Misak  Ayeti  ve  Tefsiri

    "Allahü Teala (c.c) ruhlar aleminde iken; bütün  insanlardan  «Misak»  almıştır. Bu bir anlamda Allah (c.c)  ile  insanlar arasında tahakkuk  eden  manevi  bir  mukaveledir, sözleşmedir.     Nitekim  Kur'an-ı Kerim'de: «Hani  Rabbin, Adem oğullarından; onların sırtlarından  zürriyetlerini  çıkarıp  kendilerini  nefislerine  şahid  tutmuş   «— Ben  sizin  Rabbiniz  değil miyim?»  (demişti)  Onlar da   «— Evet (Rabbimizsin), şahid  olduk»  demişlerdi.     (İşte  bu  şahidlendirme)  Kıyamet  günü   «Bizim  bundan haberimiz yokdu»  dememeniz  içindi.  Yahud  «Daha evvel ancak atalarımız (Allah'a) -şirk  koşmuştu. Biz de onların ardından (gelen) bir  nesiliz.  Şimdi o  batılı  kuranların işlediği  (günahlar)  yüzünden  bizi  helak  mı  edeceksin?»    dememeniz  içindi, îşte biz  âyetlerimizi  böylece  açıklarız.  Olur  ki  (Küfürlerinden)  dönerler"   hükmü   beyan   buyurulmuştur.   

    Malûm olduğu üzere; «Ne zamandan  beri  Müslümansın?»  sualine  her  müslüman  «Galû Belâ'dan beri» diyerek  cevap  verir.  İşte  «Galû  Belâ»  kavramı;  Ayet-i  Kerime'de  geçen,  ruhlar  alemindeki     «Misakı»  anlatmak    içindir.  Molla Hüsrev,  Misak  hadisesiyle  ilgili  olarak    şunları  zikrediyor.  «Misak  ayetinde  iki  husus  vardır.  Birincisi: Allahü Teala (c.c) 'nın  ikrarıdır.  (Yani Ben sizin  Rabbiniz değil  miyim?»  suali)   ikincisi: İnsanların  kendi  nefislerine  şahid tutulmasıdır.  Bunun  tabii  sonucu  olarak;  insanların  yerine  getirmesi  gereken  vazifeler (Emânet)   ortaya  çıkmıştır»  Allahü  Teala (c.c)'nın;  gerek  kendi  hukuku,  gerek  yarattıklarının  hukuku  ile  ilgili  tekliflerinin  varlığını  hepimiz  biliyoruz. İnsanın  lehindeki  ve  aleyhindeki  haklarına  sahip  olabilmesine de  «Ehliyet»  denilmiştir.  Teklifler,  bu ehliyete  dayanır.  Teklife  muhatab  olan. her   insana  da   «Mükellef»  denilmiştir!."  (Y.Kerimoğlu, Fıkhi Meseleler, C/1, sh:86.Ölçü Yay.1989 İst.)

   Şimdi  gelelim  El-Esas Fi't-tefsir sahibi  Said  Havva (rh.a)'nın nakline :  "Bu nassın  tefsirinde  müfessirler  iki ayrı görüş ortaya  atmışlardır .......İbn Kesir'in  görüşüne  göre  ise ilke olarak müfessirler arasında herhangi  bir  çelişki  olmadığı   görüşündedir.  Ona  göre  şanı büyük yüce Allah (c.c), Hz.Adem (A. S.) 'in  zürriyetini  Adem oğullarının  sulbünden  çıkartıp  onları  kendi  nefislerine  karşı  şahid  tuttuğu gibi, insan fıtratını da tevhid   esası  üzerine  yaratmış  bulunuyor.  İbn   Kesir  bu  konuda  şu açıklamaları  yapmıştır :  " Her  doğan   fıtrat (Din)    üzere  doğar" : "Yüce Allah bizlere   Ademoğullarının sulblerinden  zürriyetlerini  çıkardığını, kendisinin onların Rabbi  mutlak  sahip ve egemenleri olduğunu, O'ndan başka hiçbir  ilah   bulunmadığı    konusunda   kendilerine  şahit   tuttuğunu   haber   vermektedir.

   Nitekim şanı yüce Allah (c.c) onları bu  fıtrat üzere yaratmış   ve  onların  mayalarında bu hakikati  yerleştirmiştir.  Yüce Allah (cc) şöyle buyurmaktadır:  "Sen yüzünü hanif olarak dine, dosdoğru  çevir.  Allah'ın  insanların üzerinde yaratmış olduğu fıtrata.  Allah (cc)'ın yaratmasında  değiştirme  olmaz."  (Er-Rum, 30/30).

   Buhari ve Müslim'de Ebu Hureyre (r.a.)'nin rivayetine göre Resülüllah (s.a) şöyle buyurmuştur : "Her doğan fıtrat üzere doğar -bir diğer  rivayette; "bu din üzere doğar" denilmektedir. Sonra onun anne ve babası onu yahudi,  hristiyan  veya  mecusî yapar. Tıpkı bir  hayvanın  kusursuz bir yavru doğurması gibi. Siz o hayvanda herhangi  bir eksiklik görüyor  musunuz?"  Müslim Sahih'inde Iyad b.Hımar'dan  gelen  rivayete  göre Rasülüllah (s. a.) şöyle  buyurmuştur : "Allah (cc) buyuruyor ki: Ben kullarımı hanif olarak (dosdoğru din üzerinde) yarattım. Arkasından şeytanlar onlara sokularak onları yoldan uzaklaştırdı, kendilerine helâl kıldığım şeyleri onlara haram kıldı." İmam Ebu Cafer b.Cerir (rh.a)... Sa'd oğullarından  olan  el-Esved b. Seri'den şöyle  dediğini  rivayet  etmektedir :  Rasülüllah (s. a) ile birlikte dört gazveye  katıldım.  Savaşçılar    öldürüldükten sonra geriye kalan çocuklarını aldılar. Rasülüllah (s.a)'a   bu durumun  haberi  ulaşınca ona ağır geldi.  Sonra da şöyle buyurdu :  “Bazı  kimselere ne  oluyor  ki  küçük  çocukları  alıyorlar.” Orada  bulunanlardan   birisi:

— Ey Allah'ın Rasûlü,  onlar  müşrik  çocukları değil midir?   Deyince Hz.Peygamber şöyle buyurdu: “ -Sizin en hayırlılarınız müşrik çocukları değil  midir?  Şunu biliniz ki Her doğan fıtrat üzere doğar. Onun dili gerçek durumunu açıkça ortaya koyana kadar,  o fıtrat üzere kalır.  Onu Yahudi veya Hıristiyan yapan da anne  ve  babasıdır."

   —Hadisi  rivayet edenlerden birisi olan el-Hasen şöyle dedi: Allah'a yemin ederim ki,  yüce Allah Kitab-ı  Kerimi’nde:  "Hani Rabbin Âdemoğullarının sulbünden zürriyetlerini çıkarmış......" diye buyurmuştur. ..Bu hadisi İmam Ahmed'de rivayet ettiği gibi, Nesai'de Sünen'inde  rivayet  etmiştir. Ancak, o El-Hasen  Basri'nin  söylediği  sözü  ve  bu söz ile birlikte   Ayet-i  Kerime'yi okuduğunu zikretmemiştir. Hz. Adem' in sulbünden zürriyetin alındığı   konusunda ve onların  ashab-ı yemin,  ashab-ı şimal,  olmak  üzere  ayrıldıklarına  dair bir çok hadis varid olmuştur.  Bazı hadislerde de Allah'ın Rabbleri olduğuna dair şahidlikleri alındığından da  söz  edilmektedir.

     İmam Ahmed (rh.a) Enes b.Malik (r.a)'den gelen rivayete göre Peygamber (sav)'in şöyle buyurduğu zikredilmektedir; "Kıyamet günü cehennemliklerden olan kişiye  şöyle denilecektir:

 —Ne dersin, eğer yer yüzündeki  herhangi  bir  şey  şu anda senin olsaydı (azabtan kurtulmak için)  onu  feda  eder  miydin?   O  kişi:

 — Evet, diyecektir. Bunun üzerine ona (Yüce Allah) şöyle diyecektir :

— Ben senden  bundan daha basit bir şey istemiştim. Âdem'in  sulbünde  senden  bana hiç bir  şeyi ortak koşmaman  üzere  söz  almıştım,  fakat sen bana şirk koşmaktan başka hiçbir  yolu  tutmadın.

      Bu iki hadisi de Buharı ve Müslim rivayet etmiştir.  Yine İmam Ahmed, İbn-i Abbas (r.a)'dan 'da Peygamber (sav)'den şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Şanı yüce Allah Adem (as)'in zürriyetinden Ne'man’ da—bir vadi—söz almıştır. O’nun sulbünden bütün zürriyetini çıkarmış ve önünde yaydıktan sonra,  karşılıklı olarak onlarla konuşarak şöyle buyurmuştur: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?"  Onlarda : "Evet biz buna şahidiz." demişlerdi.   Kıyamet günü   "Bizim bundan haberimiz yoktu demeyesiniz". Bu hadisi Nesai, İbn-i Cerir, İbn-i Ebi Hatim de rivayet etmiş,  Hakim de Müstedrek'inde bunu zikrederek, "isnadı sahih" demiştir.

      Ayrıca İmam Ahmed. .... .Müslim b. Yesar el-Cühani'den  şunu rivayet  etmektedir: Ömer b.el-Hattab (r.a)'a  "Hani Rabbin Ademoğullarının sulbünden zürriyetlerini çıkarmış ve kendilerini   nefislerine karşı  şahid  tutmuş : "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar da : "Evet,  biz  buna  şahidiz " demişlerdi." Ayeti hakkında soru sorulmuş O'da  şöyle demişti:    

— Rasulullah (s.a.v)'a bu ayet hakkında soru sorulduğunu dinledim,  şöyle buyurdu: "Allah Adem'i  yarattı. Sonra onun sırtını  sağıyla  sıvazladı,  ondan  bir  zürriyet  çıkardı   ve buyurdu ki: Ben bunları cennet için yarattım ve onlar cennetliklerin ameliyle amel edeceklerdir.  Sonra  sırtını  tekrar  sıvazladı,  oradan da  zürriyet  çıktı ve buyurdu ki: Bun ları da ateş  için  yarattım   ve   bunlar   ateşliklerin  ameliyle  amel  edeceklerdir."  Bunun  üzerine  orada  bulunanlardan   birisi :

— Peki, ey Allah'ın  Rasülü  ya  amel  ne  içindir? deyince Rasülüllah (s.a.v) şöyle buyurdu:

 — Allah  bir  kulu  cennet   için yarattığı vakit, o da cennetliklerin  ameli ile amel eder. Nihayet  cennetliklerin  herhangi bir   ameli   üzerinde  ölünceye   kadar bu böylece sürer. Allah da bu ameliyle cennete koyar.  Bir kulu da cehennem için yarattığı takdirde o kişi de cehennemliklerin   ameliyle amel eder. Nihayet cehennemliklerin herhangi bir ameli üzere ölene kadar bu böylece  devam  eder, onu da cehenneme koyar".   Hadis-i şerifi  bu  şekilde  Ebu  Davud,  Nesai  ve  Tirmizi  rivayet  etmiş ayrıca Tirmizi  "Bu Hasen  bir hadisdir" demiştir. Yine Tirmizi bu ayetin tefsiri  ile  ilgili  olarak  Ebu  Hureyre (ra)'nin şöyle  dediğini  rivayet  etmektedir.  Rasülüllah  (s.a.v)  şöyle  buyurdu:

——Allah (cc) Adem'i yaratınca sırtını sıvazladı. Sırtından kıyamet gününe kadar soyundan gelip te yaratacağı her canlı düştü. Onlardan her bir kişinin gözleri arasında nurdan bir parıltı koydu. Arkasından onları   Adem'e arz etti  "Rabbim bunlar kim oluyor?" deyince; "İşte bunlar senin soyundan gelecek olanlardır" diye buyurdu. Aralarında gördüğü bir adamın gözleri  arasında ki  aydınlık hoşuna gitti ve : "Rabbim bu kimdir?" diye sorunca şöyle buyurdu : "Bu senin soyundan  sonraki  ümmetlerden  gelecek  Davud  adında bir adamdır" diye cevap verdi.

    Adem: "Rabbim ona ne kadar ömür verdin? diye sorunca yüce Allah : Altmış sene diye buyurdu.  Adem : Rabbim benim ömrümden ona kırk sene ekle,  dedi.  Adem' in ömrü tükenip te  ölüm meleği ona gelince :

— Daha ömrümden kırk sene geriye kalmadı mı? deyince, melek :

— Sen o kırk seneyi oğlun Davud'a vermedin mi? deyince Hz.Adem bunu kabul etmedi.....      Daha sonra Tirmizi : "Bu Hasen-Sahih bir hadistir" dedi. Ayrıca bu hadisi Müstedrek'inde Hakim 'de rivayet etmiş ve : "Müslim'in şartına göre sahihtir" demiştir.  Bu hadis-i şerifler  şuna delildir;  Aziz ve Celil olan yüce Allah (cc) Hz. Adem'in sulbünden zürriyetini  çıkartmış,  cennetlik   ile  cehennemlikleri   birbirinden ayırt etmiştir."  (2) 

    "Ahd",  Lûgatta "bir  şeyi  korumak, hâlden hâle onu muhafaza etmek, vasiyet etmek ve ısmarlamak"  gibi  mânâlara  gelir.    İslâmî  ıstılâhta  ahd-ü misak  denilince,  ruhlar  âleminde Allahû Teâla (cc)  ile  insanlar  arasında tahakkuk eden "mukavele"· akla gelir.   Bu ahd-ü misak  sadece  müslümanlarla  değil,  bütün  insanlarla  tahakkuk   etmiştir.

   Şimdi   Ahd-ü Misak âyetlerine dikkat edelim: "Hani Rabb'in Âdem oğullarından, (insanlardan)  onların  sırtlarından zürriyetlerini çıkarıp, kendilerini nefislerine şahid tutmuş: `Ben sizin  Rabb'iniz değil miyim?' (demişti). Onlar da: `Evet (Rabb'imizsin) şahid olduk' demişlerdi. (işte bu şahidlendirme) kıyamet günü: `bizim bundan haberimiz yoktu' dememeniz için."   "Yahûd, daha  evvel  ancak atalarımız (Allah'a) şirk koşmuştur. Biz de onların  ardından  gelen (izinden ayrılmayan) bir  nesiliz.  Şimdi, o bâtılı  kuranların işlediği  (günahlar)  yüzünden  bizi  helâk mı  edeceksin?  dememeniz  içindir."   

     Molla Hüsrev; "Ahd-ü misak" ayetiyle ilgili olarak şunları kaydetmektedir: "Bu âyet-i kerime'de iki husus vardır: Birincisi Allahû Teâla (cc)'nın ikrarıdır, ikincisi insanların kendi nefislerine şahid tutulmasıdır. Bu "Ahd-ü Misak'ın" tabii sonucu olarak insanların yerine getirmesi gereken vazifeler ortaya çıkmıştır."   "Ahd-ü Misak"ın tabii sonucu insanın emaneti yüklenmesidir.  Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de:  "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) ettik de, onlar bu emaneti yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan(a gelince, o tuttu) bunu sırtına yüklendi. Çünkü o çok zulümkâr ve çok câhildir."  buyurulmaktadır. Müfessirler, bu âyet-i kerimede zikrolunan emanet'in, tekalif-i ilâhiyye'nin cümlesi (ilâhi tekliflerin tamamı) olduğu  hususunda  müttefiktirler. 

   Usul-i Fıkıh'ta emanet; Allahû Teâla (cc)'nın gerek kendi hukuku, gerekse yaratılmışların hukuku ile ilgili bütün vazifelerine verilen isimdir.  Hz. Enes (ra)'den rivayet edilen bir hadis-i şerif'te Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Emanete riayeti olmayanın imanı da yoktur, ahde vefası olmayanın dini de yoktur"  buyurduğu bilinmektedir. Elbette emanet ve ahde vefâ; ruhlar âleminde tahakkuk eden "zimmet" ile de yakından alâkalıdır. . Devletler arasındaki "Muahede" fıkıh kitaplarından geniş şekilde izah edilmiştir. Bu ferdî değil, siyasî bir hadisedir.Umumi kaidelerden olan; "Kişi ikrarı ile muâheze olunur."  kaidesi ferdî bir hâdisedir ve ahd-e vefa ile yakından alâkalıdır. zira her söz ve taahhüd, sorumluluğu da beraberinde getirir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de: "...Bir de ahdi yerine getirin. Çünkü ahid (den cayanlar, riayet etmeyenler  sorumludur"   "Karşılıklı  muahede yaptığınız vakit, Allah'ın ahdini yerine getirin. Sapasağlam ettiğiniz yeminleri bozmayın, (Nasıl olur ki) üzerinize Allah'ı kefil yapmıştınız. Şüphe yok ki, Allah ne yapacağınızı bilir"  buyurulmuştur.  

     Siyasî mahiyetteki ahid (muahede-anlaşma), velâyet hukuku ile ilgilidir ve müslümanları bağlayıcıdır. İmam-ı Muhammed (rha), "Müslümanlar, müşriklerden bir kavimle anlaşsalar (ahid yapsalar), bu anlaşmadan dolayı mallarını almak müslümanlara caiz değildir. Meğer ki, gönül rızasıyla vereler. Çünkü, bu muahede sayesinde artık onların malları ve canları, tıpkı müslümanlarınki gibidir. Nasıl gönül rızasıyla vermeleri dışında, müslümanların mallarını almak caiz değilse, anlaşmalı müşriklerin mallarını almak ihanet ve ahde vefasızlıktır. Halbuki Rasûlüllah (sav) "Ahidlere vefalı olmak gerekir, gadretmek câiz değildir" buyuruyor" hükmünü zikrederler.  Ahde vefa'nın zıddı "gadr"dır. Tâgûtlara iman eden insanlar, ruhlar aleminde verdikleri ahdi bozmuşlardır. Bu gadr, en büyük zulümdür. Amelî olan ahde vefâsızlık ise haramdır." (3)

     İşte insanların yerine getirmesi  gereken  vazifeleri  Allahü Teala (c.c) hatırlatıyor ki;  "Kıyamet günü:  Bizim bundan  haberimiz yoktu" demeyeler. O gün böyle  bir  mazeret  ileri sürmeyeler. Burada dikkati çeken bir hususta şudur : İnsanlarla  Allahü Teala (cc) arasında  tahakkuk  eden mukavele,  sözleşme,  ahidleşme  yalnız müslümanlarla değil, bütün insanlarla yapılmış olmasıdır.   Tevhid   mücadelesi  tarihînde  bütün  Resüller,  Nebiler  yanların da  getirdikleri kitaplarla bu ahidleşmeyi,  sözleşmeyi,  senetleşmeyi   hatırlatarak  Allah  (cc)'a kulluk etmelerini, Tağuta  kulluktan   kaçınmalarını   ve  Tağut'un   hükümlerini   reddetmelerini tebliğ etmişlerdir. Bu hatırlatmanın sebebi ne içindi?    Elbette;  "Bizim bundan haberimiz yoktu"  dememeleri  içindi! 

      Bu nokta da bir gerçeği  hatırlatmadan  geçemeyeceğim.  Tağut'a  kulluk etmede  kusur etmeyen   tüm   keferelerin, mü'minlere  "GERÎCÎ"  kelimesini  kullanmaları bize  öyle  geliyor ki  tesadüfi  değildir.  Zira,  insanlığın tarihine,  geriye  doğru gidildikçe  îlk  insan  Hz.Adem (as) ve daha  geriye gidildikçe  ruhlar  aleminde  tahakkuk  eden  Âhd-ü Misak  mukavelesi karşımıza çıkmaktadır.  Bizler, ruhlar aleminde verdiğimiz söze bağlılığımızı  bu dünyada da isbat  ettik.   Zira  mü'min  olduğumuzu  ve  iman  etmekle  iftihar  ettiğimizi  söylüyoruz.  İnkarcı  müstekbirler  ise  ilerici  olduklarını  mırıldana dursunlar, sonuç  itibariyle  ilericilik te de  mü'minlerden  yine  geri  kalmışlardır.   Zira bu zavallı insanlar inkarcı  kafalarıyla  ileriye tek adım  atamamışlardır.  Mü'minlerin bu dünyadan öte bir de ebedi kalacakları selâm yurtları vardır.  İnkarcıların mü'minlerden ileri olduğu tek mekân vardır.   O da Cehennemdeki ateşin derinliğine doğru aldıkları yoldur.  Dolayısıyla bu ilericilikleri de tesadüfi olmasa  gerektir.  İleride yine hatırlatacağımız gibi bu ayet-i kerimede yüce Allah (cc) Hz.Adem (as)'den  günümüze  ve  bundan  sonrada  kıyamete  kadar  yaşayacak   tüm  insanlara öyle bir hatırlatma yapıyor ki,   akıl   sahibi  hiç  bir  insan  bu  hatırlatmadan  yakayı  kurtaramıyor.  

     İşin  aslına  ve  esasına  daha  geniş  bir zaviyeden   bakacak   olurrsak,  sanki  Allahü  Teala (cc)  insanoğlunun   ateşe  girmemesi  için  her türlü  uyarı  ve  ikazları  yapmıştır!    Elbette  bu  uyarı  ve  hatırlatmalar  boşuna  değildir.   Allahü  Teala (cc)'nın  Rahman  sıfatının  tecellisi   gereğidir.  Zira  imtihan  alanının  koşulları,  şartları   aynı  olması  gerektiği  gibi  imtihan  alanına  girecek  insanlarında  aynı  şartlarla  girmesi  gerekmektedir.  Bu  eşitlikte  Cenab-ı  Hakkın  adaleti   gereğidir.  Ancak  Rabbini  tanımadan   hayatını  sürdürmeğe  çalışan   ve  gelebilecek  tüm  uyarılara  kulaklarını  tıkayan  Fir'avuni   kültüre  hayran  insanlar,  bu  hatırlatmayı  duymamak  için  adeta  yarış  etmektedirler!    Her şeyin  en  iyisini  en  doğrusunu  bildiklerini   zanneden    bu cahil  ve  zalim  insanlar  cahiliyye  bataklığında  çırpına  dursunlar,  karşılaşacakları  elim  azabı   hep  inkar  ede  gelmişlerdir.

    Zira  insanın çok  cahil  ve  zulümkâr  olduğunu   bizzat Allahü Teala (cc)  kendisi  kitabında  açıklamıştır:  "O (insan) gerçekten çok zalim ve çok cahildir." (Ahzab:72)   Öyle ya bir damla  sıvıdan  meydana  gelen insan, ruhlar alemini unutabilir.   Ruhlar  aleminde  verdiği  söze  bağlı  kalmayabilir.  Hatta  tüm bunları ve bunların sahibini unutabilir. O insan oğlu dünyaya dalabilir.  Her şeyi  arkasına atabilir.      Kimi  insan  şöhret  sahibi,  kimi  insan  şehvet  delisi  olabilir.  Kimi  insan makam delisi,  kimi   insan  mal  delisi  olabilir.  İşte böyle bir  insan  nefsini  ilahlaştırınca   başka   bir ilaha  ihtiyacı kalmayabilir! Bu tuzaklar nice insanları helak etmemiş ki?   Bu hastalıklar yalnız inkarcılar için değil,  mü'minler içinde geçerlidir. Makam için dinini,  şehvet içim imanını  satanlar mı olmamış?  Dünya  için  ahiretini,   şöhret için şahsiyetini satanlar    olmamış mı? Elbette çok olmuştur. Tarih canlı  şahittir.   Görenedir  görene,  köre   nedir  köre  ne?   Bu  dünya  imtihan  diyarıdır. 

     Allahü Teala (cc) dileseydi  tüm insanları  cennetine  koyabilirdi. Cenneti çok geniştir. Buna muktedir iken insanlardan söz alıp dünyaya  göndermiş  ve  imtihana tabi tutmuştur. Bu imtihan  sonucuna göre cennetlik ve cehennemlik tasnifini yapacaktır.  "Allah dileseydi mutlaka hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola eriştirir  ve  herhalde  hepiniz,  bütün yaptıklarınızdan sorumlu olacaksınız. " (16/93)  İnsanoğlunun  geliş  ve gidişi için söylenmiş  çok  güzel  bir  söz  vardır:   'Ana rahminden  çıktık  geldik dünya denilen pazara,  bir  kefen  aldık  döndük  mezara.' Hz. Abdullah  ibn-i  Mes'ud (ra)'dan   rivayet edilen bir hadis-i  şerif'in son  kısmında Resül-i Ekrem(sav)'in dünyaya  bakışını  net  olarak  ortaya   koymaktadır : "-..... .Resul-i Ekrem (sav) “—Benim dünya ile ne işim var. Ben dünyada, bir  ağaç  altında  gölgelenip de,  bırakıp  giden  yolcu  gibiyim" (4) buyurmuştur." 

   Bir  ağacın gölgesinde gölgelenen bir yolcu misali olmak var.  Nasıl dönülmeliydi  Allahü Teala (cc)'ya ?   İşte nefisler  ilahlaştırılıp ta  dönülmemeliydi. İnsan  azgınlaşıp ta  Tağut'laşmamalıydı. O'nun  tayin  ve tesbit  ettiği  hayat  nizamından  başka  bir  nizam  seçilmemeliydi.  O'ndan  başkalarına  kulluk  edilmemeliydi.  O günde, nice yüzlerin ağarıp, nice yüzlerin kararacağı günde "Bizim bundan haberimiz yoktu" denilmemeliydi.  Şanı yüce Rabbimiz  ne  kadar  da büyük bir rahmet  ve  merhamet  sahibi ki,  Adaletinin gereği ve imtihan alanında ki tüm  fiillerin değerlendirilmesi gereği, kulunun yine de elim azaba düşmemesi  için  kullarını  uyarıyor  ve  akl  etmelerini  istiyor.  Sakın böyle bir günün, hesap gününün olacağını cennet ve cehennem  gibi  farklı  iki  yurdun  sunulacağını  unutmayın.  Bizim  bundan  haberimiz  yoktu  demeyin.   Bu  noktada   'Yaşasın kafirler  için  cehennem'  cümlesini  söylememek  elde  değil!   Hayat rehberimiz Kur'an-ı Kerim'de yüce Rabbimizin hatırlatma  babından  inzal  ettiği   A'raf  suresinin I72.ayet-i kerimesi  ile  ilgili  bilgileri  kısa  ve  öz  olarak aktardıktan  sonra  şimdi   önderimiz  ve    liderimiz Efendimiz Hz.Muhammed (sav)'in,   konu  ile  ilgili  açıklamalarına   ve  öğütlerine   bakalım . 

                                                                      MÎSAK

      Allahû Teâla (cc)'nın bütün insanlardan ruhlar âleminde iken "misak" aldığı, mütevatir haberlerle (nassla) sabittir. Bu bir anlamda Allahû Teâla (cc) ile insanlar arasında tahakkuk eden, manevî mukaveledir.  Her mü'min "Ne zamandan beri müslümansın?” sualine “Galû Belâ'dan beri" diyerek, bu misakı zikreder. Dolayısıyla misak kelimesini ve kavramını iyi bilmek durumundayız.

      Önce kelime üzerinde duralım. Misak, Ve-Si-Ka veya Ve-Sü-Ka fül kökünden gelir. Lûgatta "sağlam yapmak veya işi sağlama bağlamak" gibi mânâlara gelir. Vesseka; sağlam yaptı,   tevsik   etti ve resmileştirdi demektir. Türkçe'de "delili tevsik etmek" şeklinde kullanılır. Bilindiği gibi tevsik; "vesseka" fiilinin masdarıdır.2 Türkçe'de Ve-Se Ke fül kökünden   gelen vesika kelimesi kullanılır. Meselâ: Vesikalık fotoğraf veya resmî vesika denilir. Vesak veya visak; aynı fiilden türeme iki isimdir; kendisiyle tevsik olunan, güçlendirilen ve sağlam bağlanan mânâsına kullanılır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de "Onun için küfredenlerle (savaş esnasında) karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları mecâlsiz bir hâle getirdiğiniz zaman artık bağı güçlendirin (fe'şüddû'1 vesak). Ondan sonra ise ya iyilik (yapın), yahud fıdye (alın). Yeter ki harp (erbabı) ağırlıklarını yanına bıraksın. (Emir) böyledir. Eğer Allah dileseydi onlardan (savaş olmadan da) elbette intikam alırdı. Fakat (cihadı emretmesi) sizi birbirinizle imtihan etmesi içindir. Amel (ve hizmet) lerini aslâ boşa çıkarmayız."3 hükmü beyan buyurulmuştur.. Yine bir diğer âyet-i kerime'de "Artık o gün (Allah'ın) azâbı gibi hiç kimse azab yapamaz. Onun vurduğu bağ gibi (yûsikî) de kimse bağ vuramaz"4 buyurulmuştur.

    Misâk; kendisiyle bağlanılan söz, yapılan ve mutlaka yerine getirilmesi gereken anlaşma demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de "Hani biz İsrailoğullarından Allah'dan başkasına ibadet etmeyin, anneye, babaya, yakınlara iyilik yapın, insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin' diye bir misak almıştık. Sonra dâ içlerinden az bir kısmı hâriç, yüz çevirdiler ve hâlâ da yüz çevirmekteler."5 âyetinde, Allahû Teâla (cc)'nın İsrailoğularından aldığı kuvvetli söz izah buyurulmuştur. Esasen bütün peygamberlerden ve onların şahıslarında bütün ümmetlerden misak alınmıştır. Nitekim: "Allah, peygamberlerinden `Andolsun ki size kitap ve hikmet verdim. Sonra da size nezdinizdeki (o kitap ve hikmeti) tasdik eden bir peygamber gelmiştir (gelecektir), ona kat'iyen iman ve ona mutlaka yardım edeceksiniz' diye misak aldığı zaman dedi ki: `ikrar ettiniz ve uhdenize bu ağır yükümü (vecibemi) alıp-kabul eylediniz mi? Onlar (cevaben) `ikrar ettik dediler. (Allah) dedi ki: "Öyle ise (birbirinize ve ümmetlerinize karşı) şahit olun. Ben de sizinle beraber şahitlik edenlerdenim."6 âyetinde, bu husus açıkça belirtilmiştir. Ahd-ü misâk; bütün peygamberler ve onların ümmetleri için geçerlidir. Bütün peygamberler insanları İslam'a (Allah'a teslim olmaya) çağırmışlar ve karşılığında hiçbir ücret talep etmemişlerdir. Resûl-i Ekrem (sav)'in "peygamberler, babaları bir kardeşler gibidirler, dinleri birdir." buyurmasındaki hikmet budur.

     İslâm fıkıhında; misâk, ahd ve akd terimleri, mesûliyeti beraberinde getiren fiilleri (anlaşmaları) ifade için kullanılır. Daima taraflar vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Dinde zorlama yoktur. Hakikat iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim tâgûtu inkar edip de, Allahû Teâla (cc)'ya iman ederse o, muhakkak kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır (urveti'l-vuskâ). Allah, hakkı ile işitici (her şeyi) kemali ile bilicidir." hükmü beyan buyurulmuştur. Bu âyette Ve-Se-Ka fiil kökünden, "ism-i tafdil" kipindeki vüskâ kelimesi, tutulacak kulp anlamına gelen urve kelimesiyle kullanılmaktadır. Fahrûddin-i Razi, bununla ilgili olarak şunları zikretmektedir: "Bu (istiâretu'l mahsûs li'l ma'kûl) yani aklî olan bir meseleyi hissi olan bir şeye benzeterek teşbih etmektir. Çünkü bir şeyi tutmak isteyen kimse, onun kulpuna tutunur. Burada da böyledir. Bu dine tutunmak isteyen kimse, ona delâlet eden delillere yapışır. İslâm'ın delilleri, delillerin en güçlüsü ve en açığı olunca, bu delillerin el-Urvetu'l Vüskâ diye isimlendirilmesi gerekmiştir." Dikkat edilirse; kopması mümkün olmayan sağlam kulpun (urvetu' l-vüska nın) bir tarafında Allahû Teâla (cc) vardır, diğer tarafında ise insan!.. Allahû Teâla (cc) hâkimdir (hüküm koyucu). İnsan ise hükme mahkûmdur. Eğer insan misâkı bozar ve kopması mümkün olmayan sağlam kulpu bırakırsa, esfel-i safiliyne yuvarlanır. Hesap gününü düşünen her mü'min, ruhlar âleminde gerçekşen misaka ve o misakin tabiî sonucu olan emânete sahip çıkmak mecburiyetindedir.

KAYNAKLAR

(1) Geniş bilgi için Abdülaziz el-Buharî, KeŞfû'I Esrar, İst. 1308, c. IV, sh. 238. Ayrıca, Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, "Ahd" maddesi.

(2) Râğıb el-Isfahanî, el-Müfredrıı, İst. 1986, Kahraman Yay., sh. 804-805.

(3) Muhammed sûresi: 4.

(4) Fecr sûresi: 25-26.

(5) Bakara sûresi: 83.

(6) Âl-i İmran sûresi: 81.

(7) Sahih-i Buhari, İst.1401, Çağrı Yay. c. IV, sh.142K. Enbiya: 48.

(8) Bakara sûresi: 256.

(9) İmam Fahrüddin-i Razi, Mefatihû'l Gayb, Ank.1989, Akçağ Yay. c. V, sh.428.  (Kelimeler  ve  Kavramlar)   A. AZİZ