REDDİYE
"Hiç şüphesiz sözün en
hayırlısı Allah’ın kitabıdır. En hayırlı yol ise Muhammed (s.a.v.)’in yoludur.
İşlerin en kötüsü, sonradan ortaya çıkarılan bid’atlardır. Her bid’at
sapıklıktır."[1]
İnsanların ayıplarını araştırmak dinimizde yasaktır. Fakat mesele din ve ilim
olunca durum değişir. Özellikle muhaddislerin cerh ve tadil konularında hadis
rivayet eden kişilerin tüm hallerini araştırdıkları ve haklarında adildir veya
değildir hükmünü verdikleri erbabınca malumdur.
Muhaddislerin hadisi kabul etmelerinde aradıkları sıhhat
şartlarından birisi de hadisi rivayet eden güvenilir bir ravinin kendisi gibi
güvenilir ravilere muhalefet etmemesidir. Şayet muhalefet ederse bu güvenilir
şahsın rivayetine şaz denir ve böyle bir rivayet zayıf kabul edilir.[2]
Haliyle böyle bir kişinin, güvenilir olmakla beraber, din adına vermiş olduğu
haber muteber kabul edilmemektedir.
Hadis kriterlerine göre güvenilir olabilmek, gerçekten
herkesin ulaşamayacağı çok büyük bir değerdir. Bu kriterlere göre güvenilirlik
şartını elde edebilmiş kişinin şaz rivayeti kabul edilmiyorsa, bu kriterlere
ulaşıp ulaşmadığı belli olmayan kişilerin din adına ortaya koydukları şaz
görüşlerine nasıl bakmamız gerektiği sanırım daha iyi anlaşılmış olmaktadır.
Esasen günümüzde din adına ahkam kesen ve bir çok garip görüşler orya atan
kişilere, işte bu usulü hadis ilkesine göre bakmak, dinimiz adına çok daha
güvenilir olacaktır.
Şurası bir gerçek ki biz kullar asla mükemmel olamayız;
haliyle yaptıklarımız da mükemmel olamaz. Bu noktada İmam Malik (r.h.)’in şu
tespiti gerçekten çok önemlidir:
“Allah Rasûlü (s.a.v)’den başka herkesin sözü
alınır da, terk de edilir. Ancak Peygamber (s.a.v) bunun dışındadır.”[3]
İslamoğlu’nun “Yahudileşme Temayülü” kitabındaki maksadı aşan
ifadeleri ve bir takım yanlışlıkları reddederken genel anlamda kitabın
konusuna ve yazarının dile getirdiği bir kısım doğrulara -başta sahabe ve
alimlerimiz olmak üzere geçmiş Müslümanlara- şöyle dua ederek katılıyorum:
“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla;
kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki
sen çok şefkatli, çok merhametlisin!”[4]
Bu duamdan da anlaşılacağı gibi, geçmişi masum olarak
görmüyorum. Ancak geçmiş alimlerimize Peygamber (s.a.v)’in şu sözünü esas
alarak bakıyorum:
“Hakim (Kaadı) ictihat ederek hükmeder de doğruya isabet ederse onun
için iki ecir vardır. İçtihat ederek hükmeder de yanılırsa ona da bir ecir
vardır.”[5]
İçtihatlarında yanılan alimlerimize Peygamber’imiz
(s.a.v) sevap vaat ederken, bizlerin hakaret etmesinin nebevi ahlak ile ne
kadar örtüştüğünün takdirini sizlere bırakıyorum.
Aşağıda sıralayacağımız başlıkların yanı sıra yazarın
en belirgin hatalarından birisi ve en önemlisi kaynakları anlamada ve olduğu
gibi yansıtmada sorunlu olmasıdır.
Bu kısa makalede yazarın bütün yanlışları değil; sadece
belirgin olanları ele alınmaya çalışılmıştır. Bu nedenle ele alınmayan
konuların tamamına katıldığımız anlaşılmamalıdır. Özellikle de, eleştirdiğimiz
bu kitapta ehli kitap ile ilgili verilen kaynakların incelenmesinden sarfı
nazar edilmiştir.
Yazarın adı geçen kitabındaki çelişkilerini ve tuhaf görüşlerini, dergi
sayfalarının müsaade ettiği kadarıyla, ana başlıklar halinde ele almaya
çalışalım:
Sünnetin Tahrif Edilmesi İddiası
Sayın
İslamoğlu diyor ki:
“…Allah Teâlâ’nın, Kur'an'da, Hz. Peygamber’i örnek göstermesi, bir şeyi bize
garanti etmesi anlamı taşımaktadır: Örneklik müessesesinin tahrif olunmaktan
korun ması… Yok eğer örnek gösterilen kaynak korunmayacaksa, örnek göstermenin
pratikte geçerli bir yanı kalmamaktadır. Tahrif edilmiş bir kaynağı örnek
almak hem caiz değil, hem de mümkün değildir. Allah ise kuluna imkansız bir
şeyi yapmasını emretmez. O halde tahrif edilmemiş sünnet nedir? Elbette o
“ameli sünnet”tir.
Hadise gelince…
İsrailoğulları kendi kitapları üzerinde yaptıkları tahrifatın aynısını bu
ümmet de hadise yapmıştır.”[6]
Burada böyle söyleyen yazar biraz sonra şöyle diyor:
“Rasûlullah’ın kesin emirle “Benden bir şey yazmayın. Benden Kur'an dışında
bir şey yazan hemen onu imha etsin” buyurması, Sahabenin kendi sözlerini
yazmak için izin istediklerinde bu isteği defaatle reddedip buna izin
vermemesi hep bu ümmetin kitabı tahrif ederek Yahudileşeceği korkusu
yüzündendir.” [7]
Şimdi yukarıdaki görüşlerden hangisini doğru kabul edeceksiniz? Bizim de
katıldığımız “örneklik müessesinin tahriften korunmuş olması”na mı? Yoksa:
“Hadise gelince… İsrailoğulları kendi kitapları üzerinde yaptıkları tahrifatın
aynısını bu ümmet de hadise yapmıştır.”a mı?
Bunun neresi çelişki demeyin? Çünkü hadisler hakkında yazarımız aynı konunun
iki sayfa sonrasında, yani yukarıdaki sözlerinin arka sayfasında şöyle
demektedir:
“Sünnetin temiz ırmağını bulandırmak için, onun bir bölümünü oluşturan
hadisleri tahrif etmek en uygun yoldu.”[8]
Şimdi de yazarımızın tahrif konusunun sonuç bölümündeki şu ifadelerine bakın:
“İsrailoğulları’nın en ünlü tahrif biçimi olan uydurmacılığı Kur'an'da
gerçekleştiremeyenler, sünnetin büyük bir bölümünü oluşturan “hadis”te
gerçekleştirmişlerdir”[9]
Yukarıda verdiğimiz yerlerdeki ifadelere göre örneklik müessesesi tahriften
korunmuştur; o müessese “ameli sünnettir” ve onu da bize ulaştıran hadis
kaynaklarıdır. Hadis kaynakları tahrif edilmiş olduğuna göre Allah, Resulünü
bize nasıl örnek göstermiş oluyor? Acaba sayın İslamoğlu ne demek istiyor veya
bu yazdıklarını hiç böyle yan yana koyup düşünmüş müdür?
Acaba yazarımıza göre sünnetin tanımı nedir? Sonra bu sünnet nerden
öğrenilmiştir? Bu sünneti bizlere kimler ulaştırmıştır? Ulaştıranlar tahrif
yapmışlarsa bizler tahrif olanını ve olmayanını nereden ve nasıl öğreneceğiz?
Böyle bir mantık sahibi birisi kalkıp da: “Efendim tabi ki Kur'ân'dan
öğreneceğiz” diyemez. Öyle ya hadisi, sünneti bize getiren tahrifçilerin, bize
getirdikleri Kur'ân'ın tahrif olmadığı ne malum?
Netice olarak yazarın hadisler hakkındaki bu görüşleri cevap bekleyen pek çok
şüphe ve kuşku meydana getirmektedir.
Hadisleri Kabul ya da Reddederken Hadis Usulünü Değil, O Hadisin Ele Alınan
Konuya Uyup Uymamasını Esas Alması
Mesela aşağıdaki hadise yaklaşımına bakalım:
“Kur'an'ın en büyük müfessiri olan Peygamber Fatihanın son ayetindeki “Gazaba
uğrayanların ve sapıkların yolu”nu “Yahudilerin ve Hıristiyanların yolu”
olarak tefsir ediyordu:”[10]
Sayın İslamoğlu böyle dedikten sonra Tirmizî, Sünen, Kitab-u Tefsiri’l-Kur'an,
1/1(2953) hadisini veriyor; dipnotta da Tirmizî’nin bu hadis hakkında hasen-garip
dediğini ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde geçen şeklini (4/378-379) veriyor.
Sonra “Hadisin Kritiği” başlığı altında şöyle diyor:
“Tirmizî bu hadise “hasen–garip”tir der. Garip olmasına gösterdiği gerekçe ise
ravileri arasında bulunan Semmak b. Harb’tir. Ravilerin hayatını anlatan
kitaplar bu zatın ömrünün sonunda bunadığını kaydeder. Bu hadisin başka bir
silsileyle gelmesi hadise getirilen tüm eleştirileri boşa çıkarmaktadır. Bu
silsileyi delil gösteren İbn Hibban hadise “sahih hadistir” hükmünü
koymuştur.”[11]
Tüm bu anlattıklarından sonra da yazarımız şunu ekliyor:
“Bu hadisi anlamak yerine reddetmeyi tercih eden bazı
“çağdaş” ilim adamları,
ilmî olmaktan çok hissi davranmışlardır.”[12]
Gerçi Tirmizî’nin “hasen-garip” demekle neyi kastettiği açık değildir. Ancak
garip lafzını kullanması hakkında senet yönünden olabileceği gibi, metin
yönünden de garip olabilir, denilmiştir. Garip ise, ravilerden birisinin o
hadiste tek kalmasıdır.[13]
Sayın İslamoğlu, Tirmizî’nin rivayet ettiği bu Adiy b. Hatem hadisini
incelerken kullandığı metodu -ki bizim de benimsediğimiz bir metottur- diğer
hadislere yaklaşırken kullanmaması açık bir çelişkidir. Yani yazarımızın,
ilerleyen bölümlerde de görüleceği gibi, bir hadisi kabul veya reddederken
ölçü aldığı kıstas net olarak görülmüyor. Hani insanın aklına şu gelmiyor
değil: İşime gelirse sahih, gelmezse sahih değildir ya da işlediğim konuyu
destekliyorsa sahih, değilse gayri sahih.
“Bu hadisi anlamak yerine reddetmeyi tercih eden bazı “çağdaş” ilim adamları,
ilmî olmaktan çok hissi davranmışlardır.” diyen sayın İslamoğlu’na şimdilik
“Ya siz?!” demekle yetinelim.
Yukarıdaki ifadelere ve hadisin tahricine yönelik gayretlere bakınca gerçekten
ilmi bir yol benimsendiğini söyleyebileceğimiz bu tavır ve yazarımızın ele
aldığı kitabın konusuyla ilgili olan bu hadis hakkında yapılan eleştirileri
reddederken sarf ettiği ifadeler, diğer hadislere yaklaşırken aynen kendisine
yöneltilebilir. İşte bu hissi yaklaşımlara örnekler:
“Bir kere bu bölümde geçen Ceyhan, Fırat ve Dicle ırmakları Aden (Yemen)’den
değil Anadolu’dan çıkmaktadır. İkincisi, Yemen’den çıkan bir ırmak nasıl
Kızıldeniz’i geçip de Habeşistan (Kuşili)’ı baştan başa dolaşır? İslam hadis
külliyatına Tevrat’ın bu bölümünden alındığı belli olan Yahudi kültürüne ait
bir “hadis” de girmiştir.”[14]
Sayın İslamoğlu yukarıdaki açıklamayı yapmış ve hadislerin ne olduğunu
vermeden kaynak olarak Müslim, Cennet 26; Ahmed b. Hanbel, 2/261, 289 numaralı
hadisleri göstermiştir. Tabi bu kaynaklara kaç kişi bakabilir bilinmez.
Yukarıdaki ifadelerinde okuyucuları yanıltma var. Zira okur, sayın
İslamoğlu’nun ifadelerini okuyunca, kaynak olarak verdiği yerlerde gerçekten
böyle ifadeler olduğunu sanacaktır. Öyle ya, her okur ne bilsin kaynak olarak
verilen hadislerin metinlerinin şöyle olduğunu:
“Seyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil her birisi cennet nehirlerindendir.”[15]; “Fırat
altından bir dağı ortaya çıkaracaktır. Bunun (altın) için insanlar
savaşacaklar da her on kişinin dokuzu öldürülecektir.”[16] “Seyhan, Ceyhan,
Nil ve Fırat her biri cennet ırmaklarındandır.”[17]
Şimdi İslamoğlu’nun söyledikleriyle kaynak verdiği hadislerin ne alakası var?
Bilemiyorum bunu ne amaçla yapıyor? Bu hadisin Yahudi kültürüne ait olup
Tevrat’tan alındığı nereden, nasıl belli oluyor? Bu bakış açısı, hadisi
anlamak yerine hadisi reddetmek ve hadis kaynaklarına karşı güveni sarsmak
olmuyor mu?
Kaldı ki Buhari, Savm 52’ye atfen verdiği hadiste,[18] Aşure orucunu Nebi
(s.a.v.)’in Yahudilerden aldığı geçmektedir. Hal böyleyken ve Müslim’deki
hadisin onlardan alındığı hiç de belli değilken, neden bu ifadeyi kullanıyor?
“Yahudi kültüründen alındığı belli” türünden ifadeler ne anlama geliyor? Bu
türden farklı bakışlar hadislere yaklaşımında bir çelişki içerisinde olduğunu
göstermiyor mu?
“….ibareleri benzer bir şekliyle, Rasûlullah’ın Tevrat’taki vasıfları olarak
İslam kaynaklarında da geçmektedir.”[19]
Bunlara da –yukarıda söylediğine göre- Yahudi kültüründen girmiş denemez mi?
Kaldı ki biz Yahudilerden gelen her haberin yalan olduğu görüşünü de
benimsemiyoruz. Tıpkı yazarımızın aşağıdaki hadisi delil göstererek dediği
gibi:
“İsrailoğulları hakkında konuşun. Bu konuda konuşmanızda bir sakınca yoktur”
[20]
Yine yazarımızın söylediği gibi:
“Ne ki elbette Tevrat’ın tümü tahrif edilmemiştir…”[21]
Başka bir yerde de yazarımız aynen şöyle der:
“Hz. Peygamber hiçbir taassuba kapılmadan onlara yaklaşır, doğrularını tasdik
etmekten kaçınmazdı. Hz. Aişe’nin başından geçen şu olay hayli manidardır”
(Yazar burada, yer almasın diye metnini vermediğim, Aişe annemizin bakışını ve
efendimizin sözlerini verir.) [22]
Buna da Yahudilerden alınmıştır denilemez mi? Demek ki Yahudilerden alınan her
şey yanlıştır, denemez. Öyleyse Müslim, cennet, 26 hadisi de Yahudilerin
dediği gibi değil; belki onların tahrif ederek verdikleri olayı tashih ederek
veriyor, dememiz gerekiyor. Sayın İslamoğlu bunu coğrafi duruma aykırılıkla da
reddedemez. O halde bu hadis kaynaklarına bu kadar rahat, hiçbir kıstas
olmadan nasıl eleştiri getiriyor ve bunların güvenirliklerini nasıl töhmet
altında bırakıyor? Bunu hangi ölçüyle yapıyor? Kendi ifadeleriyle, hadisleri
anlamak yerine hissi yaklaşım sergilemiyor mu? Yazarın hadislere yaklaşırken
sergilediği çelişki, yukarıda verdiğim birkaç örnekle sınırlı değildir. İşte
aşağıdaki konu bu çelişkinin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturmaktadır.
Muteber Hadis Kaynaklarına Bakışı
Sayın
İslamoğlu “Musa ümmetinin Tevrat’ı
tahrifi”
başlığı altında Tevrat’ın beş şekilde tahrif edildiğini beşincisinin
de uydurma yoluyla olduğunu belirterek şöyle der:
“Yahudilere kendilerine hükmü açıkça beyan edilen Tevrat” gönderildi, Allah’ın
kitabıyla yetinmeyip gereksiz bir çok soru sordular. Sorularının cevaplarını
Tevrat’ta bulamayınca uydurmaya başladılar. Nitekim bunun sonucu “Mişna: Söz”
ve “Gemara: Pratik” denilen rivayetler çıktı. Aynı tip tahrifi Müslümanlar da
kendi şeriatlarında yaptılar. Hadis uydurmacılığı bunun en tipik örneğiydi.
Allah’ın koyduğu haramlarla yetinmeyip uydurma hadislerle yeni haramlar ihdas
etiler. Allah tarafından korunmuş kitaplarının tahrif olduğu sonucunu
doğuracak yalan rivayetleri en güvenilir kitaplarına aldılar. Selman Rüşti ve
Turan Dursun gibi kendi inancına düşman edilmiş zavallıların eline İslam’a
karşı birer koza dönüşecek
“Garanik” türü rivayetlerle doldurdular
kitaplarını.”[23]
Sayın İslamoğlu hadis uydurmacılığından hareketle en güvenilir hadis
kaynaklarının bile yalan yanlış uydurmalarla doldurulmuş olduğu sonucuna
varmaktadır. Öyleyse en güvenilir kitapları da reddetmemiz gerekmektedir.
Sonra sayın İslamoğlu kaynaklar hakkında bu dediklerine kendisi inanıyorsa şu
ifadelerini nasıl açıklarlar acaba:
“Asr-ı saadetteki Müslüman-Yahudi münasebetlerini mümkün olduğunca muteber
kaynaklara dayanarak vermeye çalıştık.” “Şimdi, tüm muteber hadis kaynaklarını
tarayarak binlerce hadis arasından seçtiğimiz…”[24]
Şayet Sayın İslamoğlu bu kaynakların yalan rivayetlerle dolu olduğu sözüne
kendisi inanıyorsa, yalan rivayetlerle dolu kaynakları bu ümmete nasıl muteber
kaynaklar diye sunabiliyor? Sayın İslamoğlu’ndan en güvenilir kaynaklarda
Kur'an'ın tahrif olduğu sonucunu doğuracak hadislerin listesini vermesini,
Garanik türü rivayetleri de göstermesini istiyoruz. Aksi takdirde Sayın
İslamoğlu’nun bir iftiracı ya da Yahudi mezhebi olan “saduki” mantığından bir
“temayül” içerisinde olduğunu söyleyerek kitabındaki tezine bir delil de biz eklemiş olacağız.
Bir tutarsızlık örneği daha:
“Ne gariptir ki tüm rivayetler vahyin Hz. Peygamber zamanında yazdırıldığı
konusunda ittifak etmesine rağmen, Kur'an'ın cem edilmesi esnasında bu ana
malzemenin ne olduğu konusunda hiçbir bilgi vermemektedir. Bunun yerine birçok
asıllı ve asılsız rivayetler zikreden hadis kaynakları, naklettikleri
içerisinde Kur’an’ın korunmuşluğuna gölge düşürecek rivayetlere yer vermekten
kaçınmamışlardır.”[25]
Pes doğrusu denir de, ben
“pes yanlışı”
diyeceğim. Çünkü bu satırlarınızın
hemen gerisinde yani karşı sayfasındaki şu satırlar size ait değil mi? Orda
şöyle diyen siz değil misiniz?:
“İnen her ayet zaman geçirilmeden vahiy katipleri tarafından kayda
geçiriliyordu. Bu iş için deri parçaları, yassı tabletler, ağaç kabukları,
hurma dalları ve kürek kemikleri gibi o dönemde yazıya elverişli malzemeler
kullanılıyordu. Kur'an'ın vahiy katiplerince yazılımı gerçeği, bize kadar
ulaşmış bir çok sahih rivayet tarafından da tasdik ediliyordu. Bu durum
Kur'an'ı kendisinden önceki ilahi kitaplardan ayıran bir özellikti.”[26]
Yazarımızın hangi ifadelerini doğru, hangilerini yanlış kabul edeceğiz? Burası
galiba okuyucuya bırakılıyor olsa gerek (!).[27]
Hadislerin Yazılmasına Bakışı
Sayın İslamoğlu Darimi’yi kaynak vererek ele
aldığı bu konuya şu hadisi delil olarak sunar:
“İbn-i Mes’ud’a insanların yanında, hadis yazılı metinler olduğu haber
verilince şaşırdı. Tuhafına gitti. Bu şaşkınlığı, o metinler getirilip imha
edilinceye kadar geçmedi. Ardından dedi ki: “Sizden önceki kitap ehli,
alimlerinin kitabına sarılıp, Rablerinin kitabını terk ettikleri için helak
oldular.”[28]
Yazarın tercümesinde iki yanlış var.
Birincisi: İnsanların yanında hadis yazılı metinler olduğu.
İkincisi:
İbn-i Mes’ud’a haber verilince şaşırdığı. Halbuki metnin doğrusu şöyledir:
“İnsanların yanında beğendikleri bir kitap olduğu İbn-i Mes’ud’a ulaştı. Bunun
üzerine onlardan o kitabı getirmelerini ısrarla istedi. Nihayet onu getirdiler
de o da onu imha etti. Sonra da şöyle dedi: Sizden önceki kitap ehli ancak
alimlerinin kitaplarına yönelip Rablerinin kitabını terk ettikleri için helak
oldular.”
Şimdi sormak lazım, örnek verdiğiniz metinde
“hadis”
lafzını nereden
çıkarıyorsunuz?
Oysa sayın İslamoğlu Darimi’ye biraz daha dikkatli baksaydı ya da hadisleri
reddetme merakını bir kenara koyarak bakmış olsaydı veya hadislere -kendi
ifadelesiyle- hissi yaklaşmamış olsaydı, aynı kitabın aynı konusunun 483’ncü
hadisinde, yine
İbn Mes’ud’dan aynı meselenin şöyle açıklandığını görecekti:
“…Ebu Murra el-Kindî Şam’dan bir kitap getirdi ve onu götürüp Abdullah b.
Mes’ud’a verdi. O da ona baktı sonra bir leğen istedi. Ardından su istedi ve o
leğende o kitabı ıslatıp sildi. Ve şöyle dedi: ‘Sizden öncekiler ancak,
kitaplara uyup kendi kitaplarını bırakmalarından dolayı helak oldular.’ Husayn
dedi ki: Murra şöyle dedi: Elbetteki o, şayet Kur’an’dan veya sünnetten
olsaydı (Abdullah) onu imha etmezdi. Ancak o ehli kitabın
kitaplarındandır.”
[29]
İnsanın bir kaynaktan işine gelenleri alıp diğerlerini görmezlikten gelmesinin
bırakın ilmi olmayı, edebi izahı bile yapılamaz.
Yazılmışı Yazılmamanın Delili Görmek
Sayın İslamoğlu yine çelişki içerisinde, şu
yazılmış olan hadisleri, hadislerin yazılmamasının delili olarak kullanarak
şöyle diyor:
“Rasullulah kesin emirle, “Benden bir şey yazmayın, benden Kur’an dışında bir
şey yazan, hemen onu imha etsin.” hadisini ve sahabenin kendi sözlerini yazmak
için izin istediklerinde, bu isteği defaatle reddedip buna izin vermemesi, hep
bu ümmetin, kitabı tahrif ederek, Yahudileşeceği korkusu yüzündendir.” [30]
Sayın İslamoğlu’nun verdiği hadisler doğru, ama aynı kitaplarda şunlar da var:
“Hz. Aişe dedi ki: “Rasûlullah hastalandığında bana şöyle buyurdu: Bana Ebu
Bekir ve kardeşini çağır da bir yazı yazacağım.”[31] “Getirin size bir yazı
yazayım; ondan sonra sapmazsınız, buyurdular.”[32] Yazarımız Tirmizi, Kitabu’l
İlim, 11. Bab, 2665 hadisini veriyor:
“Biz nebi’den yazmak için izin istedik,
vermedi.” Bir sonraki 12. Bab 2666, 2667 ve 2668 numaralı üç hadisi acaba
neden görmüyor? Oysa bunların üçü de açıkça yazmayı emretmektedir. İşte
onlardan biri:
“Ensâr’dan bir adam Peygamber’in yanında oturur, Peygamber’den hadislerini
dinler, hoşuna gider fakat ezberleyemezdi. Bu durumunu Rasûlullah (s.a.v.)’e
şikayet etti ve, ‘Ey Allah’ın Rasûlu!’ dedi; ‘senden bir hadis işitiyorum,
hoşuma gidiyor fakat ezberleyemiyorum.’ Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.):
‘Elinin yardımına müracaat et.’ buyurdu ve eliyle yazı yazmaya işaret etti.”
Diğerleri ise: Peygamber (s.a.v) Ebu Şah için (hutbeyi) yazın, demesi ve Ebu
Hüreyre’nin Abdullah b. Amr’ın hadisleri yazdığını anlattığı meşhur
hadistir.[33] Bu son hadis Buhârî, İlim: 17; Dârimî, Mukaddime, 27’de geçer.
Şimdi size soruyorum: Aynı kitabın aynı sayfasındaki bir hadis verilir de
diğerleri neden verilmez? Bunun neresi ilmîliktir? Ha, yazarımız belki de:
“Efendim, ben kabul etmediğim hadisi niye vereyim? Ben zaten o hadisleri
içerisinde barındıran kitapların bir çok asıllı asılsız, Garanik türü
rivayetlerle doldurulduğunu söylüyorum. Hadislerin yazılmasını gösterenler de
işte bu uydurma rivayetlerdendirler. Fakat benim görüşüme uyan, yani
hadislerin yazılmasını yasaklayan hadisi kabul ediyorum; benim verdiğim
hadisler sahihtir; diğerleri uydurmadır” diyebilir.
O zaman da kendisine şöyle deriz: Yazılmayı yasaklayan hadisleri kabul
ediyorsunuz da niçin yazılmışı delil olarak veriyorsunuz? Size göre yazılan
yanlış, öyleyse sizin delil getirdiğiniz de yanlış! Yanlışı neden delil diye
kullanıyorsunuz? Yazılan uydurmaysa neden uydurulmuşu delil olarak
kullanıyorsunuz? Her yazılana uydurulmuştur, demiyorum diyorsanız; öyleyse
bunun ölçüsü nedir? Kur'an’dır, derseniz; Kur'an yazıya karşı değildir; aksine
onu teşvik etmektedir.
Recm Meselesine Yaklaşımı
Sayın İslamoğlu müslüman zinakârlara bu konuda
Peygamber döneminde en az bir defa recmin uygulandığını fakat bu hükmün
Tevrat’a dayanıp dayanmadığının kesin olmadığını, sorunun çözümünde
a) Cezanın illetinin, gayesinin ve onunla ilgili hususi şartların tahlili,
b) Medine’de recm cezasının uygulandığı zamanın doğru tespiti şarttır, der.
Birinci sorunun cevabı için Maiz olayını incelendiğinde olayın sıradan bir
zina vakası değil mücahitlerin ailesine tecavüz olduğunu, ikinci sorunun
cevabında ise olayın sahabe zamanında bile tartışıldığını söyleyerek şu
neticeye varır: Netice olarak recm Tevrat’ın bir hükmü olabilir ve muhtemeldir
ki Tevrat’ın bu hükmünü Hendek savaşı öncesinde inen Nur suresinin 2. ayeti nesh etmiş ve Kur’an bu konuda en son sözü söylemişti.
“Kur’an’ın bu konudaki hükmü inmezden önce, bu konuda Tevrat’la hükmeden Nebi
eğer rivayet doğruysa daha sonra şöyle buyuracaktır: “Siz Tevrat ve İncil’le
amel etmekle mükellef değilsiniz. Ancak onlara iman edip hakikatini Allah’a
havale etmekle mükellefsiniz.”[34]
Buradan benim anladığım ve okuyucuların da anlayacağı şudur: Recmin delilleri
o kadar kesin değildir; o halde İslam şeriatında recm cezası diye bir şey
yoktur. Yazarımızın ihtimalle de olsa kabule pek yanaşmadığı belli olan bu
konu gerçekten de söylediği gibi midir?
Recm Cezası Resûlüllah (s.a.v.) Zamanında Kaç Kez Uygulanmış?
1) Sayın İslamoğlu, en azından bir zina olayında recm
uygulandığını kaynaklar veriyor, diyerek Maiz olayını örnek olarak gösteriyor.
Oysa yine yazarımız kitabının ileriki sayfalarında şöyle demektedir:
“Hz.
İsa’nın bu sözü, zina suçundan recm cezasına çarptırılan Gamid’li kadının
cenaze namazını kılan Rasulullah’ın, “Hem zina etsin hem de cenazesini mi
kılalım?” diyen Hz.Ömer’e söylediği şu sözüne ne kadar da benziyor: “O öyle
bir tevbe etti ki, eğer onun tövbesi Medine halkından 70 kişiye paylaştırılsa
yine fazla gelirdi.”[35]
Burada da görüldüğü kadarıyla yazarımızın dediği gibi
recm olayı en az bir
değil, yazarın kendi kitabında kendisinin verdiğine göre üç oluyor. Her ne
kadar en az bir recm olayının gerçekleştiğini söylüyorsa da, Sayın
İslamoğlu’nun delil olarak sunduğu Müslim hadisinde
Gamid’li kadın diyerek
verdiği bu hadis 25. değil, 24. hadistir.
Ayrıca kadın Gamidli değildir,
Cüheyne kabilesindendir.
Kaynak adeta Sayın İslamoğlu’nun yanılgısını
haykırıyor. Çünkü Sayın
İslamoğlu’nun hadis numarasını yanlış vererek iki
kadının recmedildiğini göstermiş oluyor. Netice Müslim, Hudud kitabındaki
hadislerden recm cezası en az dört defa uygulandığı ortaya çıkıyor. Buhârî,
Kitabul Muharibin, bab:21, Hz. Ali’nin Resûlüllah (s.a.v.)’ın sünnetiyle onu
recmettiği hadisi de geçmektedir ve sayılan had cezalarına dahil değildir. Ne
gariptir ki, Sayın İslamoğlu’nun Medine’de recm cezasının uygulandığı zamanın
doğru tespiti, deyip bunun zamanının sahabe döneminde de tartışıldığını
söylediği ve sözüne delil olarak verdiği 6813 nolu hadis, bizim yukarıda
verdiğimiz 6812 nolu hadisin tam da altındadır. Sayın İslamoğlu yine
görmezlikten gelerek, kaynaklar recmin en az bir defa uygulanmış olduğunu
göstermektedir, demektedir.
Bir sonraki yani Buhârî, 6814 nolu hadiste de şöyle geçmektedir:
“Eslem’den
bir adam Rasulullah’a geldi ve zina ettiğini anlattı. Dört defa da kendi
aleyhine şahitlik etti. Resulullah’ın emriyle recmolundu. (Ravi) O adam
“muhsandı” diyor.” Yani yazarımızın recm olayının sahabe döneminde
tartışıldığının delilini verdiği Buhârî, 6813 nolu hadisin bir altındaki
6814 nolu hadis olması ve bunu yazarın görmemesi gerçekten de gariptir. Buhârî’nin
aynı kitabında Hz. Ömer’den uzunca nakledilen bir hadiste şu da geçmektedir:
“Rasûlullah (s.a.v.) recmetti, ondan sonra biz de recmettik.”[36]
2) Yazar, Maiz olayının normal bir zinadan başka, farklı boyutlarının olduğunu
söylüyor ve gazilerin geride bıraktığı aileye karşı bir tecavüz olduğunu dile
getiriyor. Maiz olayını Müslim’deki hadislerle incelediğimizde yazarın dediği
gibi olmadığı ortaya çıkıyor. Bir kere olay tecavüz değil. Çünkü Peygamber
(s.a.v) şöyle diyor: “Bunlardan biri (kadına) bir şeyler verir.”[37] Bir
sonraki hadiste ise, “O, kadınlardan birine bir şeyler verir.” diye
geçmektedir.[38]
İkinci olarak
Maiz dört defa kendisi zina ettiğini itiraf ediyor. Üçüncüsü;
19. hadiste Resulullah, Maiz’e: “Senin hakkında bana gelen doğru mudur?” diye
sordu. O da, “Benim hakkımda sana gelen nedir?” dedi.
Resûlüllah: “Bana
ulaştığına göre falan oğullarının cariyesiyle cinsi temasta bulunmuşsun.”
dedi. O da: “Evet” dedi ve dört defa şahitlik etti. Sonra da Resûlüllah’ın
emriyle recmolundu.”[39]
Bu da gösteriyor ki kadın gazilerden birisinin ailesi değil, cariyesiymiş.
Zira kadının recmedildiğinden hiç bahsedilmiyor. Şayet bütün bu saydığım
gerekçeleri yazarımız kabul etmiyor ve hala
“Hayır, bu bir tecavüzdür.”
diyorsa; kendisine
“Peki, sizin de kitabınızda delil diye verdiğiniz
“Gamid’li” kadın kime tecavüz etmiş(?) de Rasûlullah (s.a.v.) onu recmetmiş?”
sorumuza ne diyeceklerdir?
Resûlüllah (s.a.v.) Recmi Ne Zaman Uygulamıştır?
Sayın İslamoğlu’nun ikinci sorunun cevabı
dediği, sahabe ve tabiin zamanında, Resulün recmi Nur suresinden önce mi,
sonra mı uyguladığı konusundaki sahabeye sorulan bu soruyu tartışma olarak
sunması hiç de doğru değil.
Sayın İslamoğlu’nun
“Sahabe ve tabiinin tartıştığı”
şeklindeki sözüne gelince,
bunun sanki gerçekten sahabe arasında böyle
bir tartışma varmış gibi lanse
edilmesi kesinlikle doğru değildir. Çünkü, recm olayının varlığını ispatlayan
o kadar hadis arasından sadece
“tabiînden” bir zatın bu sorusunu tartışma diye
sunmanın hiçbir güvenilir yanı yoktur. Yok illa da vardır diyorsanız, o zaman Hz. Ömer’in minberde insanlara
“Kur'an'da recm vardı, Rasûlullah (s.a.v.)
uyguladı, biz de uyguladık.” sözünü niçin icmaya delil vermiyorsunuz? Öyle ya
Hz. Ömer bunu cemaatin içinde söylemiş ve kimse de itiraz etmemiştir. Gerçi
biz Hz. Ömer’in cemaate böyle söylemesini icmaya delil getirmiyoruz.
Muhtemeldir ki sayın İslamoğlu’nun savunduğu konuyu Hz. Ömer cemaatin içinde
söyleseydi o, bunu da bize icma diye sunardı. Halbuki yazarın tartışma dediği
bu soru hakkında İbn Hacer, şu açıklamayı vermektedir:
“Abdullah b. Ebi Evfa’nın ‘Bilmiyorum’ sözünden anlaşılan o büyük sahabeye
bazı açık şeyler gizli kalmış olabilir. Hem de faziletli insanın “bilmiyorum”
diye cevap vermesi, onun için bir ayıp değildir; aksine bu onun konuyu
araştırıp, incelediğini gösterir ki bununla da övülür.”[40]
İmam Nevevî de şöyle der: “Bekar zaniye yüz değnek, muhsan ve dul olana da
recmin vücubiyetinde ulema icma etmiştir. Bu hususta, Kadı İyâz ve
diğerlerinin hikâye ettiğine göre, ehli kıbleden sadece hariciler ve
Mutezile’den Nazzam gibi bazıları buna muhalefet etmişlerdir. Çünkü onlar
recmi kabul etmezler.”[41]
Kaldı ki meseleye biraz dikkat etmek, bu sorunun cevabını ortaya çıkarmaya
yeterdi. Sayın İslamoğlu’nun delil olarak verdiği sayfa 304-351’deki Müslim,
Hudud hadisini rivayet edenlerden biri, özellikle yazarın
“Hz. Ömer’in: Hem
zina etsin hem de cenazesini mi kılalım” diye delil olarak sunduğu hadisi
rivayet eden ve bu olayın tanıklarından biri olan İmrân b. Husayn’dır. İmrân
b. Husayn ise Hayber fethi yılında Müslüman olmuştur.[42] Yine aynı kaynak
olan Müslim, Hudud, 16. hadisin ravisi de Ebu Hüreyre’dir. Ebu Hureyre’nin
müslüman olması da Hayber'in fethi yılındadır.[43]
“Efendim, Ebu Hüreyre, önceden olmuş olan recmi bize aktarıyordur.”
denemez,
çünkü aynı konu Buhârî’de de şöyle gelmiştir:
“Bize Ali b. Abdillah anlattı,
bize Süfyan b. Uyeyne anlatıp şöyle dedi: Biz bunu Zühri’nin ağzından
ezberledik; o şöyle dedi: Bana Ubeydullah haber verdi ki, kendisi Ebu Hureyre
ve Zeyd b. Halid’den işitmiş. Onların ikisi de şöyle demişlerdir: “Biz
peygamberin yanında bulunuyorduk. Bir adam ayağa kalkıp: “Senden Allah adına,
aramızda sadece Allah’ın kitabıyla hüküm vermeni istiyorum” dedi. (arkasından
da ücretle çalıştığı adamın karısıyla zina eden gencin olayı anlatılır) ve:
“Ey Uneys, bu adamın karısına git, suçunu itiraf ederse onu recm et, diye
emretti. Uneys kadına gitti, kadın suçunu itiraf etti. Uneys de onu recmetti.”[44]
Bu da gösteriyor ki hicretin yedinci yılına tekabül eden Hayber’in fethi
yılında Müslüman olan Ebu Hureyre, recmin tatbik edildiği olayda bizzat
Peygamber (s.a.v)’in yanında hazır bulunuyormuş. Demek ki recm Nur suresinin
inmesinden çok sonraları da uygulanıyormuş. Sayın İslamoğlu diyor ki:
“Muhtemeldir ki Tevrat’ın bu (recim) hükmünü Hendek savaşı öncesi inen Nur
suresinin 2. ayeti neshederek bu konuda Kur'an en son sözü söylemişti:”[45]
Hendek savaşı Hicret’in 5. yılında olmuş ve Nur suresi de bundan önce inmiş
ise demek ki Nur suresi sayın İslamoğlu’nun,
“Tevrat’ın hükmü”
dediği recmi
kaldırmamıştır. Bu konuda İbn Hacer şöyle diyor: “Recm’in Nur suresinden sonra
olduğuna dair kesin delil vardır. Çünkü Nur suresinin nüzulü ifk hadisesinden
sonradır. Açıklaması geçtiği üzere onun 4, 5 veya 6. senesinde olduğu
ihtilaflıdır. Recm ise bundan (suresinin nüzulünden) sonradır. Çünkü Ebu
Hureyre recmde hazır bulunmuştur. Ebu Hureyre ise hicretin yedinci yılında
müslüman olmuştur. İbn-i Abbas ise ancak hicretin dokuzuncu yılında annesiyle
beraber Medine’ye gelmiştir.”[46]
Maiz olayını anlatan hadisin ravilerinden birisi de İbn-i Abbas’tır. İmam
Müslim aynen şöyle der: “Bize Kuteybe b. Saîd ile Ebu Kâmil el-Cahderî rivayet
ettiler. Lafız Kuteybe’nindir. Dediler ki: Bize Ebu Avâne, Simâk’tan o da Saîd
b. Cübeyr’den o da İbn Abbas’tan naklen rivayet etti ki, Peygamber (s.a.v)
Maiz b. Malik’e şöyle dedi:
“Senin hakkında bana gelen doğru mudur? Maiz: Benim hakkımda duyduğun nedir?
dedi. Duydum ki filan oğullarının cariyesi ile cinsi münasebette bulunmuşsun,
dedi. Maiz: Evet, dedi. İbn Abbas: Bunun üzerine dört defa şahadette bulundu.
Sonra Rasûlullah (s.a.v.) onun hakkında emir buyurdu ve recmolundu.”[47]
Buraya kadar recmin bizzat Peygamber (s.a.v)’in hayatında, tespit
edebildiğimiz kadarıyla, en az dört defa vuku bulduğunu ispatlamış, sayın
İslamoğlu’nun, “Muhtemeldir ki Tevrat’ın bu hükmünü Hendek savaşı öncesinde
inen Nur suresinin 2. ayeti neshederek bu konuda Kur'an en son sözü
söylemiştir.”[48] diyerek ortaya koyduğu şüphesindeki yanlışını,
recmin Nur
suresinin inmesinden çok sonraları da uygulandığını açıklığa kavuşturup
düzeltmiş olduk.
Sayın İslamoğlu’nun kitabındaki şu satırları okuyalım:
“Kur'an'ın en büyük müfessiri olan
Peygamberimiz, Fatiha’nın son ayetindeki “Gazaba uğrayan ve sapıkların yolu”nu
“Yahudilerin ve Hıristiyanların yolu” olarak tefsir ediyordu:”[49]
Yazar, bu sözünden sonra bu hadise Tirmizî’nin hasen garip
dediğini, Hakim’in ise sahih dediğini, dolayısıyla da hadisin sahih olduğunu
delillendirerek hadisin kritiğini yapar. Tamam bunlar doğru, biz de kabul
ediyoruz. Ancak, recm olayında bu hassasiyetlerini göremiyoruz. Üstelik
Kur’an’ın en büyük müfessiri olan Rasûlullah (s.a.v.)’ın şu sözü ortada iken:
“Ubade b. Samit Rasûlullah (s.a.v.)’in şöyle dediğini söyler: “Benden öğrenin
benden öğrenin, Allah o kadınlara çıkar yol gösterdi. Bekârla bekârın
(zinasında) yüz sopayla bir sene sürgün, evliyle evlinin zinasına da yüz sopa
ve recim vardır.”[50]
Neshi Kabul Eden Alimleri
Tahrifçi Olarak Göstermesi
Sayın İslamoğlu, “b) Nesh”
ve “tahsis” adı altında yapılan tahrifat” başlığı altında Bakara suresinin 85.
ayetini veriyor ve şöyle diyor:
“Bu ayetin içerisinde bulunduğu ayetler gurubu
İsrailoğulları’nın Yahudileşme sürecinden söz etmektedir. Bu ayetin tamamını
göz önüne aldığımızda, Allah’ın hükümlerinin bazısını tutmamanın ya da
geçersiz saymanın adı “Kitabın bir
kısmına inanıp bir kısmını inkar etmek”
olarak konulmaktadır”… “Ümmeti
Muhammed de “nesh” meselesinde İsrailoğulları’nın düştüğü yanlışa düştü.”[51]
diyen sayın İslamoğlu, sonrasında da: “İslam şeriatında nesh vaki olmuştur.
Ancak bu yukarıda verdiğimiz sahih rivayette görüldüğü gibi tamamen kaldırılma
ya da unutturulma şeklinde gerçekleşmiştir. Sahabe ve tabiinden bir çokları da
bu görüştedir Onların nesh ayetinde ki “ev nünsiha” ibaresini nasıl tefsir
ettiklerini yukarıda dipnotta verdik. Kur'an'ın iki kapağı arasında yazılı
olup da hükmü geçersiz olan hiçbir ayet yoktur. Şeriatların maksatlarından
biri olan “tedricilik” sünnetini göz önüne almayan bir kısım ulema, bazı
ayetler arasında çelişki olduğunu zannedip bir kısmını bir kısmıyla mensuh
addetmişlerdir.”[52] demektedir.
“Allah’ın hükümlerinden
bazılarını tutmamanın ya da geçersiz saymanın adı kitabın bir kısmına inanıp
bir kısmını inkar olarak konulmaktadır”
ifadesindeki bu “geçersiz saymayı”
acaba yazarımız nerden çıkarıyor? Bu
ayete işkence değil midir? Sonra bunun “Şer’i bir hükmün sonra gelen şer’i bir
hükümle kaldırılması” olan nesh ile ne alakası vardır? Öyle ya, birinde bile
bile Allah’ın hükümlerinin bir kısmı tatbik ediliyor, bir kısmı da tatbik
edilmiyor. Diğerinde ise Allah’tan geldiği kabul edilen bir hükmün, yine
Allah’tan geldiği kabul edilen bir hükmü yürürlükten kaldırdığı (nesh) kabul
ediliyor.
Bu durum yukarıdaki ayetle nasıl bağdaştırılıyor? Çünkü nesh
konusunda, ikisinin de Allah’ın emri olduğu, Allah öyle istediği için
kaldırılan ayetin hükmüyle amel etmeme vardır.
“Biz, bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak
(ertelersek) daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her
şeye kadirdir.”[53]
Ne yani, şimdi
biz de bu ayeti kendimize hareket noktası yaparak, sayın İslamoğlu’nun da
dediği gibi, “Kaldı ki ayet siyak- sibak ilişkisi içerisinde
değerlendirildiğinde İsrailoğulları’nın Yahudileşme sürecini anlatan ayetler
içerisinde gelmiştir”[54] diyerek, ve yazarımızın “Yahudiler Rasûlullah
(s.a.v.)’ın peygamberliğini kabul etmemek için neshi inkar ettikleri halde
Tevrat’ta neshin olduğuna dair bir çok delil vardır.”[55] ifadesine bakarak,
Kur'ân'da nesh yoktur diyenleri Yahudileşmiş mi kabul edelim?
Aslına bakarsanız bu ve sonraki ayetler “neshi” kabul etmeyip ve nesh hakkında
sorular soranlar hakkında gelmiştir.
Yani burada bir “temayül”den bahsedilecekse “nesh”i kabul etmemek bir
“Yahudileşme Temayülü”dür. Söylemek
istediğimiz bundan ibaret değil. Ne ki, sayın İslamoğlu’nun adeta ayetleri
işine geldiği gibi konuşturuyor olmasına dikkat çektim. Çünkü “önce benimseyip
sonrada benimsenen fikre delil bulma mantığı” kişiye, olanı değil, olmasını
istediği şeyleri gösterir.
Gerçekten de sayın
İslamoğlu’nun ifrat görüş olarak nitelediği neshi, ümmetin büyük çoğunluğunu
oluşturan Ehli Sünnet ittifakla kabul etmiştir. Kendisinin benimsediği görüşü
ise Mutezile’den Ebu Müslim el-İsfahanî, (ö.322h.) kendisinden nakledilen bir
görüşe göre, benimsemiştir.[56]
Bizim de benimsediğimiz bu görüş, yazarın dediği gibi ifrat
değil, aksine Rabbimizin Kur'an’daki buyruğunu olduğu gibi kabul etmektir.
Çünkü biz kendi kafamızdan bir kural koyup Kur'an'ı bu kurala uydurma yerine,
Kur'an ne diyorsa, Rasûlullah (s.a.v.) ne söylüyorsa ve sahabeden gelen sahih
rivayetlerde nasıl aktarılıyorsa öylece inanırız.
Şunu belirtelim ki, nesh adına yığınlarca ayeti mensuh kabul edenlerin
görüşlerini kabul ediyor değiliz. Çünkü nesh ancak iki ayet arasında görünen
çelişkili bir durumda[57] var kabul edilir.
Nitekim İmam Suyutî’nin mensuh dediği
yirmi ayete bile, Dehlevî ve çağdaş araştırmacılardan Dr. Mustafa Zeyd,
“Sadece beş tanesinde nesh vardır, diğerlerinde yoktur”
demişlerdir.
Sayın İslamoğlu burada da meseleyi enine boyuna
araştırmadan neshi kabul eden herkese tahrifçi yaftasını yapıştırmıştır. Şayet
neshin ne manada kullanıldığına bakmaksızın neshi kabul etmek,
İsrailoğulları’nın düştüğü tahrif yanlışına düşmekse, yazarımızın kendisi de
aynı tahrif yanlışlığına düşmüştür. Çünkü şartlı da olsa kendisi de neshi
kabul etmektedir.
Şimdi sayın İslamoğlu’nun, esasta “nesy” denen unutturmaya nesh adı vererek
benimsediği neshe dönelim. O şöyle diyordu:
“İslam şeriatında nesh vaki olmuştur. Ancak bu yukarıda verdiğimiz sahih
rivayette görüldüğü gibi tamamen kaldırılma ya da unutturulma şeklinde
gerçekleşmiştir. Sahabe ve tabiinden bir çokları da bu görüştedir. Onların
nesh ayetinde ki “ev nünsiha” ibaresini nasıl tefsir ettiklerini yukarıda
dipnotta verdik.”[58]
Oysa Taberi’den verdiği bu dipnotta (Bk: Taberî Camiu’l-Beyan,
c.1, s. 475- 477) isimleri zikredilenlerin -sahabe ve tabiin de dahil olmak
üzere- hepsi de neshi kabul etmektedirler. Ne ki sayın İslamoğlu kaynak
verdiği kitaba ve ele aldığı ayete de yanlı baktığı için ne ayetin dediğini ne
de kaynağın dediğini objektif olarak görebilmektedir. Çünkü Bakara 85’nci
ayette iki ifade yer almaktadır; birisi unutma anlamına gelen “nesy” diğeri
ise ortadan kaldırma anlamına gelen “nesh”. Haliyle büyük müfessir Taberî’de
tefsirinde önce neshi sonrasında da nesy’i vermek suretiyle her ikisi hakkında
sahabe ve tabinin görüşlerini açıklamıştır. İslamoğlu ise sadece -hadislere
yaklaşımındaki gibi- benimsediği konuya uyan noktayı öne çıkararak diğerini
görmezden gelmiştir.
Burada yazarın objektif olmadığını göstermekle
yetiniyorum. İtirazlarına cevap ise daha geniş bir çalışma konusudur. Ayrıca
yazarın kadı Ebu Bekir İbn Arabi’yi de yanlış anladığını belirtelim. Çünkü
nesh konusunda İbn Arabi’nin sayın İslamoğlu’nun bahsettiği gibi abartılı
görüşleri yoktur. Yazar kitapta çeşitli görüşleri serd eden İbn Arabi’nin
ifadelerini anlamadığından olsa gerek bu görüşlerin ona ait olduğunu
sanmıştır.[59]
İslamoğlu’nun Diğer Bazı Tuhaf Görüşleri:
“Kur'an'da Tevrat isminin Musa’ya izafe
edildiği tek bir ayet dahi bulunmamaktadır. Fakat, her ne hikmetse, Tevrat hep
Hz. Musa’ya indirilen kitap olarak şöhret bulmuştur.” “Bütün bu ayetlerden
anlaşılan Kur'ân'ın “Tevrat”
adını verdiği kitap, Hz. Musa’ya da verilen kitaplar başta olmak üzere Beni
İsrail Peygamberlerine gönderilen tüm kitapların ortak adıdır.”[60]
Burada da sayın İslamoğlu’nda
“sadukiyen” bir
“temayül”
gözlemliyoruz. “Her ne hikmeti” ise
“recm” meselesini işlerken kaynak
olarak verdiği[61] “Sahihi Müslim”de geçen Resûlüllah (s.a.v.)’ın şu
sözleridir:
“Peygamber (s.a.v)’in yanına yüzü kömürle karartılmış, dayak atılmış bir
Yahudi getirdiler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) Yahudileri çağırarak: Siz
zina eden kimsenin haddini (cezasını) kitabınızda böyle mi buluyorsunuz? diye
sordu. Evet, dediler. Ardından onların alimlerinden birini çağırdı ve:
“Sana, Tevrat’ı Musa’ya indiren Allah
aşkına soruyorum!…”[62]
Fıkhın İnsanca ve İslamca’sı Yerine
Erkekçesi
“İslam ümmetinin klasik çağlarındaki kadına bakış açısıyla[63], Yahudi bakış
açısının çakıştığı çok bariz bir biçimde görülmekte. Yahudiler adet halini
bahane ederek kadını aşağıladılar. Sonraki asırlarda yer eden erkeksi fıkıh
da, konuyu aynı bakış açısıyla ele aldı. Asıl Yahudileşme temayülü dediğimiz
olgu işte böyle tezahür ediyordu.”[64]
Burada yazarımızdan bu konuyla alakalı bir örnek istesek, yazarımızın neyi,
hangi kaynaktan örnek vereceğini doğrusu çok merak ediyorum?
İslamoğlu’nun Anormal İfadeleri
“Muhammed ümmetinin Kur'ân'ı tahrifi”,[65]
“tefsir ve te’vil adı altında yapılan tahrif, belki de İslam ümmetinin Yahudileşme alametlerinden birincisi olan tahrif sürecinde en büyük yeri işgal
eder.”[66]
“Ümmeti Musa’nın Tevrat’a yaptığının benzerini Ümmeti Muhammed de Kur'an'a
yaptı.”[67]
Ümmetin Yahudileşme Temayülüne bir örnek: Cuma suresi,[68]…“Ehli
kitaplaşacaksınız,”[69]
Yukarıda bir iki tanesini örnek verdiğim bu
ve benzeri ifadeleri çok rahat ve bolca kullanan sayın İslamoğlu, kendisinin
de “Ümmeti Muhammed’in” bir ferdi
olduğunu unutmuş gibi konuşuyor.
Sayın İslamoğlu’nun dilinden günümüzden başlayarak ta tabiine hatta sahabe’ye
varana kadar bir çok İslam alimi kurtulamazken, İslam aleminde ilk defa sapık
görüşlerini devlet eliyle halka zorla kabul ettirmeye çalışan ve tarihe mihne
olayı diye geçen 15 senelik istibdat döneminin mucitleri olan Mutezile’ye
“Dahası Mutezile, değil işgalci emperyalist bir yabancı gücü desteklemek, bazı
imamları eliyle yerli yöneticilerin zulümlerine karşı mücadele
vermişlerdir.”[70] diye yumuşak bakması, yine kendi ifadesiyle Müslüman bir
yöneticiyi ABD başkanına şikayet edecek kadar ecnebi hayranı ve
müsteşriklerden beslenen istişraki fikirleriyle Müslümanların gerçek
gündemlerini saptıran Fazlurrahman’ı “ilim dünyamızın değerli ismi ve bir
yanıyla reformist sayabileceğimiz,”[71] diyerek değer vermesini anlamak
gerçekten zor. İnsan “acaba”
demekten kendisini alamıyor.
Sadukilik
“Bu ümmetin tarihinde,
Sadukiyen bir sapma tüm boyutlarıyla modern çağda ortaya çıkmıştı. Bilindiği
gibi Sadukiler’in bariz özelliği Yahudi modernizmini temsil etmeleridir. İslam
ümmetinin içinden çıkan bazı guruplar da aynen sadukilerin Yahudilikte
yaptığını İslam’da yapmaya çaba gösterdiler. Önce hadis konusundaki
tereddütten yola çıkarak, hadisi tümden reddettiler. Ardından sünneti şaibe
altında bırakıcı tehlikeli bir tavır takındılar. Sadukiyen Müslümanlar,
oryantalistleri, sünnete karşı savaşımlarında yanlarında buldular. Bu savaşta
kullandıkları cephanenin çoğu Batı’lı müsteşriklerden geliyordu. Sadukiyen
yöneliş, bu dönemde aynen Sadukiler’in gaybe ilişkin haberleri reddedişleri
gibi, sünnetle sabit olanları redde, Kur'ân'la sabit olanları te’vile
girişti…”[72]
Burada böyle diyen sayın İslamoğlu gerideki
bölümlerde şöyle diyordu:
“Allah tarafından korunmuş kitaplarının tahrif olduğu sonucunu doğuracak yalan
rivayetleri en güvenilir kitaplarına aldılar. Selman Rüşti ve Turan Dursun
gibi kendi inancına düşman edilmiş zavallıların eline İslam’a karşı birer koza
dönüşecek “Garanik”
türü rivayetlerle doldurdular kitaplarını.”[73] “…Bunun yerine birçok asıllı
asılsız rivayet zikreden hadis kaynakları, naklettikleri içerisinde Kur'ân'ın
korunmuşluğuna gölge düşürecek rivayetlere yer vermekten de
kaçınmamışlardır.”[74]
Bu ifadelerin sahibi sayın yazarımız, acaba hangi
“temayül”
içerisindedir. Çünkü yazarımız hadislerin yazılmamasını savunuyor; fakat yeri
geldikçe savunduğu düşünceye uyan hadisleri sahih olarak sunmaktan hiç de geri
kalmıyor. Sayın yazarımızın en güvenilir hadis kaynakları hakkında yukarıdaki
ifadeleri kullanıp ardından da hadisleri delil olarak kullanmasını en iyi
kendi ifadesiyle nitelendirebiliriz: “Görüldüğü gibi, Yahudileşmiş mantık,
reddettiği bir kitabın ayetini işine geldiği yerde delil olarak kullanmaktan
geri durmuyordu.”[75]
Belki sayın İslamoğlu bize “Siz hangi
temayüldesiniz?” diyebilir. Geçmiş ümmetlerden birisinin içerisinde
bulunduğu temayülde bulunmak zorundaysak, biz şu ayetteki gibi olmayı kabul
ediyoruz:
“Allah uğrunda, hakkını vererek cihad
edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız
İbrahim'in dininde (de böyleydi). Peygamberin size şahit olması, sizin de
insanlara şahit olmanız için O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse
bunda (Kur'an'da) size "müslümanlar" adını verdi. Öyle ise namazı kılın;
zekâtı verin ve Allah'a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânızdır. Ne güzel
mevladır, ne güzel yardımcıdır!”[76]
Sonra bizler Sayın İslamoğlu’nun zaman zaman kullandığı aşırı
ifadelere zaten katılmıyoruz. Ümmetin hepsinin Yahudileşme temayülüne
girebileceğini kabul etmiyoruz. Çünkü Yahudileşmeye karşı bizi uyaran
Peygamberimiz şöyle de buyurmuştur:
“Ümmetimden bir taife hakka
yardımcı olmaktan ayrılmayacaktır. Onları yardımsız bırakan (onlara muhalefet
eden)lar, onlara zarar veremeyecektir. Nihayet onlar bu haldeyken Allah’ın
emri gelecektir.”[77]
İmam Malik’in şu muazzam tespitleriyle
yazımızı noktalayalım:
“Sünnet Nuh’un gemisidir.
Ona binen kurtulur, ondan geri kalan suda boğulur.”[78]
“Her kim İslam’da güzel görerek bir bid’at ortaya çıkartırsa, Muhammed
(s.a.v.)’in risaleti edâ etmekte hainlik ettiğini iddia etmiş olur. Çünkü yüce
Allah: “Bugün sizin için dininizi tamamladım.” diye buyurmaktadır. O bakımdan
o gün din olmayan hiçbir şey bugün de din olamaz.”[79]
KAYNAKLAR
[1] Müslim, Cuma, 43, 867, İbn Mace,
Mukaddime, 42, 45, 46.
[2] Talat Koçyiğit, “Hadis Istılahları”, AÜİF Yayınları, 1985, Ankara, s.405.
[3] İbn Abdilberr, “Camiu beyani’l-ilm ve fadlihi” Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye,
Beyrut, ts. c.2, s. 91. Gerçi bu kaynakta Mücahid’in sözü olarak verilmiştir.
Fakat başka kaynaklarda bu sözün İmam Malik ile şöhret bulduğu bilinmektedir.
Bk. “Hadislerle Hz.Peygamberin Namaz Kılma Şekli”, M. Nasıruddin Elbanî, trc:
Osman Arpaçukuru, Beka, 2004, s.77.
[4] Haşr, 10
[5] Buhârî, İ’tisâm, bab, 21, H. 7352
[6] Yahudileşme Temayülü, 172- 206
[7] Yahudileşme Temayülü, 173- 208
[8] Yahudileşme Temayülü, 174- 209
[9] Yahudileşme Temayülü, 210- 253
[10] Yahudileşme Temayülü, 29 - 36
[11] Yahudileşme Temayülü, 31- 38
[12] Yahudileşme Temayülü, 31- 38
[13] Bk: “Hadis Istılahlarının Doğuşu ve Gelişimi” Dr. Ahmet Yücel, İFAV,
1996, İstanbul, s.181; Ayrıca bk. Prof. Dr. Talat Koçyiğit, “Hadis
ıstılahları”, s.130, 131.
[14] Yahudileşme Temayülü, 110, 111-133.
[15] Müslim, Cennet, 26.
[16] Ahmed b. Hanbel, 2/261.
[17] Ahmed b. Hanbel, 2/268.
[18] Yahudileşme Temayülü, 117- 137.
[19] Yahudileşme Temayülü, 101- 122 .
[20] Yahudileşme Temayülü, 35 - 43, Bk. “Fethu’l-Barî”, 6/575-576.
[21] Yahudileşme Temayülü, 74- 88
[22] Yahudileşme Temayülü, 118- 140. hadis, Buhârî, Da’vat 37,
[23] Yahudileşme Temayülü, 156- 185
[24] Yahudileşme Temayülü,12, 51 - 12, 61
[25] Yahudileşme Temayülü, 156, 158 - 187
[26] Yahudileşme Temayülü, 156- 186
[27] Vahyin cem edilmesi esnasındaki ana malzemeler için bk: Buhari, Ahkam,
Bab, 37, Ahmed b. Hanbel, 5/185, Hadis no: 21663
[28] Yahudileşme Temayülü, 57- 69 Darimi 42 / 475. Yazarımız bu hadisi
“Sünnetin Tahrifi” bölümünde de vermektedir. Bk.Yahudileşme Temayülü, 173,
174- 208
[29] Darimî, Mukaddime, Bab, 42, H. 483
[30] Yahudileşme Temayülü, 173- 208
[31] Müslim, Fadailu’s-Sahabe, 11, 2388.
[32] Müslim, Vasaya, 22, 1637.
[33] Tirmizî, İlim, bab, 12, 2266, 2267, 2268
[34] Yahudileşme Temayülü, 123- 146, 147
[35] Yahudileşme Temayülü, 304 - 351; Hadis: Müslim Hudud 25 2/1324
[36] Buhârî, Kitabul muharrebin, bab 31, H. 6830 Bk: Tirmizi, Hudud, 7/ 1431
[37] Müslim, Hudud 17.
[38] Müslim, Hudud 18.
[39] Müslim, Hudud, 1693
[40] Fethu’l-Bârî, c. 14, s. 139
[41] Nevevî, Minhâc, s. 189
[42] İbn Abdilber, el-İstîâb, Daru’l-Cîl, Beyrut, 1412c.3, s.1208, Madde no:
1969; İbn Hacer, el-İsabe, Daru’l-Cîl, Beyrut, 1412, c 4, s.705, no: 6014.
[43] A.g.y
[44] Buhârî, Hudud, bab, 30, Hadis, 6827, 6828
[45] Yahudileşme Temayülü, 123- 147
[46] Fethu’l-Bârî, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1416, c. 14, s. 79
[47] Müslim, Hudud, 19, H. No: 1693
[48] Yahudileşme Temayülü,123- 147
[49] Yahudileşme Temayülü, 29-36
[50] Müslim, hudud, 3/ 12, 13, 14 / 1690
[51] Yahudileşme Temayülü,164-195.
[52] Yahudileşme Temayülü, 164, 166 - 196, 198 .
[53] Bakara, 106
[54] Yahudileşme Temayülü, 165 - 197
[55] Yahudileşme Temayülü, 165 - 198
[56] Vehbe Zuhaylî, “Usulü’l-Fıkh”, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1406, c.2, s. 947;
Gazalî, “el-Mustasfa” Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1403, c. 1, s. 111.
[57] Kur'ân'da neshi kabul etmeyenlerin iddialarından birisi de şudur: “Neshin
varlığı ayetler arası çelişkiyi zorunlu kılar, bunu kabul etmekse Kur'ân' ın
Allah’tan gelmiş olma ilkesine aykırıdır.” Oysa Kur'ân' da çelişkili görünen
Müşkil ayetler nasıl anlaşılıyorsa Nesh de böyle anlaşılmalıdır. Kur'ân'ın
Müşkil ayetleri hakkında bk. Elmalı, Hak Dini, Azim Dağıtım, c, 3, s. 35
[58] Gazetenin dağıttığı nüshada “ev nünsiha” diye geçer. Son baskı bu
olduğundan bunu esas aldık. Benim elimdeki Ocak 1995 yılına ait olan nüshada
burası “ما ننسخ” diye geçmektedir.
[59] Geniş bilgi için İslamoğlunun “Ahkamul Kur’an”dan kaynak gösterdiği
yerlere ve yine İbn Arabi’nin “en-Nasih ve’l-Mensuh” Kahire: Mektebetü's-Sekafeti'd-Diniyye,
1992, c. 2, s. 206’ ya bakılabilir.
[60] Yahudileşme Temayülü, 70 - 83
[61] Yahudileşme Temayülü, 121, 122 – 144, 145
[62] Müslim, Hudud, 6/28. Hadis kitaplarında on dört defa geçen bu ifade için
bk. Müslim, Hudud, bab 6, H. 1700, Ebu Davud, Hudud, Recmu’l-Yehudiyeyn, H.
4436, 4438, Akdiye, Keyfe yehlifu’z-Zimmi, 3624, 3626, İbn Mace, Ahkam, 10/
Bima Yestehlifu Ehlü’l-Kitab, H. 2327, 2328, Hudud, 10/ Recmu’l-Yehudi ve’l-Yehudiyyetü,
2558, Ahmed b. Hambel, “Müsned”, 1/ 273, 278, 4/ 286, 5/ 411
[63] Sayın İslamoğlu’nun kadınlardan da peygamberler gelmiştir, diye bir
bakışa sahip oluşu, bilemiyoruz bu konuyu ele alışında ne kadar etkili
olmuştur. Çünkü yazarımız kadın hakkında aynen şöyle demektedir: “Tarihte
kadın peygamberler göndermiştir, Cenabı Hak. Yani tartışılır falan ya,
tartışmaya hiç gerek yok, göndermiştir. Beni İsrailoğullarından göndermiş. Hz.
Meryem’i göndermiş, daha başkalarını göndermiş ki, Asiye bunlardan biri
olabilir.” (Sayın İslamoğlu’nun Adım Prodüksiyon’un yayınladığı ve on kasetten
oluşan “İslam’da Aile Hayatı” adlı çalışmasının bir numaralı kasetin ikinci
yüzünde aynen yukarıda ki gibi söylüyor.)
[64] Yahudileşme Temayülü 246- 288
[65] Yahudileşme Temayülü, 156 - 186
[66] Yahudileşme Temayülü, 158 - 188
[67] Yahudileşme Temayülü 152 - 181
[68] Yahudileşme Temayülü, 44 - 51
[69] Yahudileşme Temayülü, 51- 61
[70] Yahudileşme Temayülü, 289 - 335
[71] Yahudileşme Temayülü, 298, (401’nci dip nota bak) - 339
[72] Yahudileşme Temayülü 289 - 335
[73] Yahudileşme Temayülü 156, (185)
[74] Yahudileşme Temayülü 157; 158, (187)
[75] Yahudileşme Temayülü, 225 -263
[76] Hac, 78
[77] Müslim, İmare, 53/ 1920; Buhârî, İ’tisam bi’l-K'itab, 7311
[78] Suyutî, “Miftahu’l-Cenne Fi’l-İ’tisam bi’s-Sünne” Daru’n-Neşr, Medine,
1409, s. 76,
[79] Şâtıbî, “İ’tisâm” Daru’l-Hani, Riyad, 1416, c. 1, s. 61.
İnkişaf Dergisi Sitesinden
Alınmıştır.
Alim YÜCER
Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi
10/12/05
![]()
Abdullah AZİZ