Takdim

     Ekrem Doğanay Hocaefendi’nin bu makalesini "Ehl-i Sünnet" sayfamıza koymak üzere hazırlarken, Hocaefendi 22 Ekim 2002 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuştu. Cenazesi bugün Bolu’nun Yeniçağa ilçesinde öğle namazını müteakip kılınacak ve şehir mezarlığına defnedilecek. 1933 Bolu doğumlu olan Hocaefendi, hafızlık ve Arapça tedrisâtını bölgenin alimlerinden yaptı. 1963 yılında Bolu’nun Yeniçağa ilçesine imam olarak atanan Hocaefendi burada hayatının sonuna kadar medresesinde talebe yetiştirdi. Modernist-reformist akımlara karşı da mücadele eden Hocaefendi’nin yayınlanmış pek çok eseri bulunuyor. Hocaefendi’ye Allah Teâlâ’dan rahmet diler, okuyucularımıza Hocaefendi’nin bu yazısının ikinci bölümüyle birlikte başka makalelerinin de hazırlandığını bildiririz. (A.C.)

                                ŞİMDİ CEVAP VERİYORUZ  -I-

                                          Ekrem DOĞANAY

      Hz. Ali (k.v.) ile, Hz. Muaviye (r.a.) gibi, iki büyük ve Sahabi müctehidin murâfaa ve muhâkeme olunacakları şer’i bir mahkemenin kapıcılığını yapacak kadar bile kabiliyeti olmayan bir haddini bilmezin, o büyük hukukçuları muhakemeye yeltenmesi en azından bir edepsizliktir Süleyman ULUDAĞ!

   "İslam Düsüncesinin Yapısı” adlı eserinin SELEFİYYE, KELAMİYYE bölümlerinde, başta Ebû Hanife hazretleri olmak üzere bir çok büyük İslam alimlerine ve müctehid imamlara (r.a.) –dolaylı yoldan da olsa- çok çirkin hakaretlerde bulunmuştur. Herhalde bu mübarek zevâtın nurlu simalarında, kendi…. çehresini görmüş olmalı ki, öfkelenmiş, adeta intikam almaya yeltenmiş!

     Biz, bu muhterem büyüklerimizi müdafaa etmiş olmak için, bu çirkin yazılara ve anormal nakillere cevap vermeye tesaddî eyledik, ancak bu menfî ve meş’ûm satırları, okuyucularımızın önüne sergilemenin –bir faydası olmayacağı- bir çok mahzurlar doğuracağını, en azından zaman israfı olacağını düşünerek bu fikrimizi tahakkuk ettirmekten vazgeçtik. Şu kadar ki burada, Süleyman ULUDAĞ’ın yaptığı nakillerden bazı örnekler vermek istiyoruz. Ta ki muhterem okuyucular, onun hakkında bir kanata sahip olsun!..

    Sayın Süleyman ULUDAĞ, adı geçen eserinin 24-25.sayfalarında, çok mühim ve hayati olan meselelere parmak basmış ve haklı olarak ciddi tavsiyelerde bulunmuş, şöyle demiştir:

   "İslam cemiyetini içinden kemiren hizipçilik, tarihde olduğu gibi bugün de vardır. Bu hizipler neden anlaşamıyorlar? İsim İslam, muhteva İslam, gaye İslam gayeye ulaşılmasını sağlayan vasıtalarda İslam… Fakat bu ihtilaf ve tefrika niye? Müslümanlar çoğunlukta olduğu halde neden İslami düşünce mahkum? Neden dini gruplar ve hizipler, İslama karşı olanların tenkidini yapacakları yerde, yaptıkları konuşmalarda, gazetelere ve dergilere yazdıkları yazılarda Müslümanları suçluyorlar? Yapılacak başka iş kalmadı mı? Her bakımdan en iyi halde ve seviyede miyiz?

   Bakınız 771/1370’de vefat eden Subki, Muidu’n-Niâm ve Mübidü’n-Nikâm isimli eserinde, bundan altı eser evvel neler söylüyor: "Fıkıh hocalarından bazıları fer’i meselelerde mezhep taassubu göstermekte ve bu konuda muhaliflerini ve kendileri gibi düşünmeyenleri çok ağır bir şekilde suçlamaktadırlar. Fıkıh hocalarının kötü huyları ve fena adetleri işte budur. Öyle mutaassıb kişiler gördüm ki, kendi mezheplerinde olmayanların ve kanaatlarına katılmayanların peşinde namaz kılmamakta ve anlaşılması bile ayıp olan işler yapmaktadır. Ulemanın fer’i konularda iki görüşü var:

1) Bazılarına göre her müctehid musibtir, hak üzeredir.

2) Diğer bazılarına göre musib olan müctehid birdir, diğerleri muhtidir, hata üzeredir. Fakat hata eden bir, isabet eden iki ecir ve sevap alır. Durum bu olunca, fıkıh hocaları fer’i konulardaki suçlamaları bırakıp bid’atçı ve sapık kişileri reddetme işiyle uğraşsalardı acaba neleri eksilirdi? Fer’i ve tâli konularda taassub gösterenlere deyiniz ki, yazıklar olsun, size! Bırakın şu taassubu da bid’atçıları defedin ve İslamı savunun! Fer’i meselelerde taassub göstermeniz, halkı tek bir mezheb ve kanaat üzere olmaya zorlamanız, Allah’ın kabul edeceği bir amel değildir. Sizi böyle davranmaya sevkeden sadece taassub ve haseddir. Ebu Hanife, Malik ve Ahmed (r.a.) sağ olsalardı sizleri şiddetle reddeder ve yaptığınız işten kendileri ibra ederlerdi" İlh.

    Sn. Süleyman ULUDAĞ’ı, bu görüşlerinden dolayı tebrik ediyoruz. Gerek kendi düşüncelerine ve gerekse SÜBKİ’den naklen kaydettiği o, yapıcı fikirlere katılmamak mümkün mü?

   Ancak Süleyman Bey, -esefle ifade edelim ki- söylediklerini ve yazdıklarını hemen unutmuş olmalı ki, yazdıklarının tamamen tersini yapmış, tarihe gömülmüş olan ve modası geçtiği   için bayatlamış bulunan ihtilafları –hem de çoğu ictihad eseri olan ihtilafları- yeniden canlandırıp tazeymiş gibi göstermeye ve efkâr-ı umuma arzetmeye çalışmıştır. Büyüklerine gönülden saygı duyan ve ulemâsına hiss-i hürmet besleyen bilhassa genç Müslümanların vicdanlarını rencide etmiştir. Dikkat buyurulursa, birinci paragrafta: "Müslümanlar, çoğunlukta olduğu halde neden İslami düşünce mahkum? Neden dini gurublari İslama karşı olanların tenkidini yapacakları yerde, yaptıkları konuşmalarda ve yazdıkları yazılarda müslümanarı suçluyorlar? Yapılacak başka iş kalmadı mı? Her bakımından en iyi halde miyiz?"

    Bir insan, bunları söyledikten sonra, tenkidi ile meşgul olduğumuz bu kitabı yazmaktan hicap duyar! Bu kitapta, İslama karşı olanlar aleyhinde tek bir cümle bile yoktur. Hep müslümanları tenkid etmiş, hem de Müslümanların büyüklerini… Ebu Hanife, Ahmed bin Hanbel gibi zevât-ı kiramı tenkid ve hatta tahkirile meşgul olmuş. Gah SELEFİYYE başlığı altında üstü örtülü olarak  Vehhâbiliği tervîc etmiş, gâh da bir sürü yalan haberler naklederek Ebu Hanife hazretleri gibi müctehid-i â’zamı karalamaya çalışmıştır. Gâh İblisvâri  telbis ederek Hanefilerle kardeş Kâdirileri  karşı  karşıya  getirmeye uğraşmış, gâh da, -cevabını vereceğimiz gibi- aslı astarı olmayan nakiller ile entrikalar çevirerek taze nesillerin  zihinlerini  bulandırmaya  özen  göstermiştir!

     Hasılı, başkalarına vermiş öğütü, kendisi saklı yemiş söğütü!.. Güya "tarihteki örneklerini ortaya koyup onlar üzerinde değerlendirmeler yaparak bugünkü problemleri, formulü bulunduğu için çözmüş” olacakmış(!) Bakınız 26. sayfadaki şu saçmalara:

   "Müslümanlar neden dinî hizib ve gurublara ayrılıyorlar, konusunu bugünkü hiziblerden ve gurublardan örnekler vererek izah etmek sakıncalı olduğu kadar da faydasızdır. Bu hizib ve gurublar hakkında hissi olmayan sağlam hükümler vermek zordur. O halde tarihteki örnekleri ortaya koyup onlar üzerinde düşünmek, değerlendirmeler yapmak daha makul bir hareket tarzı olur. Tarihteki örnekleri inceledikten ve değerlendirildikten sonra bugünkü problemi çözmek basitleşir. Zira artık formül bulunmuştur demektir."

    Görülüyor ki "bugünkü hiziblerden örnekler vererek izah etmek sakıncalıdır" diyen bu adam, tarihe gömülmüş örneklerini hortlatmakta hangi faydayı temin etmiş olacak? Bunun makul hangi yanı var? Ölüleri şahit tutarak hayattakiler aleyhine hüküm vermek reva mıdır? Soruyoruz kendisine, hangi formülü bulmuş, hangi müşkili halletmiş ve hangi problemi çözmüştür? Hepsi lâf-ı güzâf!... Eserinin hiçbir yerinde böyle formüle ve böyle bir çözüme rastlanmamaktadır.

    Hele şu, 26. sayfadaki ileri sürdüğü geçersiz gerekçelere bakınız:

   "Keşke İslam aleminde ve Türkiye’de bu nevî ihtilaflar olmasaydı da, tarihteki örneklerinden bahsedilme ihtiyacı bulunmasaydı! Bu ne kadar iyi ve güzel olurdu! Bu tür arzulara rağmen ihtilaflar bugün de yarın da mevcut olacaktır. Bu bir zarurettir. Allah’ın ictimai   hayata   koyduğu   değişmez   kanunlar  bunu  gerektirmektedir."

  27. sahifede de:

  "Maksadımız ihtilafları körüklemek ve çoğaltmak, büyükleri küçük düşürmek değil, ihitlafın tabii ve fıtrî bir hakikat olduğunu, ihtilafın bulunmadığı bir dönem ve zamanın mevcut olmadığını göstermektir.." demiştir.

   Maksadınız bundan başka ne olabilirdi? Eğer gayeniz, büyükleri küçük düşürmek olmasaydı, bir takım haddini bilmezlerin hoca efendilere yönelttiği suçlamalardan değil de, mü’minler ile kafirler arasında vukua gelen hak-bâtıl mücadelesinden örnekler verir, ehl-i ilim beyninde cereyan eden ihtilafların tabii olduğuna dair iki cümle pekala geçiştirebilirdiniz. Ve zaif iradeli insanların gönüllerindeki ta’zim ve hürmet hissini azaltacak derecede örnekler vermeye –hem de ulemâ-i kirâm aleyhinde- çalışmazdınız. Hem buna neden gerek duydunuz? Bunları anlatmak, aktarmak farz mı, yoksa vâcib miydi? Bugünkü hiziblerden örnekler vermek sakıncalı olacak! Hele din düşmanları aleyhinde tek bir kelimeniz dahi bulunmayacak, öbür âleme irtihâl ettikleri için kendilerini müdafaadan âciz duruma düşen mübarek hoca efendilere veryansın edeceksiniz, haddinizi aşarak saldırıya geçeceksiniz, buna da, kanunların gereği diyeceksiniz öyle mi?..

   O halde biz de sizin uyduğunuz, sizin koyduğunuz bu kaideye uyacağız, Allah Teâlâ’nın avn ü inâyetiyle, hak ettiğiniz cevabları verip sizin üslubunuzla tenkidlerde bulunmaya çalışacağız. İnşâ’Allâhu Teâlâ…

   (Bu makale merhum Ekrem Doğanay Hocaefendi’nin "Selef Müdafaası” (Ravza Yayınları,  İstanbul 1997)  isimli eserinin  113-118. sayfalarından alınmıştır.)

          

                                                                           Sayfaya  dön  >>>