BİR  KİTAP  TANITIMI 

                                                       "YAHUDİLEŞME  TEMAYÜLÜ"

                                                                        Mustafa  İslamoğlu

    Aylık  olarak  yayımlanan  "MİSAK"  mecmuasında   bir  kitabın   tanıtımı  amacı  ile  yazılan   aşağıda  okuyacağınız  bu  inceleme,  kitabın  yazarının  hangi  akaide  sahip  olduğunu,  okuyucusunu  aldatmak  için  hangi  yollara  başvurduğunu,   sırf  hevasını  tatmin  etmek  için   İslam'ın  hükümlerini      nasıl   altüst  ettiğini   anlamanız  için  sanırım   bu  tanıtım  ve  inceleme  yazısı  yeterli  olacaktır.  Abdullah  AZİZ 

     "Bu  sayımızda  tanıtacağımız kitap "İsrailoğulları'ndan Ümmeti Muhammed'e Yahudileşme Temayülü" isimli  eserdir.  Kitap  beş  bölümden  ibarettir.

   Kitabın tamamını aktarmaya elbette bu sayfalarımız yeterli değildir. Okuyucularımıza kitapla  ilgili  olarak   maddeler   halinde   bazı   bilgiler   vermeye  çalışacağız.

      1- "İsrailoğulları 72 guruba bölünmüştü. Ümmetim de 73 guruba ayrılacak."  hadis-i şerifini  ve  kaynaklarını çok güzel bir şekilde vermiştir.  (Sh:63. Tirmizi, Ebu Davut, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel, Darimi.)  Ehl-i Bid'a   denilen   tüm   sapık   fırkalar bu hadis-i Şerifi  hadis  olarak  kabul etmezler.    Bir   kısmı  zayıf  olduğu  bir   kısmı  ise  mevzu olduğu  gerekçesiyle.    Elbette  bu onların cehaletlerinden kaynaklanmaktadır. Ancak bu Hadis-i Şerifin  son  kısmı  gündeme   getirilmemiştir!   Hadis-i Şerifin   son   kısmı ise şöyledir:  "Bunlardan  biri  müstesna (73 fırkadan) hepsi cehenneme girecektir." buyuruyorlar.   Sahabe-i  Kiram : "O müstesna  fırka hangisidir  ya Resulullah?" diye sonunca,   Peygamberimiz Efendimiz (sav): "Benim ve Sahabemin yolunda, olan Cemaattır."  müjdesini  vermiştir. Yani   Ehl-i  Sünnet Ve'l Cemaattır.  Bu da  gündeme   getirilseymiş  daha  güzel olurmuş! Zira  bu  Hadis-i  Şerif   "Ehl-i Bid'a"  fırkalarla   ilgili  zikredilmiş   bir   hadistir.

    2- "RECM" konusunda  yazarımız kendini bir hayli zorlamış! Fikir paradoksunda kaybolmuş  gitmiş. Sıhhatli ve sağlam  bir nesil   emniyetinin   muhafazası   için   farz   kılınan   recm   cezasının  varlığını   onuruna   yedirememiş,   aksine   reddetmeye  çalışmıştır.   Oysa   ümmet   içerisinde  zanilere   ve  zaniyelere  uygulanması   kati  nasla   farz  olan   recm   cezasını,   Haricilerin   ezarika   kolu    ile   Mutezile'den   bir  kısım bid'at  ehli   inkâr   etmişlerdir.    Ehl-i   Sünnet   Ulemadan  "recm"i    inkâr eden görüşüne   itibar   edilen  tek   bir  alim  yoktur!   Ancak   on   dokuzuncu   ve   yirminci yüzyıllarda   ortaya çıkan müsteşrikler ve onları taklid eden yerli müsteşrik hayranı mukallidler   inkar   etmeye   başlamışlardır.   Tabii   yazarımız  recmi  inkar etmemiş. Resul-i Ekrem (sav)'in   recm  uygulamasını  "Hendek  savaşı   öncesinde   inen   Nur   süresinin 2. ayetinden önceki Tevrat'ın   hükmü   olarak   kabul   etmiş. "  (Sh: 143-147)  Dolayısiyle  Nur  Suresinin 2. ayeti   ile   recm   cezasının   "Nesh"   edildiğini   ısbata   çalışmış!   Yazarımız   belki iyi niyetli   olarak   bu   satırları   kaleme  almış olabilir,   ancak   iyi   niyet,   batıl   iddianın   mazereti   olabilir  mi?    Birazcık  düşünülmesi  gerekmez  mi?

   Yoksa  bin  bir dereden bir damla su taşıyarak recm cezasının İslam'dan çıkarılmaya çalışılması da   "Yahudileşme   Temayülü"nün   bir   işareti   midir?

    Kaldı ki yazarımız kitabının 195-206 sayfalarında Nesh'i  kabul  etmez.  Hatta istisna etmeden  "Ümmet-i Muhammed'de "Nesh" meselesinde İsrailoğullarının düştüğü yanlışa düştü."   diyerek   tüm   Müslümanları   Akidevi   yönden   büyük   bir töhmet altına sokmuştur.  (Sh: 196)   (Bu   meselenin  aslına  bakılırsa   asıl  İsrailoğullarının  düştüğü yanlışa   düşen  yazar  İslamoğludur,  zira  "Neshi"  ilk   defa  inkar  edenler  Yahudilerdir.  Buradan   hareketle   bizde   yazarın   kendi  mantığıyla   hareket   ederek  aynen  şöyle  diyebilir  miyiz?    Neshi  inkar  noktasında  bu  durum  yazarımızın  Yahudileşme  temayülünde  olduğunun    delilidir!)  Yine   büyük  bir iddia   ile   şöyle   demiştir:  "Kur'an'ın iki kapağı arasında   yazılı   olup  da   hükmü   geçersiz   olan   hiçbir  ayet   yoktur."   (Sh: 198)     Oysa  Nesh  ile ilgili olarak "Ehl-i Sünnet"  kaynakları  delillerle doludur.   Misâl   isteyenler,   usûl   kitaplarında   bulabilirler.   Biz   ancak   şunu   söyleyelim ki;   İbn-i  Abidin  (rha)    Neshle   ilgili   olarak:   "Öğrenilmesi  Farz-ı Kifaye  ilimler"  diyerek  meselenin  önemini  vurgularken,  (c/1. Sh:41)   İmam Suyuti (rh.a)'de "Cahiller ve Ahmaklar dışında onu kimse inkar etmez, "demiştir.   İmam-ı  Kurtubi (rh.a)   ise:   nesh   konusunda   "icma"   olduğunu   belirtmiştir.   (El-Esas Fit-tefsir 1/280)     Yine   Ehl-i Sünnet Mezheplerin   tümünde de   "Müctehid" olabilmenin ve "İctihad"   yapabilmenin  şartlarından  birisi; "Nasihi  ile mensuhu   bilmek "   şeklinde  ifade etmişlerdir. Demek ki   İslam   ahkamı hakkında bir şeyler söyleyebilmek için "Müctehid" olmak   şartmış! Geriye kalıyor  mukallidler.   Mukallidlerde   müctehidlere   tabii   olmak  zarureti   içindedirler.   Peki   bu   temayülleşme  neye?    Yoksa   müctehidliğe  mi?

    Peki   müctehid   olmak   için   birilerinden   izin   almaya   gerek var mıdır?  Ebette yoktur! Öyleyse  isteyen  kursun   kendi   mezhebini   düşsün   yola,   kim gelirse gelsin. Sizin kurduğunuz   mezhebi   bizim   kabul etmemizi kendi mezhebimizi terk etmemizi bekliyorsanız   boşuna   beklemeyin!

    Sizler kendinizi yeni mezhepler kurmada nasıl  hür,  etkili  ve yetkili görüyorsanız. Müsaade  ediniz  de  bizlerde  kendi  mezhebimizi   seçmede  hür   ve  yetkili  olalım!!!

    Kaldi ki;   Recm   cezası   ile  ilgili   ahkâm,   İslam   dünyasının   en  sağlam Hadis kaynağı   sayılan   eserlerde   (Sahih-i  Buhari   ve   Sahih-i Müslim'de)   mevcuttur.   On dört   asırdır   bunlara   kimse  dil  uzatamamıştır.   (El-Lu'lu Vel-Mercan c/2 Sh: 669. Akit Gaz.) Bu  sayfalar  okunursa  mesele  daha   iyi   kavranabilir!   (Başka  meselelerde   Buhari'yi   çok  sağlam  gören  yazarımız  acep  bu  meselede  niçin  çok   zayıf  görür,  anlaşılır  gibi  değil!!!)  Neshi   inkâr  edenler;  Allahü Teâlâ (cc)'nın  indirdiği  Zebur, Tevrat  ve  İncil  hakkında  ne diyecekler?   Eğer  nesh  geçerli  değilse,  bu  kitapların    hükümleri    ile   amel  edilemez   mi?

   Neshi   inkâr   olayının temelinde Yahudiler vardır.  Bakara suresinin 106. Ayet-i Kerimesinin   nüzul   sebebi de   budur.   Muteber tefsir  kitaplarından bu ayetin tefsiri okunduğu   zaman,   mesele  daha   net   olarak   kavranabilir.

   Nesh edilen ayetler  konusunda sayı olarak bir  sayı yoktur ama, "Nesh" in   varlığı konusunda  ittifak  ve   İCMA  vardır.

    3- "Muhammed  Ümmetinin  Kur'an'ı Tahrifi" (Sh: l86) Müslümanlara  hakaret   niyetiyle; ihaleye  bir  cümle  verilecek olsa,   bu   cümleden   daha ağır bir cümle bulunabilir mi bilmem?   Yazarımız  Muhammed  Ümmetinden  olduğunu  unutmuş olabilir  mi?   Böyle   bir   ifade,  yani "Muhammed Ümmetinin Kur'an'ı Tahrifi" ifadesi,   insafa sığar mı? Güya   Kur'an'ı   koruma   adına,  böyle  bir   ifade   kullanmış!   Yazık.

    Bu   başlık   adı altında: "Birçok asıllı -asılsız   rivayet zikreden hadis kaynakları naklettikleri içerisinde Kur'an'ın   korunmuşluğuna   gölge düşürecek rivayetlere yer verilmektedir.   İşte   onlardan   birisi: "Hz. Aişe   şöyle dedi:  Kur'an'da   indirilen   ayete göre  on  kez  bilinen  emme   haram   kılardı.   Sonra bu, bilenen beş-kez emme ile neshedildi. Resülullah vefat ettiğinde  Kur'an da   bu  beş bilinen emme   ayeti   okunuyordu.   En sahihleri   de   içinde   bu   rivayeti   nakleden   hadis   mecmuaları   galiba   bir   şeyi   gözden   kaçırmışlardı:   Hadis diye   nakledilen  bu   söze   itimat  etmenin    hem   Kur'an'a,   hem   Hz.   Aişe'ye   iftira   olacağı   gerçeğini." 

        Kur'an-ı Kerim'in korunacağı  haberini  bizzat Rabbimizin açıkladığını yazarımız da bilmektedir. Ancak yazarımız   "Nesh"  olayını kabule  yanaşamadığı için Sahih Hadis kaynaklarımızdaki bu   Hadisi Kur'an'a   gölge  düşürüyor   mantığıyla   reddetmeye  çalışıyor!   Oysa   aynı  Hadisin açıklamasını "Neshin" çeşitlerine  örnek verirken  "Recmi"  ve  "Emme"nin   nasıl   beyan  edildiğini  okusaydı   (Kütüb-ü  Sitte, c: 16, Sh: 31-32) o kadar   telaşa   kapılmazdı.   Hem  de   Şia'nın   vesveselerini   gündeme  getirmezdi!

4- Müteşabihatla ilgili olarak: "İlkönce bu te'vil furyasına eleştirdiği Mutezile'nin yoluna girecek,  Mutezile'nin  tevilleri Ehl-i Sünnet kelâmı adı altında yaygınlaştırılacaktı."  (190) İmam   Eş'ari'(rha)'nin   hayatı ortada. İçinden çıktığı    mutezileye  karşı  verdiği ilmi mücadele  de  ortada.    Ehl-i  Sünnet  ulemaya  ait  tüm  eserler  ortada!

5- Yazarımız  şöyle diyor: "Hele zanni bir delil olan  "hadis"  ile  kati   bir   delil olan "ayet'i neshetmenin   ne    şer'i    ne de    akli   izahı  yapılamaz."  (Sh: 199)

   Yazarımız  "Hadis"e   zanni  bir delil  demekle  ne  demek   istemiştir?   Bunu   biraz   daha araştırsa,   gayet   iyi   olurdu   herhalde!   Biz   Hadisi   şöyle  bilmeliyiz: "Mütevatir Hadisler, şer'i bakımından  hemen  hemen  Kur'an  kuvvetindedir." (İslam Hukuku Metodolojisi, sh: 102. Prf. M. Ebu Zehra)   Yine:   "Mütevatir   Hadis zaruri olarak kesin bilgi  ifade  eder.   Bu   yüzdende  Resulullah'ın   mütevatir   hadislerini   inkar   eden   "kafir olur"   Çünkü   böyle   bir   inkâr   Resulullah'ı   inkâr   anlamına   gelir."   (Hadis Usulü, Sh:107. Prof. Dr. İ. Lütfi Çakan.)   İslam   Hukukunda,   Hadis usulünde hükümler  böyle   iken;    bütün    hadisleri  "Zanni delil"   ilân   etmenin   manası   nedir? 

6- Yazarımıza   göre  şu   hadis-i şerif uydurma   imiş:  "Kaderiye   bu  ümmetin mecusileridir."   (Sh: 209)   Oysa   yazarımızın   uydurma dediği hadisler şu hadis kaynaklarında   geçmektedir:   "Ebu Davud, Tirmizi. Kütüb-ü Sitte, c: 14, Sh: 34-38. Ayrıca Said  Havva (rha)'nın   kaleme   aldığı   "El-Esas Fis Sünne" adlı eserinin c: 7, Sh: 552. 553. sayfasında   farklı   bir rivayet olarak Taberani (rha)'nin   "Evsatı'n" da Enes bin Malik (ra)'ten   rivayet   edilmiştir.

7- Yazarımız  yine   kimlere   hoş   görünmek   için   buyurmuşsa   şöyle   buyurmuş: "Eşyada asıl olanın mubahlık olduğu" ilkesi, giyecek yiyecek, resim,  müzik beşeri münasebetler   konularında   askıya   alınarak,   Şeriatın koymadığı bir yığın yasak İslam adına   insanlara   dayatılıyordu."  (Sh: 210)   Yazarımız   İmam-ı   Eş'ari'nin "Eşyada asıl  olan  tevaffuftur"   hükmünü   hiç duymamış gibi davranmaktadır.   Bu davranışını bozmadan,   şu   sualleri sorabiliriz: Gerçekten  giyeceklerde haram olan giyecek yok mu? Yiyeceklerde   haram   olan yiyecekler  yok   mu?  Resimler de haram olan resimler yok mu?   Müzikte  haram   olan   müzik  yok mu?   Elbette   hepsinde  de  haram olanlar vardır.   İslam   hepsinde de   haramlar    koymuştur.   Peki  İslam'ın   sünnetle   sabit olan emirlerine   dayatma   denir  mi? Hatta ictihadi hükümler  için,   dayatma   tabiri   kullanılabilir  mi?   Müellifimiz "İctihad, içtihadı   nakzedemez"   kaidesini   hiç   duymamış mıdır?

8- Yazarımız   yine   kitabının 212   sayfasında:  "İslam Mitolojisi"  kavramını   kullanmış'. Hem  İslam,  hem de  Mitoloji?  (Akli  melekeleri  yerinde  olan  birisi     böyle  bir  tabiri  kullanabilir  mi?) 

9- Müellif; "Seyhan, Ceyhan, Firat, Nil cennet nehirlerindendir." (Müslim, Cennet: 26) hadisini, kaynağı   ile  birlikte  zikrediyor  ve Bu hadis her bakımdan yanlışlarla doludur." diyor. (Sh: 216)  Hem   Sahih-i Müslim   gibi   bir   eser   kaynak gösteriliyor, hem de "Senedi sahih,  lakin  metninde  israili   rivayet   olan hadis" diyerek  Müslim gibi Ehl-i Sünnet' in gözbebeği   hadis   kaynağına   gölge  düşürmeye  çalışıyor!  Aklı  sıra!!!

10- Yine Naziat Sûresinin 43. ayetinin mealini: "Sana saatin ne zaman gerçekleşeceğini soruyorlar. Sen kim, onun zamanını söylemek kim?" diyerek  çeviren   müfessir (!) - yazarımız  bu  mealde  acep  kimi  taklit  etmiştir?   Merak  ediyorum  doğrusu!    Mealin  doğru şekli şöyle olsa  edebe   daha   uygun   olmaz  mıydı?   "Sen   onu nereden bileceksin" Zira meallerde  de  böyledir.  (Sh: 229-234)

11- Yazarımız: "Bir  kâfir için müslüman öldürülmez" Hadis-i şerifinin İmam-ı Azam tarafından kabul edilmediğini ileri sürmeye çalışmıştır. (Sh: 270) Bu izahı da yanlıştır. Zira İmam-ı   Azam (rha)  Zimmi  kâfiri, kasden ve teammüden öldüren müslümana, kısas cezasının  uygulanacağını",   fakih  raviden  gelen  başka  bir hadis-i şerif   ile   izah   etmiştir. Zikredilen   hadis-i şerifin    "Zimmet   akdi   olmayan   harbiyi  öldürdüğü için, bir müslümanın   kısas   edilemiyeceğini"    belirtmiştir.   İmam-ı  Azam'ın  "Bir kâfir için müslüman öldürülmez" hadisini   reddettiği,   hiçbir  kaynakta   mevcut değildir. Herhalde  müellifimiz,  zimmi   ile   harbiyi bir birine karıştırmış!     Meselenin  aslı, kaynaklarımızda şöyle  geçmektedir:  "Kısas  için;  "Maktulün  hayatı  mutlak   olarak   dokunulmaz   (Yani kanı masum)  olmalıdır.   Zira Resul-i Ekrem (sav) "Zimmet" ehlinden  bir   gayri   müslimi   öldüren   kimseye   "Kısas"  cezasını   tatbik   etmiş  ve   şöyle buyurmuştur: "Elbette ben, benim  zimmetim  altında   bulunanların   hakkını   almaya   en   layıkıyım"   (Sahih-i Buharı İst. 1401. K. Diyet:2 . C: Sh: 42-44) Ayrıca Hz. Ali'nin (Zimmet   ehlinin   cizye   vermeleri,   malları bizim  mallarımız  gibi  kanları  bizim  kanlarımız  gibi  olması  içindir" buyurduğu   bilinmektedir.   Resul-i Ekrem (sav)'in:   "Kâfire karşı mü'min   öldürülmez"   Hadis-i   Şerifi Zimmet  akdi  imzalamayan  harbilerle  ilgilidir.  Dolayısıyle  bir  müslüman;   müstemen   (Emanlı)  bir  harbiyi  öldürürse  kısas edilmez. "   (Fethul Kadir- El Lubab fi Şerhil Kitab- El Hidaye Şerhu Bidayetül  Mübtedi.   Arapça  asıllarından.   Y. Kerimoğlu Emanet   ve   Ehliyet C: 2. Sh: 103. Madde: 1318)

12- Yine yazarımız bir yerde:  "Asrı  Saadette  kadınların   Cuma   namazına devam ettiğini belirten sahih rivayetler olduğu, halde İslam ortaçağ boyunca kadınların camiden   soğutulması da aynı geleneksel yanlışın bir devamı olsa gerek." (Sh:286) diyerek   bir ızdırabını dile getirmektedir.   Dikkat  ederseniz   bazı ilahiyatçı profesörlerimiz de, yazarımız gibi aynı dertten muzdariptirler. Bunlardan bir tanesi bir gazete köşesinde (AKİT) şöyle  diyordu:   "Kadınlara da   CUMA   kılmak   farzdır. Ancak   Mezhep imamları,   bu   farzın  edasını  önlemişlerdir."

     Belki yanlış anlaşılabilir ama onlara şunu sorabiliriz: "Kur'an" dan başka delil tanımıyorsanız, "Kur'an müslümanlığı"na  davet  ediyorsanız, "İslam Gerçeği"ni keşfetmişseniz  ve  davanızda  samimi  iseniz  Kur'an'dan cevap veriniz:   "Kur'an'da   kadınlara Cuma namazı  farzdır" diye bir hüküm gösterebilir misiniz?   Bırakın  kadınları  Kur'an'da  "Erkeklere CUMA  namazı kılmak farzdır" diye   bir   ayet   gösterebilir misiniz?   Elbette  Kur'an'da   böyle  açık  bir   ayet  gösteremezsiniz. "Cuma namazı" kavramını   yan-yana   iki   kelime   olarak Kur'an'da bulamazsınız! Bu suallerim "Peygamberin   sünnetini   kabule yanaşmayan  ve  bazı  müctehid   imamlarının   ictihadları  ile   amel  eden  Müslümanlara, müşrik vasfını veren zalimleredir. Müellifimiz onlardan değildir.

   Bu  mezhepsiz zalimler; öyle keskin konuşurlar ki  "Kur'an" dan başka delil kabul etmezler.  Ama  işleri  düşmeye  görsün;   Bakarsınız   ki   Hadisi  kabul  etmişler,   Sahabeyi kabul etmişler,  Tabiiunu kabul etmişler, Hatta İmam-ı Azam'ı öyle savunurlar ki sanki gerçekten Hanefiler! Türkçe ibadet konusunu tartışırken, İmam-ı Azamı dillerinden düşürmezler.

     Günümüzün fitne ortamında; kadınları camilere ve cum'a namazına davet edenler, üniversitelerde   okuyan   tesettürlü   bacılarımıza   neler   yapıldığını görmüyorlar mı? Haremlik ve selâmlığa düşman kesilenler; kadın haklarını mı, şehvet duygularını mı savunuyorlar?   Azıcık şüpheliyim!   Çünkü   üniversitelerde okumaya çalışan müslüman kızlar;   başları örtülü olduğu için okul kapılarından kovulurken "Kadın-Erkek Eşitliği" hurafesini   savunan   Kur'an   müslümanları, bir gün olsun zalimleri lanetlemediler. Hatta birisi,   başörtülü  müslüman   kızlar   için   "Sıkma-baş"   tabirini  kullanmıştı.   Ben   şüphemde haksız  mıyım?  Bizde  yıllardan  beri  bu  hususta  aynı  hakikatleri   söylemekteyiz.  Ama  yıllardır  bu  hakikatleri  haykırmamıza  rağmen  hiçbir  mezhepsiz  sapıktan  en  ufak  bir  cevap  alamadık.  "Cuma  namazının"   erkeklere  farz  olduğu  ayet  nerede?  Bunu  mezhepsiz    kafalılar  niçin  cevaplamaya  çalışmıyorlar?   Eğer  varsa;  hemen  soralım  Kur'an-ı  Kerim'de   böyle  kaç  ayet  vardır,  hangi  surelerdedirler?   (Biz  Ehl-i  Sünnet   Müslümanların  usulümüze  göre  hükümler  nasıl  istinbat  edilir  bu  hususta  en  küçük  bir  tereddütümüz  yoktur...   Sorularım   ve  sözlerim  "Ehl-i  Bid'at"   sapıklarınadır!           Önce  bu  sorumuza  cevap  versinler;  daha  sonra   diğer    sorumuzu   gündeme   getireceğiz!  A. AZİZ)    

13- Yazarımız son yılların orijinal konularından biri sayılan "Cünübün, Hayızlının, Adet Halindeki   kadınların Kur'an okumaları" meselesini   gündeme getirerek bunun cevazlığını iddia   edenlerin   safında  yerini  almıştır.  (Sh: 286-288).   Bu   meselenin   cevazlığını  iddia  edenler  olmuş   ama   bunların   görüşleri   ile   kimler   amel   etmişlerdir? Ehl-i Sünnet Ulema   indinde   cünübün   Kur'aıı-ı Kerim'e dokunması ittifakla haramdır. Siz bu görüşlerinizle    kimleri   taklid   ediyor sunuz?  Yoksa  zikir  ile  farz  olan  ibadetleri   birbirine mi  karıştırıyorsunuz?   Kur'an'a,  Sünnete, Sahabeye, Tabiine uyarak onların yaşadığı İslam'ı yaşamanın adı   "Yahudileşme"  oluyorsa   aksinin   ne   olması gerekir? Tirmizi'nin  (rha)   rivayet  ettiği   "Hayızlı ve Cünüp Kur'an'a dokunarak, ondan  bir şey okumasın" hadisini   İmam   Ahmed   b. Hanbel'in  (rha)  "Bu sahtedir"  diye   reddettiği   iddia edilmiştir!   Peki   bu   iddianız  doğru   ise,   müctehid  İmam Ahmed b. Hanbel (rh.a) "Hayızlı   veya   Cünüp   olan   mükellefin,  Kur'an-ı   Kerim'e   dokunmasını ve namaz  kılmasını niçin "Haram" saymaktadır?  Hanbeli  Mezhebinin  usûlünü benimseyen bütün  fakihler,   uyumuşlar  mı?    Yoksa   bu  yanlışı  yazarımız mı keşfetmiştir?

14- Yazarımızın   şu   tabiri  de  çok tuhaf  bir  tabirdir:  "Erkeksi  Fıkıh" (Sh: 288) Fıkıh ilminin   cinsiyete   göre  tasnifi,  hangi  temayül  ile  açıklanabilir ? 

15- Yazarımız: "Fazlur Rahman, Ziyaül Hak'kı ABD'ye şikayet etti, Demokrat olmadığı için" (Sh: 339) diyerek  demokrat   olan   Fazlur Rahman'ı kınamıştır. Onun Demokrat  ve  ABD   uşağı   dediği   Fazlur  Rahman,  Kur'an   müslümanları   indinde   büyük   düşünürdür! 

16- Yine  yazarımız: "... kimilerinin,   görevi   İslam'a   ve Müslümanlara küfretmek olan kurum ve kuruluşlarda canla başla "Kur'an'ın İslam'ını" tebliğ  etmesi,  hep  Sadukiyen/ Reformist   anlayışın  kimi   zaman   ihanete   kadar   varan siyasi basiretsizliğinin örnekleridir."   (Sh: 339 Dipnot)     Daha  sonra  sayfa  346'da   "Ebu Davud ve Tirmizi'den (rha)  Günahkarlarla oturup kalkmanın vebalini hatırlatan  uzun bir  Hadis-i şerifi nakletmektedir.   Sadukiye' nin   uzantısı   saydığı   "Kur'an  İslam'ını  tebliğ eden Sadukiler" ile aynı televizyon kanalında (Flaş tv'de) onların   hoşlanacağı   sözleri  söylemesinin   manası  ne  idi? 

17- Yazarımız  yine:   "O bazıları, o dönemde yeryüzünün dönmediğini bir iman maddesi olarak  ele  alıp   "Ehl-i  Sünnet  dönmediğinde   icma etti   derken   dönüyor  diyenleri de sapık  rafizi   müşrik   olarak adlandırıyorlardı.  (Sh: 365) diyor  ve  dipnotta  Abdulkahir el Bağdadi'nin (rha) bu  iddiada olduğunu belirtiyor. Eğer tercemeyi kendisi yaptı ise bu bir hatadır. Başkasının tercümesini  esas  aldıysa  durum  farklıdır.  Meselenin  doğrusu  şöyledir: "Şüphesiz   yeryüzünün/dünyanın   döndüğü   ilmi delillerle sabittir. Dünyanın dönmediğine dair   ne   Kuranda   ve  ne de   Sahih Sünnette   tevil   kabul  etmeyen  kat'i  sarih  bir  nas vardır."   (El Farku Beynel Firak. Sh: 330. Beyrut/1990)  Yazarımız   yüzde   yüz   zıddını iddia   etmektedir.   Meselenin   hakikati bu kadar açık ve nettir. Bu konuyu araştırdığımız zaman   bize   yardımcı olan ve şimdilerde Medrese-i Yusufiye'de yatan Ehl-i Sünnet Akidesine bağlı   mücahid   kardeşimiz   ve  değerli   hocamız   Mustafa Çelik  bu metnin aslını,   (arapça orijinalini)  ile   birlikte   bizlere   göndermiştir.

        Sonuç  olarak  diyebiliriz  ki;   kitap  kendi mantalitesi   çerçevesinde çok orijinal bir eserdir.   Ancak Peygamber varisi Ulemanın bizlere aktardıkları bilgilere göre, Kur'an ve Sünnet   merkezli   Ehl-i Sünnet   Akaidi   ile   çatışan   ve tarihin çöp sepetine atılan çok bozuk fikirlerle doludur.   Ehl-i  Sünnet   akaidine  sahip   mü'minler   bu   eseri okurlarken dikkatli   okumalıdırlar!  

    Bu  eserde,  Müslümanların  "Yahudileştiği"  tezi   ısbata  çalışılmıştır. Yahudi  Abdullah İbn-i  Sebe   ve  şürekası  üzerinde  durulmamıştır."   (Nizameddin  Demir, Misak  Dergisi, Sayı:91. Sh:43-47.Haziran-1998)