|
6 Mayıs tarihli Vakit
gazetenizde yazarlarınızdan birine
bir mektup yazmış idik. Amacımız bir
hakikati dile getirmekti. Ancak muhatap
yazarımız ve pat diye armut gibi
ortaya düşen diğer yazarlarınız mektubumuzu
ciddiye (!) almadıkları halde, bir haftadan
fazladır (kendi ifadeleriyle) cevap yazmak
zorunda kaldıklarını dile getirdiler.
Demek ki, mektubumuz ciddiye (!) alınmış
olsaydı ömürleri boyu cevap vermeye
çalışacaklardı! Öyle ki açtılar
ağızlarını yumdular gözlerini.
Yazılarda hakikat namına kendilerine
ait olmayan birkaç cümlenin dışında
hiç bir şey yoktu. Kötü söz sahibine
gerektir, diyerek bu hakarete varan
sözlerini aynen mukabiliyle
kendilerine iade ediyorum!!!
Elbette
onlar yazar olma avantajlarını kullanarak ilmi
seviyelerini (!) ortaya koydular ve bize
karşı saldırıya geçtiler, okuyuculardan da
hakkettikleri notu aldılar.
Gönül
isterdi ki lüzumsuz yazılarla gazete sütunları
kirletilmesin. Bir okuyucu olarak bizim
beklentimizde bu idi!!! Heyhat ne
gezer!!!
Cevabi yazımızda üç nokta
üzerinde durmuş idik.
Bir, usulsüzlük,
İki, C.Afgani'nin Ehl-i
Sünnet mü'minlere öncü, lider takdim
edilemeyeceği,
Üç,
"İslam tarihinin en büyük
Bid'ati durumundaki onulmaz yaramız SÜNNİ-Şİİ çatlağıdır."
cümlesi.
Biz şimdi bu Ehl-i Bid'a
yazarlara cevap verirken onların seviyesine
inmeden kendi üslubumuzu kullanarak
bir kaç hakikate parmak basmaya çalışacağız.
Ancak şu hususu hatırlatmak isterim.
Yazımızdaki üslubumuzu ağır bulan
kardeşlerimiz olabilir, bu insanların asıl
niyetlerini öğrendikleri zaman bize hakk
verecekleri de kaçınılmazdır.
İlim ve bilgi bakımından bir mü'min ya
Müctehiddir, ya da Mukallid. İkisinin arası
yoktur. Müctehidler üç kısımdır :
1-Mutlak müctehîdler,
2-Mezhebte müctehidler,
3-Meselede Müctehidler.
Mukallidlerde dört tabakaya ayrılır:
1-Ashabu't Tahriç,
2-Ashabu't Tercih,
3-Ashab-ı Temyiz,
4-Mukallid-i Mahz.
Mukallid, bağlı bulunduğu mezhebin ictihadlarına göre amel etmek
durumundadır. Muhayyerlik yoktur. İslam aleminde ilmi
ile şöhret bulmuş Muhakkik Fukahadan İbn-i Abidin
(Rh.a) dördüncü tabakaya dahil olduğunu bizzat
kendisi ikrar etmiştir. (İbn-i Abidin, c:I, sh:99)
Yani İbn-i
Abidin gibi muhakkik bir alim
kendisinin mukallitlerin dördüncü tabakasına dahil
olduğunu ilan ediyor. "İbn-i Abidin
gibi fıkıh sahasındaki
otoritesi herkes tarafından kabul edilen bir
ulemanın 'İçtihada
muktedir olmadığını ve bir müctehide
tabiî olduğunu'
ikrar ettiği bir durumda; bize düşen "edeb
hudutlarını muhafaza etmektir.' diyen bir
ilim ehlini "Nakilcilik yapıyor, sosyal
sistemi tanımıyor, kendisi ictihad edemiyor,
fıkıhçılıkla uğraşıyor" diyerek suçlayanlar, asıl korkunç
niyetlerini gizlemektedirler. Kendileri gibi
"müctehidlik"
oynamasını istiyorlar! Müetehid olmanın, İctihad
edebilmenin şartları Fıkıh kitaplarının
"Kitab-ul Kâda"
bahislerinde yazılıdır. (İbn-i Abidin, C:I2, Sh:I32)
Temel ilimler dediğimiz ilimler
işte bu ilimlerdir. Bir kişinin
ulu-orta çıkıp "Ben müctehid
oldum, beni kimse anlayamıyor" demesiyle müctehid
olunmaz. Müctehid ictihad yaparken de
kimseden izin istemez. Bu ilimleri
burada izaha kalkışmamız mümkün
değildir. Kendi kendilerini kapalı kapılar ardında müctehid ilan
edenlerin henüz temel ilimlerin adlarından dahi
habersiz olduklarını hep birlikte görmekteyiz.
Güneş balçıkla sıvanmaz.
İslâmi hareketin başarıya ulaşıp
ulaşmaması takdir-i ilahiye bağlıdır. Hareketin hedefine
ulaşamamasını hatalı olmasına, beceriksizliğine,
üretkensizliğine bağlayıp, ümitsizliğe kapılarak
saçma düşüncelere dalanlar Hz. Hüseyin (R.A.)'in kıyamı için
ne bahane bulabilirler? Kaldı ki,
İslâm tarihi bu tür
vak'alarla doludur. Nice Peygamberlerin (AS) tek bir ümmetle
gittikleri, hatta ümmetsiz gidenlerin varlığından söz
edilmektedir. (İ.Rabbani, C:I,Sh:577, Mek,:259) Tek bir
insan tarafından tasdik edilmeyen Peygamber (AS).
Aklı kıt olan insanlar O, Peygamberler
için kim bilir neler düşünürler?
Ashab-ı Kehf (Rh.a)'in, H. Hasan (Rha)'ın, Hz.Hüseyin
(r.a)'in kıyamları gözden ırak tutulmamalıdır.
Bu kıyamlar zahiren
"düşük"
(!) (Bu ifadeyi kullandığım için daktilo başında
yüzüm kızardı, okuyuculardan özür diliyorum) gibi
görünseler de, Allah (CC) indinde şanlı
kıyamlardır. Bu kıyamların mükâfatlarını
inşa'Allah öbür dünyada göreceklerdir.
Bizim inancımız böyledir. Yeter ki, amel İslam'a, şer'i
şerife uygun olsun, amele riya
karışmasın. Kulluğumuzun gereği de
zaten budur. Yüce Allah (ce)'ın rızasının dışında
iyi niyetlerle işlenmiş ameller bile
olsa sahibini ateşe sokacağına
inanıyoruz. Çünkü cehennemin yolları iyi
niyet taşları ile döşelidir!!!
Mösyö
Yaşar Kaplan
kendisinin Ehl-i
Sünnet itikadında, Hanefi mezhebinde olduğunu yazdı (!).
(Bizim inandığımız gibi olmasa da) Biz bu
ifadelerinden dolayı çok memnun olduk, çok
sevindik mi diyelim? Maalesef
sevinemedik, memnun olamadık. Zira
"Kimilerine göre Ehl-i Sünnet demek,
Ashabın tümünden de hayırla söz etmek"
demekmiş. (Ehl-i Sünnet Tetkikleri, Takdim:
sh:10) Bu cümlenin aksi, yani
"Bazı sahabeler hayırla
yad edilmezler." demek olur
ki; böyle bir inanç Ehl-i Sünnet
itikadına göre yazılmış hangi
akaidde geçmektedir? Tek bir delil gösterilebilir
mi? Bu cümleye göre demek oluyor
ki: "Ashabın hepsini
hayırla anmaya gerek yoktur. Hayırla söz edilmeyecek
ashabta vardır" öyle değil
mi? Hani Yaşar Bey sen
"Ehl-i Sünnet"
idin? Demek ki, Ehl-i Sünnet olmak, lafla
olmuyor, artık kimse de yutmuyor!
Ehl-i Sünnet dediğimiz Mezhebin, Ehl-i
Bid'a, Fırak-ı dalle denilen mezheblerden
ayrıldığı temel noktalardan birisi
işte budur. Zira Ehl-i Bid'at fırkalar
Ashabın hepsini hayırla anmazlar. Ashabın
bir kısmı için; "yalancı,
fasık, zalim, münafık, müşrik"
derler!!! Halbu ki; Peygamberimiz Efendimiz
(sav) şöyle buyurmuştur:
"Sakın sakın Ashabım aleyhinde
bulunmayınız. Onları hedef edinmeyiniz. Kim
onları severse muhakkak beni sevmiş olur, kim
onlara eziyet ederse muhakkak bana eziyet
etmiştir. Bana eza veren Allah (cc)'a eza
vermiştir. Kim Allah (cc)'a eza
verirse çok sürmez Allah (cc) onun belasını verir."
(Tirmizi-İbn Hibban- Tuhfet-ül-Ahvezi
C:10, Sh:365) Yine Taberani'nin İbn-i Mes'ud (RA)'dan
ettiği rivayete göre : "Ashabım
hakkında kötü düşünmekten ve
kötü söz söylemekten dilinizi tutun."
buyurulmuştur. (M.Çağlayan, Ehl-i Sünnet Akaidi,
Sh:l6l)
"Hicri beşinci asırda 'dünyanın sabit
ve sakin olduğuna inanmak' Eh1-i Sünnet
olmak için zorunluydu." (Ehl-i Sünnet
Tetkikleri, Tak.Sh: lO) Bu zorunluluk hangi
akaid kitabında görülmüştür? Delil
gösterilebilir mi? Din emniyetinin kalmadığı
İslam topraklarında herkes aklına geldiği
gibi, gözüne kestirdiği gibi yazmaktadır.
Hem de geçmiş ulemayı zemmederek, onlarla
alay ederek. Rütbeleri Prof.luğa çıkmış bir çok zevat
oysa beğenmedikleri o eski ulemanın yazdıkları eserleri
henüz doğru-dürüst terceme
etmekten acizdirler!!!
"El-Fark Beynel Fırak"
sahibine nisbet edilerek : "Dünyanın
sabit ve sakin olarak durduğu'
hususunda "EHL-Î SÜNNET İCMA ÎTTİ" diyerek ehl-i
sünnete korkunç iftira edenler
"edep"li
oluyor da, kendilerinin bile ittifak
ederek Masonluğa kayıtlı olduğunu
söyledikleri bir
'Mason'a
bizim mason dememiz edepsizlik oluyor ha? Bu
zihniyet, taşların köpeklere bağlandığı
zalim ve gaddar bir dönemden daha
şedid bir zihniyeti canlandırmıyor mu?
Daha önce de söyledik güneş balçıkla
sıvanmaz....
Şu
bir misal
"Pazartesi köşesi"nin
yolcularına yeter. Şeriati'nin, Ashab-ı
Kiramın bir çoğunu
"müşriklikle" suçlaması
imanlı kalplerde nefret hissi
uyandırmıştır. (A. Şeriati, Dine Karşı Din,Sh:43).
İbn-i Teymiyye,
Mevdudi, S.Kutup'lardan (Rha) Ashaba müşrik dediklerini duymadık.
Müslümanları Şiiliğe davet ettiklerini
duymadık. İnsanların masum olduklarını iddia ettiklerini
duymadık. "İmamların mürsel
nebilerden üstün olduklarını" (İ.
Humeyni, İslam'da Devlet, Sh:87) söylediklerini hiç mi hiç;
duymadık. Yeter mi? çok bilmiş adam!!!
Açlıktan ölmek üzere olan bir insanın
başkalarına ekmek dağıtmasına çok şaşılır.
Ehl-i Sünnet her konuda "Sünnet ehli"
olabilmekte miydi, olabilmiş miydi?"
(Ehl-i Sünnet Tetkikleri,Tak.:Sh:I4)
Bu
cümleden ne anlaşılıyor? Ehli Sünnet'in,
sünnet ehli olup olmadığında şüphenin var olduğu
anlaşılmıyor mu? Ehli Sünnet'in, sünnet ehli
olup olmadığında şüphesi olan bir insanın ben
Ehl-i Sünnet'im demesi kadar
gülünç bir şey olur mu?
İtikadda hiç şüphe olur mu? Öyleyse "Ehl-i
Sünnet olarak bilinen fırkaların ve mezheplerin her yaptığı
gerçekten sünni miydi?" (Ehl-i
Sünnet Tetkikleri, Tak.Sh:I4)
"Ehl-i Sünnet kendi anlayışını dinin tamamı
sanma eğilimine girerken, dinin sınırlarını kendi sınırlarıyla
özdeşleştirirken haklı bir davranış içinde
miydi, yoksa bunu bir tür Ehl-i
Sünnet bağnazlığı olarak almak mı
gerekmekteydi? Tekrar edecek olursak Ehl-i
Sünnet gerçekten her konuda (sözlük anlamıyla)
"Ehl-i Sünnet" olabilmekte miydi?"
(Ehl-i Sünnet Tetkikleri, Tak.Sh:I4)"
"İslam tarihinin en büyük
bid'atı durumundaki onulmaz yaramız
Sünni-Şii çatlağıdır." Mason
sever mezhepsizler, cevabi yazılarda niçin
bu cümleyi hiç şerh ve tevil
edemediler? Merak ettik doğrusu!
Yukarıda tırnak içindeki cümleler
'Ehl-i Sünnet itikadındayız'
diyen Yaşar Kaplan
Beye aittir. Yorum yapmadan
takdiri okuyucu kardeşlerimize, sonucu da yüce Rabbimize havale
ediyoruz. Oysa samimi olarak biz Ehl-i
Sünnet'iz, Hanefiyiz diyenler; bu kavramları
yukarıdakiler gibi can simidi
olarak görüp sıkıştıklarında lüzum
üzerine kullanmıyorlar. Ehl-i Sünnet
itikadında olabilmek için elbette Ashabın
hepsinden hayırla söz etmek gerekir. Misak Dergisinin bastırdığı
"Akaid Risaleleri"
adlı esere bakılabilir. (Misal:
Fıkh-ı Ekber, Sh:59. Akidet'üt-Tahaviye, Sh:70)
İslam Fıkhında şer'i delil sayılan KIYAS, müctehidler
tarafından ve usûlüne uygun kullanılmazsa cinayet
olur. Yapılan kıyas (!) neye benzemiş,
"Elbisedeki idrarı temizlemek için şarapla yıkamağa
benzemiş! İnsanları İslam'dan uzaklaştıran
şahsi kanaatler ve nefsi istekler değil midir? İlim ehli
ile istişare etmeyi ihmal
etmeyelim. Önceki yazımızda ki Hadis-i Şerifi
tekrar yazmak istemiyoruz. Bir Kutsi Hadiste Peygamberimiz
(sav) şöyle buyurmuştur :
"Büyüklük benim paltom, ululuk ise
gömleğimdir. Bu iki sıfatta bana ortak
çıkmaya yeltenen kimseyi cehenneme atarım."
(Müslim-Davud)
Yine Efendimiz (sav):
"Kalbinde hardal tanesi kadar kendini beğenmişlik
(kibir) taşıyan kimsede cennete giremez."
buyurmuştur. (Müslim) İbn-i Abidin (Rh.a) farz-ı ayın
ilimleri izah ederken: "Çünkü
ilm-i İhlas, ucub, hased ve riya gibi
şeylerin öğrenilmesinin farz-ı ayın olduğu malum dur." (İbn-i
Abidin,c:I,Sh:42) diyerek nazik bir hususa dikkat çekmiştir.
Mükellef önce beyan ettikleriyle sonradan söyledikleri
arasında tezata düşmemelidir.
"Usulsüzlük, tutarsızlık"
dediğimiz budur. Hatayı örtmenin, gizlemenin
adı da "Bizi kimse anlayamamış, kimse
anlayamıyor" olmamalıdır! İslâm tarihinde kendini,
yazdıklarını anlaştıramayan bir alim var mıdır? Sizi
kimse anlayamıyorsa sizin
kendinizi yenilemeniz gerekmez
mi?
Kaldı ki; ne Asr-ı saadet
döneminde, ne de sonraki dönemlerde
"Üst-Alan" diye bir ilim dalından
bahsetmek mümkün değildir. İlimde en yüksek
basamak "İctihad"dır. Bu ilim sahibine de
"Müctehid" denir. Gerisi beyhude
çırpınışlardır. Yazımızda "Usûl" dediğimiz
işte buydu. Hangi mezhebe bağlı iseniz o mezhebin Usul
bilgilerine göre konuşmalısınız, amel etmelisiniz,
yaşamalısınız, yazmalısınız. Mukallidin usûle
uymadan konuşması ahkâm kesmesi .....
boşuna dibek taşı döndürmesine
benzer. Ve hiçbir ilmi
kıymette taşımaz. İslâm
tarihinde hiçbir Müfessir, Muhaddis, Fakih
ve hiçbir Kelam alimi "Ben şöyleyim, ben böyleyim"
dememiştir. Biz görmedik ve dahi
duymadık. Dolayısıyla bizde haklı olarak her ortaya çıkıp "Ben büyük alimim, ben ilim
adamıyım, ben aydınım" diyen her sakallıyı hemen
sırtımıza almadığımız gibi, ilim
adamı olarak ta görmediğimizi
belirtelim.
Batıdaki
sanayii devriminden sonra, Islahat haraketlerinin ve
Hürriyet- eşitlik hezayanlarının başladığı sıralarda, İslam
topraklarında da Reform, dini ıslah ve
batılılaşma kasırgalarının estirilmesi ve aydınlanma
felsefesinin yayılmaya başlamasıyla Osmanlı'nın nezleye
tutulduğu bir gerçektir. Bunların etkisinde
kalan içimizdeki beyinsiz batı
uşakları hemen bunu fırsat bilerek aşağılık
kompleksine girmiş Osmanlının içini
boşaltarak (fikir olarak) cadı kazanına
çevirmiş fokur fokur kaynatmaya
başlamışlardır!!!
İşin vahametini idrak eden
gerçek ulema harekete geçmiştir.
Batı hayranları ve onların oyununa
gelenler Abdulhamid'i tahttan indirmek
için çeşitli entrikalar ve operasyonlar
düzenlemişlerdir. Herkesin bildiği gibi
Sultanı indirmek isteyenlerin başında
Siyonizmin babası T.Herzl'de vardır. Amacı:
Filistin'de Yahudi Devletini
kurmaktı. İslam düşmanları, bir yandan içteki basiretsizlerin, hainlerin
destekleri, bir yandan da dış düşmanların
destekleri sayesinde hem sultanın, hem
de Osmanlının suyunu ısıtmışlardır.
Kimseye tarih dersi vermek niyetinde değiliz.
Olayı hatırlatmamızın başka bir sebebi
vardır.
Batıyı taklid hastalığının
karşısında yer alan devrin Şeyhülislamı M.Sabri Efendi (Rh.a)
durumu şu cümlelerle dile getirir:
"Müslümanlarsa yakalandığı
hastalıkların en sonuncusu ve onların ölümünü hazırlayan
hastalıkların en şiddetlisi olan
'Batıyı taklit'
hastalığı, firengiden bile çok daha şiddetli ve
zararlıdır. Bu hastalıktan kurtulma safhasına gelmiş insanları
bırak, onu tedavi etmek isteyenlere bile hiç farkında olmadan
bulaşmaktadır." (M.Sabri
Efendi-İnsan ve Kader-sh:15)
Peki
batıyı taklid etmek için çırpınanlar kimlerdi?
Kim olacak
mezhepsiz mason Efgani'nin tilmizleri
ve genelde İttihatçılardı.
Devrimin çakıl taşları olan bu mason sever Efgani
hayranı ittihatçılardan bir kaç
tanesinin birkaç cümlesini alıp
asıl konumuza dönelim.
Günümüzdeki mezhepsizlerinde yüzde doksanı
bu mason Efgani'nin
yolunda yürüyen kuyruk takımlarıdır.
Bakın bakalım akıl hocaları kimmiş?
1-Abdullah Cevdet:
Batı hayranıdır, din diye bir şeyi kabul etmez.
İslâm aile hayatını,
kadının örtüsünü
kabul etmez, İçi İslama hakaretlerle dolu müsteşrik
islam düşmanı Dozi'nin yazdığı "İslamiyet Tarihi'ni terceme
etmiştir. Afgani ve Abduh'un
hayranıdır. Avrupa'dan damızlık erkek getirme fikrini ileri
süren ve Allah'a küfreden bu adam birde
"içtihad"
adında dergi çıkarır. (İçtihad.C.5 s.126 sh:1147.1914)
İctihad kapısının açılmasını savunan ve içtihat
edilmesini isteyen bu adam acaba hangi ictihad için çırpınıyordu?
Elbetteki İslam'ın hayattan uzaklaştırılması
içtihadı idi. A. Cevdet ilham aldığı üstadları
için aynen şöyle der: "Şeyh C.
Afgani'yi tanımadım. Fakat
Şeyh M. Abduh'u tanıdım. Bu asrın en büyük mümini olan
Mısır dünyasının müftüsü mağfur Şeyh
M.Abduh Efendi hazretleri temiz ruhunu teslimden evvel
İslâm için söylediği mersiyede:
"Ben dinin ıslah olmasını murad
ettim. Korkarım ki cahil sarıklılar onun idamına
hükmedecekler!" (İçtihad.
sayı: 150. sh: 3120. 1922) Nitekim öyle de
olmuştur.
2-Celal Nuri:
İttihad-ı İslam adlı eserinde fikha hücum etmiş, dört ehli sünnet
mezhebinin sistemleştirdiği İslam fıkhının
dondurulmaktan kurtarılması ve ictihad
kapısının Avrupalının bulunduğu şartlar
nazara alınarak açılmasını,
kadının örtünmesine gerek olmadığını,
İslâm'ın muamelat kısmının
değiştirilmesini ister. Ulamanın Müctehidleri taklid
etmesinden rahatsız olduğunu, latin
harflerinin mutlaka kabul edilmesini
kültür değişmesi için şart olduğunu,
Peygamberi sanatkârlarla mukayese ettiğini,
İbn-i Rüşd'ü büyük bir alim
Ebu-S Suud ve Zembilli Ali Efendileri de onun yanında bir sümüklü
böcek gibi ördüğünü söyler" (Tarih-i
İstikbal, sh.74-75)
Onunda Afgani ve Abduh
pareleline düştüğü açıktır. (Sadık
Albayrak Şeriat'ten Laikliğe,sh.319)
3-Şerafettin Yaltkaya:
Dine yeni bir şekil verilmesini ister.
İslam'ı Hıristiyanlığa benzetmek için
çırpınır, Kur'an-ı Kerim'i felsefi bir görüşle ele almayı
ister, hocaların rahlelerinin sırtlarına
verilip karakol karakol dolaştırıldığı devrede 6 yıl Diyanet
reisliği yapar. İşte bu adamda ; ulemanın
Abduh'un ve Afgani'nin
yolunda hareket etmesini ister. Hep Ehli
sünnet dışı düşünceler üzerinde durur.
(S.Albay rak, Dev. Çakıl Taşları sh.119)
4-Şemsettin
Günaltay:
İlk başta
Din-i İslam-ı savunur görünür, fakat kurtuluşu reformda arar.
Müctehidleri taklid etmeyi yerer. Daha
sonraları ise şeriatı istemez, red eder ve inkâr
eder. "Bizim hayata ait bütün kanunlarımızı meclis yapar",
mezhep imamlarını insafsızca küçümser.
C.Afgani'nin
şakirdi oIduğunu (Şeriattan Laikliğe, S.Albayrak
sh.301) İlhamını ondan aldığını söyler.
Günaltay 1949'da 163. maddenin müzakeresi sırasında açıkça
ilgili maddeyi savunur ve "Biz bu
memlekette İrtica'ı yaşatmayacağız" diyerek hangi
yolun yolcusu olduğunu izhar eder. Mösyö
Yazarımızı içeri tıkan madde ne idi? 163.
değil miydi? İşte bu madde
Afgani'nin
şakirdi olan, ilhamını ondan alan başvekilin
marifetiyle ceza yasasına
konduğunu bilmeyen yoktur.
5-Ahmed
Ağaoğlu:
İslamda
reform ister, Fransa'nın medeni hukuk
sistemini ister, Türkçe Kur'an'la namazın türkçe
olarak kıldırılması fikrini ileri sürer,
dini esasların devrini doldurduğu saplantısını öne
sürer. Bu adamda: "Din
ulaması Şeyh Abduh, Şeyh C.Afgani ve Musa Bigiyef
gibi zevatın açmış oldukları yol üzerinde mücahede
edilebileceğini ileri sürer.' İslam bir amil olacaktı.
Fakat, üzülerek söylemek lazım gelir ki Şeyhülislamlık
unvanını taşıyan, lakin İslamiyet için
bir leke olan M.Sabri gibi 20. asırda
9. asrın el-Kaim Billah'larını taklid ederek kadınlara
elbise formaları tayin eden ve sokaklara çıkmalarını
yasaklamaya kalkışan "Din" reisleri
elbetteki İslamiyeti anlamaya malik
olamazlar. (Ağaoğlu Ahmed-Üç Medeniyet-sh.66-67,1928)
Zamanın Şeyhülislâmı M.Sabri Efendinin
verdiği fetvaya bakın, bu fetvaya karşı çıkanlara bakın.
Bu fetvaya karşı çıkanlarda yine
Afgani ve
Abduh
taraftarlandır.
Üstad Said-i Nursi (Rh.a.)'yide İttihatçıların
safında sultana karşı gösterme gayretleri
boşunadır. O zatın ruhunu incitmek
çok yanlıştır, büyük vebaldir.
Bir masonun keyfi için bu
tezata düşmemek gerekirdi. Zira biz
çok iyi biliyoruz ki Üstadın kendisi
"Eski Said, Yeni Said"
derken bu gerçeği vurgulamıştır.
Aynı durum Rıza Tevfik vb.
içinde geçerlidir. İngilizlerin ve
İttihadçıların oyununa geldiklerini
kendileri itiraf etmişlerdir. (S.Âlbayrâk,
Devrimin, Çakıl Taşları, sh: 126 ) Kaldı ki;
Ustadın, M.
Sabri Efendiye yazdığı bir mektupta başta
kendisi olmak üzere talebeleri
ile birlikte emrine girmeye hazır olduğunu
yazdığı da rivayet edilmektedir.
(Vahdet Gazetesi, Yıl:2, Sayı: 25)
M. Sabri
Efendi, İslam'ın esasına sarılmayı ve
ruhundan asla taviz vermeyi kabul etmeyen
bir İslâm alimidir.
Yukarıda
ismi geçen zatlar belki mezhepsizler,
reformcular, radikalist düşünce sahipleri için
"öncü"
görülmeye değer olabilir. Bu bir yana.
Peki bu reformcuların "İslam'ın millet
ve devlet hayatından sökülüp atılmasına değil rıza göstermek,
fetva vermeleri ve mücadelelerinde de
Afgani ve Abduh'tan
ilham almaları hep tesadüfle mi
izah edilecektir? Bu kadar saf olmamızı bekleyenlerin
kendileri saf değillerse dostta değillerdir. "Halbuki
bugün açıklığa kavuşmuş tarihi bir
hakikat vardır ki, oda Müslümanları perişan,
dağınık ve geri kalmış duruma
getiren, Müctehid İmamları taklid
eden Müslümanlar değil, İslam adına ortaya çıkıp,
İslam ve şeriat düşmanlarına fetvaları veren
yeni müctehidlerdir(!), yani Ehl-i
Sünnet düşmanlarıdır. Afgani ve Abduh, bunların yolunu
takip eden Reşit Rıza ile bizdeki yardakçıları; İslam'a düşman
rejimlere kendini, kafasını ve
gönlünü kaptırmış aptal kimselerdir" (Sadık Albayrak-Şeriattan
Laikliğe-sh:306 )
Çok kıymetli B.
Vakit okuyucuları; Bizim
C. Afgani ve onun yolunda
mücadele veren kardeşleri niçin uyardığımızı anlatabildik mi?
Yukarıda ismi geçen şahıslar önceleri
hep İslam'dan ve Kur'an'dan bahsetmişler.
Ortak hedef olarak İslâm'ın
inkilâba, reforma ihtiyacı olduğundan dem vurmuşlardır.
İslâm'ı hurafelerden, kör
taklidçilikten mezheplere bağlılıktan kurtaracaklarını vaad
etmişler, sonuçta kimin oyununa
geldiklerini anlayamadan hem İslâm'ın hem de kendilerinin
başını yemişlerdir. Dolduruşa
gelmekten dem vuranlar bir hakikati ifade
etmişler. Birileri birilerinin oyununa
gelmiş, birileri dolmuşa getirilmiş, bu
doğrudur, ama kimler kimlerin
oyununa gelmiş, kimler; kimlerin dolmuşuna
bindirilmiş, herhalde anlaşılmış oldu!!!
Biz onun için açıkça belirttik ki bu
tür görüşler, düşünceler 'Tarihin
çöp sepetine' atılmışlardır.
Yeniden bir şeyler keşfediliyormuş
gibi Müslümanların midesi niçin
bulandırılıyor?
"Âdam Muhammedi olmayı bırakıyor da Hanefi veya Şafii oluyor, ne tuhaf şey"
(Reşit Rıza-Mezahibin Telfiki:l69)
"Hiç bir müslümanın dört mezhep
imamlarından birinin mezhebine bağlı kalması
caiz değildir. Bunu kim yaparsa
kâfir olur. İslâm yolundan sapar."
(Hücendinin Kürrasından,Mezhepsizlik:8l)
"Geçmiş fukahadan bize intikal
eden görüş ve ictihadlar bizi bağlayamaz.
Bizim onlara uymamızda gerekmez. Aksine her insan,
Kur'an ayetlerinden ne ahlayabiliyorsa onunla yetinmelidir."
(Mezhepsizler ve Mukallidler, Hasib es-Samarrai.sh:37)
Yorum yapmadan yukarıdaki satırlarla
anlatılmak istenenleri okuyucularımızın takdirine havale ediyoruz. İşte bu
adamların hizmetleri, mücadeleleri hep
bunlar idi.
Kur'an
ve Sünnet'e dönme adına Müslümanları Müctehid Ulemadan ve Mücahid Fukahadan soğutarak
İslam'ı hayattan uzaklaştırmada
emperyalistlere maşa olmuşlardır.
İşin garip tarafı bu
kişileri hala öncü, müctehid
ve müceddid olarak takdim eden
ve isimleri ilim adamlığına
çıkmış nice gafiller vardır,
içimizde!
Bunlar niçin mason oldu demiyoruz. Bize ne elin masonlarından!
Nedenini, niçinini müritleri
araştırsınlar! Biz uyarı görevimizi yapmaya
çalıştık. İslam'a ihanet etmiş bu
masonları Müceddid, Müctehid diye kime yutturmaya
çalışıyorsunuz? Bu adamlar
"Mason",
biz Ehl-i Sünnet'iz, bizim masonlara
ihtiyacımız mı var? Hayır bizim
masonlara ihtiyacımız yoktur. Bize M. Sabri
Efendiyi, Zahidü'l Kevseri Efendiyi, E.Hamdi
Yazır Efendiyi, M. Hüseyin Zehebi'yi, Yusuf
Decvi'yi anlatsanıza!
Bizim bu alimlere ihtiyacımız vardır. Zira,
batıya ve batının pislik
medeniyetine karşı direnen alimler onlardı.
Hani sizde taassubçuluk yoktu? Yoksa
Osmanlının son Şeyhülislâmı M.
Sabri Efendinin veya
Zahidül Kevseri
Efendinin mezhepsiz masonlar
kadarda mı ilmi kıymetleri yoktu!"
Mezhepsizler ve masonlar için olmasa da,
onlar bizim büyük
değerlerimizdir. Zira, "Mezepsizlik
dinsizliğe giden köprüdür"
diyerek mezhepsizlik, batıcılık fitnelerine karşı İslâmi mücedalesini sürdüren Peygamber varisi alim Zahidül
Kevseri'dir (Rh.a.). (Z.Kevseri, Makalat sh:129)
Kendilerinin de ikrarına göre C. Afgani mason locasına
kayıtlı mutlak manada hiçbir
şüphe yolu bulunmayan bir masondur.
Bu husus çok kat'idir.
C. Afgani ve Tilmizi
Abduh'un masonluğa
girdiğini H.Karaman hocada ikrar etmektedir. (İ.Işığında
Günün Mes.Sh:12) Kendi hayranları
tarafından kaleme alınan ve Muhsin Abdulhamit'e ait olan
"C.Afgani"
adlı kitapta da masonluğa girdiği kayıtlıdır. (sh:124-126)
M. İslamoğlu'nun (Anadolu-2 sh:323-326) kitabında da
masonluğa girdiği yazılıdır.
Abdulkadir El-Mağribi'de El-Beyyinat isimli eserinin 32.sayfasında
masonluğa girdiğini yazmaktadır. Kimisi idareyi
ele geçirmek için mason olduğunu yazarken, kimisi
de cehaletinden dolayı locaya
girdiğini yazmaktadır.
Ancak geriye şu kalmaktadır: Masonluğa kayıtlı olan mason olur mu,
olmaz mı? Masonluğa girmek (hem de kendi isteği ile)
küfür olur mu, olmaz mı? Afgani'nin hayranlarına
göre olmazmış! Ne sefil bir mantık
değil mi? Gerçekten acımak
lazım, bu sefillere! Bu mantık beraberinde
şunları da akla getirmez mi? Bir insan
İslam'a girmekle İslâm olmaz. Kelime-i Şehadet getirmekle Müslüman
olmaz. Tersi, İslam'a girmeyen insanda
İslâm olabilir. Kelime-i Şehadet
getirmeyen insanda Müslüman olabilir.
Ne korkunç bir mantık! Bu mantığa göre
yer yüzünde müslüman bulmak zordur. Fe Sübhanallah!
Zira kalpleri bilen ancak Allah
(c.c)'tır. Kimse kimsenin kalbini bilemez.
İslam şeriati zahire hükmeder, mükellefin
her ameli şer'i şerifle sınırlıdır. Korkmayın biz
hüküm vermeyiz, veremeyiz. Zira biz mukallidiz. İctihad etmekle değil, yapılan
içtihadlara uymakla mükellefiz. Zira Yüce
Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Eğer
bilmiyorsanız zikir (ilim) ehline sorun"
(En~Nahl:43) Bizim
usulümüz bu. Sorarız ve öğreniriz.
Ehli Sünnetlin dolmuşuna binen A. Davutoğlu Hocamız (Rh.a)'a
göre bu kişiler
"küfürle, zındıklıkla ve mülhidlikle"
itham olunmuşlardır. (Din Tahripçileri sh:81)
Yaşar
Kaplan Bey'in Cevap yazısında bahsedilen
tekfir bu ise biz ulemanın
görüşüne bağlıyız, aynen aktarıyoruz.
Nefsimize göre hareket etmiyoruz. Bu işler ulemanın
işidir, gazetecilerin işi değildir,
diyoruz. Meselenin aslına bakılırsa
Sultanın, C.Afgani'yi
sevdiği filanda yoktur. Aksine
Afgani denilen adamın
İngilizlerle gizli
münasebetleri tesbit
edildiğinden dolayı İstanbul'dan gitmesine
izin verilmemiştir. Afgani çok
yalvarmışşa da ölene kadar İstanbul'dan
ayrılamamıştır." (Başbakanlık Arşivi, Yıldız
Esas Evrakı No:14 Evrak Ko:1103) Üstelik,
Sultan Abdulhamit Afgani'yi sevseydi
Mason Afgani için
"Maskara adam"
der miydi?
Bir insanın mü'min olması
veya küfre düşmesi kendi ihtiyarı
iledir. Bir başkasının demesi
ile ne mü'min olunur, nede
kâfir. Ehl-i Sünnet itidal üzere olmayı
usûl haline getirmiştir. Ehli
Bidat fırkalar ise kendilerinin
dışındakileri küfürle itham etmeyi
özellikleri haline getirmişlerdir.
Ehli Sünnete göre Kıble ehlinin tekfiri caiz
değildir. Açıkça bir küfrü görülüp
işitilmedikçe! Onun için Ehl-i Sünnet
hem ifrata, hem de tefrite karşıdır.
Kalpte iman ve dilde tasdik olduğu müddetçe başkalarını
küfürle suçlamak doğru değildir.
Yukarıda Afgani ve
Abduh'un masonluğa
girişlerinde ittifak ettiğimizi söylemiştik. Peki
çıkışları nasıl oldu? Burası niçin aydınlanamıyor?
Bizler ve kendileri masonluğa girdiğini,
sicillerde masonluğa kayıtlı olduğunu ispat
ediyoruz da onlar masonluktan çıktığına dair delillerini
niçin ortaya koyamıyorlar? Çıkarken de
"Ben pişman oldum,
tevbe ediyorum, bu teşkilat İslam'a
düşman teşkilatmış, İslam'ı yıkmak için
kurulmuş, hiçbir Müslüman buraya giremez ve
üye olamaz" diyerek mi
çıkmış? Hayır! Yoksa
"Siz asıl maksadınız
olan iktidarı ele geçirmeyi beceremiyorsunuz ben başka yolları
deneyeceğim" diyerek mi
çıkmıştır? Tevbe ederek ayrıldığına dair bir delil gösterilmediği müddetçe haklarındaki inancımız değişmeyecektir.
Konu ile ilgili en küçük bir
delil yoktur.
Farkında olmadan bir meseleye parmak
basılmış ve bize
"Müfteri"
denilmiş! Biz kesinlikle bile
bile iftira etmedik, edemeyiz de.
Ancak bilmeden hata etmiş isek ve bu hatamızda isbat
edilirse tevbe eder, helallik
isteriz. Buda bizim için bir
fazilettir. Ancak siz bir
Müslüman'ı müfteri ilan ederken
hangi kazada yargıladınız da ilan ettiniz, bu
cehaletinizin farkında mısınız? Zira
bir Müslümana bu tür cezaları vermek
Kadının tasdikine bağlıdır.
Yaşar Bey bunlar gazetecilik
işi değildir. Tevhid-i Hareket ve
Tevhid-i Düşünce bizden bunu bekliyor.
Laf ebeliğinin demagojik
oyunların zamanı çoktan geçmiştir.
İnancımızı birazda pratiğimize geçirelim.
Her yerde konferans verdiğinize göre
bir konferans da kendi nefsinize verseniz
çok faydasını göreceğinize adım gibi
eminim!
Çok merak ettiğiniz kaynak kitaba
gelince; mektubumuzda kaynak olarak aldığımız
kitap, Bağdat Ünv.
Öğr. Üyesi Dr. Hasib Es-Samarrai'ye
ait doktora tezidir. 1981
yılında Ali Nar ve Sami Özbay
hocalar tarafından terceme edilmiştir. Sonuç
olarak; C.Afgani'nin alem-i İslam'a
masonluğu, mezhepsizliği, batı hayranlığını
yaydığı, İslam'ında diğer batıl
ideolojiler gibi bir ideolojik sürec
olduğunu yaymağa çalıştığı ve kendisinden
ilham alanların nasıl bir dolmuşa
bindirildikleri açıkça görülmüştür.
Batıyı taklid hep İslam'ın
aleyhine olmuştur. Neticede İslam düşmanları sevinmişler,
Müslümanlar ağlamışlardır. İslâm'ı
en güzel anlayan ve yaşayan,
anlatan ve yaşatan Ehli Sünnet
imamlarının ve alimlerinin eserlerine
dönülmedikçe Müslümanlara kurtuluşun çok uzakta olduğu
görülmektedir. Kurtuluş Ehl-i Sünnet vel
Cemaat yolundadır. Bu yolda
yürüyenlere müjdeler olsun.
Şu hususu da belirtelim ki; günümüzün
reform isteyen mezhepsizlerinin tamamına
yakınının akıl hocaları, fikir babaları, ilham aldıkları,
kaynak diye başvurdukları alim olarak
gördükleri kimseler işte yukarıda da
gördük Afgani-Abduh-Abdulvehhab-Reşid Rıza'lar
vb.leridir."
15.06.1994.
N. DEMİR
NOT:
Bu yazı B.Vakit Gazetesinde
N. DEMİR'e
karşı
cevap hakkını kullanarak bir hafta
yazı yazmak zorunda kalan Yaşar
Kaplan'a cevap olarak yazılan bir
yazıdır. Ancak ne var ki Gazete sahibi
M. Karahasanoğlu
N. DEMİR'e
cevap
hakkını kullandıracağını söylemesine ve
söz vermesine rağmen sonunda ne
entrikalar çevirmişlerse
cevap
verme hakkını engellemişlerdir. Bu
davranışın adalet, eşitlik ve
hakkaniyet ilkesine ters düştüğünü
gördüğümüz için bu yazıyı ilgili
kardeşimizin rızasını alarak sayfamıza
koymayı uygun gördük.
Kanal7 tv. canlı yayında Hayri Kırbaşoğlu'nun, taklit ettiği
masonları
ele verme itirafına bir bakalım: "Arkadaşlar! Bu noktaya gelmemiz kolay olmadı.
Geleneksel değerlerden kurtulmak yüzyıllarımızı aldı.
Efganilerin, Abduhların
attıkları tohumlar bugün yeşermiştir. Onlar olmasaydı bizler bugün
böyle meseleler hakkında cesurca konuşamazdık. O yüzden bu âlimlere ve derin çalışmalar yapan
müsteşriklere büyük şeyler
borçluyuz.” Bu
ilahiyatçının bu zırvalarından başka daha
bir çok zırvaları da vardır.
Zira bu ilahiyatçı İslam fıkhı için
"Ortaçağ Kültürüdür" diyen bir
ilahiyatçıdır! Ayrıca "Hadd-i Recm"i, "Şahitliği",
"Erkeğin Aile reisliğini",
"Hadd-i Sirkat"ı,
"Miras paylaşımını",
"İrtidat
cezasını"
vb. Allahü Teala (c.c)'nın bir çok
hükmünü reddetmektedir.
Abdullah AZİZ

|