kadın
arasında bir engel (hicab, perde vb.) bulunmalı ve erkekler kadınlardan bir
hacet isteyeceklerse bu engelin arkasından istemelidirler. Tabiatiyla bu tür bir
hâcet perde arkasından isteniyor ve ihtiyaç halinde dahî bir araya
gelinemiyorsa, ihtiyacın olmadığı zamanlarda kadınların yabancı erkeklerle, ev
içi oturmaları tarzında bir arada olmaları bu âyetin isteğine aykırı olmuş olur.
"Cilbâb", yani dış tesettürüne riâyet eden bir kadının, "halvet" olmamak
kaydıyla, yabancı erkeklerin de bulunduğu mekânlara girmesinin câiz olmasıyla
bu, farklı farklı şeyler olmalıdır. Tamamen yabancı bir edâ ile, geçici olarak
bir arada bulunmakla, ev içi sohbetleri ve beraber oturmalar arasında elbette
farklar bulunmalıdır. Çünkü sohbet ülfeti, ülfet de ilgiyi kolaylaştırır. Bu
yüzden olmalıdır ki, Islâm'da komşunun hanımı ile zinâ, diğerlerinden çok daha
büyük görülmüş, kayınlar gibi yakın-yabancıyla halvet "ölüm"
sayılmıştır.Elmalılı, âyetin tefsirine çok kısa değinmiş olmakla beraber
meseleyi bizim vaz'ettiğimiz biçimde açıklamıştır: "Artık onlara bir hicab: yani
görülmelerine mani bir perde, bir siper arkasından sorun. Bundan böyle Harem
farz kılınmıştır ki, o zamana kadar Arapta âdet değil idi".( Elmalıli Hamdi
Yazır, VI/3921) Bedîüzzaman da aynı görüştedir Ayet-i kerime muktezâsınca irhâ-yı
hicâb ile emrolundu ki , harem ile selâmlığı ayırmak demektir. ( bk. Yeni
Ansiklopedi "Tesettür" md.) Peki bu hüküm ya da uygulama sadece
Rasulüllah'ın (s.a.s.) zevcelerine mi hastır yoksa bütün mü'min kadınlar için de
istenmiş midir? Bu hükmün sadece Rasulüllah'ın (s.a.s.) zevcelerine has olduğunu
söyleyenler yok değildir. Ancak adı geçen âyette böyle bir tahsîs, işaretle dahî
olsa, yoktur. Hattâ hangi Ayette Rasulüllah'ın zevceleri zikredilerek bir hüküm
bildirilmişse, o hüküm diğer bütün mü'min kadınlar için de geçerlidir. Bundan
sadece onun zevcelerinin kendisinden sonra hiç kimse tarafından
nikâhlanamayacağı hükmünü istisna edebiliriz ki, bunun da sebebi açıklanmıştır
"Onun zevceleri mü'minlerin anneleridirler." (K. Ahzâb (33) Nitekim Kurtubî: "Bu
hükme bütün kadınlar dahildirler.( Kurtubî, XIV/27) derken Cessâs da : "Bu hüküm
her ne kadar özellikle Rasulüllah ve onun zevceleri hakkında inmişse de, manası
onlara da başkalarına da şâmildir. Çünkü biz Allah'ın (c.c.) sadece ona has
kıldıkları dışında Rasulüllah'a uymak ve onu örnek edinmekle memuruz".
demiştir.(Cessâs, V/249)
Allahü Teala (cc)'ya emanet
olunuz...
Abdullah AZİZ