1. Ders Siyer ve Tarih

İçindekiler

1. Siyerin anlami ve konusu

a. Mevcut temel siyer kitaplari

b. Kaynaklar

c. Tarih suuru ve önem

2. Peygamberlik (Nübüvvet vazifesi)

a. Peygamberlerin sifatlari

b. Mürsel, Nebi, Resûl Kavramlari

c. Kur´an-i Kerim´de ismi geçen peygamberler ve onlarla ilgili önemli kissalar

3. Islam´dan önce dünyanin siyasi, iktisadi ve imani durumu

A. Güçlü devletler (Roma Imparatorlugu Farisiler)

B. Digerleri

C. Cahiliye hayati ve özellikleri

a. Gelenekleri görenekleri ve Aile hayati

b. dar´un Nedve´nin tesekkülü ve fonksiyonu

c. Ticari hayat ve Panayirlar

d. İnançlar

Örnek soru ve cevaplari

SİYER

Hz. Muhammed (s.a.s)'in hayat hikâyesi:

"Siyer", Arapça "sîre" sözcüğünün çoğulu olup Peygamber (s.a.s)'in hayatını (hal tercümesini) anlatmak için kullanılır. Zaman içinde: Soy dizini, doğumu, çocukluğu, gençlik yılları, peygamberliği, Mekke ve Medine'de meydana gelen olaylar ve gerçekleşen savaşları da içine alacak şekilde, doğumundan ölümüne kadar Hz. Peygamber (s.a.s)'in hayatından sözeden kitaplara "Siyer-i Nebî", "es-Siretü'n-Nebeviyye" veya kısaca "Siyer" adı verilmiştir

Siyer ile sıkça beraber kullanılan ve savaş, savaş yeri, savaş menkıbesi anlamlarını ihtiva eden "Meğâzi" kelimesi vardır. Hz. Muhammed (s.a.s)'in savaşlarının anlatıldığı kitaplara da aynı ad verilmiştir.

İzahlardan da anlaşılacağı üzere siyer, daha genel, meğâzî ise daha dar anlamı ifade eder. Ancak bu iki isim sık sık karıştırılmış ve birbirini ifade edecek tarzda kullanılmıştır. Bazı meğâzi türü eserler, siyer kaynakları gibi, Hz. Peygamber (s.a.s)'in hayatından bütünüyle bahseder ve yazıları bu tür meğâzi kitapları Siyer-i Nebî türü eserleri andırırlar. Ancak çoğunlukla meğâzî türü eserler, Peygamberimizin savaşlarını asıl olarak ele almışlardır.

Siyer, bir yönüyle Hadis'e bir yönüyle de İslâm tarihinin içine girmiştir. Gerçekten siyer, Hz. Peygamber (s.a.s)'in söz ve davranışlarından bahseden Hadis ilminin bilinmesini gerekli kıldığı gibi; O'nun hayatının her safhasından bilgi vermesi itibariyle de İslam tarihinin bir bölümünü oluşturur.

Nitekim İslâm âlimlerinin çoğu, siyerden itibaren İslâm tarihini bir bütün halinde ele almışlar ve eserlerinde, Hz. Peygamber (s.a.s)'in hayatından -hattâ öncesinden- başlayarak İslâm tarihi ile ilgili olayları, yaşadıkları döneme kadar anlatmışlardır.

Siyer'in kaynakları arasında ilk sırayı, nüzulünden itibaren hiçbir tahribat ve tahrifata uğramamış olan Kur'ân-ı Kerim alır. Herhangi bir olay konusunda Kur'ân'da âyet ve işaretler varken başka bir kaynak aramaya ihtiyaç yoktur. Kaynaklarda ikinci sıra hadis-i şeriflerindir. Özellikle Hz. Peygamber'in Medine'de geçirdiği hayata ait bilgiler, hadislerde bütün ayrıntılarıyla bulunabilir. Bu iki kaynak, İslâmî ilimlerin her dalında olduğu gibi, Siyer için de vazgeçilmez kaynaklar durumundadır. Siyerin kaynakları arasında Sahabe'den gelen rivâyetlerin yeri oldukça önemlidir. Hz. Peygamber (s.a.s)'den gördüklerini, duyduklarını kendilerinden sonraki nesle sözlü olarak aktaran bu güzide topluluğun anlattıkları, Emeviler devrinden itibaren yazılı belgeler olarak ortaya konmuş ve bunlar ilk Siyer ve Meğâzi kitaplarına kaynaklık teşkil etmiştir.

Siyer-i Nebî, bir süre şifâhi nakil olarak devam ettikten sonra, tedvin edilmeye başlandı. Siyer'i ilk tedvin eden, İbn Şihâb ez-Zühri (öl. 122/739)'dir. Siyer alanında İslam tarihinde büyük şöhrete ulaşmış dört eser vardır. Bunlar "Siyer-i erbaa" (En ünlü dört siyer) adını almışlardır. Bunlar; İbn Hişam'in "es-Siretü'n-Nebeviye"si; İbn Seyyidin-Nâs'ın "Uyûnül-Eser' ı; Muhammed b. Yusuf ed-Dımaşki'nin "Sebilül-Hedyi ve'r-Reşâd "ı ve Ali b. Burhaneddin el-Halebî'nin "İnsânül-Uyün"udur.[1]

Tarih Şuuru

Tarih, müslümanlar için bilhassa tercüme-i hal ile yakın münasebeti bakımından kendini müşahhas olarak ifade etmek, gündelik hayatın bütün cephelerine eğilmek, insanı ve onun temayüllerini tahlil etmek imkanını veren biricik alandır. Bunun kökleri, Kur'an'ın tarih yorumuna dayanmaktadır. Kur'an'da kabul edilen siyasi yol, daha ziyade tarihi metoddur. Onun için ön hükümler, Arabistan'ın ve civar memleketlerin tarihinden misallere müracaat suretiyle açıklanmıştır.

Kur'an, bazen milletlerin gerileme sebeplerini işbaşındaki hükümetlerine yüklemeden umumileştirir ve "Bir kavim kendi halet-i ruhiyesini değiştirmedikçe Allah onların halini değiştirip bozmaz" der. Devletin özü olan beşer cinsinde olduğu gibi, milletlerin de yükselmeleri ve düşüşleri vardır. Ve bir defa o kavim sosyal hastalığı şifa bulmaz bir hale gelirse, tıpkı bir insan gibi evvelden takdir olunmuş bir kanuna uyarak yerini yeni ve daha kuvvetli bir Irka vererek ölür. Ve bu âlemin nizamıdır.

Görüldüğü gibi, tarihi bakış açısı ile Kur'an, toplumların gelişme ve değişme durumlarına dikkati çekmekte ve buna ait bazı kanunların varlığına temas etmektedir. Bazı araştırmacılar, Kur'an'ın o zamana kadar rivayet ve hikayelerden ibaret olan tarihe bir metod getirmek suretiyle, tarihi ilmî bir çehreye soktuğunu söylemektedirler. Böylece olaylar arasında bir ilişki kurulmakta ve geçmişten birtakım dersler alınması gerektiği anlaşılmaktadır. "Yeryüzünü gezin ve geçmiş kavimlerin eserlerini inceleyin, yoldan sapanların acıklı hallerinden ibret alın" teması çok sayıda Kur'an ayetiyle dile getirilen bir konudur[2]

PEYGAMBERAN-I KİRAM‘IN SIFATLARI

Allahû Teâla (cc)‘nın, kendilerine vahyettiği kimseler; diğer insanlardan bazı vasıflarla ayrılırlar. Elbette peygamberler de insan olmaları hasebiyle; yerler, içerler, sıhhatli ve hasta olurlar, evlenirler. İhtiyarlık ve ölüm onların başına gelir. Ancak, Risâlet görevinin ağırlığı ile, bazı üstün sıfatlara haizdirler. Şimdi kısaca bu sıfatlar üzerinde duralım.

SIDK (Doğruluk):

Peygamberler her hususta mutlaka doğruyu söylerler ve kendilerinden asla yalan sadır olmaz. Malûm olduğu üzere Resûl-i Ekrem (sav) kendisine vahiy gelmeden önce de; çevresinde doğruluğu ile ma‘ruftu. Herkes onun için „Muhammedü‘l Emin“ diyorlardı. İslâm‘a düşmanlığı ile meşhir Ebû Cehil bile Resûl-i Ekrem (sav)‘e hitaben „Biz sana yalancı demiyoruz. Çünkü senin ne kadar emin sadık olduğunu hepimiz biliyoruz. Biz ancak Allah‘ın ayetlerini inkâr ediyoruz“[3] demiştir. Nitekim bunun üzerine Kur‘an-ı Kerim‘de: „(Habibim) Şu hakikati çok iyi biliyoruz ki, onların söyleyegeldikleri (sözler) seni herhalde tasaya düşürüyor. Onlar hakikatte seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler bile bile Allah‘ın ayetlerini inkâr ediyorlar“[4] buyurulmuştur. Nitekim Bizans Kralı Heraklius, Ebû Süfyan b. Harb‘e: „- Şu söylemiş olduğun şeyi (Peygamberlik davasını) söylemeden önce, hiç onu yalanla itham ettiğiniz, suçladığınız olmuş muydu?“ sualini sorar. Ebû Süfyan b. Harb: „- Hayır“ cevabını verir.[5] Dikkat edilirse; Ebû Cehil ve Ebû Süfyan o dönemde, Mekke‘nin en önde gelen şahsiyetleridir. Esasen bütün peygamberler; tebliğ görevinden önce de çevrelerinde doğruluklarıyla ma‘ruf olan kimselerdir. Mekke müşriklerinden bir gurubun Kur‘an-ı Kerim‘i, Hz. Peygamber (sav)‘in uydurduğunu iddia etmeleri üzerine Allahû Teâla (cc): „Eğer (Peygamber söylemediğimiz) bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı, elbette onun sağ elini (kuvvet ve kudretini) alıverirdik. Sonra da hiç şüphesiz onun kalb damarlarını koparırdık. O vakit sizden hiçbiriniz buna mani de olamazdınız. Şüphesiz ki O (Kur‘an) takva ehli için kat‘i bir öğüttür“[6] hükmü ilahisini beyan buyurmuştur. Dolayısıyla bütün peyamberler ilahi bir murakebe altındadırlar ve her hususta sadıktırlar

EMANET:

Peygamberler emindirler. Gerek din, gerekse dünya hususunda her türlü itamada şayandırlar. Allahû Teâla (cc)‘nın emirlerini ve yasaklarını ziyadesiz ve noksansız olarak tebliğ etmişlerdir. Kur‘an-ı Kerim‘de: „O (peygamberler) Allahû Teâla (cc)‘nın gönderdiklerini tebliğ edenler, O‘ndan korkanlar, Allah‘tan başka kimseden çekinmeyenlerdir. Hesap görücü olarak Allah yeter“[7] buyurulmuştur. Peygamberlerin vahye ihanet etmeleri veya gizlemeleri asla ve asla düşünülemez. Resûl-i Ekrem (sav): „Allahû Teâla (cc)‘nın emretmiş olduğu hiçbir şey yoktur ki, size emretmiş olmayayım. Allahû Teâla (cc)‘nın sakındırdığı hiçbir şey yoktur ki, sizi ondan sakındırmış olmayayım“[8] buyurarak meselenin ehemmiyetini beyan etmektedir.

FETANET:

Peygamberler akıllı, zeki ve kuvvetli rey sahibi olan kimselerdir. Akıl noksanlığı, ahmaklık veya herhangi bir hastalık sebebiyle kavrama güçlerinin zaafa uğraması gibi hallerden münezzehtirler.[9] Zira; heva ve heveslerine kapılarak Allahû Teâla (cc)‘ya karşı isyana yeltenen tağuti güçlerin bütün iddialarını ortadan kaldırmakla görevlendirilmişlerdir. Vahyi dosdoğru tebliğ için bu husus zaruridir. Nitekim Kur‘an-ı Kerim‘de buna delâlet eden birçok Ayet-i Kerime vardır: „Allah kendisine mülk (ü saltanat) verdiği için (şımararak) İbrahim ile Rabbi hakkında çekişeni (Nemrud‘u) görmedin mi? Hani İbrahim: „- Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür“ deyince o (Nemrud): „- Ben de diriltir, öldürürüm“ demişti. İbrahim: „- Allah güneşi doğudan getiriyor. Haydi sen de onu batıdan getir“ deyince inkâr eden o kâfir şaşırıp (ve tutulup) kalmıştır. Allah zalimler gürûhunu muvaffak etmez.“[10]

İSMET:

Peygamberler masumdurlar. Kendilerine vahiy gelmeden önce de sonra da, küfürden ve şirkten korunmuşlardır. Onların herhangi bir şekilde günah işlemeleri de sözkonusu değildir.[11] İmam-ı Maturidi (rha) Kur‘an-ı Kerim‘den: „(Akıllarınca) Onlar sana vahyettiğimizden başkasını uydurup, bize (atf ve) iftira edesin diye seni bile bile hemen fitneye düşürecekler.  O takdirde seni (candan) dost edineceklerdi.“[12] Ayet-i Kerimesini zikrederek; Allahû Teâla (cc)‘nın Resûl-i Ekrem (sav)‘e en ufak bir masiyetin dahi gelmesine meydan vermediğini kaydediyor.[13] İslâm ulemâsının büyük bir çoğunluğu; Kur‘an-ı Kerim‘de peygamberlere atf edilen „zenb‘in günah manasında olmadığı hususunda ittifak etmiştir.[14] Zira „Zenb“ kasden veya şehven işlenmiş günahtır. Peygamberler ise bundan Allahû Teâla (cc)‘nın lütfû ile korunmuşlardır. „Zelle“ de günah manasında değildir.

TEBLİĞ:

Peygamberler; Allahû Teâla (cc)‘nın bütün emir ve nehiylerini, insanlar arasında hiçbir ayırım gözetmeksizin (Zengin, yoksul, siyah, beyaz vs.) tebliğle memurdurlar. Kur‘an-ı Kerim‘de: „Ve O kendi heva ve hevesinden söz söylemez. O (Kur‘an ve din hususundaki emri) ilkâ edilegelen vahiyden başka birşey değildir“[15] buyurulmuştur. Kur‘an-ı Kerim‘deki „Kıssa“lardan da anlaşılacağı üzere; peygamberler tebliğ hususunda her türlü çileye katlanmışlardır. Zira Tebliğ‘den maksad; Allahû Teâla (cc)‘nın emir ve nehiylerini kat‘i hüccetlerle insanlara ulaştırmak ve onların kıyamet gününde (Bizim bundan haberimiz yoktu) şeklinde mazeret ileri sürmelerini önlemektir. Nitekim Kur‘an-ı Kerim‘de: „Biz bir peygamber göndermedikçe azab etmeyiz“[16] buyurulmuştur. Yine bir başka Ayet-i Kerime‘de: „Senin Rabbin memleketlerin ana merkez(ler) ine, karşılarında ayetlerimizi okuyacak bir peygamber gönderinceye kadar, o memleketleri helak edici değildir ve biz ahalisi zalim olan memleketlerden başkasını helak edici değiliz“[17] hükmü beyan buyurulmuştur.  

Kur‘an-ı Kerim‘de: „O peygamberler (yok mu?) biz onların kimine kiminden üstün meziyetler verdik. Allah onlardan biri ile söyleşmiş, birini de birçok derecelere yükseltmiştir. Meryem‘in oğlu İsa‘ya o beyyineleri biz verdik ve onu ruhu‘l-kuds ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, onların arkasındaki ümmetler, kendilerine o apaçık bürhanlar (mucizeler) geldikten sonra, birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ihtilafa düştüler. Neticede onlardan kimi iman etti, kimi küfre saptı“[18] buyurulmaktadır. İmam-ı Maturidi (rha) bu Ayet-i Kerime‘de geçen „Biz onların kimine kiminden üstün meziyetler verdik“ hükmünü, peygamberlerin görevlerinin önemi ve kapsamıyla açıklamaktadır. Bazıları insanların ve cinlerin tamamına peygamber olarak gönderilirken, bazıları sadece kendi kavimlerine veya belli bir guruba gönderilmişlerdir.[19] Resûl-i Ekrem (sav)‘in „bütün alemlere rahmet olarak gönderildiği“ de kat‘i nass‘larla sabittir. Fahrüddin-i Razi; bu husustaki hükümleri esas alarak, Resûl-i Ekrem (sav)‘in en efdal olduğunu ve bu hususta icma‘nın teşekkül ettiğini kaydediyor.[20] Şurası muhakkaktır ki; mü‘minler, bütün peygamberlere kat‘i olarak inanırlar

Allahû Teâla (cc)‘nın peygamberler gönderdiğini; kalb ile tasdik ve dil ile ikrar etmesine rağmen, peygamberlerden bir kısmını inkâr eden kimse kâfirdir.[21] Bu sebeble; Hz. Adem (as)‘den beri gönderilen peygamberleri kabul etmekle birlikte, Hz. İsa (as) ve Resûl-i Ekrem (sav)‘i peygamber olarak kabul etmeyen yahudiler küfre düştükleri gibi, Resûl-i Ekrem (sav)‘in peygamberliğini inkâr eden Hristiyanlar da küfre düşmüşlerdir.

Peygamber, Farsça'da "haber taşıyan ve elçi" anlamlarına gelir. Dinî terim olarak, "Allah'ın kulları arasından seçtiği ve vahiyle şereflendirerek emir ve yasaklarını insanlara ulaştırmak üzere görevlendirdiği elçi’ye peygamber denir. Arapça'da, peygamber kelimesinin karşılığı olarak, gönderilmiş ve elçi demek olan resul ve mürsel kelimesi kullanılır. Terim olarak resul ve mürsel, yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla insanlara gönderilen peygambere denilir. Çoğulları "rüsul" ve "mürselün"dür. Nebi de Allah'ın emir ye yasaklarını insanlara haber veren, fakat yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla gönderilmeyip, önceki bir peygamberin kitap ve şeriatını ümmetine bildirmeye görevli olan peygamberdir. Çoğulu "enbiya"dır. Risalet ve nübüvvet kelimeleri masdar olup, peygamberlik anlamına gelmektedir

 "Resûl" ve "Nebi" kelimeleri üzerinde kisaca duralim. "Er Resûl" mübalaga sigasidir. Çok defa gönderilmis veya elçilik görevi uzadigindan, gidip-gelip görüsmesi defalarca vûku bulmus manasina gelir. Resûl; kendisini gönderenin devamli haberlerini bekleyen ve alan demektir. "Nebi", haber manasina gelen "En-Nebe" kökünden türemistir. Haber veren manasina gelir. Islâmi istilâh'ta; "Allahû Teâla (cc)'nin kendisine vahyettigi ve teblige memur kildigi kimseye nebi denir" tarifi esas alinmistir. Resûl ile nebi arasinda; Allahû Teâla (cc)'nin vahyine muhatab olma noktasinda bir fark yoktur. Ancak önemli fark suradadir: Resûl; Allahû Teâla (cc)'nin kendisine vahyederek teblige memur kildigi, kendisine kitab ve yeni bir seriat verdigi kimsedir. "Nebi" ise Allahû Teâla (cc)'nin kendisine vahyettiginden insanlari haberdar eden, fakat kendisinden önceki bir Resûlün seriati ile amel eden ve insanlara bunu izah edendir. Muayyen mevzularda kendisine hususi haberler de vahyedilir.

Mürsel; (Resel. den) Irsal olunmus, gönderilmis, yollanmis. * Nebi. Peygamber.  "Risâlet" göndermek manasina olan "Irsal" den isimlidir.

K. Kerimde ismi geçen Peygamberler

1. Adem (A.S.)
2. İdris (A.S.)
3. Nuh (A.S.)
4. Hûd (A.S.)
5. Salih (A.S.)
6. İbrahim (A.S.)
7. Lût (A.S.)
8. İsmail (A.S.)
9. İshak (A.S.)
10. Yâkup (A.S.)
11. Yûsuf (A.S.)
12. Eyyup (A.S.)
13. Şuayb (A.S.)
14. Musa (A.S.)
15. Ha­run (A.S.)
16. Dâvud (A.S.)
17. Süleyman (A.S.)
18. İlyas (A.S.)
19. Elyasa (A.S.)
20. Zülkifl (A.S.)
21. Yûnus (A.S.)
22. Zekeriya (A.S.)
23. Yahya (A.S.)
24. İsa (A.S.)
25. Muhammed (A.S.)

Kur'an-ı Kerîm'de Zülkarneyn, Lokman ve Uzeyr isimleri de yer al­makla beraber bunların peygamber olup olmadıkları ihtilaflıdır.

PEYGAMBERLER   VE     KISSALARI

HZ .     A D E M

Allah ezeli iradesiyle bir insan yaratmayı irade etti. İnsanlara İstişareyi öğretmek üzere,meleklere yer yüzünde bir Halife yaratacağını söylemesi üzerine melekler:”Ya Rabbi! Yer yüzünde kan dökecek,fesad çıkaracak varlıklar mı yaratacaksın?”[22] diyerek,insandan önce yaratılan Cin taifesinin kan dökücülüğüne kıyasla insanların yaratılmasına taraftar olmamıştır.Bir yandan da bunu İstifsar yani açıklamasını istemek amacıyla sormuşlardır.

Ancak ezeli irade başkadır. Allah:”Siz benim bildiğimi bilmezsiniz.”[23] buyurarak,ilmi ve iradesi insanın yaratılmasını irade etmiş ve ilk insan olarak Adem yaratılmış,ilk peygamberlik göreviyle de görevlendirilmiştir.

Hazreti Âdem topraktan yaratılmış,Hz. Havva ise Hz. Âdem’in eğe kemiğinden yaratılmıştır.[24] Erkeğe nisbeten zarif ve nahif yaratılmıştır. Ne tamamen düzeltilir,ne de kendi haline bırakılır bir halde yaratılmıştır.

Hz. Âdem Havva ile beraber cennettedir. Cennetin tüm nimetlerinden istifade edebilir,ancak malum ağaca yaklaşmamak şartıyla...

O cennet ki;Kur’an-de yedi sıfatla tavsif edilmektedir:1)Yüksektir.  2)Orada Lağiye,kötü söz işitilmez.  3) daimi akan nehir.  4)Yüksek tahtlar.  5)Önlerine konmuş kaplar.   6)Dizilmiş kaplar.   7)Yayılmış Halılar.[25]

“Gerek cennet gerek cehennem halkı 33 yaşlarında ve hiç kocamayacaklardır.”[26] Böyle bir özelliğe sahib.

Gerek ezeli iradenin gereği,gerekse de kadının yapısının özelliğinden kaynaklanan sebeb neticesinden,en açık düşmanları olan şeytanın aldatmacasıyla,malum ağaçtan yemeleri halinde cennetten hiç çıkmamak üzere ebedi kalacakları aldatmacası,yasağa uymamaları cennetten dünyaya inmelerine sebeb olmuştur.[27]

Cennetten çıkarılan Hz. Âdem ve Havva yeryüzüne inmiş,Hz.Âdem Hindistanın güneyindeki Seylan adasına,Havva annemizde Cidde’ye indirilmiştir. Daha sonra uzun ayrılıktan sonra Arafat’da buluşup,burada yaşamaya başladılar.

Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerimde:”Uskun” [28]  yani “Burada sakin ol,kal,otur.” emrinden Hz. Âdem bu emir ve ifadenin geçici kalınmayı ifade ettiğini anlamıştır. Çünkü bu kalma emri geçici kalmayı ifade etmektedir.

Ebul Haseni Şazeli;Yasak ağaçtan yeme günahı hususunda şöyle der:” Ne şerefli bir günah ki,sahibini halifelik makamına eriştirmiş ve kıyamete kadar gelecek insanlara tevbenin [29] meşru kılınmasına sebeb olmuştur.”

Halife kelime olarak da sonradan gelen anlamına olması da,Hz.Âdem’den önce yaratılan varlıkların var olduğunu ifade eder.

İnsanın yaratılmasındaki hikmetin tahakkuku ancak cennetteki yasak ağaçtan yenilip dünyaya gönderilmesiyle başlamıştır. Ki bu kısaca teklif ve mükellefiyettir. Birde şeytana aldanmanın insan için ne kadar büyük bir zarar ve kayıb olduğunu bildirmiş olmaktadır.

Hasan Basri şöyle der:”Allah Adem’e dört haslete sahib olmasını emretmiş ve bütün iyi vasıfların bu dört haslette bulunduğunu bildirmiştir. Bunlardan biri benim,diğeri senin için,üçüncüsü ikimiz arasında ortak ve dördüncüsü de senin ile diğer insanlar arasında ortak olandır.

Birincisi: Bana ibadette hiçbir şeyi ortak koşmamandır.

İkincisi: Yapmış olduğun amelindir. En dar gününde o amelin mükafatını sana verir.

Üçüncüsü: Senin dua etmen ve benimde duana icabet edip istediğini vermemdir.

Dördüncüsü: İnsanların ne şekilde sana arkadaş olmalarını arzu ediyorsan,seninde onlara öyle davranmandır.

İnsanlar cennetten çıkmayıp devamlı orada kalmış olsalardı,Cenâb-ı Hakkın isimlerinin tecellisi olmaz. Bir derece Allah kamil manada bilinmezdi. Zira cennette hiçbir kötülük ve eksiklik olmadığı için Allah’ın affediciliği,şifa vericiliği,zulüm olmadığından ceza verme ve adaletin görülüp Kahhar ve Cebbar gibi isimleri bilinmez ve anlaşılmazdı. Allah kendisinin de tam manasıyla bilinmesi için,insanın dünyaya gelmesini murad etmiştir.

Hz. Âdem’in bir üstünlük yönü de kendisine eşyanın,varlıkların isminin öğretilmiş olmasıdır. Bu bir rüçhaniyet sebebidir. Meleklere ve diğer varlıklara karşı bu yönüyle tefevvuk etmiştir. Kâinattaki tüm canlılar bir araya gelseler,değil bir şey icad etmek,bir makine yapmak,bir harf bile yapamazlardı. İnsan ilmiyle Allah’ın Alim ismine mazhariyetini de göstermektedir. Her bir peygamber bir meslekte Pir ve öncüdürler. Hz. Âdem’de çiftçilerin piri olup,ilk olarak toprağı sürüp,eken kişidir.

Allah Hz. Âdem’i yarattıktan sonra meleklere Âdem’e ve onun şahsında insana secde yani hürmet etmesini emreder. Melekler secde ederler,şeytan ise Kibrinden yani kendisinin ateşten,Âdem’in ise topraktan üstünlüğünü ileri sürerek emre isyan eder. Bu durum onun Allah’ın rahmetinden kovulmasına neden olur. Allah’dan kıyamete kadar müsaade ister. İnsanları doğru yoldan,Allah’ın yolundan alı koymak için. Allah müsaade eder. Kendisinin Muhlis,Allah’ın rızası için hareket eden kullarının şeytan tarafından aldatılamayacağını,onları saptıramayacağını ifade eder. Artık şeytan insan için en açık ve azılı bir düşmandır.[30][9] Çünkü Allah’ın rahmetinden kovulmasına insan sebeb olmuştur. Bunun acısını çıkarmak üzere işe koyulur. Kadın sayesinde ilkinde başarılı olur. Âdem’in cennet de doğup ilk çocukları olan Kabil ve kız kardeşinin dünyada doğan Habil ve kız kardeşiyle karşılıklı evlenmeleri durumunda güzel olan kız kardeşini Habil’e vermek istemez. Böylece ilk kan dökme olayı Kabil’in Habil’i öldürmesiyle başlamış olur.[31][10] İlk ölümle,ilk toprağa gömme usulü Habil’le başlar. Örnek olarak Karganın toprağı eşmesiyle gerçekleşir.[32][11] Bu da; Kabil kız kardeşini Habil’e vermeyince kurban adarlar. Gökten inen ateş Habil’in kurbanını kabul eder.[33][12] Buna rıza göstermeyip kardeşini öldürmeyi kasteder ve onu öldürür.[34][13] Yüzü siyahlanır. Şeytan ise,Habil’in ateşe tapmasından kabul gördüğünü telkin edince ilk olarak Aden’de bir ateş tapınağı yaparak tapmaya başlar.[35][14]

Hz.Âdem’in cennetten çıkarılması Tavzif içindir. Yani belli bir görevle görevlendirilmek üzere dünyaya gönderilmiştir. Bu durum atmacanın serçeye musallat olup da onun uçma kabiliyetlerinin gelişmesine sebeb olması gibi,şeytanın da insana musallat olması kabiliyetlerinin gelişip,neşv-ü nema bulması içindir.

Melekler için tekamül edip yükselme yoktur. Çünkü mücadele edip tekamül etmelerine sebeb olacak nefis ve şeytanın musallat olmaları yoktur. Dereceleri sabittir. Er misali,milyon senede geçse yine erdir yani rütbesiz asker.

Şeytanda da iyilik istidat ve kabiliyeti yoktur,tefessüh etmiştir. Şer ile yoğrulmuş bir yapıya sahibtir.İnsan ise her iki özelliğe sahib olmaktadır. Bir cihetiyle meleklerden üstün olurken,diğer cihetiyle şeytan seviyesine düşüp alçalmaktadır. Eğer Hak ve Kur’an-ı dinlerse Âlâ-yı İlliyyin olan üst mertebeye çıkar. Eğer nefis ve şeytanı dinlerse Esfeli Safilin derekesine düşer.

Altın,gümüş,bakır ve kömür gibi maddelerin maden olmak itibariyle durumları aynıdır. Ancak işlenmeleri halinde bu farklılıklar ortaya çıkar. İnsanlarda madde itibariyle aynı madendendir. Kur’an ve İslâm gibi dinlerin imtihanıyla insanlar birbirinden ayrılırlar. Dini kabul edip inananlar altın ve elmas seviyesine yükselirken,inanmayan insanlar kömür durumuna düşer. Elmas ruhlu Hz. Ebubekir ile Kömür ruhlu Ebucehil birbirinden tefrik edilmiş,ayrılmış olur. Çünkü din bir imtihandır. İnsanların kabiliyet bakımından birbirinden ayrılmasını sağlar. Tıpkı bir sınıftaki talebelerin farklılıklarının imtihan ve soru neticesinde ortaya çıkması gibi insanlarda ayrıştırılırlar. Bu bir zulüm olmayıp adaletin ta kendisidir. Bu ayrıştırılmanın olmayıp,hepsinin aynı şekilde değerlendirilmesi zulüm olur. Hz. Âdem’den kıyamete (Hz. Muhammed’e)  Peygamberlerin suretlerinin,Hz. Âdem’in kendi ümmetinin neslinden gelen peygamberlerin kimler olacağını bilmeyi Cenâb-ı Haktan istemesi üzerine,Allah’da onların suretlerini Hz. Âdem’e göndermiş,göstermiştir.[36][15]

NUH TUFANI

Andolsun, Biz Nuh’u kendi kavmine gönderdik, o da içlerinde elli yılı eksik olmak üzere bin sene yaşadı. Sonunda onlar zulmetmekte devam ederlerken tufan kendilerini yakalayıverdi.
(Ankebut Suresi, 14)  Hemen her kültürde yer aldığını gördüğümüz Nuh Tufanı, Kuran’da anlatılan kıssalar arasında, üzerinde en çok durulanlardan biridir. Hz. Nuh’un gönderildiği kavmin uyarılara ve öğütlere kulak asmaması, gösterdikleri tepkiler ve olayın meydana gelişi birçok ayette detaylarıyla anlatılır.

Hz. Nuh, Allah’ın ayetlerinden uzaklaşarak O’na ortaklar koşan kavmini, sadece Allah’a kulluk etmeleri ve sapkınlıklarından vazgeçmeleri konusunda uyarmak amacıyla gönderilmişti. Hz. Nuh, kavmine Allah’ın dinine uymaları konusunda defalarca öğüt verdiği ve onları Allah’ın azabına karşı birçok kez uyardığı halde, onlar Hz. Nuh’u yalanladılar ve şirk koşmaya devam ettiler. Müminun Suresi’nde, Nuh Kavmi’nde gelişen olaylar şöyle anlatılıyor:
Andolsun, Biz Nuh’u kendi kavmine (elçi olarak) gönderdik. Böylece kavmine dedi ki: ‚Ey Kavmim, Allah’a kulluk edin. O’nun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de sakınmayacak mısınız?’

Bunun üzerine, kavminden inkâra sapmış önde gelenler dediler ki: ‚Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz.’

O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin.Rabbim’ dedi (Nuh). ‚Beni yalanlamalarına karşılık, bana yardım et.[37]

Ayetlerde anlatıldığı gibi, kavminin önde gelenleri Hz. Nuh’u, onlara karşı üstünlük elde etmeye çalışmak, yani kişisel çıkarlar aramak gibi basit bir suçlamayla karalamaya çalıştılar ve ona „deli“ damgası vurmak istediler. Ve onu gözetlemeye, baskı altında tutmaya karar verdiler.Bunun üzerine Allah Hz. Nuh’a, inkar edip zulmedenlerin suda boğularak azaplandırılacağını ve iman edenlerin kurtarılacağını haber verdi.


Sözü edilen azap vakti geldiğinde, yerden sular ve coşkun kaynaklar fışkırdı ve bunlar şiddetli yağmurlarla birleşerek dev boyutlu bir taşkına neden oldu. Allah, Hz. Nuh’a „onun içine her ikişer çift ile, içlerinden aleyhlerine söz geçmiş onlanlar dışında olan aileni de alıp koy“ (Mü’minun Suresi, 27) emrini verdi ve Hz. Nuh’un gemisine binmiş olanlar dışında -Hz. Nuh’un, yakındaki bir dağa sığınarak kurtulacağını sanan „oğlu“ da dahil olmak üzere- tüm kavim suda boğuldu. Tufan sonucunda sular çekilip, ayetin ifadesiyle „iş bitiverince“ de gemi, Kuran’da bildirildiğine göre, Cudi’ye-yani yüksekçe bir yere-oturdu.

Yapılan arkeolojik, jeolojik ve tarihi çalışmalar olayın Kuran’da anlatıldığı şekilde meydana geldiğini göstermektedir. Eski çağlarda yaşamış birçok uygarlığa ait tabletlerde ve elde edilen birçok tarihi belgede, tufan olayı, kişi ve yer isimleri farklılık gösterse de, çok büyük benzerliklerle anlatılmış ve „sapkın bir kavmin başına gelenler“ bir ibret kaynağı olarak çağdaşlarına sunulmuştur.

Tufan olayı, Tevrat ve İncil’in dışında, Sümer, Asur-Babil kayıtlarında, Yunan efsanelerinde, Hindistan’da Satapatha, Brahmana ve Mahabharata destanlarında, İngiltere’nin Galler yöresinde anlatılan bazı efsanelerde, İskandinav Edna efsanelerinde, Litvanya efsanelerinde ve hatta Çin kaynaklı öykülerde birbirine çok benzer şekillerde anlatılır.

Birbirinden ve Tufan bölgesinden hem coğrafi hem kültürel olarak bu kadar uzak kültürlerde, Tufan’la ilgili bu denli detaylı ve birbiriyle uyumlu bilgi nasıl yerleşmiş olabilir?

Sorunun cevabı açıktır: Eski dönemlerde birbirleriyle ilişki kurmuş olmaları imkansız olan bu toplumların yazıtlarında aynı olaydan bahsedilmesi, aslında bu insanların bir ilahi kaynaktan bilgi aldıklarını gösteren açık bir kanıt durumundadır. Görünen odur ki, tarihin en büyük helak olaylarından biri olan Tufan, farklı uygarlıklara gönderilen birçok peygamberler tarafından ibret için anlatılmış ve bu şekilde Tufan’la ilgili bilgiler çeşitli kültürlere yerleşmiştir.

Bununla birlikte, Tufan olayı ve Nuh Kıssası birçok kültür ve dini kaynaklarda anlatılmasına rağmen, kaynakların tahrif edilmesi veya yanlış aktarma ve kasıtlar sebebiyle birçok değişikliğe uğramış, aslından uzaklaştırılmıştır. Yapılan araştırmalardan, temelde aynı olayı anlatan ancak aralarında birtakım farklılıklar da bulunan Tufan anlatımları içinde, eldeki bilimsel bulgulara uygun yegane anlatımın Kuran’daki olduğunu görüyoruz.

Kuran’da Hz. Nuh ve Tufan

Nuh Tufanı, Kuran’ın pek çok ayetinde anlatılır. Aşağıda, olayın gelişim sırasına göre ayetler derlenmiştir.

Hz. Nuh’un, Kavmini Dine Davet Edişi
 Andolsun, Biz Nuh’u kendi kavmine gönderdik. Dedi ki: ‚Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Doğrusu ben, sizin için büyük bir günün azabından korkmaktayım.’[38]
(Nuh:) ‚Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık Allah’tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; benim ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir. Artık Allah’tan korkup sakının ve bana itaat edin.’[39]

Andolsun, biz Nuh’u kendi kavmine gönderdik. Böylece kavmine dedi ki: Ey Kavmim, Allah’a kulluk edin. Onun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de korkup-sakınmayacak mısınız?[40]

Hz. Nuh’un, Kavmini Allah’ın Azabına Karşı Uyarması

Hiç şüphesiz Biz Nuh’u: Kavmini, onlara acı biz azap gelmeden evvel uyarıp korkut diye kendi kavmine gönderdik. (Nuh Suresi, 1)

(Nuh:) ‘Artık siz, ileride bileceksiniz. Aşağılatıcı azap kime gelecek ve sürekli azap kimin üstüne çökecek.’ (Hud Suresi, 39)

(Nuh:) ‘Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acı bir günün azabından korkarım.’ (Hud Suresi, 26)

Kavmin Hz. Nuh’u Yalanlaması
 Kavminin önde gelenleri? ‚Gerçekte biz seni açıkça bir ‚şaşırmışlık ve sapmışlık’ içinde görmekteyiz’ dediler. (A’raf Suresi, 60)

Dediler ki: ‚Ey Nuh, bizimle çekişip-durdun, bu çekişmede ileri de gittin. Eğer doğru söylüyorsan bize vadettiğini getir (görelim.)’ (Hud Suresi, 32)

Gemiyi yapmaktaydı. Kavminin ileri gelenleri kendisine her uğradığında onunla alay ediyordu. O: ‚Eğer bizimle alay ederseniz, alay ettiğiniz gibi biz de sizlerle alay edeceğiz’ dedi. (Hud Suresi, 38)

Bunun üzerine, kavminden küfre sapmış önde gelenler dediler ki: ‚Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz. O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin.’ (Müminun Suresi, 24-25)

Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanlamıştı; böylece kulumuzu yalanladılar ve ‚delidir’ dediler. O, baskı altına alınıp engellenmişti. (Kamer Suresi, 9)

Hz. Nuh’a Uyanların Küçük Görülmeleri

Kavminden, ileri gelen inkarcılar: ‚Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine, biz sizi yalancılar sanıyoruz’ dedi.’ (Hud Suresi, 27)

Dediler ki: ‚Sana, sıradan aşağılık insanlar uymuşken inanır mıyız?’ Dedi ki: ‚Onların yapmakta oldukları hakkında benim bilgim yoktur. Onların hesabı yalnızca Rabbime aittir, eğer şuurundaysanız (anlarsınız). Ve ben mümin olanları kovacak değilim. Ben, yalnızca apaçık bir uyarıcı-korkutucuyum.’
(Şuara Suresi, 111-115)

Allah’ın Hz. Nuh’a Üzülmemesini Hatırlatması
Nuh’a vahyedildi: ‚Gerçekten iman edenlerin dışında, kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme.’ (Hud Suresi, 36)

Hz. Nuh’un Duaları
(Nuh:) ‘Bundan böyle, benimle onların arasını açık bir hükümle ayır ve beni ve benimle birlikte olan müminleri kurtar.’ (Şuara Suresi, 118)

Sonunda Rabbine dua etti: ‘Gerçekten ben yenik düşmüş durumdayım. Artık sen intikam al.’ (Kamer Suresi, 10)

(Nuh) Dedi ki: ‘Rabbim, gerçekten ben kavmimi gece ve gündüz davet edip durdum. Fakat benim davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı.’
(Nuh Suresi, 5-6)

(Nuh) ‘Rabbim’ dedi. ‘Beni yalanlamalarına karşılık, bana yardım et.’ (Müminun Suresi, 26)
Andolsun, Nuh Bize (dua edip) seslenmişti de ne güzel icabet etmiştik.
(Saffat Suresi, 75)

Geminin Yapılışı
Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi imal et. Zulme sapanlar konusunda da Bana hitapta bulunma. Çünkü onlar suda-boğulacaklardır. (Hud Suresi, 37)

Hz. Nuh’un Kavminin Suda Boğularak Helak Olması

Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları da suda-boğduk. Çünkü onlar kör bir kavimdi. (A’raf Suresi, 64)

Sonra bunun ardından geride kalanları da suda-boğduk. (Şuara Suresi, 120)

Andolsun, Biz Nuh’u kendi kavmine gönderdik, o da içlerinde elli yılı eksik olmak üzere bin sene yaşadı. Sonunda onlar zulmetmekte devam ederlerken tufan kendilerini yakalayıverdi.’ (Ankebut Suresi, 14)

Böylece onu ve onunla birlikte olanları katımızdan bir rahmet ile kurtardık. Ayetlerimizi yalan sayarak inanmamış olanların da kökünü kuruttuk. (A’raf Suresi, 72)

Hz. Nuh’un ‘Oğlunun’ da Helak Olması
Kuran’da, Tufan’ın başlangıcında Hz. Nuh ile onun oğlu arasında geçen bir diyalog şöyle anlatılır:

(Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzmekteyken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: ‚Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kafirlerle birlikte olma.’ (Oğlu) Dedi ki: ‚Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur.’ Dedi ki: ‚Bugün Allah’ın emrinden, esirgeyen olandan başka bir koruyucu yoktur.’ Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.’... (Hud Suresi, 42-43)

Tufan’dan Müminlerin Kurtulmaları
Bunun üzerine, onu ve onunla birlikte olanları yüklü gemi içinde kurtardık. (Şuara Suresi, 119)
Böylece Biz onu da gemi halkını da kurtardık ve bunu alemlere bir ayet kılmış olduk. (Ankebut Suresi, 15)

‘Tufan’ın Fiziksel Özellikleri

Biz, bardaktan boşanırcasına akan bir su ile göğün kapılarını açtık. Yeri de coşkun kaynaklar halinde fışkırttık. Derken su, takdir edilmiş bir işe karşı birleşti. Ve onu da tahtalar, çiviler üzerinde taşıdık. (Kamer Suresi, 11-13)

Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır feveran ettiği zaman, dedik ki: ‘Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri ona yükle.’ Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti. (Hud Suresi, 40)

(Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzmekteyken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: ‘Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kafirlerle birlikte olma.’ (Hud Suresi, 42)

Böylelikle Biz ona: ‘Gözetimimiz altında ve vahyimizle gemi yap. Nitekim bizim emrimiz gelip de tandır kızışınca, onun içine her ikişer çift ile, içlerinden aleyhlerine söz geçmiş onlar dışında olan aileni de alıp koy; zulmedenler konusunda Bana muhatap olma, çünkü onlar boğulacaklardır’ diye vahyettik. (Müminun Suresi, 27)

 Geminin Yüksekçe Bir Yere Oturması
Denildi ki: ‘Ey yer, suyunu yut ve ey gök, sen de tut.’ Su çekildi, iş bitiriliverdi, (gemi de) Cudi üstünde durdu ve zalimler topluluğuna da: ‘Uzak olsunlar’ denildi. (Hud Suresi, 44)

Tufan Olayı’nın İbret Verici Olması
Gerçek şu ki, su taştığı zaman, o gemide Biz sizi taşıdık; Öyle ki, onu sizlere bir ibret kılalım. Gerçeği belleyip kavrayabilen kullar da onu belleyip kavrasın. (Hakka Suresi, 11-12)

Allah’ın Hz. Nuh’u Övmesi
Alemler içinde selam olsun Nuh’a. Gerçekten Biz ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Şüphesiz o, Bizim mümin olan kullarımızdandı.
(Saffat Suresi, 79-81)

Tufan Yerel Bir Afet miydi?
Nuh Tufanı’nın varlığını inkar edenler, bu iddialarına delil olarak dünya çapında bir tufanın varlığının imkansız olduğunu söylemektedirler. Ayrıca böylesine bir tufanın gerçekleşmemiş olduğu iddiasını, Kuran’a saldırmak amacıyla da öne sürmektedirler..

Oysa bu iddia, Allah’ın indirdiği ve tahrif edilmemiş tek kutsal kitap olan Kuran’ı Kerim için geçerli değildir. Çünkü Kuran’da, Tufan olayına, Tevrat ve çeşitli kültürlerde bahsedilen Tufan efsanelerinden çok daha farklı bir bakış açısı getirilir. Eski Ahit’in ilk beş kitabını oluşturan Muharref Tevrat, bu tufanın evrensel olduğunu ve tüm dünyayı kapsadığını söylemektedir. Oysa Kuran’da böyle bir bilgi verilmez, aksine, ilgili ayetlerden Tufan’ın yöresel olduğu ve tüm dünyanın değil, Hz. Nuh tarafından uyarılıp-korkutulan Nuh Kavmi’nin cezalandırıldığı anlaşılmaktadır.

Tevrat’ın ve Kuran’ın Tufan anlatımlarına bakıldığında bu farklılık kolaylıkla kendi gösterir. Tarih içinde çeşitli tahrifatlara ve eklemelere maruz kalmış olan Tevrat, Tufan’ın başlangıcını şöyle açıklamaktadır:

Ve Rab gördü ki, yeryüzünde adamın kötülüğü çoktu, ve her gün yüreğinin düşünceleri ve kuruntuları ancak kötü idi. Ve RAB yeryüzünde adamı yaptığına nadim oldu, ve yüreğinde acı duydu. Ve RAB dedi: Yarattığım adamı, ve hayvanları, sürünenleri ve göklerin kuşlarını toprağın yüzü üzerinden sileceğim; çünkü onları yaptığıma nadim oldum. Fakat Nuh, Rabbin gözünde inayet buldu. (Tekvin, 6:5-8)

Oysa Kuran’da tüm dünyanın değil, sadece Nuh kavminin helak edildiği bildirilmektedir. Tıpkı Ad kavmine gönderilen Hz. Hud (Hud Suresi, 50) veya Semud Kavmi’ne gönderilen Hz. Salih (Hud Suresi, 61) ve diğer peygamberler gibi Hz. Nuh da yalnızca kendi kavmine gönderilmiştir ve Tufan da Nuh’un kavmini ortadan kaldırmıştır:

Andolsun, Biz Nuh’u kavmine gönderdik. (Onlara) ‚Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıp- korkutucuyum. Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acıklı bir günün azabından korkmaktayım’ dedi. (Hud Suresi, 25-26)

Helak olanlar Hz. Nuh’un tebliğini hiçe sayan ve isyanda direten kavimdir. Bu konudaki ayetler hiçbir tartışmaya meydan vermeyecek kadar açıktır:

Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları da suda-boğduk. Çünkü onlar kör bir kavimdi. (A’raf Suresi, 64)

Böylece onu ve onunla birlikte olanları katımızdan bir rahmet ile kurtardık. Ayetlerimizi yalan sayarak inanmamış olanların da kökünü kuruttuk. (A’raf Suresi, 72)

Ayrıca Kuran’da Allah, herhangi bir kavme elçi gönderilmedikçe, o kavmin helak edilmeyeceğini söylemektedir. Helak için, kavmin kendisine uyarıcı korkutucu gelmiş olması ve bu uyarıcının yalanlanmış olması gerekmektedir. Kasas Suresi’nde şöyle denilir:

Senin Rabbin, ‚ana yerleşim merkezlerine’ onlara ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı değildir. Ve Biz, halkı zulmeden şehirlerden başkasını da yıkıma uğratıcı değiliz. (Kasas Suresi, 59)

Kendisine uyarıcı gönderilmeyen bir kavmin helak edilmesi, Allah’ın sünneti değildir. Bir uyarıcı olan Hz. Nuh ise sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Bu sebeple Allah, uyarıcı gönderilmemiş olan kavimleri değil, sadece Hz. Nuh’un kavmini helak etmiştir.

Kuran’daki bu ifadelerden Nuh Tufanı’nın tüm dünyayı kaplayan değil, yöresel bir felaket olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Tufan’ın gerçekleştiği düşünülen arkeolojik bölgede yapılan -ve birazdan inceleyeceğimiz- kazılar da, Tufan’ın tüm dünyayı kaplayan evrensel bir olay değil, Mezopotamya’nın bir bölümünü etkisi altına almış olan çok geniş bir afet olduğunu göstermektedir.

Gemiye Bütün Hayvanlar Alındı mı?
Kitab-ı Mukaddes yorumcuları, Hz. Nuh’un yeryüzündeki tüm hayvan türlerini gemiye aldığına ve hayvan neslinin Hz. Nuh sayesinde yok olmaktan kurtulduğuna inanırlar. Bu inanışa göre yeryüzündeki tüm hayvanlar toplanmış ve gemiye yerleştirilmiştir.

Bu iddiayı savunanlar elbette birçok açıdan çok zor duruma düşmektedirler. Gemiye alınan hayvan türlerinin nasıl beslendikleri, gemide nasıl istiflendikleri, birbirlerinden nasıl tecrit edildikleri gibi soruların cevaplanması elbette mümkün değildir. Dahası, farklı kıtalara has hayvanların nasıl toplandığı da merak konusudur; kutuplardaki memeliler, Avustralya’daki kangurular veya Amerika’ya has bizonlar gibi. Ayrıca insan için son derece tehlikeli olan yılan, akrep gibi zehirli olanların ve vahşi hayvanların nasıl yakalandığı, Tufan’a kadar bunların kendi doğal ortamlarının dışında nasıl yaşatılabildiği gibi sorular da birbirini izlemektedir.

Ancak bunlar Tevrat’ın karşı karşıya kaldığı zorluklardır. Kuran’da ise, yeryüzündeki tüm hayvan türlerinin gemiye alındığına dair bir açıklama bulunmamaktadır. Daha önce belirttiğimiz gibi Tufan belirli bir bölgede gerçekleşmiştir. Bu nedenle gemiye alınan hayvanlar, Nuh kavminin bulunduğu bölgede yaşayanlar olmalıdır.

Ancak sadece o bölgede yaşayan tüm hayvan türlerinin bile biraraya getirilmesinin mümkün olmadığı açıktır. Hz. Nuh’un ve çok az sayıda oldukları belirtilen müminlerin (Hud Suresi, 40) çevrelerindeki yüzlerce hayvan türünden çiftler topladıklarını düşünmek de zordur. Yaşadıkları bölgedeki hayvanlardan sadece böcek türlerinin toplanması bile mümkün değildir; hem de erkek dişi ayrımı yaparak! Bu nedenle, toplanan hayvanların rahatlıkla yakalanıp himaye edilebilecek ve özellikle de insanlara yarar sağlayacak evcil hayvanlar olduğu düşünülebilir. Buna göre, Hz. Nuh muhtemelen, inek, koyun, at, tavuk, horoz, deve ve benzeri hayvanları gemiye almış olabilir. Çünkü Tufan nedeniyle canlılığını büyük ölçüde yitirmiş olan bölgede yeni kurulacak hayat için gerekli olan temel hayvanlardır bunlar.

Burada önemli olan nokta şudur: Allah’ın Hz. Nuh’a verdiği hayvanları toplama emrindeki hikmet, hayvanların neslini korumaktan çok, Tufan sonrasında kurulacak yeni yaşama gerekli olan hayvanların toplanması olmalıdır. Çünkü Tufan yerel olduğu için hayvanların soylarının tükenmesi söz konusu olamaz. Nasıl olsa Tufan’dan sonra zamanla diğer bölgelerden hayvanlar bu bölgeye göç edip bölgeyi eski canlılığına getireceklerdir. Önemli olan Tufan’dan hemen sonra bölgede kurulacak yaşamdır ve toplanan hayvanlar temelde bu amaçla toplanmış olmalıdırlar.

Sular Ne Kadar Yükseldi?

Tufan hakkındaki bir başka tartışma ise, suların dağları kaplayacak kadar yükselip yükselmediği konusundadır. Bilindiği gibi Kuran’da, geminin Tufan sonrası „Cudi“ye oturduğu bildirilmektedir. „Cudi“ kelimesi kimi zaman özel bir dağ ismi olarak alınır, oysa kelime Arapça’da „yüksekçe yer-tepe“ anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Kuran’da „Cudi“nin, özel bir dağ ismi olarak değil, sadece geminin yüksekçe bir mekana oturduğunu anlatmak için kullanılmış olabileceği gözardı edilmemelidir. Ayrıca cudi kelimesinin bu anlamından, suların belirli bir yüksekliğe eriştiği, ama yine de büyük dağların seviyesine kadar yükselmemiş olduğu da çıkarılabilir. Yani Tufan Tevrat’ta anlatıldığı gibi tüm yeryüzünü ve yeryüzündeki tüm dağları yutmamış, sadece belirli bir bölgeyi kaplamış olmalıdır.

Nuh Tufanı’nın Yeri
Nuh Tufanı’nın gerçekleştiği yer olarak Mezopotamya Ovası gösterilir. Bu bölgede tarihte bilinen en eski ve en gelişmiş uygarlıklar kurulmuştur. Ayrıca bu bölge, Dicle ve Fırat nehirlerinin ortasında yer alması sebebiyle, coğrafi olarak büyük bir su baskınına uygun bir zemin teşkil etmektedir. Tufan’ın etkisini artıran sebeplerden birisi, büyük bir ihtimalle, bu iki nehrin yataklarından taşıp bölgeyi etkisi altına almış olmasıdır.

Bu bölgenin Tufan’ın gerçekleştiği yer olarak kabul edilmesinin ikinci bir sebebi de tarihseldir. Bölgedeki birçok medeniyetin kayıtlarında, aynı dönemde yaşanmış bir Tufan’ı anlatan çok sayıda belge ortaya çıkarılmıştır. Nuh kavminin helak edilmesine tanık olan bu medeniyetler, bu felaketin oluş biçimini ve sonuçlarını tarihsel kayıtlara işleme ihtiyacı hissetmiş olmalıdırlar. Tufan’ı anlatan efsanelerin çoğunluğunun Mezopotamya kökenli olduğu da bilinmektedir. En önemlisi de arkeolojik bulgulardır. Bunlar, bu bölgede gerçekten de büyük bir su baskınının meydana geldiğini göstermektedir. Bu su baskını, ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz gibi, bölgede bulunan uygarlığın bir süre için duraksamasına neden olmuştur. Yapılan kazılarda böylesine büyük bir felaketin açık izleri toprağın altından çıkartılmıştır.

Mezopotamya bölgesinde yapılan kazılardan anlaşıldığına göre, bu bölge tarih içinde birçok kez seller ve Dicle, Fırat nehirlerinin taşması sonucu meydana gelen felaketlerle yüz yüze gelmiştir. Örneğin, MÖ 2000 civarında Mezopotamya’nın tam güney kısmında bulunan büyük Ur kentinin hükümdarı olan İbbi-sin zamanındaki bir yıl, „gökle yer arasındaki sınırları yok eden bir Tufan sonrası“1 şeklinde tanımlanmaktadır. MÖ 1700’lerde Babilli Hammurabi zamanında bir yıl da „Eşnunna kentinin bir selle yıkılması“ olayıyla tanımlanmaktadır.

MÖ 10. yüzyılda hükümdar Nabu-mukin-apal zamanında Babil şehrinde bir su baskını gerçekleşmiştir.2 Milattan sonra 7., 8., 10., 11. ve 12. yüzyıllarda da bölgede önemli su baskınları vuku bulmuştur. 20. yüzyılda 1925, 1930 ve 1954 yıllarında da bu meydana gelmiştir.3 Anlaşılan odur ki bölge, her zaman için bir sel felaketine açıktır ve Kuran’da belirtildiği gibi büyük çaplı bir selin tüm bir kavmi yok etmesi açıkça mümkündür.

HZ. HUD (S.A.)

Hz. Hud Yemen'de bulunan Ad kavmine gönderilen peygamberdir: «Ad kavmine de kardesleri Hud'u (gönderdik). (...) » . Nuh aleyhisselamin oglu Sam'in neslindendir. Bir ismi de Abir olup, lakabi Nebiyyullahtir. Hz.Hud'un ismi (veya nesebi) hakkinda 2 rivayet vardir:

Hud bin Abdullah bin Riyah (veya Ribah) bin Él-Halud bin Ad bin Avs bin Irem bin Sam bin Nuh

Hud ibni Salih ibni Erfahd ibni Sam ibni Nuh ibni Ebi Ad'dir.

Yemen'de Aden ile Umman (Oman) arasinda bulunan Ahkaf diyarinda Hz. Hud dogup büyüdü. Cocukluktan itibaren Allah'a ibadet ederdi. Ara sira ticaret yapan Hz. Hud gayet sefkatli ve cok cömert idi. Kavmi (Ad) bolluk ve bereket icinde ve gösterisli binalar yaparak azmistir. Bütün nimetleri kendilerine veren Allah'i unutan Ad kavmi putlara tapmaya basladi. Hud aleyhisselam bu kavme peygamber olarak gönderildi ve Hz. Hud Nuh aleyhisselamin bildirdigi dinin esaslarini Ad kavmine bildirdi: «(...) O dedi ki: " Ey kavmim ! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan baska tanriniz yoktur. Hala sakinmiyacak misiniz ? » . Allah'a itaat edip, Ona ibadet etmelerini söyledi. Allah "onlara putlara tapmaktan, zulüm etmekten vazgecmeleri, insanlara merhametli olup onlara eziyet etmemeleri, insanlari sasirtmak maksadiyla yollara aldatici isaretler ( Ad kavmi, yolculari sasirtmak ve onlarin cölde kaybolup gitmelerine gülmek (alay etmek) icin yollara yanlis isaretler koyarlardi, M.K.) koymamalari, insanlarla alay etmemeleri, onlari öldürüp mallarini soymamalarini ve bütün varligi yaratan bir olan Allah'a ibadet etmeleri icin nasihatte bulunmak " üzere Hud aleyhisselami Ad kavmine yolladi. Ne yazik ki bircok kabileler gibi Ad kavmi de peygamberine karsi geldi: « Kavminden ileri gelen kafirler dediler ki: Biz seni kesinlikle bir beyinsizlik icinde görüyoruz ve gercekten seni yalancilardan saniyoruz » . Hud aleyhisselam onlari Allah'in azabi ile korkuttu ise de pek az kisi iman etti. Ama Hud aleyhisselam yelmedi ve imana davet etmeye devam etti: « Ey kavmim ! Rabbinizden bagis dileyin; sonra da O'na tevbe edin ki, üzerinize gögü (yagmuru) bol bol göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsin. Günah isleyerek (Allah'tan) yüz cevirmeyin » . Kavmi ise ona hakaret etti, hatta kendinden gecinceye kadar onu dövdü. Bu - alcakca - dövme olayi da Sadad isimli Ad kavminin en zengini ve böylece bunlarin basinin (emir): " Ey Hud ! Bu söylenenleri duymadin mi ? Iste ben Avc'i kendime vekil tayin sectim. Benim namima senin Allah'ina cenk (savas, harp; M.K.) edecek, hadi sür senin Allah'ini " söylemesinden sonra vukuu buldu. Hud aleyhisselam da bunun üzerine kavmine biraz da aciyarak: « Ey Yüce Rabbim ! Sen bana en büyük isyani göstermis olan bu Ad kavmine karsi artik acimasiz davran. Onlari cezalarinin en büyügü ile cezalandir. Senden bunu diliyorum » diye beddua etti. Hz. Hud kavminin islah olmayacagini anlayinca: « Ya Rabbi ! Sen her seyi biliyorsun. Ben onlara peygamberligimi bildirdim. Ey Rabbim ! Onlara ders almalarina vesile olacak bir musibet ver » diye beddua etti. Hud aleyhisselamin duasini kabul eden Allahü Teala Ad kavmine önce kuraklik, kitlik musibetini verdi: 3 sene müddetce hic yagmur yagmadi. Akan pinarlar kuruyup, agaclar , meyveler sararip soldu. Hayvanlar susuzluktan telef (ölecek kadar zayifladi; M.K.) oldu. Bikmayan Hud aleyhisselam onlari imana davetini devam etti ise de onlar git gide azginlasti, Hud aleyhisselama daha cok eziyet ettiler. Hz. Hud mucizeler gösterdi ise de yine hidayete ermediler. Allahü Teala Ad kavmi üzerine azab yüklü bulutu göndererek buluttan esen bir rüzgarla onlari helak etti: « Ad kavmi (Peygamberleri Hud'u) yalanladi da azabim ve tehdidim nasilmis (gördüler). Biz onlarin üstüne, ugursuzlugu devamli bir günde dondurucu bir rüzgar gönderdik » . Bu bulutun ismi « sarsar » idi ve 7 gece, 8 gün devametti: « Ad kavmi ise, ugultulu, kasip kavuran bir firtina ile mahvedildiler. Allah onu, ardarda 7 gece, 8 gün onlarin üzerine musallat etti. Öyle ki (eger orada olsaydin), o kavmi, ici bos hurma kütükleri gibi oracikta yere sarilmis halde görürdün » . Ad kavmi üzerine gelen rüzgar, Hud aleyhisselama ve ona iman edenlerin yüzlerine gayet serinletici ve tatli olarak esti: « Emrimiz gelince; Hud'u ve onunla beraber iman edenleri tarafimizdan bir rahmetle kurtardik, onlari agir bir azaptan kurtulusa erdirdik » Hud aleyhisselam, kavmi helak olduktan sonra kendine inananlarla birlikte Mekke-i Mükerremeye gitti. Kabe-i Muazzamanin bulundugu yerde ibadet ve taatla mesgul oldu ve orada vefat etti. Kabrinin Harem-i Serif'de (Kabe-i Mazzamanin etrafindaki Mescit) Hicr (bkz. Hicr suresi) denilen yerde bulundugu rivayet edilmektedir. Allahü Teala yüce Kur'an-i Kerim'de buyuruyor ki: « Onlar hem bu dünyada hem de kiyamet gününde lanete tabi tutuldular. Biliniz ki; Ad (kavmi) Rablerini inkar ettiler. (Sunu da) bilin ki Hud'un kavmi Ad, Allah'in rahmetinden uzak kilindi » ; (Onlar: Ad kavmi; M.K.)

2. Hud Suresi

Hud suresi 123 ayet olup, Hatt-i Osman'a göre 11. suredir. 12, 17 ve 114. ayetler Medine'de digerleri Mekke'de inmistir. Yunus suresinin devamidir. Hud aleyhisselam'dan haric Nuh, Salih, Ibrahim, Lut, Su'ayb ve Musa (a.s.)'den de bahseder. Peygamberimiz Muhammed Mustafa (S.A.V.) 112. ayet (« O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolundugun gibi dosdogru ol ! (...) ») hakkinda: « Beni Hud suresi kocatti ! » demistir. Cünkü bu ayette direkmen Peygamberimize (S.A.V.) - ve saniyen tabiiki bütün alem-i Islama - « emrolundugun gibi dosdogru ol ! » denmistir ve bu kolay bir is degildir.

HZ. SÂLİH (S.A.)

Sâlih Peygamber Semud kavmine gönderilen peygamber olup Nuh aleyhisselamin ogullarindan Sam'in neslinden olup Hz.Âdem'in 19. kusaktan torunudur. Âd kavmi helâk olduktan sonra felaketten kurtulanlardan Semud, Sam ile Hicaz arasindaki Hicr denilen yere yerlesti. Semud'un torunlari Ad'in helâk oldugu yere gidip yerlestiler.Reisleri de Cenda bin Amr isminde birisi idi. Zamanla bolluga kavusup Ad kavmi gibi azdilar. Taslardan yaptiklari putlara taptilar. Iste bu diyarda Hz. Sâlih dogup büyüdü. Kücük yastan itibaren putlara tapmazdi, ve ileride kendisinin Semûd'e lâzim olabilecegi icin ona kimse birsey diyemezdi. Azginliklarindan dolayi Allahü Teâlâ onlara Sâlih aleyhisselami peygamber olarak gönderdi : « Biz Semûd kavmine kardesleri Salih'i (gönderdik) » . Hz.Sâlih onlari putlara tapmaktan men'edip azginliklarindan sakindirdi. Onlari imâna davet edip Hz. Nuh'un dinini teblig etti. Bircok kavim gibi Semud'un cogu Sâlih peygambere isyan, azi imân etti : «Dediler ki: Sen, olsa olsa iyice büyülenmis birisin! Sen de ancak bizim gibi bir insansin » . Bütün hakaretlere ragmen Hz.Sâlih onlari tatli dille imâna cagirdi ise de Semud peygamberini büyülenmis yalanci ve büyüklenen diye itham etmeyi birakmadi. Yüce Allah taskinliklarindan dolayi Semud'un kadinlarini kisir birakti. Agaclar kuruyup meyve vermedi, hayvanlar yavrulamaz oldu. Bu durum karsisinda Sâlih âleyhisselama hâkâret edip onu ölümle tehdit ettiler. Peygamberliginin kaniti icin ondan bir mucize isteyip, mucize gösterdigi takdirce ona inanacaklarina söz verdiler. Kayadan bir deve meydana gelmesini istediler. Deve olmasini istedikleri kaya büyüyüp gebe bir deve sekline döndü. Deve'nin yavrulamasi üzerine bazilari imân etti. Devenin memesinden akan sütten Semudlular kaplarini doldurdular. Sâlih aleyhisselam devenin kayadan cikmasi üzerine kavmine: « Ey kâvmim, Allah'a kulluk ediniz! O Allah ki, sizin icin O'ndan baska ibâdet edecek hic bir ilâh yoktur. Onu kendi hâline birakiniz! Sakin ona bir fenalik etmeyiniz! Sonra sizi cok elemli bir azap yakalar. Iste su deve peygamberligimin dogruluguna bir delildir. Bu kuyunun suyunu nöbetle muayyen bir gün devenin icme hakki vardir. Muayyen bir gün de sizin icme hakkiniz vardir. Sakin bu deveye fenâlik dokundurmayiniz! Sonra sizi büyük bir günün azâbi yakalar » . Ama Semudlular bunu dinlemeyip devenin ayaklarini kesip öldürdüler: «Buna ragmen onlar deveyi kestiler; ama pisman da oldular» . Bu - igrenc - isi baslarinin Kudar bin Sâlif isimli 9 kisilik bir grup yapti . Hz.Sâlih ile alay edip:'Eger hakikaten peygamber isen bize vâd ettigin azâbi getir' dediler : « Büyüklük taslayanlar dediler ki: 'Biz de sizin inandiginizi inkar edenlerdeniz. Derken o disi deveyi ayaklarini keserek öldürdüler ve Rablerinin emrinden disari ciktilar da: Ey Sâlih! Eger sen gercekten peygamberdensen bizi tehditettigin azabi bize getir, dediler» . Devenin bastigi yerden kan fiskirdigini, agaclarin yapraklarinin kizardigini, kuyulardaki suyun kan kirmizisi, yüzlerinin sapsari oldugunu gördüler ve birbirlerine haber verdiler. Allahü Teâlâ Sâlih âleyhisselama o beldeyi terk etmelerini ve bir siddetli azabin gelecegini vahyetmesi üzerine Hz.Sâlih ve kendisine imân eden 4000 kisi ile birlikte orayi terk ettiler. Semudlularin yüzleri ise kana boyanmis gibi kipkirmizi, daha sonra da simsiyah oldu. Cebrail aleyhisselam onlari bir sabah vakti sayha ile azablandirdi. Semud'un muhkem binalari bile kendilerini kurtarmadi ve onlar sayhanin siddetinden hepsinin ödleri patlayarak helâk oldu: «(Bu azginlara) azabim ve uyarilarim nasil oldu! Biz onlarin üzerlerine korkunc bir ses gönderdik. Hemen hayvan agilina konan kuru ot gibi oldular » . Ancak birisi sayha'dan kurtulmustu. Bunun ismi Ebû Rigâl isminde birisi idi. Ebû Rigâl Semûd'un helâk oldugu sirada Mekke-i Mükerremede Harem-Serif'de idi. Bu sebepten dolayi ona musibetten bir sey isâbet etmedi. Günlerden bir gün Harem'den ciktiginda gökten bir tas düsüp onu öldürdü. Resulallah Hicr'e ugradigi vakit buyurdu ki: « Mucize istemeyiniz. Muhakkak ki Sâlih'in kavmi mucize istedi de, Allahü Teâlâ onlara deve gönderdi. Deve bu yoldan suya gider, su taraftan giderdi. Sonra onlar, Rablerinin emrinden (hak sözden) dönüp haddi astilar. Allah'in hareminde olan bir kisi disinda (ve imân edenler müstesna) Semûd kavminden herkesi helâk eden bir sayha onlari yakalayiverdi» Bunun kim oldugu sorusuna:« Ebû Rigâl'dir. Harem'den ciktiginda isâbet eden azâb ona da isâbet etti» dedi. Sâlih peygamber bundan sonra imân edenlerle birlikte Mekke veya Sam taraflarina gitti (Elmaliya göre ise Filistine gitti) , Remle'de yerlesti. Mekke'de vefat edip Kâbe-i Muazzama yaninda defn edildi. Hz. Sâlih'in deve mucizesinden hâric baska mucizeleri sunlardi: -Sâlih peygamberin duasi üzerine- meyvesiz agaclarin meyve vermesi, tastan su cikmasi ve bir Semûd'lunun Hz.Sâlih'in cadirini yakmasi üzerine onun yanmamasi.

HZ.İBRAHİM (S.A.)

1. Hz. Ibrahim hakkinda genel bilgiler
Hz. Îbrahim Kur'an-i Kerim'de bildirilen peygamberlerdendir : « Kitap'ta Ibrahim'i an. Zira o, sidki bütün bir peygamberdi » . Ülül'azm denilen peygamberlerin ücüncüsü olup Mezopotamya'daki Keldâni kavmine gönderilmistir. Peygamberimiz Muhammed Mustafa (S.A.V.)'dan sonra Allah katinda insanlarin en üstünüdür, cünkü ileride görecegimiz gibi Allahü Teâlânin varligini kendi akil ve mantigiyla bulmustur. Allah ona Halil'im (dostum) diye buyurdu. Onun icin «Hâlilürrahman» olarak zikredilir. Kendisine on suhuf (forma) verildi. Ogullari, Ismail ve Ishak aleyhisselam'dan ziyade soyundan daha bircok peygamber geldigi icin «Ebü'l enbiya» (peygamberler babasi) da denilmistir. Beni Israil oglu olan Hz. Ishak, Arap kavmi ise diger oglu Hz.Ismail'den türemistir. Babasinin Âzer'in mi, Târuh'un mu olup olmasi hakkinda ihtilaf vardir (genis bilgi ileride, 2.2 noktada verilecektir) . Bir rivayete göre annesinin ismi Emile'dir . Hz.Ibrahim peygamberimizin dedelerindendir .

2. Hz. Ibrahimin hayati

2.1. Hz. Ibrahim'in yasadigi zaman ve mekan
Ibrahim aleyhisselamin nesebi Nuh aleyhisselamin oglu Sam'a dayanir. Hz. Nuh'un vefati ile Hz. Ibrahim arasinda iki peygamber (Hz.Hud & Hz. Sâlih) vardir. Bu fâsila (rivayete göre, M.K.) 1143 senedir. Hz. Hud ile Hz. Ibrahim arasinda da 630 yillik bir fâsila oldugu bildirilmistir. Dogum yeri Bâbil kentidir .

2.2. Ibrahim aleyhisselamin babasi
Allahü Teâlâ Kur'an-i Kerim'de :
«Ibrahim, babasi Âzer'e...» buyurmaktadir. Bu âyetten anlasilacagi gibi Hz. Ibrahim'in babasi Âzer isminde idi. Ama, bazilarina göre Ibrahim aleyhisselamin babasi -Kur'anda bildirilen- putperest Âzer degil, mü'min olan Târuh idi. Bu görüsü destekleyenler arasinda meshurlari Abdülhakim Arvâsi, Kadi Beydâvi ve Senâullah Dehlevi vardir, ama Sii'ler de bunu söylemektedirler . Bir rivâyete göre Âzer Hz. Ibrahim'in - amcasi olup - Târuh'un ölmesiyle Emile ile evlenip, Hz. Ibrahim'in üvey babasi oldu. Tefsir yönünden bunu böyle aciklamaktadirlar : En'am suresinin manasi : «Ibrahim, Âzer olan babasina dedigi zaman» anlamindadir. Böyle olmasaydi Kur'an-i Kerim'de «Babasi Âzer'e dedigi zaman» demeyip, "Âzer'e dedigi zaman" veya "Babasina dedigi zaman" demek yetisirdi . Âzer, kendi babasi olsaydi "Babasi" kelimesi fazla olurdu demektedirler. Bir kanit olarak Sua'ra suresinin 219. ayetini göstermektedirler. Bu surede Allah « Secde edenler arasinda dolasmani da görüyor » denilmektedir. Buna göre Peygamberimizin sülâlesinde hicbir putperest yokturdur. Bu görüse rededenler ise, ki bunlar arasindaTaberi, Ebu Hayyan ve Elmalili Muhammed Hamdi Yazir vardir, acik olan âyete (En'am, 74) bir mâna verilmek istenmistir demektedirler. Mealine göre manalar degistigi icin an