Misak Ayeti ve Tefsiri
"Allahü Teala (c.c) ruhlar aleminde iken; bütün insanlardan «Misak» almıştır. Bu bir anlamda Allah (c.c) ile insanlar arasında tahakkuk eden manevi bir mukaveledir, sözleşmedir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: «Hani Rabbin, Adem oğullarından; onların sırtlarından zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefislerine şahid tutmuş «— Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» (demişti) Onlar da «— Evet (Rabbimizsin), şahid olduk» demişlerdi. (İşte bu şahidlendirme) Kıyamet günü «Bizim bundan haberimiz yokdu» dememeniz içindi. Yahud «Daha evvel ancak atalarımız (Allah'a) -şirk koşmuştu. Biz de onların ardından (gelen) bir nesiliz. Şimdi o batılı kuranların işlediği (günahlar) yüzünden bizi helak mı edeceksin?» dememeniz içindi, îşte biz âyetlerimizi böylece açıklarız. Olur ki (Küfürlerinden) dönerler" hükmü beyan buyurulmuştur.
Malûm olduğu üzere; «Ne zamandan beri Müslümansın?» sualine her müslüman «Galû Belâ'dan beri» diyerek cevap verir. İşte «Galû Belâ» kavramı; Ayet-i Kerime'de geçen, ruhlar alemindeki «Misakı» anlatmak içindir. Molla Hüsrev, Misak hadisesiyle ilgili olarak şunları zikrediyor. «Misak ayetinde iki husus vardır. Birincisi: Allahü Teala (c.c) 'nın ikrarıdır. (Yani — Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» suali) ikincisi: İnsanların kendi nefislerine şahid tutulmasıdır. Bunun tabii sonucu olarak; insanların yerine getirmesi gereken vazifeler (Emânet) ortaya çıkmıştır» Allahü Teala (c.c)'nın; gerek kendi hukuku, gerek yarattıklarının hukuku ile ilgili tekliflerinin varlığını hepimiz biliyoruz. İnsanın lehindeki ve aleyhindeki haklarına sahip olabilmesine de «Ehliyet» denilmiştir. Teklifler, bu ehliyete dayanır. Teklife muhatab olan. her insana da «Mükellef» denilmiştir!." (Y.Kerimoğlu, Fıkhi Meseleler, C/1, sh:86.Ölçü Yay.1989 İst.)
Şimdi gelelim El-Esas Fi't-tefsir sahibi Said Havva (rh.a)'nın nakline : "Bu nassın tefsirinde müfessirler iki ayrı görüş ortaya atmışlardır .......İbn Kesir'in görüşüne göre ise ilke olarak müfessirler arasında herhangi bir çelişki olmadığı görüşündedir. Ona göre şanı büyük yüce Allah (c.c), Hz.Adem (A. S.) 'in zürriyetini Adem oğullarının sulbünden çıkartıp onları kendi nefislerine karşı şahid tuttuğu gibi, insan fıtratını da tevhid esası üzerine yaratmış bulunuyor. İbn Kesir bu konuda şu açıklamaları yapmıştır : " Her doğan fıtrat (Din) üzere doğar" : "Yüce Allah bizlere Ademoğullarının sulblerinden zürriyetlerini çıkardığını, kendisinin onların Rabbi mutlak sahip ve egemenleri olduğunu, O'ndan başka hiçbir ilah bulunmadığı konusunda kendilerine şahit tuttuğunu haber vermektedir.
Nitekim şanı yüce Allah (c.c) onları bu fıtrat üzere yaratmış ve onların mayalarında bu hakikati yerleştirmiştir. Yüce Allah (cc) şöyle buyurmaktadır: "Sen yüzünü hanif olarak dine, dosdoğru çevir. Allah'ın insanların üzerinde yaratmış olduğu fıtrata. Allah (cc)'ın yaratmasında değiştirme olmaz." (Er-Rum, 30/30).
Buhari ve Müslim'de Ebu Hureyre (r.a.)'nin rivayetine göre Resülüllah (s.a) şöyle buyurmuştur : "Her doğan fıtrat üzere doğar -bir diğer rivayette; "bu din üzere doğar" denilmektedir. Sonra onun anne ve babası onu yahudi, hristiyan veya mecusî yapar. Tıpkı bir hayvanın kusursuz bir yavru doğurması gibi. Siz o hayvanda herhangi bir eksiklik görüyor musunuz?" Müslim Sahih'inde Iyad b.Hımar'dan gelen rivayete göre Rasülüllah (s. a.) şöyle buyurmuştur : "Allah (cc) buyuruyor ki: Ben kullarımı hanif olarak (dosdoğru din üzerinde) yarattım. Arkasından şeytanlar onlara sokularak onları yoldan uzaklaştırdı, kendilerine helâl kıldığım şeyleri onlara haram kıldı." İmam Ebu Cafer b.Cerir (rh.a)... Sa'd oğullarından olan el-Esved b. Seri'den şöyle dediğini rivayet etmektedir : Rasülüllah (s. a) ile birlikte dört gazveye katıldım. Savaşçılar öldürüldükten sonra geriye kalan çocuklarını aldılar. Rasülüllah (s.a)'a bu durumun haberi ulaşınca ona ağır geldi. Sonra da şöyle buyurdu : “Bazı kimselere ne oluyor ki küçük çocukları alıyorlar.” Orada bulunanlardan birisi:
— Ey Allah'ın Rasûlü, onlar müşrik çocukları değil midir? Deyince Hz.Peygamber şöyle buyurdu: “ -Sizin en hayırlılarınız müşrik çocukları değil midir? Şunu biliniz ki Her doğan fıtrat üzere doğar. Onun dili gerçek durumunu açıkça ortaya koyana kadar, o fıtrat üzere kalır. Onu Yahudi veya Hıristiyan yapan da anne ve babasıdır."
—Hadisi rivayet edenlerden birisi olan el-Hasen şöyle dedi: Allah'a yemin ederim ki, yüce Allah Kitab-ı Kerimi’nde: "Hani Rabbin Âdemoğullarının sulbünden zürriyetlerini çıkarmış......" diye buyurmuştur. ..Bu hadisi İmam Ahmed'de rivayet ettiği gibi, Nesai'de Sünen'inde rivayet etmiştir. Ancak, o El-Hasen Basri'nin söylediği sözü ve bu söz ile birlikte Ayet-i Kerime'yi okuduğunu zikretmemiştir. Hz. Adem' in sulbünden zürriyetin alındığı konusunda ve onların ashab-ı yemin, ashab-ı şimal, olmak üzere ayrıldıklarına dair bir çok hadis varid olmuştur. Bazı hadislerde de Allah'ın Rabbleri olduğuna dair şahidlikleri alındığından da söz edilmektedir.
İmam Ahmed (rh.a) Enes b.Malik (r.a)'den gelen rivayete göre Peygamber (sav)'in şöyle buyurduğu zikredilmektedir; "Kıyamet günü cehennemliklerden olan kişiye şöyle denilecektir:
—Ne dersin, eğer yer yüzündeki herhangi bir şey şu anda senin olsaydı (azabtan kurtulmak için) onu feda eder miydin? O kişi:
— Evet, diyecektir. Bunun üzerine ona (Yüce Allah) şöyle diyecektir :
— Ben senden bundan daha basit bir şey istemiştim. Âdem'in sulbünde senden bana hiç bir şeyi ortak koşmaman üzere söz almıştım, fakat sen bana şirk koşmaktan başka hiçbir yolu tutmadın.”
Bu iki hadisi de Buharı ve Müslim rivayet etmiştir. Yine İmam Ahmed, İbn-i Abbas (r.a)'dan 'da Peygamber (sav)'den şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Şanı yüce Allah Adem (as)'in zürriyetinden Ne'man’ da—bir vadi—söz almıştır. O’nun sulbünden bütün zürriyetini çıkarmış ve önünde yaydıktan sonra, karşılıklı olarak onlarla konuşarak şöyle buyurmuştur: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Onlarda : "Evet biz buna şahidiz." demişlerdi. Kıyamet günü "Bizim bundan haberimiz yoktu demeyesiniz". Bu hadisi Nesai, İbn-i Cerir, İbn-i Ebi Hatim de rivayet etmiş, Hakim de Müstedrek'inde bunu zikrederek, "isnadı sahih" demiştir.
Ayrıca İmam Ahmed. .... .Müslim b. Yesar el-Cühani'den şunu rivayet etmektedir: Ömer b.el-Hattab (r.a)'a "Hani Rabbin Ademoğullarının sulbünden zürriyetlerini çıkarmış ve kendilerini nefislerine karşı şahid tutmuş : "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar da : "Evet, biz buna şahidiz " demişlerdi." Ayeti hakkında soru sorulmuş O'da şöyle demişti:
— Rasulullah (s.a.v)'a bu ayet hakkında soru sorulduğunu dinledim, şöyle buyurdu: "Allah Adem'i yarattı. Sonra onun sırtını sağıyla sıvazladı, ondan bir zürriyet çıkardı ve buyurdu ki: Ben bunları cennet için yarattım ve onlar cennetliklerin ameliyle amel edeceklerdir. Sonra sırtını tekrar sıvazladı, oradan da zürriyet çıktı ve buyurdu ki: Bun ları da ateş için yarattım ve bunlar ateşliklerin ameliyle amel edeceklerdir." Bunun üzerine orada bulunanlardan birisi :
— Peki, ey Allah'ın Rasülü ya amel ne içindir? deyince Rasülüllah (s.a.v) şöyle buyurdu:
— Allah bir kulu cennet için yarattığı vakit, o da cennetliklerin ameli ile amel eder. Nihayet cennetliklerin herhangi bir ameli üzerinde ölünceye kadar bu böylece sürer. Allah da bu ameliyle cennete koyar. Bir kulu da cehennem için yarattığı takdirde o kişi de cehennemliklerin ameliyle amel eder. Nihayet cehennemliklerin herhangi bir ameli üzere ölene kadar bu böylece devam eder, onu da cehenneme koyar". Hadis-i şerifi bu şekilde Ebu Davud, Nesai ve Tirmizi rivayet etmiş ayrıca Tirmizi "Bu Hasen bir hadisdir" demiştir. Yine Tirmizi bu ayetin tefsiri ile ilgili olarak Ebu Hureyre (ra)'nin şöyle dediğini rivayet etmektedir. Rasülüllah (s.a.v) şöyle buyurdu:
——Allah (cc) Adem'i yaratınca sırtını sıvazladı. Sırtından kıyamet gününe kadar soyundan gelip te yaratacağı her canlı düştü. Onlardan her bir kişinin gözleri arasında nurdan bir parıltı koydu. Arkasından onları Adem'e arz etti "Rabbim bunlar kim oluyor?" deyince; "İşte bunlar senin soyundan gelecek olanlardır" diye buyurdu. Aralarında gördüğü bir adamın gözleri arasında ki aydınlık hoşuna gitti ve : "Rabbim bu kimdir?" diye sorunca şöyle buyurdu : "Bu senin soyundan sonraki ümmetlerden gelecek Davud adında bir adamdır" diye cevap verdi.
Adem: "Rabbim ona ne kadar ömür verdin? diye sorunca yüce Allah : Altmış sene diye buyurdu. Adem : Rabbim benim ömrümden ona kırk sene ekle, dedi. Adem' in ömrü tükenip te ölüm meleği ona gelince :
— Daha ömrümden kırk sene geriye kalmadı mı? deyince, melek :
— Sen o kırk seneyi oğlun Davud'a vermedin mi? deyince Hz.Adem bunu kabul etmedi..... Daha sonra Tirmizi : "Bu Hasen-Sahih bir hadistir" dedi. Ayrıca bu hadisi Müstedrek'inde Hakim 'de rivayet etmiş ve : "Müslim'in şartına göre sahihtir" demiştir. Bu hadis-i şerifler şuna delildir; Aziz ve Celil olan yüce Allah (cc) Hz. Adem'in sulbünden zürriyetini çıkartmış, cennetlik ile cehennemlikleri birbirinden ayırt etmiştir." (2)
"Ahd", Lûgatta "bir şeyi korumak, hâlden hâle onu muhafaza etmek, vasiyet etmek ve ısmarlamak" gibi mânâlara gelir. İslâmî ıstılâhta ahd-ü misak denilince, ruhlar âleminde Allahû Teâla (cc) ile insanlar arasında tahakkuk eden "mukavele"· akla gelir. Bu ahd-ü misak sadece müslümanlarla değil, bütün insanlarla tahakkuk etmiştir.
Şimdi Ahd-ü Misak âyetlerine dikkat edelim: "Hani Rabb'in Âdem oğullarından, (insanlardan) onların sırtlarından zürriyetlerini çıkarıp, kendilerini nefislerine şahid tutmuş: `Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?' (demişti). Onlar da: `Evet (Rabb'imizsin) şahid olduk' demişlerdi. (işte bu şahidlendirme) kıyamet günü: `bizim bundan haberimiz yoktu' dememeniz için." "Yahûd, daha evvel ancak atalarımız (Allah'a) şirk koşmuştur. Biz de onların ardından gelen (izinden ayrılmayan) bir nesiliz. Şimdi, o bâtılı kuranların işlediği (günahlar) yüzünden bizi helâk mı edeceksin? dememeniz içindir."
Molla Hüsrev; "Ahd-ü misak" ayetiyle ilgili olarak şunları kaydetmektedir: "Bu âyet-i kerime'de iki husus vardır: Birincisi Allahû Teâla (cc)'nın ikrarıdır, ikincisi insanların kendi nefislerine şahid tutulmasıdır. Bu "Ahd-ü Misak'ın" tabii sonucu olarak insanların yerine getirmesi gereken vazifeler ortaya çıkmıştır." "Ahd-ü Misak"ın tabii sonucu insanın emaneti yüklenmesidir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de: "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) ettik de, onlar bu emaneti yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan(a gelince, o tuttu) bunu sırtına yüklendi. Çünkü o çok zulümkâr ve çok câhildir." buyurulmaktadır. Müfessirler, bu âyet-i kerimede zikrolunan emanet'in, tekalif-i ilâhiyye'nin cümlesi (ilâhi tekliflerin tamamı) olduğu hususunda müttefiktirler.
Usul-i Fıkıh'ta emanet; Allahû Teâla (cc)'nın gerek kendi hukuku, gerekse yaratılmışların hukuku ile ilgili bütün vazifelerine verilen isimdir. Hz. Enes (ra)'den rivayet edilen bir hadis-i şerif'te Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Emanete riayeti olmayanın imanı da yoktur, ahde vefası olmayanın dini de yoktur" buyurduğu bilinmektedir. Elbette emanet ve ahde vefâ; ruhlar âleminde tahakkuk eden "zimmet" ile de yakından alâkalıdır. . Devletler arasındaki "Muahede" fıkıh kitaplarından geniş şekilde izah edilmiştir. Bu ferdî değil, siyasî bir hadisedir.Umumi kaidelerden olan; "Kişi ikrarı ile muâheze olunur." kaidesi ferdî bir hâdisedir ve ahd-e vefa ile yakından alâkalıdır. zira her söz ve taahhüd, sorumluluğu da beraberinde getirir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de: "...Bir de ahdi yerine getirin. Çünkü ahid (den cayanlar, riayet etmeyenler sorumludur" "Karşılıklı muahede yaptığınız vakit, Allah'ın ahdini yerine getirin. Sapasağlam ettiğiniz yeminleri bozmayın, (Nasıl olur ki) üzerinize Allah'ı kefil yapmıştınız. Şüphe yok ki, Allah ne yapacağınızı bilir" buyurulmuştur.
Siyasî mahiyetteki ahid (muahede-anlaşma), velâyet hukuku ile ilgilidir ve müslümanları bağlayıcıdır. İmam-ı Muhammed (rha), "Müslümanlar, müşriklerden bir kavimle anlaşsalar (ahid yapsalar), bu anlaşmadan dolayı mallarını almak müslümanlara caiz değildir. Meğer ki, gönül rızasıyla vereler. Çünkü, bu muahede sayesinde artık onların malları ve canları, tıpkı müslümanlarınki gibidir. Nasıl gönül rızasıyla vermeleri dışında, müslümanların mallarını almak caiz değilse, anlaşmalı müşriklerin mallarını almak ihanet ve ahde vefasızlıktır. Halbuki Rasûlüllah (sav) "Ahidlere vefalı olmak gerekir, gadretmek câiz değildir" buyuruyor" hükmünü zikrederler. Ahde vefa'nın zıddı "gadr"dır. Tâgûtlara iman eden insanlar, ruhlar aleminde verdikleri ahdi bozmuşlardır. Bu gadr, en büyük zulümdür. Amelî olan ahde vefâsızlık ise haramdır." (3)
İşte insanların yerine getirmesi gereken vazifeleri Allahü Teala (c.c) hatırlatıyor ki; "Kıyamet günü: Bizim bundan haberimiz yoktu" demeyeler. O gün böyle bir mazeret ileri sürmeyeler. Burada dikkati çeken bir hususta şudur : İnsanlarla Allahü Teala (cc) arasında tahakkuk eden mukavele, sözleşme, ahidleşme yalnız müslümanlarla değil, bütün insanlarla yapılmış olmasıdır. Tevhid mücadelesi tarihînde bütün Resüller, Nebiler yanların da getirdikleri kitaplarla bu ahidleşmeyi, sözleşmeyi, senetleşmeyi hatırlatarak Allah (cc)'a kulluk etmelerini, Tağuta kulluktan kaçınmalarını ve Tağut'un hükümlerini reddetmelerini tebliğ etmişlerdir. Bu hatırlatmanın sebebi ne içindi? Elbette; "Bizim bundan haberimiz yoktu" dememeleri içindi!
Bu nokta da bir gerçeği hatırlatmadan geçemeyeceğim. Tağut'a kulluk etmede kusur etmeyen tüm keferelerin, mü'minlere "GERÎCÎ" kelimesini kullanmaları bize öyle geliyor ki tesadüfi değildir. Zira, insanlığın tarihine, geriye doğru gidildikçe îlk insan Hz.Adem (as) ve daha geriye gidildikçe ruhlar aleminde tahakkuk eden Âhd-ü Misak mukavelesi karşımıza çıkmaktadır. Bizler, ruhlar aleminde verdiğimiz söze bağlılığımızı bu dünyada da isbat ettik. Zira mü'min olduğumuzu ve iman etmekle iftihar ettiğimizi söylüyoruz. İnkarcı müstekbirler ise ilerici olduklarını mırıldana dursunlar, sonuç itibariyle ilericilik te de mü'minlerden yine geri kalmışlardır. Zira bu zavallı insanlar inkarcı kafalarıyla ileriye tek adım atamamışlardır. Mü'minlerin bu dünyadan öte bir de ebedi kalacakları selâm yurtları vardır. İnkarcıların mü'minlerden ileri olduğu tek mekân vardır. O da Cehennemdeki ateşin derinliğine doğru aldıkları yoldur. Dolayısıyla bu ilericilikleri de tesadüfi olmasa gerektir. İleride yine hatırlatacağımız gibi bu ayet-i kerimede yüce Allah (cc) Hz.Adem (as)'den günümüze ve bundan sonrada kıyamete kadar yaşayacak tüm insanlara öyle bir hatırlatma yapıyor ki, akıl sahibi hiç bir insan bu hatırlatmadan yakayı kurtaramıyor.
İşin aslına ve esasına daha geniş bir zaviyeden bakacak olurrsak, sanki Allahü Teala (cc) insanoğlunun ateşe girmemesi için her türlü uyarı ve ikazları yapmıştır! Elbette bu uyarı ve hatırlatmalar boşuna değildir. Allahü Teala (cc)'nın Rahman sıfatının tecellisi gereğidir. Zira imtihan alanının koşulları, şartları aynı olması gerektiği gibi imtihan alanına girecek insanlarında aynı şartlarla girmesi gerekmektedir. Bu eşitlikte Cenab-ı Hakkın adaleti gereğidir. Ancak Rabbini tanımadan hayatını sürdürmeğe çalışan ve gelebilecek tüm uyarılara kulaklarını tıkayan Fir'avuni kültüre hayran insanlar, bu hatırlatmayı duymamak için adeta yarış etmektedirler! Her şeyin en iyisini en doğrusunu bildiklerini zanneden bu cahil ve zalim insanlar cahiliyye bataklığında çırpına dursunlar, karşılaşacakları elim azabı hep inkar ede gelmişlerdir.
Zira insanın çok cahil ve zulümkâr olduğunu bizzat Allahü Teala (cc) kendisi kitabında açıklamıştır: "O (insan) gerçekten çok zalim ve çok cahildir." (Ahzab:72) Öyle ya bir damla sıvıdan meydana gelen insan, ruhlar alemini unutabilir. Ruhlar aleminde verdiği söze bağlı kalmayabilir. Hatta tüm bunları ve bunların sahibini unutabilir. O insan oğlu dünyaya dalabilir. Her şeyi arkasına atabilir. Kimi insan şöhret sahibi, kimi insan şehvet delisi olabilir. Kimi insan makam delisi, kimi insan mal delisi olabilir. İşte böyle bir insan nefsini ilahlaştırınca başka bir ilaha ihtiyacı kalmayabilir! Bu tuzaklar nice insanları helak etmemiş ki? Bu hastalıklar yalnız inkarcılar için değil, mü'minler içinde geçerlidir. Makam için dinini, şehvet içim imanını satanlar mı olmamış? Dünya için ahiretini, şöhret için şahsiyetini satanlar olmamış mı? Elbette çok olmuştur. Tarih canlı şahittir. Görenedir görene, köre nedir köre ne? Bu dünya imtihan diyarıdır.
Allahü Teala (cc) dileseydi tüm insanları cennetine koyabilirdi. Cenneti çok geniştir. Buna muktedir iken insanlardan söz alıp dünyaya göndermiş ve imtihana tabi tutmuştur. Bu imtihan sonucuna göre cennetlik ve cehennemlik tasnifini yapacaktır. "Allah dileseydi mutlaka hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola eriştirir ve herhalde hepiniz, bütün yaptıklarınızdan sorumlu olacaksınız. " (16/93) İnsanoğlunun geliş ve gidişi için söylenmiş çok güzel bir söz vardır: 'Ana rahminden çıktık geldik dünya denilen pazara, bir kefen aldık döndük mezara.' Hz. Abdullah ibn-i Mes'ud (ra)'dan rivayet edilen bir hadis-i şerif'in son kısmında Resül-i Ekrem(sav)'in dünyaya bakışını net olarak ortaya koymaktadır : "-..... .Resul-i Ekrem (sav) “—Benim dünya ile ne işim var. Ben dünyada, bir ağaç altında gölgelenip de, bırakıp giden yolcu gibiyim" (4) buyurmuştur."
Bir ağacın gölgesinde gölgelenen bir yolcu misali olmak var. Nasıl dönülmeliydi Allahü Teala (cc)'ya ? İşte nefisler ilahlaştırılıp ta dönülmemeliydi. İnsan azgınlaşıp ta Tağut'laşmamalıydı. O'nun tayin ve tesbit ettiği hayat nizamından başka bir nizam seçilmemeliydi. O'ndan başkalarına kulluk edilmemeliydi. O günde, nice yüzlerin ağarıp, nice yüzlerin kararacağı günde "Bizim bundan haberimiz yoktu" denilmemeliydi. Şanı yüce Rabbimiz ne kadar da büyük bir rahmet ve merhamet sahibi ki, Adaletinin gereği ve imtihan alanında ki tüm fiillerin değerlendirilmesi gereği, kulunun yine de elim azaba düşmemesi için kullarını uyarıyor ve akl etmelerini istiyor. Sakın böyle bir günün, hesap gününün olacağını cennet ve cehennem gibi farklı iki yurdun sunulacağını unutmayın. Bizim bundan haberimiz yoktu demeyin. Bu noktada 'Yaşasın kafirler için cehennem' cümlesini söylememek elde değil! Hayat rehberimiz Kur'an-ı Kerim'de yüce Rabbimizin hatırlatma babından inzal ettiği A'raf suresinin I72.ayet-i kerimesi ile ilgili bilgileri kısa ve öz olarak aktardıktan sonra şimdi önderimiz ve liderimiz Efendimiz Hz.Muhammed (sav)'in, konu ile ilgili açıklamalarına ve öğütlerine bakalım .
MÎSAK
Allahû Teâla (cc)'nın bütün insanlardan ruhlar âleminde iken "misak" aldığı, mütevatir haberlerle (nassla) sabittir. Bu bir anlamda Allahû Teâla (cc) ile insanlar arasında tahakkuk eden, manevî mukaveledir. Her mü'min "Ne zamandan beri müslümansın?” sualine “Galû Belâ'dan beri" diyerek, bu misakı zikreder. Dolayısıyla misak kelimesini ve kavramını iyi bilmek durumundayız.
Önce kelime üzerinde duralım. Misak, Ve-Si-Ka veya Ve-Sü-Ka fül kökünden gelir. Lûgatta "sağlam yapmak veya işi sağlama bağlamak" gibi mânâlara gelir. Vesseka; sağlam yaptı, tevsik etti ve resmileştirdi demektir. Türkçe'de "delili tevsik etmek" şeklinde kullanılır. Bilindiği gibi tevsik; "vesseka" fiilinin masdarıdır.2 Türkçe'de Ve-Se Ke fül kökünden gelen vesika kelimesi kullanılır. Meselâ: Vesikalık fotoğraf veya resmî vesika denilir. Vesak veya visak; aynı fiilden türeme iki isimdir; kendisiyle tevsik olunan, güçlendirilen ve sağlam bağlanan mânâsına kullanılır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de "Onun için küfredenlerle (savaş esnasında) karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları mecâlsiz bir hâle getirdiğiniz zaman artık bağı güçlendirin (fe'şüddû'1 vesak). Ondan sonra ise ya iyilik (yapın), yahud fıdye (alın). Yeter ki harp (erbabı) ağırlıklarını yanına bıraksın. (Emir) böyledir. Eğer Allah dileseydi onlardan (savaş olmadan da) elbette intikam alırdı. Fakat (cihadı emretmesi) sizi birbirinizle imtihan etmesi içindir. Amel (ve hizmet) lerini aslâ boşa çıkarmayız."3 hükmü beyan buyurulmuştur.. Yine bir diğer âyet-i kerime'de "Artık o gün (Allah'ın) azâbı gibi hiç kimse azab yapamaz. Onun vurduğu bağ gibi (yûsikî) de kimse bağ vuramaz"4 buyurulmuştur.
Misâk; kendisiyle bağlanılan söz, yapılan ve mutlaka yerine getirilmesi gereken anlaşma demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de "Hani biz İsrailoğullarından Allah'dan başkasına ibadet etmeyin, anneye, babaya, yakınlara iyilik yapın, insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin' diye bir misak almıştık. Sonra dâ içlerinden az bir kısmı hâriç, yüz çevirdiler ve hâlâ da yüz çevirmekteler."5 âyetinde, Allahû Teâla (cc)'nın İsrailoğularından aldığı kuvvetli söz izah buyurulmuştur. Esasen bütün peygamberlerden ve onların şahıslarında bütün ümmetlerden misak alınmıştır. Nitekim: "Allah, peygamberlerinden `Andolsun ki size kitap ve hikmet verdim. Sonra da size nezdinizdeki (o kitap ve hikmeti) tasdik eden bir peygamber gelmiştir (gelecektir), ona kat'iyen iman ve ona mutlaka yardım edeceksiniz' diye misak aldığı zaman dedi ki: `ikrar ettiniz ve uhdenize bu ağır yükümü (vecibemi) alıp-kabul eylediniz mi? Onlar (cevaben) `ikrar ettik dediler. (Allah) dedi ki: "Öyle ise (birbirinize ve ümmetlerinize karşı) şahit olun. Ben de sizinle beraber şahitlik edenlerdenim."6 âyetinde, bu husus açıkça belirtilmiştir. Ahd-ü misâk; bütün peygamberler ve onların ümmetleri için geçerlidir. Bütün peygamberler insanları İslam'a (Allah'a teslim olmaya) çağırmışlar ve karşılığında hiçbir ücret talep etmemişlerdir. Resûl-i Ekrem (sav)'in "peygamberler, babaları bir kardeşler gibidirler, dinleri birdir." buyurmasındaki hikmet budur.
İslâm fıkıhında; misâk, ahd ve akd terimleri, mesûliyeti beraberinde getiren fiilleri (anlaşmaları) ifade için kullanılır. Daima taraflar vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Dinde zorlama yoktur. Hakikat iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim tâgûtu inkar edip de, Allahû Teâla (cc)'ya iman ederse o, muhakkak kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır (urveti'l-vuskâ). Allah, hakkı ile işitici (her şeyi) kemali ile bilicidir." hükmü beyan buyurulmuştur. Bu âyette Ve-Se-Ka fiil kökünden, "ism-i tafdil" kipindeki vüskâ kelimesi, tutulacak kulp anlamına gelen urve kelimesiyle kullanılmaktadır. Fahrûddin-i Razi, bununla ilgili olarak şunları zikretmektedir: "Bu (istiâretu'l mahsûs li'l ma'kûl) yani aklî olan bir meseleyi hissi olan bir şeye benzeterek teşbih etmektir. Çünkü bir şeyi tutmak isteyen kimse, onun kulpuna tutunur. Burada da böyledir. Bu dine tutunmak isteyen kimse, ona delâlet eden delillere yapışır. İslâm'ın delilleri, delillerin en güçlüsü ve en açığı olunca, bu delillerin el-Urvetu'l Vüskâ diye isimlendirilmesi gerekmiştir." Dikkat edilirse; kopması mümkün olmayan sağlam kulpun (urvetu' l-vüska nın) bir tarafında Allahû Teâla (cc) vardır, diğer tarafında ise insan!.. Allahû Teâla (cc) hâkimdir (hüküm koyucu). İnsan ise hükme mahkûmdur. Eğer insan misâkı bozar ve kopması mümkün olmayan sağlam kulpu bırakırsa, esfel-i safiliyne yuvarlanır. Hesap gününü düşünen her mü'min, ruhlar âleminde gerçekşen misaka ve o misakin tabiî sonucu olan emânete sahip çıkmak mecburiyetindedir.
KAYNAKLAR
(1) Geniş bilgi için Abdülaziz el-Buharî, KeŞfû'I Esrar, İst. 1308, c. IV, sh. 238. Ayrıca, Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, "Ahd" maddesi.
(2) Râğıb el-Isfahanî, el-Müfredrıı, İst. 1986, Kahraman Yay., sh. 804-805.
(3) Muhammed sûresi: 4.
(4) Fecr sûresi: 25-26.
(5) Bakara sûresi: 83.
(6) Âl-i İmran sûresi: 81.
(7) Sahih-i Buhari, İst.1401, Çağrı Yay. c. IV, sh.142K. Enbiya: 48.
(8) Bakara sûresi: 256.
(9) İmam Fahrüddin-i Razi, Mefatihû'l Gayb, Ank.1989, Akçağ Yay. c. V, sh.428. (Kelimeler ve Kavramlar) A. AZİZ
![]()