Mason  Afgani  Hayranlarından  Başta  Yaşar  Kaplan  ve  M.İslamoğlu  Olmak  Üzere

TÜM  MEZHEPSİZLERE

 CEVABİ  YAZIMIZ -2-

      6 Mayıs tarihli  Vakit  gazetenizde   yazarlarınızdan   birine   bir   mektup  yazmış   idik. Amacımız bir hakikati dile getirmekti.  Ancak   muhatap   yazarımız   ve   pat diye armut  gibi   ortaya   düşen   yazarlarınız  mektubumuzu  ciddiye (!)  almadıkları halde,  bir  haftadan  fazladır   (kendi  ifadeleriyle) cevap  yazmak  zorunda  kaldıklarını   dile   getirdiler.   Demek ki,  mektubumuz  ciddiye (!)   alınmış  olsaydı  ömürleri  boyu  cevap  vermeye  çalışacaklardı!  Öyle ki   açtılar    ağızlarını  yumdular   gözlerini.   Yazılarda  hakikat  namına   kendilerine  ait  olmayan   birkaç  cümlenin  dışında  hiç bir şey yoktu.   Kötü  söz  sahibine   gerektir,  diyerek  bu  hakarete  varan   sözlerini   aynen   mukabiliyle   kendilerine  iade  ediyorum!!! 

    Elbette  onlar   yazar   olma avantajını kullanarak ilmi seviyelerini (!)  ortaya  koydular  ve  bize  karşı  saldırıya  geçtiler,  okuyuculardan da  hakkettikleri   notu   aldılar.

   Gönül  isterdi ki lüzumsuz yazılarla   gazete sütunları kirletilmesin.   Bir okuyucu  olarak bizim   beklentimizde  bu  idi!!!  Heyhat  ne  gezer!!!

     Cevabi   yazımızda   üç   nokta  üzerinde  durmuş  idik.

Bir,  usulsüzlük,

İki, C.Afgani'nin  Ehl-i  Sünnet  mü'minlere  öncü,  lider  takdim  edilemeyeceği,

Üç, "İslam  tarihinin  en  büyük  Bid'ati durumundaki onulmaz yaramız SÜNNİ-Şİİ çatlağıdır." cümlesi.   

     Biz  şimdi    bu  Ehl-i  Bid'a  yazarlara  cevap  verirken  onların  seviyesine   inmeden   kendi   üslubumuzu  kullanarak  bir  kaç  hakikate  parmak  basmaya çalışacağız. Ancak  şu  bir  hususu  hatırlatmak  isterim.   Yazımızdaki  üslubumuzu  ağır  bulan    kardeşlerimiz  olabilir,  ancak bu  insanların  asıl  niyetlerini  öğrendikleri  zaman  bize  hakk  vereceklerine   eminim...

      İlim  ve  bilgi  bakımından  bir  mü'min ya Müctehiddir, ya da  Mukallid.   İkisinin arası yoktur.   Müctehidler üç kısımdır : 

1-Mutlak müctehîdler, 

2-Mezhebte  müctehidler,

3-Meselede Müctehidler.

      Mukallidlerde  dört  tabakaya  ayrılır: 

1-Ashabu't Tahriç, 

2-Ashabut Tercih, 

3-Ashab-ı Temyiz,

4-Mukallid-i Mahz.

     Mukallid, bağlı bulunduğu mezhebin ictihadlarına göre amel etmek durumundadır. Muhayyerlik yoktur. İslam  aleminde  ilmi  ile  şöhret  bulmuş  Muhakkik Fukahadan İbn-i Abidin (Rh.a) dördüncü tabakaya dahil olduğunu   bizzat  kendisi  ikrar   etmiştir. (İbn-i Abidin, c:I, sh:99)

   Yani İbn-i Abidin   gibi   muhakkik bir alim  kendisinin  mukallitlerin  dördüncü tabakasına dahil olduğunu  ilan  ediyor.    "İbn-i Abidin gibi     fıkıh   sahasındaki  otoritesi  herkes tarafından kabul   edilen  bir  ulemanın   'İçtihada  muktedir   olmadığını  ve  bir  müctehide  tabiî  olduğunu'    ikrar  ettiği   bir durumda;  bize düşen "edeb hudutlarını muhafaza  etmektir.'   diyen  bir ilim ehlini  "Nakilcilik  yapıyor,  sosyal   sistemi  tanımıyor,  kendisi ictihad edemiyor,  fıkıhçılıkla uğraşıyor" diyerek suçlayanlar, asıl korkunç niyetlerini gizlemektedirler.   Kendileri gibi  "müctehidlik" oynamasını istiyorlar! Müetehid olmanın,  İctihad  edebilmenin  şartları  Fıkıh  kitaplarının   "Kitab-ul Kâda"   bahislerinde yazılıdır. (İbn-i Abidin, C:I2, Sh:I32)   Temel   ilimler   dediğimiz  ilimler   işte   bu  ilimlerdir. Bir kişinin   ulu-orta   çıkıp   "Ben  müctehid  oldum, beni kimse anlayamıyor" demesiyle müctehid   olunmaz.   Müctehid   ictihad yaparken de  kimseden  izin  istemez.   Bu  ilimleri burada  izaha   kalkışmamız   mümkün değildir. Kendi kendilerini kapalı kapılar ardında müctehid ilan edenlerin henüz  temel  ilimlerin  adlarından dahi habersiz olduklarını hep birlikte   görmekteyiz.

      Güneş balçıkla sıvanmaz.

     İslâmi  hareketin  başarıya  ulaşıp   ulaşmaması   takdir-i ilahiye bağlıdır. Hareketin hedefine ulaşamamasını hatalı olmasına,  beceriksizliğine,  üretkensizliğine  bağlayıp, ümitsizliğe   kapılarak   saçma düşüncelere dalanlar  Hz. Hüseyin (R.A.)'in kıyamı için ne bahane   bulabilirler?   Kaldı  ki, İslâm  tarihi   bu   tür   vak'alarla doludur.  Nice Peygamberlerin (AS) tek bir ümmetle gittikleri, hatta  ümmetsiz  gidenlerin varlığından söz edilmektedir. (İ.Rabbani, C:I,Sh:577, Mek,:259)  Tek bir  insan  tarafından  tasdik  edilmeyen Peygamber (AS).   Aklı  kıt  olan  insanlar  O,  Peygamberler  için   kim   bilir   neler düşünürler?   Ashab-ı Kehf (Rh.a)'in,  H. Hasan (Rha)'ın,  Hz.Hüseyin (r.a)'in  kıyamları gözden  ırak  tutulmamalıdır.    Bu   kıyamlar  zahiren   "düşük" (!)   (Bu ifadeyi kullandığım için daktilo başında  yüzüm  kızardı,  okuyuculardan özür diliyorum)  gibi   görünseler de,   Allah (CC)  indinde şanlı kıyamlardır.   Bu  kıyamların  mükâfatlarını  inşa'Allah  öbür dünyada   göreceklerdir.   Bizim   inancımız böyledir. Yeter ki, amel İslam'a, şer'i  şerife uygun   olsun,   amele  riya  karışmasın.   Kulluğumuzun   gereği de   zaten budur.  Yüce Allah (ce)'ın  rızasının dışında  iyi  niyetlerle  işlenmiş  ameller   bile   olsa   sahibini   ateşe   sokacağına   inanıyoruz. Çünkü  cehennemin  yolları  iyi  niyet  taşları  ile  döşelidir!!!

    Mösyö  Yaşar  Kaplan     kendisinin   Ehl-i Sünnet itikadında, Hanefi mezhebinde olduğunu  yazdı (!).   (Bizim  inandığımız  gibi  olmasa da) Biz bu ifadelerinden dolayı çok memnun   olduk,  çok  sevindik  mi  diyelim?   Maalesef  sevinemedik,  memnun  olamadık.  Zira  "Kimilerine göre Ehl-i Sünnet demek,  Ashabın   tümünden de   hayırla söz etmek" demekmiş.   (Ehl-i  Sünnet  Tetkikleri, Takdim: sh:10)  Bu  cümlenin   aksi,   yani  "Bazı  sahabeler  hayırla  yad edilmezler."  demek  olur ki;  böyle  bir  inanç  Ehl-i  Sünnet  itikadına   göre   yazılmış  hangi  akaidde  geçmektedir?   Tek bir delil gösterilebilir mi?   Bu  cümleye  göre  demek  oluyor ki:  "Ashabın  hepsini   hayırla  anmaya  gerek yoktur. Hayırla söz edilmeyecek ashabta vardır" öyle  değil mi?  Hani  Yaşar  Bey  sen  "Ehl-i  Sünnet"  idin?  Demek ki,  Ehl-i  Sünnet  olmak, lafla  olmuyor,  artık  kimse  de yutmuyor!

     Ehl-i Sünnet  dediğimiz  Mezhebin,   Ehl-i  Bid'a,  Fırak-ı dalle denilen  mezheblerden   ayrıldığı   temel   noktalardan  birisi   işte budur.  Zira   Ehl-i  Bid'at fırkalar Ashabın hepsini hayırla   anmazlar.   Ashabın bir kısmı için;  "yalancı, fasık, zalim,  münafık,  müşrik" derler!!!   Halbu ki;  Peygamberimiz  Efendimiz (sav)  şöyle  buyurmuştur:  "Sakın sakın Ashabım aleyhinde  bulunmayınız.  Onları   hedef edinmeyiniz.  Kim onları severse muhakkak beni sevmiş olur,  kim   onlara   eziyet   ederse muhakkak bana eziyet etmiştir.  Bana eza veren Allah (cc)'a   eza   vermiştir.  Kim   Allah (cc)'a  eza  verirse  çok  sürmez Allah (cc) onun belasını verir."   (Tirmizi-îbn Hibban- Tuhfet-ül-Ahvezi C:10, Sh:365)  Yine Taberani'nin  İbn-i Mes'ud (RA)'dan ettiği rivayete göre : "Ashabım  hakkında   kötü   düşünmekten   ve kötü söz söylemekten dilinizi tutun." buyurulmuştur.   (M.Çağlayan,  Ehl-i Sünnet Akaidi, Sh:l6l) 

     "Hicri   beşinci  asırda  'dünyanın  sabit  ve  sakin  olduğuna  inanmak'  Eh1-i Sünnet olmak  için  zorunluydu."   (Ehl-i  Sünnet  Tetkikleri, Tak.Sh: lO)   Bu  zorunluluk  hangi   akaid  kitabında görülmüştür?   Delil   gösterilebilir  mi?   Din emniyetinin kalmadığı  İslam topraklarında   herkes  aklına geldiği  gibi,  gözüne kestirdiği  gibi  yazmaktadır.  Hem de geçmiş  ulemayı   zemmederek,  onlarla  alay  ederek.  Rütbeleri Prof.luğa çıkmış bir çok zevat oysa beğenmedikleri o eski ulemanın  yazdıkları  eserleri  henüz   doğru-dürüst   terceme   etmekten   acizdirler!!!   "El-Fark Beynel  Fırak"  sahibine   nisbet   edilerek :  "Dünyanın  sabit   ve  sakin  olarak  durduğu'   hususunda "EHL-Î SÜNNET İCMA ÎTTİ"  diyerek  ehl-i  sünnete   korkunç  iftira  edenler   "edep"li  oluyor da,  kendilerinin   bile  ittifak  ederek  Masonluğa   kayıtlı   olduğunu   söyledikleri   bir   'Mason'a   bizim mason dememiz  edepsizlik  oluyor  ha?  Bu  zihniyet,  taşların  köpeklere  bağlandığı  zalim  ve  gaddar  bir  dönemden  daha   şedid  bir  zihniyeti    canlandırmıyor mu?  Daha  önce de söyledik   güneş   balçıkla   sıvanmaz.... 

     Şu  bir   misal   "Pazartesi  köşesi"nin   yolcularına   yeter.   Şeriati'nin,  Ashab-ı  Kiramın  bir çoğunu  "müşriklikle"  suçlaması   imanlı  kalplerde   nefret  hissi   uyandırmıştır. (A. Şeriati, Dine  Karşı  Din,Sh:43).

   İbn-i Teymiyye, Mevdudi, S.Kutup'lardan (Rha) Ashaba müşrik dediklerini duymadık. Müslümanları   Şiiliğe   davet ettiklerini duymadık. İnsanların masum olduklarını iddia ettiklerini  duymadık.  "İmamların  mürsel  nebilerden üstün olduklarını" (İ. Humeyni, İslam'da Devlet, Sh:87) söylediklerini hiç mi hiç; duymadık.  Yeter mi?   çok  bilmiş  adam!!!  Açlıktan  ölmek üzere   olan   bir insanın başkalarına  ekmek dağıtmasına  çok şaşılır.   Ehl-i Sünnet her konuda "Sünnet ehli" olabilmekte miydi,  olabilmiş miydi?" (Ehl-i  Sünnet  Tetkikleri,Tak.:Sh:I4)

    Bu cümleden ne anlaşılıyor?   Ehli  Sünnet'in,  sünnet ehli olup olmadığında  şüphenin  var  olduğu  anlaşılmıyor  mu?  Ehli  Sünnet'in,  sünnet ehli olup olmadığında şüphesi olan bir insanın   ben   Ehl-i Sünnet'im   demesi   kadar   gülünç   bir   şey olur mu?    İtikadda hiç şüphe olur  mu?  Öyleyse  "Ehl-i  Sünnet olarak bilinen fırkaların ve mezheplerin her yaptığı gerçekten  sünni  miydi?"  (Ehl-i  Sünnet  Tetkikleri, Tak.Sh:I4)  "Ehl-i Sünnet kendi anlayışını dinin tamamı sanma eğilimine girerken, dinin sınırlarını kendi sınırlarıyla özdeşleştirirken   haklı   bir davranış içinde miydi,  yoksa  bunu  bir  tür   Ehl-i Sünnet bağnazlığı   olarak   almak mı  gerekmekteydi?   Tekrar  edecek  olursak Ehl-i Sünnet gerçekten  her  konuda  (sözlük anlamıyla)  "Ehl-i Sünnet"  olabilmekte  miydi?"   (Ehl-i  Sünnet  Tetkikleri, Tak.Sh:I4)"  "İslam  tarihinin  en  büyük   bid'atı   durumundaki   onulmaz yaramız Sünni-Şii çatlağıdır."  Mason  sever   mezhepsizler, cevabi   yazılarda niçin  bu cümleyi  hiç  şerh  ve  tevil   edemediler?    Merak  ettik  doğrusu! Yukarıda  tırnak   içindeki   cümleler   'Ehl-i Sünnet  itikadındayız' diyen Yaşar  Kaplan   Beye aittir. Yorum yapmadan   takdiri okuyucu kardeşlerimize, sonucu da yüce Rabbimize havale ediyoruz.  Oysa  samimi  olarak  biz  Ehl-i Sünnet'iz,  Hanefiyiz  diyenler;  bu  kavramları  yukarıdakiler  gibi  can   simidi   olarak görüp  sıkıştıklarında   lüzum   üzerine  kullanmıyorlar.   Ehl-i  Sünnet itikadında olabilmek için   elbette   Ashabın   hepsinden hayırla söz etmek gerekir. Misak Dergisinin bastırdığı "Akaid Risaleleri"  adlı   esere   bakılabilir.  (Misal:  Fıkh-ı Ekber, Sh:59. Akidet'üt-Tahaviye, Sh:70) 

       İslam Fıkhında şer'i delil sayılan KIYAS,  müctehidler   tarafından  ve  usûlüne uygun kullanılmazsa  cinayet  olur.  Yapılan   kıyas (!) neye benzemiş,  "Elbisedeki  idrarı temizlemek için şarapla yıkamağa   benzemiş!   İnsanları  İslam'dan uzaklaştıran  şahsi kanaatler ve nefsi istekler değil midir? İlim ehli   ile   istişare   etmeyi   ihmal etmeyelim. Önceki yazımızda ki  Hadis-i  Şerifi  tekrar  yazmak istemiyoruz. Bir Kutsi Hadiste Peygamberimiz  (sav)  şöyle buyurmuştur : "Büyüklük  benim  paltom,  ululuk ise  gömleğimdir.  Bu  iki sıfatta bana  ortak  çıkmaya   yeltenen kimseyi cehenneme atarım." (Müslim-Davud)

       Yine Efendimiz (sav):   "Kalbinde hardal tanesi   kadar kendini beğenmişlik (kibir) taşıyan kimsede cennete giremez." buyurmuştur.  (Müslim)  İbn-i Abidin (Rh.a) farz-ı ayın ilimleri  izah   ederken:  "Çünkü   ilm-i İhlas, ucub,  hased   ve  riya  gibi  şeylerin öğrenilmesinin  farz-ı ayın olduğu malum dur."  (İbn-i Abidin,c:I,Sh:42) diyerek nazik bir hususa  dikkat çekmiştir. Mükellef önce beyan ettikleriyle  sonradan söyledikleri  arasında tezata düşmemelidir.  "Usulsüzlük,  tutarsızlık"  dediğimiz  budur.   Hatayı örtmenin,  gizlemenin adı da  "Bizi  kimse anlayamamış,  kimse anlayamıyor" olmamalıdır! İslâm tarihinde   kendini, yazdıklarını anlaştıramayan bir alim var mıdır?  Sizi  kimse   anlayamıyorsa    sizin    kendinizi   yenilemeniz    gerekmez  mi?  

       Kaldı   ki;   ne   Asr-ı saadet döneminde,  ne de sonraki   dönemlerde  "Üst-Alan" diye  bir  ilim   dalından   bahsetmek mümkün değildir. İlimde   en   yüksek   basamak   "İctihad"dır.  Bu ilim sahibine de  "Müctehid"  denir.   Gerisi   beyhude  çırpınışlardır.   Yazımızda "Usûl" dediğimiz   işte  buydu.   Hangi   mezhebe   bağlı  iseniz  o  mezhebin Usul bilgilerine göre konuşmalısınız,  amel etmelisiniz, yaşamalısınız,  yazmalısınız.  Mukallidin usûle   uymadan   konuşması   ahkâm   kesmesi  ..... boşuna   dibek   taşı   döndürmesine  benzer.    Ve   hiçbir   ilmi   kıymette   taşımaz.   İslâm   tarihinde   hiçbir Müfessir,  Muhaddis,  Fakih ve hiçbir Kelam alimi   "Ben şöyleyim,  ben böyleyim" dememiştir.  Biz  görmedik  ve  dahi  duymadık.    Dolayısıyla  bizde  haklı  olarak  her  ortaya  çıkıp   "Ben  büyük  alimim, ben ilim adamıyım, ben aydınım"  diyen her sakallıyı   hemen sırtımıza   almadığımız  gibi,    ilim   adamı  olarak ta   görmediğimizi   belirtelim.

    Batıdaki sanayii devriminden  sonra,  Islahat haraketlerinin ve Hürriyet- eşitlik hezayanlarının başladığı  sıralarda, İslam topraklarında da  Reform,   dini ıslah   ve   batılılaşma  kasırgalarının  estirilmesi ve  aydınlanma   felsefesinin yayılmaya   başlamasıyla  Osmanlı'nın  nezleye  tutulduğu   bir  gerçektir.  Bunların etkisinde  kalan   içimizdeki   beyinsiz  batı  uşakları  hemen  bunu  fırsat  bilerek  aşağılık   kompleksine  girmiş   Osmanlının  içini  boşaltarak  (fikir olarak) cadı   kazanına   çevirmiş   fokur   fokur  kaynatmaya   başlamışlardır!!!  

         İşin  vahametini   idrak  eden   gerçek   ulema   harekete   geçmiştir.    Batı  hayranları ve  onların   oyununa   gelenler  Abdulhamid'i   tahttan  indirmek  için  çeşitli  entrikalar  ve  operasyonlar  düzenlemişlerdir.  Herkesin  bildiği  gibi  Sultanı  indirmek  isteyenlerin   başında   Siyonizmin   babası T.Herzl'de vardır.  Amacı:  Filistin'de Yahudi  Devletini  kurmaktı.   İslam  düşmanları, bir   yandan  içteki basiretsizlerin, hainlerin  destekleri,  bir   yandan da  dış düşmanların  destekleri  sayesinde hem   sultanın,  hem  de  Osmanlının   suyunu   ısıtmışlardır.    Kimseye  tarih dersi vermek niyetinde  değiliz.   Olayı  hatırlatmamızın   başka  bir  sebebi  vardır.

     Batıyı   taklid   hastalığının   karşısında  yer  alan devrin Şeyhülislamı M.Sabri Efendi (Rh.a) durumu şu cümlelerle dile getirir:  "Müslümanlarsa  yakalandığı   hastalıkların  en sonuncusu ve onların ölümünü hazırlayan hastalıkların en şiddetlisi olan 'Batıyı taklit'  hastalığı,  firengiden   bile çok daha şiddetli ve zararlıdır.  Bu hastalıktan kurtulma safhasına gelmiş insanları bırak,  onu tedavi etmek isteyenlere bile hiç farkında olmadan bulaşmaktadır."  (M.Sabri Bfendi-İnsan ve Kader-sh:15)

    Peki   batıyı taklid etmek için çırpınanlar kimlerdi?  Kim   olacak   mezhepsiz  mason  Efgani'nin  tilmizleri   ve  genelde  İttihatçılardı.    Devrimin çakıl taşları olan bu mason  sever  Efgani  hayranı  ittihatçılardan   bir   kaç   tanesinin   birkaç   cümlesini   alıp   asıl   konumuza   dönelim.   Günümüzdeki  mezhepsizlerinde  yüzde  doksanı  bu   mason  Efgani'nin  yolunda  yürüyen    kuyruk  takımlarıdır.  Bakın  bakalım  akıl  hocaları  kimmiş?

1-Abdullah  Cevdet: Batı hayranıdır,  din diye bir şeyi kabul etmez. İslâm aile hayatını, kadının  örtüsünü  kabul etmez,  İçi  İslama hakaretlerle dolu müsteşrik islam düşmanı Dozi'nin yazdığı "İslamiyet Tarihi'ni terceme etmiştir.  Afgani ve Abduh'un hayranıdır. Avrupa'dan  damızlık erkek getirme fikrini ileri süren ve Allah'a küfreden bu adam birde "içtihad" adında dergi çıkarır.   (İçtihad.C.5 s.126 sh:1147.1914)  İctihad  kapısının açılmasını   savunan ve içtihat edilmesini isteyen bu adam acaba hangi ictihad için çırpınıyordu?   Elbetteki  İslam'ın  hayattan  uzaklaştırılması  içtihadı  idi.  A. Cevdet ilham aldığı  üstadları  için aynen şöyle der:  "Şeyh C. Afgani'yi  tanımadım.  Fakat Şeyh M. Abduh'u  tanıdım.  Bu asrın en büyük mümini olan   Mısır   dünyasının   müftüsü  mağfur Şeyh M.Abduh   Efendi hazretleri temiz ruhunu teslimden evvel İslâm için söylediği mersiyede:  "Ben  dinin  ıslah   olmasını murad  ettim.   Korkarım ki cahil sarıklılar onun idamına   hükmedecekler!"  (İçtihad.  sayı: 150.  sh: 3120.  1922)  Nitekim  öyle de  olmuştur.

2-Celal Nuri: İttihad-ı İslam adlı eserinde fikha hücum etmiş, dört ehli sünnet mezhebinin sistemleştirdiği  İslam fıkhının   dondurulmaktan   kurtarılması   ve ictihad kapısının Avrupalının    bulunduğu  şartlar  nazara   alınarak   açılmasını,  kadının  örtünmesine   gerek  olmadığını,   İslâm'ın   muamelat   kısmının   değiştirilmesini  ister.  Ulamanın Müctehidleri taklid   etmesinden   rahatsız  olduğunu,   latin  harflerinin    mutlaka  kabul  edilmesini   kültür   değişmesi  için şart olduğunu,  Peygamberi   sanatkârlarla   mukayese ettiğini,  İbn-i Rüşd'ü   büyük   bir   alim  Ebu-S Suud ve Zembilli Ali Efendileri de onun yanında bir sümüklü   böcek gibi  ördüğünü  söyler"   (Tarih-i İstikbal,  sh.74-75)   Onunda   Afgani ve Abduh  pareleline   düştüğü   açıktır.  (Sadık Albayrak Şeriat'ten Laikliğe,sh.319)

3-Şerafettin Yaltkaya: Dine  yeni   bir şekil verilmesini ister.  İslam'ı   Hıristiyanlığa  benzetmek  için  çırpınır,  Kur'an-ı Kerim'i felsefi bir görüşle ele almayı ister,  hocaların rahlelerinin  sırtlarına   verilip karakol karakol dolaştırıldığı devrede 6 yıl Diyanet reisliği yapar.  İşte bu adamda ;  ulemanın Abduh'un ve Afgani'nin   yolunda hareket etmesini ister.  Hep   Ehli   sünnet  dışı  düşünceler  üzerinde  durur.  (S.Albay rak, Dev. Çakıl Taşları sh.119)

4-Şemsettin Günaltay:  İlk başta Din-i İslam-ı savunur  görünür, fakat kurtuluşu reformda arar.  Müctehidleri taklid etmeyi   yerer.   Daha   sonraları   ise şeriatı istemez,  red eder ve inkâr  eder.  "Bizim hayata ait bütün kanunlarımızı meclis yapar",  mezhep imamlarını insafsızca küçümser.  C.Afgani'nin  şakirdi   oIduğunu  (Şeriattan Laikliğe, S.Albayrak sh.301)  İlhamını  ondan  aldığını  söyler.  Günaltay 1949'da  163. maddenin müzakeresi sırasında açıkça  ilgili  maddeyi  savunur  ve   "Biz bu memlekette İrtica'ı yaşatmayacağız"  diyerek hangi  yolun yolcusu olduğunu izhar eder.   Mösyö  Yazarımızı   içeri   tıkan madde ne idi? 163. değil miydi?    İşte bu madde Afgani'nin şakirdi olan,  ilhamını ondan alan başvekilin   marifetiyle   ceza   yasasına   konduğunu   bilmeyen   yoktur.

5-Ahmed  Ağaoğlu:  İslamda reform ister,  Fransa'nın   medeni   hukuk sistemini ister,  Türkçe Kur'an'la  namazın  türkçe  olarak  kıldırılması  fikrini  ileri sürer,  dini  esasların devrini  doldurduğu saplantısını öne sürer.  Bu adamda: "Din ulaması Şeyh Abduh,  Şeyh C.Afgani ve Musa Bigiyef   gibi   zevatın açmış oldukları yol üzerinde mücahede edilebileceğini ileri sürer.'  İslam bir amil olacaktı.  Fakat,  üzülerek söylemek lazım gelir ki Şeyhülislamlık unvanını  taşıyan,  lakin  İslamiyet   için   bir leke   olan  M.Sabri gibi 20. asırda  9. asrın el-Kaim Billah'larını taklid  ederek  kadınlara elbise formaları tayin eden ve sokaklara  çıkmalarını   yasaklamaya   kalkışan  "Din" reisleri  elbetteki   İslamiyeti   anlamaya malik   olamazlar.  (Ağaoğlu Ahmed-Üç Medeniyet-sh.66-67,1928)

      Zamanın   Şeyhülislâmı   M.Sabri Efendinin verdiği fetvaya bakın, bu fetvaya karşı çıkanlara   bakın.  Bu fetvaya karşı çıkanlarda yine Afgani ve Abduh taraftarlarıdır.  Üstad Said-i Nursi (Rh.a.)'yide   İttihatçıların   safında   sultana   karşı gösterme gayretleri   boşunadır.   O zatın ruhunu   incitmek   çok   yanlıştır,  büyük   vebaldir.  Bir   masonun  keyfi   için   bu   tezata   düşmemek   gerekirdi.  Zira biz çok iyi biliyoruz  ki Üstadın   kendisi   "Eski  Said,  Yeni Said" derken   bu   gerçeği   vurgulamıştır.    Aynı  durum   Rıza  Tevfik    vb.  içinde  geçerlidir.    İngilizlerin  ve  İttihadçıların   oyununa   geldiklerini   kendileri   itiraf etmişlerdir.  (S.Âlbayrâk, Devrimin,  Çakıl Taşları, sh: 126 )  Kaldı ki; Ustadın, M. Sabri   Efendiye yazdığı bir mektupta   başta  kendisi   olmak  üzere  talebeleri   ile   birlikte emrine girmeye hazır olduğunu   yazdığı da   rivayet  edilmektedir.  (Vahdet  Gazetesi,  Yıl:2,   Sayı:  25)

    M. Sabri Efendi, İslam'ın   esasına   sarılmayı ve ruhundan asla taviz   vermeyi kabul etmeyen   bir   İslâm   alimidir.

    Yukarıda   ismi   geçen  zatlar   belki mezhepsizler,  reformcular, radikalist düşünce sahipleri   için  "öncü"  görülmeye değer olabilir.   Bu  bir  yana.   Peki   bu  reformcuların "İslam'ın  millet  ve  devlet hayatından sökülüp atılmasına değil rıza göstermek, fetva vermeleri   ve  mücadelelerinde de   Afgani ve Abduh'tan  ilham  almaları   hep   tesadüfle mi   izah  edilecektir?   Bu kadar saf olmamızı bekleyenlerin kendileri saf değillerse dostta değillerdir.   "Halbuki  bugün  açıklığa   kavuşmuş   tarihi bir hakikat vardır ki,  oda Müslümanları  perişan,  dağınık  ve  geri  kalmış   duruma   getiren,   Müctehid   İmamları taklid   eden   Müslümanlar değil,  İslam adına ortaya çıkıp,  İslam ve şeriat düşmanlarına fetvalar   veren   yeni   müctehidlerdir(!),  yani   Ehl-i  Sünnet  düşmanlarıdır.   Afgani   ve Abduh,   bunların   yolunu takip eden Reşit Rıza ile bizdeki yardakçıları; İslam'a düşman  rejimlere   kendini,  kafasını   ve  gönlünü kaptırmış aptal kimselerdir"  (Sadık Albayrak-Şeriattan Laikliğe-sh:306 )  

    Çok   kıymetli B.  Vakit  okuyucuları;  Bizim C.  Afgani ve onun yolunda mücadele veren kardeşleri niçin uyardığımızı anlatabildik  mi? Yukarıda   ismi   geçen şahıslar  önceleri   hep   İslam'dan   ve Kur'an'dan bahsetmişler. Ortak   hedef   olarak   İslâm'ın   inkilâba,  reforma ihtiyacı olduğundan dem vurmuşlardır.  İslâm'ı   hurafelerden,  kör   taklidçilikten mezheplere bağlılıktan kurtaracaklarını vaad etmişler,   sonuçta   kimin   oyununa   geldiklerini anlayamadan hem İslâm'ın hem de kendilerinin  başını yemişlerdir.    Dolduruşa   gelmekten  dem   vuranlar  bir  hakikati   ifade etmişler.  Birileri  birilerinin   oyununa   gelmiş,  birileri  dolmuşa  getirilmiş, bu  doğrudur,  ama kimler kimlerin   oyununa gelmiş,  kimler; kimlerin   dolmuşuna   bindirilmiş,  herhalde  anlaşılmış  oldu!!!   Biz onun için   açıkça  belirttik ki bu   tür  görüşler,  düşünceler   'Tarihin çöp sepetine'  atılmışlardır.  Yeniden  bir  şeyler   keşfediliyormuş   gibi   Müslümanların   midesi   niçin   bulandırılıyor?

  "Âdam  Muhammedi  olmayı  bırakıyor da   Hanefi  veya  Şafii  oluyor,  ne   tuhaf  şey" (Reşit Rıza-Mezahibin Telfiki:l69)   "Hiç  bir  müslümanın  dört mezhep imamlarından birinin mezhebine  bağlı  kalması   caiz  değildir.  Bunu   kim  yaparsa  kâfir olur.  İslâm yolundan sapar."   (Hücendinin Kürrasından,Mezhepsizlik:8l)   "Geçmiş  fukahadan bize intikal   eden   görüş   ve ictihadlar bizi bağlayamaz.  Bizim onlara uymamızda gerekmez.  Aksine  her insan,    Kur'an  ayetlerinden ne ahlayabiliyorsa onunla yetinmelidir."  (Mezhepsizler ve Mukallidler,  Hasib es-Samarrai.sh:37)   Yorum   yapmadan yukarıdaki   satırlarla   anlatılmak   istenenleri   okuyucularımızın   takdirine  havale ediyoruz.  İşte   bu   adamların   hizmetleri,  mücadeleleri   hep   bunlar idi. 

    Kur'an   ve   Sünnet'e  dönme   adına   Müslümanları  Müctehid   Ulemadan ve Mücahid  Fukahadan   soğutarak   İslam'ı   hayattan   uzaklaştırmada   emperyalistlere   maşa   olmuşlardır.   İşin   garip   tarafı   bu   kişileri   hala   öncü,  müctehid   ve   müceddid   olarak  takdim   eden   ve   isimleri   ilim   adamlığına   çıkmış   nice   gafiller   vardır, içimizde!   Bunlar niçin mason oldu demiyoruz.  Bize ne elin masonlarından!  Nedenini,  niçinini   müritleri   araştırsınlar!   Biz  uyarı  görevimizi  yapmaya çalıştık.    İslam'a  ihanet  etmiş bu masonları Müceddid,  Müctehid diye kime yutturmaya   çalışıyorsunuz?   Bu   adamlar   "Mason",  biz Ehl-i  Sünnet'iz,  bizim masonlara   ihtiyacımız  mı  var?   Hayır  bizim  masonlara   ihtiyacımız yoktur.  Bize  M. Sabri Efendiyi,  Zahidü'l  Kevseri  Efendiyi,  E.Hamdi Yazır Efendiyi,  M.  Hüseyin Zehebi'yi,  Yusuf  Decvi'yi  anlatsanıza!   Bizim  bu  alimlere  ihtiyacımız  vardır. Zira, batıya   ve   batının   pislik   medeniyetine   karşı   direnen alimler onlardı.  Hani   sizde  taassubçuluk   yoktu?   Yoksa   Osmanlının   son   Şeyhülislâmı   M.  Sabri Efendinin   veya  Zahidül  Kevseri  Efendinin   mezhepsiz   masonlar   kadarda  mı   ilmi   kıymetleri yoktu!"

       Mezhepsizler   ve  masonlar için olmasa da,  onlar   bizim   büyük   değerlerimizdir.  Zira, "Mezepsizlik   dinsizliğe   giden  köprüdür"   diyerek   mezhepsizlik,  batıcılık fitnelerine  karşı  İslâmi   mücedalesini   sürdüren Peygamber varisi alim Zahidül Kevseri'dir  (Rh.a.).    (Z.Kevseri,  Makalat sh:129)   Kendilerinin de   ikrarına göre C. Afgani  mason  locasına  kayıtlı   mutlak  manada   hiçbir  şüphe  yolu  bulunmayan   bir  masondur.  Bu husus  çok  kat'idir.    C. Afgani   ve Tilmizi  Abduh'un   masonluğa  girdiğini  H.Karaman hocada ikrar etmektedir.  (İ.Işığında Günün Mes.Sh:12)   Kendi   hayranları   tarafından   kaleme  alınan  ve   Muhsin Abdulhamit'e   ait   olan   "C.Afgani"  adlı  kitapta da  masonluğa girdiği kayıtlıdır.  (sh:124-126)   M.  İslamoğlu'nun (Anadolu-2 sh:323-326)  kitabında da masonluğa   girdiği   yazılıdır.  Abdulkadir  El-Mağribi'de  El-Beyyinat   isimli  eserinin  32.sayfasında  masonluğa girdiğini  yazmaktadır.   Kimisi   idareyi ele geçirmek için mason olduğunu   yazarken,  kimisi  de   cehaletinden   dolayı   locaya   girdiğini   yazmaktadır. 

        Ancak geriye  şu  kalmaktadır:  Masonluğa  kayıtlı  olan  mason  olur  mu, olmaz mı?  Masonluğa   girmek  (hem de kendi isteği ile)  küfür  olur mu,  olmaz  mı?  Afgani'nin  hayranlarına   göre olmazmış!   Ne sefil  bir  mantık  değil mi?   Gerçekten   acımak   lazım,  bu  sefillere!   Bu mantık  beraberinde  şunları da   akla   getirmez  mi? Bir insan İslam'a girmekle   İslâm olmaz.   Kelime-i   Şehadet   getirmekle   Müslüman   olmaz.   Tersi,  İslam'a girmeyen  insanda  İslâm  olabilir.  Kelime-i  Şehadet   getirmeyen   insanda  Müslüman olabilir.    Ne   korkunç bir mantık!    Bu mantığa göre yer  yüzünde  müslüman   bulmak  zordur.  Fe Sübhanallah!    Zira  kalpleri   bilen   ancak Allah  (c.c)'tır.   Kimse  kimsenin kalbini   bilemez.  İslam   şeriati zahire hükmeder,  mükellefin   her ameli şer'i şerifle sınırlıdır.  Korkmayın   biz hüküm vermeyiz,  veremeyiz.  Zira  biz  mukallidiz.  İctihad   etmekle  değil,   yapılan   içtihadlara   uymakla mükellefiz.   Zira Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Eğer bilmiyorsanız zikir (ilim) ehline sorun"  (En~Nahl:43)   Bizim   usulümüz  bu.    Sorarız  ve  öğreniriz.  Ehli Sünnetlin dolmuşuna  binen  A. Davutoğlu Hocamız  (Rh.a)'a  göre bu  kişiler  "küfürle, zındıklıkla ve mülhidlikle"  itham olunmuşlardır.  (Din Tahripçileri sh:81)

   Yaşar  Kaplan  Bey'in  Cevap yazısında   bahsedilen   tekfir   bu   ise   biz ulemanın görüşüne  bağlıyız,    aynen  aktarıyoruz.  Nefsimize göre hareket etmiyoruz.  Bu işler ulemanın  işidir,  gazetecilerin  işi  değildir,   diyoruz.   Meselenin  aslına  bakılırsa  Sultanın,  C.Afgani'yi   sevdiği   filanda yoktur.   Aksine   Afgani  denilen   adamın   İngilizlerle  gizli  münasebetleri   tesbit  edildiğinden  dolayı  İstanbul'dan   gitmesine izin verilmemiştir.  Afgani   çok   yalvarmışşa da ölene kadar  İstanbul'dan   ayrılamamıştır."   (Başbakanlık Arşivi,  Yıldız  Esas Evrakı No:14 Evrak Ko:1103)    Üstelik,   Sultan   Abdulhamit  Afgani'yi sevseydi      Mason   Afgani  için   "Maskara  adam"  der miydi?

     Bir   insanın   mü'min   olması   veya   küfre   düşmesi kendi  ihtiyarı   iledir.  Bir   başkasının   demesi   ile   ne   mü'min   olunur,  nede   kâfir.   Ehl-i Sünnet itidal üzere  olmayı   usûl   haline  getirmiştir.    Ehli  Bidat  fırkalar   ise   kendilerinin   dışındakileri küfürle   itham   etmeyi   özellikleri   haline   getirmişlerdir.   Ehli   Sünnete   göre Kıble ehlinin tekfiri caiz değildir.  Açıkça   bir   küfrü   görülüp   işitilmedikçe!    Onun  için   Ehl-i  Sünnet     hem   ifrata,  hem de   tefrite  karşıdır.  Kalpte iman ve dilde tasdik olduğu  müddetçe   başkalarını    küfürle   suçlamak  doğru  değildir. 

      Yukarıda   Afgani ve Abduh'un   masonluğa   girişlerinde   ittifak ettiğimizi söylemiştik.  Peki çıkışları nasıl oldu?  Burası niçin aydınlanamıyor?  Bizler ve kendileri  masonluğa  girdiğini,  sicillerde   masonluğa  kayıtlı olduğunu ispat ediyoruz da onlar masonluktan   çıktığına dair delillerini  niçin ortaya koyamıyorlar?    Çıkarken  de  "Ben  pişman  oldum,  tevbe  ediyorum,   bu  teşkilat  İslam'a   düşman teşkilatmış,  İslam'ı  yıkmak  için  kurulmuş,   hiçbir   Müslüman buraya giremez ve üye olamaz"  diyerek mi  çıkmış?   Hayır!    Yoksa   "Siz  asıl  maksadınız olan iktidarı ele geçirmeyi beceremiyorsunuz ben başka yolları deneyeceğim"  diyerek  mi   çıkmıştır?   Tevbe  ederek ayrıldığına  dair  bir  delil  gösterilmediği müddetçe  haklarındaki  inancımız  değişmeyecektir.  Konu  ile  ilgili   en  küçük  bir  delil  yoktur.

     Farkında   olmadan  bir  meseleye  parmak   basılmış   ve   bize  "Müfteri" denilmiş!   Biz   kesinlikle   bile   bile  iftira  etmedik,  edemeyiz  de.    Ancak   bilmeden   hata   etmiş  isek  ve  bu  hatamızda  isbat  edilirse  tevbe  eder,   helallik   isteriz.   Buda   bizim  için  bir  fazilettir.  Ancak   siz   bir   Müslüman'ı   müfteri   ilan   ederken   hangi  kazada yargıladınız da ilan ettiniz,   bu   cehaletinizin  farkında   mısınız?   Zira  bir  Müslümana  bu  tür  cezaları  vermek  Kadı'nın  tasdikine   bağlıdır.     Yaşar  Bey  bunlar   gazetecilik  işi  değildir.   Tevhid-i Hareket ve   Tevhid-i Düşünce  bizden   bunu  bekliyor.  Laf    ebeliğinin,   demagojik   oyunların   zamanı  çoktan  geçmiştir.  İnancımızı  birazda  pratiğimize   geçirelim.   Her  yerde  konferans  verdiğinize  göre  bir  konferans da  kendi   nefsinize  verseniz    çok  faydasını  göreceğinize  adım  gibi  eminim! 

      Çok  merak  ettiğiniz  kaynak  kitaba  gelince;   mektubumuzda  kaynak olarak aldığımız kitap,  Bağdat   Ünv. Öğr. Üyesi    Dr. Hasib  Es-Samarrai'ye  ait   doktora   tezidir.   1981 yılında Ali Nar ve Sami Özbay hocalar tarafından terceme edilmiştir.   Sonuç  olarak;  C.Afgani'nin   alem-i  İslam'a  masonluğu,  mezhepsizliği,   batı  hayranlığını  yaydığı,  İslam'ında   diğer  batıl   ideolojiler  gibi  bir  ideolojik  sürec  olduğunu  yaymağa  çalıştığı  ve  kendisinden  ilham alanların   nasıl  bir  dolmuşa  bindirildikleri   açıkça  görülmüştür.   Batıyı  taklid   hep  İslam'ın   aleyhine  olmuştur. Neticede  İslam  düşmanları   sevinmişler,  Müslümanlar  ağlamışlardır.   İslâm'ı   en güzel   anlayan   ve   yaşayan,  anlatan  ve  yaşatan  Ehli   Sünnet imamlarının ve alimlerinin   eserlerine   dönülmedikçe   Müslümanlara kurtuluşun çok uzakta olduğu  görülmektedir.  Kurtuluş  Ehl-i  Sünnet  vel  Cemaat  yolundadır.   Bu   yolda   yürüyenlere  müjdeler   olsun.  

         Şu   hususu da  belirtelim ki;  günümüzün  reform  isteyen  mezhepsizlerinin  tamamına  yakınının  akıl  hocaları,  fikir  babaları,  ilham  aldıkları,  kaynak  diye  başvurdukları  alim  olarak  gördükleri  kimseler  işte  yukarıda  da  gördük   Afgani-Abduh-Abdulvehhab-Reşid Rıza'lar  vb.leridir.               15.06.1994.  N. DEMİR

   NOT:  Bu  yazı   B.Vakit  Gazetesinde  N. DEMİR'e   karşı  cevap  hakkını  kullanarak  bir  hafta  yazı  yazmak  zorunda  kalan  Yaşar  Kaplan'a  cevap  olarak  yazılan  bir  yazıdır.  Ancak  ne  var ki  Gazete  sahibi  M. Karahasanoğlu   N. DEMİR'e  cevap  hakkını  kullandıracağını  söylemesine  ve   söz  vermesine  rağmen  sonunda   ne  entrikalar  çevirmişlerse     cevap   verme  hakkını  engellemişlerdir.   Bu  davranışların  adalet,  tarafsızlık  ve   hakkaniyet   ilkelerine   ters  düştüğünü  gördüğümüz  için   bu  yazıyı  ilgili  kardeşimizin  rızasını  alarak  sayfamıza  koymayı   uygun   gördük.     A. AZİZ