Yunus Vehbi Yavuz

     “İslamda zekat müessesesi” isimli bir kitabı var. Kitabın ismi bile Ehli sünnet âlimlerinin ifadelerine uygun değil. Sanki sadece zekat dense kifâyet etmezmiş gibi... Selefi meşrepliler, mezheplerin hükümlerini İslamiyet olarak kabul etmedikleri için daima kitaplarına böyle isimler vermişlerdir. İslamda faiz, İslamda Oruç, İslamda namaz, İslamda şu gibi.

   Bekir Topaloğlu, Kitaba önsöz mahiyetinde birkaç söz yazmış, Müslümanların geri kalış sebeplerini, ictihad yapılmamasına bağlamış, kurtuluşu ise ictihad etmekte göstermiştir. İbni Teymiye'den beri selefilerin yazdıkları, savundukları aynı şey.. 

   Topaloğlu, dünyanın vechesi değişip yepyeni bir hayat tarzı başladığı için sanki buna ehliyetleri varmış gibi, ictihadda bulunularak İslamiyetin hayatiyetinin devam ettirileceğini yazmaktadır. (s.9)

   Dünyanın vechesi değişip de hangi yeni hükümlere ihtiyaç olduğunu hiçbir selefi bugüne kadar söylememiştir. Hayat ilerlediyse namazı başka türlü mü kılacağız, zekatı başka türlü mü vereceğiz? Orucu başka çeşit mi tutacağız? Ne yapacağız? Her selefinin ağzındaki söz, ictihad, ictihad... Önce ihtiyaç belirtilir, dört hak mezhebin birisinde o meselenin halledilmediği ispat edilir, ondan sonra çıkıp bu mesele nasıl halledilecek diye bir sual ortaya atılabilir? Bugüne kadar hiçbir selefi, hiçbir mezhepsiz bunu yapmamış, karanlığa durmadan kurşun sıkmışlardır. “Hayat ilerledi, teknoloji ilerledi ictihad lüzumludur” diyorlar. Haşa Allahın gönderdiği din eksik mi? Teknik gelişmelere uygun olarak namazın  kılınış şeklini açıklasınlar.

    Topaloğlu, Kitabın hususiyetlerini şöyle anlatmaktadır:

     “Altın ve gümüş nisabı ile eşya nisabının mukayesesi, günümüzdeki para nisabı, günümüzdeki fıtra miktarı gibi asırlarca ihmal edilmiş, işlemeye muhtaç mevzular üzerinde vukufla durulduğunu, eldeki imkânlar nispetinde isabetli görünen neticelere ulaşıldığını özellikle kaydetmek isterim.” (s.10)

     İslam âlimlerine bu ne tarz iftiradır? Bugüne kadar altın ve gümüşün nisabı ile zekata tabi malların nisabı bildirilmemiş mi? Fıtra miktarları tespit edilmemiş mi?

     Topaloğlu'nun bu Kitaba önsöz yazmasını yadırgamadık. Ancak kitaba A. Fikri Yavuz'un bir takdim yazısı yazmasını hayretle karşıladık. Çünkü A. Fikri Yavuz, H. Karamanı tenkit için bir risale yazmıştır. Mezhepsizliğe karşıdır. Acaba Kitabı okumadan mı takdim yazısı yazdı diye de hüsnü zan edemiyoruz. Çünkü A. Fikri Yavuz şöyle demektedir:

   “İslamın mali ve iktisadi yönlerine ait prensipleri ihtiva etmekte, hikmet ve gayelerini açıklamakta ve zekatla ilgili çeşitli dini görüşleri eleştirmektedir.” (s.13)

     Bazı hususların da Kitap ve Sünnete ait delillerle ortaya konduğu bildirilmektedir. 

    Acaba İslam âlimleri Kitap ve Sünnetteki delilleri yazmamış da Yunus Vehbi Yavuz mu yazmış? Hayret etmemek imkânsız... Bunlar kıyamet alametidir.

    Dini görüşleri eleştirmek ne demektir? Ya dört hak mezhebin hükümlerini beyan edip, bu görüş İslamın ruhuna daha uygundur, bu görüş zayıftır, bu isabetlidir, gibi mezheplerin doğrusunu yanlışını ayırıcı hakem rolü oynayıcı bir yol tutmak veya mezhepli mezhepsiz ayırımı yapmadan hepsinin fikirlerini ortaya koyup aklınca hangisi doğru ise ona göre hüküm vermek... Üçüncü bir ihtimal yoktur. Mezhepsizler duruma göre her iki yolu da takip etmişlerdir.

    Bir kitap bin tane Ehli sünnet âliminden nakil yapılarak yazılsa, bir tane de mezhepsizin fikri araya sıkıştırılsa bu kitap zehirdir. Bir damla zehrin bir bardak şerbeti zehirlediği gibi böyle kitaplar da müslümanları zehirleyicidir.

    Yunus Vehbi Yavuz, Kitabını bir veya dört hak mezhebe göre yazmamıştır. Bazı Ehli sünnet âlimlerinin yanı sıra birçok mezhepsizden de nakiller yapmıştır. Mesela selefi fikirli İbni Kudameden kırk kadar nakil var. Taklidi haram sayan ve Uludağa göre vehhabi olan zeydi Şevkani'den 35 kadar nakil yapmıştır. Kardavi baykuşundan bile, yirminin üstünde nakil var. S. Sabık isimli süper mezhepsizden yirmi kadar nakil var.

     Teselsülün butlanına muhalif olmakla küfre düşen, Kur’an-ı Kerimi mahluk sayan, düşük faizlere cevaz veren, mucizeleri inkâr eden ve mason bir kâfir  olan Abduh'dan en fazla nakil yapmıştır.

    Felsefeci bir kâfir olan, İbni Rüşt'ten bile, 15 kadar nakil yapmıştır.

    Mezhepsiz Ebu Zehra'dan, süper mezhepsiz Elbani'den, mason Ömer Rıza Doğrul'dan, mezhep düşmanı Reşit Rıza'dan, İbni Teymiye'den, Hayrettin Karaman'dan, altın yüzük haram olduğu halde cevazına fetva veren Ibni Teymiyeci Kamil Miras'tan, dört mezhebin dışında bulunan İbni Hazm'dan nakiller yapmıştır.

   Üstad Necip Fazılın tabiriyle bir dalalet kumkuması olan Mr. Hamidullah'tan bile nakil yapmıştır. Daha bunun gibi İbni Teymiyeci Mısırlı mezhepsizlerden de nakil yapmıştır.

   Mezhepsizlerden nakil yapmaktan daha tehlikelisi de muteber bir tefsire müracaat etmeden âyet-i kerimelerden nakil yapmak, hadis-i şerifleri kendi anlayışına göre tercüme edip kitaba yazmaktır. 

    Birçok İslam âlimi yüzlerce, binlerce kitap yazıp bir devlet idaresinde lüzumlu olan her hususu açıklamışlardır. Müslümanlar dünyaya hakim olmuştu. En son olarak da İslam âlimlerinin yazdığı kitaplardan Mecelle vücuda getirilmişti. Hal böyle iken Vehbi Yavuz, İslam budur diyebileceğimiz bir sistem meydana getirilmedi diyerek bugüne kadar gelip geçmiş âlimlere iftira ediyor. (s.19)

     Kâfirlerin maddi ilerleyişleri için diyor ki: “Silahlarını bize çevirdiler, bombalar patlattılar da halâ uyanamadık. Bu ne derin gaflet uykusu?” (s.20)

     Solcu ağzı kullanıyor: “Topraklarımızda zengin kaynaklar vardı, (petrol, maden) bilemedik, bulamadık, onlar bildi. Davet ettik, gel çıkar, yarısını ve daha fazlasını al dedik, utanmadık. Bu ne duygusuzluktur ya Rabbi?” (s.20)

     Aynı tonla devam ediyor: “Bu gerçekler bize her türlü ilmi çalışma ve araştırmanın, benliğimizi ve imanımızı koruma noktasından birinci derecede önem taşıdığını bar bar bağırarak söylüyor. Halâ anlayamadık. Bu ne cehalet ve taassuptur ya Rabbi!” (s.20)

    Tarih boyunca gelen bütün İslam âlimlerini bir kalemde taassup ve cehaletle suçlayarak diyor ki:

    “Bu taassup ve cehaletin neticesi olarak tarih boyunca kurduğumuz imparatorluklarla maddi hakimiyet sağladık, fakat fikri hakimiyet kurmadık. İhtiyaç ve zaruretler çoğalmasına rağmen, 1400 sene evvel yapılan ilmi ve fikri çalışmaların insanlığı kıyamete kadar idare edeceğine, başka çalışmalara lüzum bulunmadığına safça inandık.” (s.20)

    1400 sene evvel Peygamber aleyhisselam ve güzide eshabı vardı. Onların bildirdiği bu din, kıyamete kadar değişmeden tatbik edilecektir. M. Ali Ayni ve İzmirli İsmail Hakkı gibi mezhepsizler İslamiyet günün şartlarına uymuyor. 14 asır evvelki ilim ile idare edilmez diyerek camilere sıra ve müzik konmasını istemişlerse de mutaassıp ve cahil denilen âlimlerin bereketiyle muvaffak olamamışlardır. Acaba 1400 sene evvelki Peygamber aleyhisselamın çalışmalarını atıp da yerine ne koyacağız ki? Acaba Yavuz, İslamiyeti beşeri bir anayasa mı zannediyor ki? Her asra uydurmak için ilmi çalışmalar yapılmasını istiyor? 1400 sene evvelki Peygamber aleyhisselamın hangi çalışmaları bugünün şartlarına uymuyor da yeni ilmi çalışmalara ihtiyaç duyuluyor? Dinimizin müsaade ettiği çalışmaları zaten İslam âlimleri yapmıştır. İmam-ı a'zam hazretleri, bir milyona varan halletmiştir. Halledilecek hangi mesele vardır ki? Din beşeri kanun mu da her önüne gelen mezhepsiz onu değiştirmeye kalkacak? Neymiş efendim, madenleri işletememişiz, petrolü yabancılar sömürüyormuş. Önce şu husus açıklanmalıdır. İslam idaresiyle mi idare ediliyoruz da İslam âlimleri ve İslamiyet suçlansın?

   Hangi mezhepsiz aya gitti de biz ayağından tuttuk? Hangi ilerici Abduh'un çömezleri petrollerimizi işletmeye kalktı da biz mani olmaya çalıştık? Uyuyan kimmiş? Herkes gücünün yettiğinden mesul değil midir? Madem biz uyuduk, siz uyanıksınız, ilmi ve fikri çalışmalar yapın da bir şeyler keşfedin.

    [Yukarıdaki yazı, yirmi küsur yılı çoktan geçmiştir. Yavuz, asistanken profesör olmuştur. Gel gör ki, yine petrollerimizi işletememiş, teknolojide ilerleyememiştir.]

    Her mezhepsizin yazdığı kitap geçmiş âlimleri cehalet ve taassupla suçlamaktadır.

    Bütün mezhepsizlerin ittifakla üzerinde durdukları nokta şu: Muayyen bir mezhebe bağlı kalmasaydık ilerlerdik. Eski âlimlerin çalışmalarıyla yetindik, dört mezheple iktifa ettik, beşinci mezhep denilen mezhepsizliği kurmadığımız için geri kaldık.

    Yavuz, bu Kitabı yazmakla ilme ne hizmeti olmuştur? Artık petrollerimizi kendimiz mi işleteceğiz? Madenlerimizi yabancılar sömüremeyecek mi? Mason Abduh Ebabil kuşlarını sivrisinek diye tevil edince ayı mı fethedeceğiz?

    Devrim ve laiklik yobazları da hep Müslümanları gericilikle, ilme karşı durmakla suçlamışlardır. Mezhepsizlere söylediğimiz sözleri onlara da söylüyoruz. Siz aya gitmeye çalıştınız da bizler ayağınızı mı tuttuk be yobazlar? Devrim yobazları ile Abduh gibi mezhepsiz yobazların Müslümanları aynı şekilde tenkit etmelerindeki gizli maksat nedir ki?

     Önsözde Müslümanlar suçlanırken, cahil, mutaassıp ve tembel olmaları zikrediliyor. Bu arada (s. 20 de) “her şey Allah'tan beklenmiştir” diyor. Elbette hayır-şer Allah'tandır, her şeyi Allah'tan bekleriz. Bazı şeyler Allah'tan bazıları da şundan bundan beklenmez. Dinimizin emrettiği şekilde çalışacağız, çabalayacağız, fakat yine de her şeyi Allah'tan bekleyeceğiz.

    s. 21'de Yavuz, Necm/39. âyet-i kerimesine kafadan bir mana vermiş. Mezkur âyet-i kerimede kazanç konusunda yüce Allah'ımız, Müslüman-kâfir ayrımı yapmadığını bildiriyor Vehbi Yavuz. Biz âlim olmadığımız için eski âlimlerin tefsirlerine baktık. Beydavi, Şeyhzade, Medarik, Celaleyn gibi tefsirleri inceledik. Orada mezkur âyet-i kerimenin manasında Müslüman-kâfir ayrımından falan bahsedilmemektedir. İnsanın başkalarının say ve amelinden fayda görmeyeceği, fakat çalışan kimsenin başkalarının da sevaptan hissedar olmasını niyet ederse bu takdirde başkalarına da bu amelden sevap verileceği kaydedilmektedir. 

    s.23 te milli şairimizin meselelerimize en iyi şekilde vakıf olduğu kurtuluş çaresini de belirttiği kaydedilmektedir. Bu çareyi hep beraber okuyalım:

    “Bir inkılap (reform) istiyorum, fakat Abduh gibi”

    Diğer İslam âlimleri gibi değil de mason Abduh gibi inkılap istenince memleket kurtulacak öyle mi?

     Bu Kitabın belli bir hak mezhebe göre yazılmadığı şöyle ifade edilmektedir: “Bu kitapta mezhep ve meşrep farkı gözetilmeksizin bütün ilim adamlarının görüşlerine müracaat edilerek eleştirilmiş, bu görüşler arasında cemiyetin meselelerine en uygun şekilde cevap verenler tercih edilmiştir.” (s.25)

    Acaba bir hükmün en uygun olup olmadığı hangi kıstasla tespit ediliyor? Yavuz, İslam âlimlerinin hükümlerinin hangisinin doğru olduğunu hangi yetki ile tespit etmeye kalkıyor? Bir ictihadın doğru veya yanlış olduğunu ancak Allahü teâlâ bilir. Mesela gusülde ağzın içini yıkamak farz mı, sünnet mi? İki hak mezhebe göre farz, diğer ikisine göre sünnettir. Hangisinin doğru olduğunu ancak Allahü teâlâ bilir.  Bizler de mukallid olarak bağlı bulunduğumuz hak mezhebin hükmünün doğru olduğuna inanıp öylece amel ederiz. Bununla beraber, diğer hak mezheplerin mutlaka yanlış olduğunu da söylemeyiz. Yavuz'un yaptığı gibi şu mezhebin şu hükmü, daha uygun diyerek onu almanın ilhad olduğunu İmam-ı Rabbani hazretleri bildirmektedir. (Mebde Mead) 

    Yavuz diyor ki: Zekat müessesesi gibi çok önemli konularda yalnız bir âlimin veya bir mezhebin görüşüne göre mütalaa yürütmek, islamın görüşünü yansıtmaktan çok, belli kişilerin veya belli bir mezhebin fikrini aksettirir. (s.25)

     Yani, mesela zekat mevzuunda bir Müslüman Hanefi mezhebinin hükümlerine göre amel ederse bu kimse İslama göre hareket etmiş olmaz. Belli bir mezhebin fikrini aksettirmiş olur. İslam ilahi bir nizamdır, bay Yavuz'un dediği gibi görüş değildir. Bay Yavuz'a göre İslamın görüşünü yansıtabilmek için belli bir mezhebin hükmü alınmaz, ya ne yapılır? Her hangi bir mezhebin veya herhangi bir âlimin Bay Yavuz'un aklına uygun geldiği hükmü alınır, başka bir mevzuda da başka bir mezhebin veya başka bir âlimin görüşü alınır, bu İslamın görüşü olurmuş. Bay Yavuz, bu İslamın görüşü değil senin görüşün olur. Bay Yavuz'a göre mezheplerin hükümleri İslamiyet değil, belli bir mezhebin fikri oluyormuş. Kaç asır Osmanlı Devleti Hanefi mezhebiyle hükmettiğine göre demek Yavuz'a göre İslamiyetle değil, belli bir mezhebin fikriyle hükmettiği için İslamı yansıtmamaktadır. Hepsinden bir miktar alıp Telfîk macunu yaparsan o zaman İslam olur. Telfîk macunu yutturmak isteyenlerden bizleri koru ya Rabbi!

     S. 26 da tarafsız hareketten söz ediliyor. Tarafsızlık iyi ise acaba islam âlimleri, ictihad ederken tarafsız hareket etmemişler mi? Kötüyse ki elbette kötüdür, tarafsız hareket etmemişler daima Hak safında yer almışlardır. Belli bir hak mezhebe bağlanıp meseleleri o şekilde çözmek tarafsızlığa leke sürmek mi oluyor? ilim adamı olmak için illa ki mezhepten sıyrılmak, mezhepsiz olmak mı gerekiyor?

    Belli kimseleri taklit etmek onlara tabi olmak gerçek ilim ve büyük bir fazilettir. Misal mi istiyorsunuz. Tebe-i Tabiin, Tabiine tabi olmuştur, onları taklit etmiştir. Tabiin ise Eshab-ı kirama tabi olmuş, onları taklit etmiştir. Eshab-ı kiram da Peygamber aleyhisselama tabi olmuştur. Günümüzün naylon müctehidleri tabi olmaktan ne kadar korkuyorlar ki? Hâşâ onlara göre 1400 sene evvelki Peygamber aleyhisselam taklit edilir mi? İslamı asra mı uyduracağız? Yoksa asırdaki insanları İslama mı tabi kılacağız?

     Bakın ne diyor: “Bile bile hiç bir peşin fikre veya akıma hizmetten uzak kaldığım için müsterihim. Yanıldığım noktalarda yapılacak ilmi tenkit ve ikazları şimdiden şükranla karşılamaktayım. (s.28)

    Yavuz burada hiç bir akıma hizmet gayesinin bulunmadığını söylüyor. Hiç bir akımdan maksat, selefilik, Abduhculuk, mezhepsizlik, vehhabilik gibi bid’at akımlar mı kastediliyor, yoksa tek doğru olan sevad-ı a'zam, yani Ehli sünnet vel-cemaat mezhebinin ve bu yoldaki dört hak mezhebin yolu mu?

      Bid’at akımları kastetmediği, dört hak mezhebi ve sevad-i a'zamı kastettiği kolayca anlaşılmaktadır. Zaten kendisi de hiçbir mezhebe bağlı kalmadan yazdığını açıklamıştır. (s. 25)

     Bid’at akımlara gelince onlara toz kondurmak yok. Bir vehhabi müftüsü olan mezhepsiz mason Abduh'tan sayfalarca nakil yapmıştır. Buna karşılık Hüccet-ül İslam İmam-ı Gazali ve İmam-ı rabbaniden bir sayfacık bile nakil yapmamıştır.

     Yanıldığı noktalarda yapılacak tenkidi hoş karşılayacağını yazmış. Hayret etmemek imkânsız. Bayım bu ne biçim tevazudur? Dört hak mezhebin hükümlerine hakemlik yap, hatta Eshab-ı kiramın ictihadları arasında tercihler yap, isabetli olanlarını tespit et, bir de yanılabileceğinizden bahset, mümkün mü bu? Yanılmak kim, siz kim? Bütün İslam âlimlerinin ictihadlarının isabetli veya isabetsiz olduğunu tespit etme gibi mümkün olmayan bir ilme sahip olduğunuza göre size yanıldığını söyleyebilecek mezhepsizlerin, alnını karışlamadan ağzını yırtarız!

     Zekat ancak dört hak mezhebe göre olur, mezhepler üstü, yani Bay Yavuzun tabiriyle İslamda Zekat olmaz. Adam yapmış, olmuş bile, nasıl inkâr edersin? Hoca, bir zındığa, “abdestsiz namaz olmaz” demiş, zındık da “ben kıldım oldu bile” demiş.

     Madem mezhepler üstü bir zekat bulundu. Bay Yavuzdan çok samimi olarak rica ediyoruz, bir de mezhepler üstü İslamda Namaz kitabı yazsın. Hiç bir mezhebe bağlı kalmadan yazsın. Biraz İmam-ı a'zamın isabet ettiği yerleri alsın, biraz diğer üç hak mezhebin hükümlerinden alsın, biraz da mason Abduh'tan alsın, biraz da sütü bozuk mezhepsizlerden alsın Telfîk Macununa benzesin. İtibar edenler çıkabilir. Dört hak mezhebin hiç birisine uymadığı halde nasıl vehhabilik -İngilizler sayesinde- taraftar bulmuşsa Bay Yavuz'un hazırlayacağı İslamda Namaz kitabı da çok taraftar bulabilir.

    Yavuz, s. 32 de İslam ekonomisinin bariz hususiyetlerinden bahsederek din farkı gözetmeksizin gerektiğinde herkesin ihtiyacını gidermekten dem vuruyor. Mezhepsiz Mevdudi ve diğer sapıklar da hep aynı şeyi söylüyorlar. Halbuki dinimizde din farkı çok barizdir. Kâfir lerden zekat alınmaz, haraç alınır. Kâfir e gerektiğinde sadaka verilirse de zekat verilmez. Kâfir e kucak açan dinimiz değil, Abduhculuk mezhebi veya mezhepsizliğidir.

     Kanaata bakın: “Zekat yalnız fakirlerin hakkı olduğuna ve onu yalnız bu açıdan değerlendirmeye, Hz. Osman devrindeki değişik bir tatbikatın yol açmış olduğu kanaatındayız. (s. 47)

     Acaba şöyle mi denmek isteniyor: “Zekat yalnız fakirlerin hakkı değildir. Abduh gibi masonların, İzmirli İsmail Hakkı gibi mezhepsizlerin ve Dosy gibi kâfirlerin de hakkıdır. İslama kazanmak için bunlara da zekat verilmesi lazımdır. Hal böyle iken Hz. Osman hakkı olmadığı halde bunu değiştirdi.”

   Aynı sayfada zekatın Müslümanların fakirleri ile gayri müslim azınlıklara da verilebileceğini, kâfirlere verilmesini söylemenin en kuvvetli bir delil olduğunu söylüyor Bay Yavuz.

    Bay Yavuz'un bilmediği husus şu: İmam-ı Şafii, ağzın içini gusülde yıkamak farz değildir, farz olduğunu söylemek muhakkak yanlıştır, demez. Aksine İmam-ı a'zam da vücuttan kan çıkınca muhakkak abdest bozulur, bozulmaz demek muhakkak yanlıştır demez. Çünkü ictihadların muhakkak doğru, isabetli olduğunu ancak Allahü teâlâ bilir. Yanlış olsun doğru olsun her müctehid de kendi ictihadıyla amel eder. Mezhepler arası ictihadları tercihe Telfîk denir ki icma-i ümmet ile batıldır.

     Yavuz'un isabetli dediği görüşlerin yanlış olduğunu müftabih kavil zikrederek delil getirsek Bay Yavuz hemen şöyle bir feryat basabilir: “Bu mezhepçidir, ben İslamcıyım. Onun mezhebindeki müftabih kavil kâfire zekat vermemektir ama, ben hümanist şekilde düşünüyorum, mezheplere bağlı kalmadan düşünüyorum, isabetin hangi mezhepte olduğunu biliyorum, kâfire zekat vermek gerekir.”

     Bu bakımdan Uludağ'a gösterdiğimiz gibi fazla bir delil göstermek istemiyoruz. Bizim göstereceğimiz müftabih kaviller ancak dört hak mezhepten birisine mensup olanlar için geçerlidir. Hiç bir mezhebe bağlı kalmayanlar için geçerli değildir.

    Bay Yavuz, hükümlerini belli bir mezhepten almadığına göre acaba namazı nasıl kılıyor? Her mezhepten bir parça alarak mı kılıyor? Çok merak ediyoruz, bu merakımızı gidermesini rica ediyoruz.

      [Aradan yirmi küsur yıl geçmesine rağmen merakımızı gidermedi.]

     Hz. Ömere ve Eshab-ı kirama şöyle saldırıyor: Ebubekir'in halifeliğinin ilk devrine kadar devam eden müellefe-i kulub sınıfı, Hz. Ömerin itirazı üzerine ittifakla yürürlükten kaldırılmıştır. (s. 49)

   Şura üyelerinden Hz. Ömer'in dirâyeti ile vuku buldu. (s. 325)

   Bu iki cümleden çıkan mana nedir? “Hz. Ömer bu işe itiraz etti, ağırlığını koydu, dirâyet gösterdi, haşa diğer Eshab-ı kiram da korktuğu için ittifakla kabul etmek zorunda kaldılar. Bugünkü beşeri kanunlarda bile, bir üye bir kanun teklifi verir, Meclis kabul ederse kanunlaşır. O üyenin bu kanunu teklif etmesi, o kanunu yürürlüğe koyması demek değildir. Şura üyesi olarak Hz. Ömer, bir teklifte bulunuyor, başta Halife Hz. Ebu Bekir olmak üzere ittifakla kabul ediliyor. Buna göre müellefe-i Kulübü yalnız Hz. Ömer kaldırmış olmuyor, ittifakla kalkmış oluyor.

     Şarabın haram edilmesi hakkında da Hz. Ömer, bir arzuda bulundu, haram edilmesini istedi. Cenab-ı Hak da şarabı haram eden âyet-i kerimeyi indirdi. Rafızilerin dediği gibi “Ömer'in teklifi üzerine oldu biz kabul etmeyiz” mi demek gerekir? Yoksa haşa Hz. Ömer dirâyet gösterdi de Cenab-ı Hak korkarak mı mezkur âyet-i kerimeyi indirdi?

      Ehli bilir ki, Hz. Ömerin ictihadları isabetli çıkardı. Kitap sünnet diyenler için bu hususta bir hadis-i şerifi nakledelim; (Allahü teâlâ doğruyu Ömer'in diline ve kalbine yerleştirmiştir.) [İ.Ahmed]

       Abduh, zekattan müellefe-i kulub fonu kurulmasını istiyor. Yavuz da bunu benimsiyor. (s. 69)

     Yavuz. “Müellefe-i kulub sınıfı yeniden kullanılmalıdır” diyor. (s. 49)

    Bay Yavuz'un dediği gibi, müellefe-i kulübün kaldırılışı, Hz. Ömer'in hareketi değildi, icma-i ümmet idi. Başta Hz. Ebu Bekir, diğer üç halife ve Eshab-ı kiramın tamamı, bu hükmü tasdik etmişler. İcma-i ümmet hasıl olmuştur. Ama mezhepsizler icma-i ümmeti delil olarak kabul etmez.

    Hiç bir mezhebe bağlı kalmadığını, tarafsız olduğunu söyleyen Bay Yavuzun, Mason Abduh'un görüşünü isabetli bir hüküm olarak kabul edişine ne demelidir?

     Mezhepsizler gibi tercih yapıyor: “İmam-ı Malik ve Ahmed b. Hanbel'in görüşleri toplum yararı ve zekattan beklenen faydalar bakımından en kuvvetli görüş olarak belirmektedir.” (s.51)

       Görüldüğü gibi mezkur iki İmamın ictihadı en kuvvetli görüş olarak beliriyormuş, kime göre? Tabii imamlarımızın ictihadlarının hangisinin daha doğru olduğunu tespit etmekle kendi kendine görev veren Bay Yavuz'a göre. Bu iki imam, toplumun yararını ve zekattan beklenen faydaları düşünmüş, diğer iki imam ise düşünmemiş. Süper müctehid Yavuz, hangisinin iyi ve doğru düşündüğünü bilemediğimiz bir kıstasla ölçebilmektedir. Mecelle'de bir kaide vardır: “İctihad ictihadla nakzedilemez.”

    Yavuz, süper müctehid bile olsa, yaptığı ictihadla diğer ictihadları nakzedemez. Verdiği bir hükümle veya tercih ettiği bir hükümle diğerlerini ilga edemez. Bay Yavuz,  toplumun yararını düşünüyor da diğer imamlar düşünmemiş mi? Onları böyle imtihan etme salahiyetini kim verdi?

   Süper müctehid diyor ki: “Fitre, zekat vermekle mükellef bulunan kimselere farzdır. (s.53)

      Başka bir yerde ise şöyle diyor: “Bu mali ibadetin vacip olması gerekmektedir.” (s.250)

Aynı kitapta iki tane ayrı hüküm nasıl verilir ki? Emekli Postacı gibi ikili oynamasındaki maksat nedir ki? Emekli Postacı da kitabın bir yerinde vehhabileri sünni, diğer yerinde ise bid’at ehli gösteriyordu. Gerek Postacı ve gerekse Yavuz, tekli veya ikili hüküm verme salahiyetini kimden almışlar ki?