YUSUF EL-KARDAVİ -1-
Katar Diyanet İşleri Başkanının "Çağdaş Meselelere Fetvalar"ı
"İ
Kİ cihan Sultanı Efendimiz Hz. Muhammed (sav), Mübarek bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır.: "İnsanlar üzerine (öyle) bir zaman gelir ki, Ulema köpekler öldürülür gibi öldürülür. Keşke o zaman Ulema birlik olsaydı." (Ramuz El Ehadis, C/ 2, Sh:503, Had. No:12. Fıkhi Meseleler, C:l, Sh:176-177 Y.Kerimoğlu)Bu mübarek tesbitin ışığında, günümüz İslam coğrafyasına şöyle bir göz atıp ta sıhhatli bir gözle bakacak olursak; korkunç akıbetleri belirtilen ve Ulema zümresinden sayılabilecek o mübarek zevatın sayısının oldukça az olduğu görülecektir! Buna rağmen yani sayılarının çok az olmasına rağmen bu mübarek zevat o korkunç akıbetlerini bildikleri halde yinede ne hikmetse bir araya gelememektedirler. Her ne sebeple olursa olsun Ulemanın bir araya gelmemesi için bu sebepler bir mazeret sebebi sayılmamalıdır. Ulemadan hiç bir kimsenin gelişi güzel mazeretler öne sürerek bu mazeretler arkasına sığınması caiz değildir!!! Her halükarda Ulema birlik içinde olmalıdır. Ulemanın o korkunç akıbete düşmemesi için birlik şarttır. Bizi en fazla üzen husus korkunç günü çok çetin geçeceği bildirilen o korkunç günü çok iyi düşünmek lazımdır!!! Hiç bir kimse kendi kendini aldatmamalıdır. İsmi ve unvanı ne olursa olsun hiç kimseye Sünnet'e muhalefet etme hakkı verilmemiştir. Hiç bir kimsenin de kalkıp; Ben İslam'ı Hz. Peygamberden (sav) daha iyi bilirim demesi mümkün değildir. Zira; böyle bir zırvanın asla te'vili olamaz! Böyle bir zırva olsa olsa apaçık bir "küfür" düpe düz bir ilhad olur! Başka da bir alternatif yoktur.
Bu cümleleri yazarken Ulema zümresinden sayılan bir kısım zevattan şu cümleleri duyar gibi oluyorum.(!) "İçinde bulunduğumuz şartlardan hiç haberiniz var mı? Ne zor şartlar altında yaşıyoruz. Her an her şey olabilir. Tüm alimleri tutuklayabilirler. Zindanlara atabilirler. Hatta, siz o günleri görmediniz, bizler gördük. Nice alimler iplere çekildi! Kimsenin gıkı bile çıkmadı. Bizleri dahi bir gecede toplayıp hepimizi ipe çekebilirler! Ve yine kimsenin gıkı çıkmayabilir! Bakış açınız ve ufkunuz çok dar. Oynanan oyunları göremiyorsunuz. Aslında oynanan oyunların hepsi Müslümanların başında oynanıyor!!! Bakın işte bizler bu oyuna gelmiyoruz. Hem sonra bunların hepsinin birer hikmeti vardır! Bu işlere kimsenin aklı ermez evladım. Evliya ... için ... bekliyor. Gemiler demir almak üzeredir!! Bu işlere fazla girmeyin. Bu görevler ne sizin, ne de bizimdir. Bu görev kıyamete yakın bir zamanda gelmesi beklenen "Mehdi" nin görevidir. Siz niçin bu işlere burnunuzu sokuyorsunuz?" daha neleeer neler!!!
Müslümanların yapmakla yükümlü oldukları mükellefiyetlerin bir çoğunu "Mehdi"ye yükleme inancı ne derece korkunç ve yanlış bir akaid ise; Bu konuda ifrat ederek Kıyametin kopmasına yakın bir zamanda gelmesi beklenen ve kat'i haberlerle (Hadis-i Şeriflerle) haber verilen "Mehdi" (as) inancının bazı zındıklar tarafından inkâr edilmesi de o derece korkunç ve sapık bir akaiddir... Yeri gelmişken bu hususta böylece biline!
Acep bu mübarek zümrenin bir araya gelmelerinden doğacak yukarıda ki tehlikeler; "Köpek öldürülür gibi öldürülmek" olarak zikredilen tehlikeden daha mı büyük tehlikelerdir? Kaldı ki; şehitliği ve şehadeti hiç bir zaman gönülden uzak tutmamak lazımıdır. En büyük cihadın zalimlere hakkı tavsiye etmek olduğu haberinin müjdesini bizlere ulaştıran zümrenin de yine Ulema zümresinin olduğunu unutmamak lazımdır!!! Zor zamanda konuşmak, zor zamanda hakkı ve sabrı tavsiye etmek Peygamber (sav) mesleği değil midir? Bu söylenilenlerin tümü olayın dünyevi yönüdür. İşin bir de uhrevi yönü vardır. O dehşetli günde "Ateşten Gemle gemlenmek" te vardır. Ne korkunç bir tablo Yarabbi! Bu nakledilenler sanki hiç olmayacakmış gibi, Ulemadan olduğunu duyduğumuz zevat; bir araya gelmemek için adeta cihad (!) etmektedirler. Hasbel kader bir cenaze namazı vesilesiyle de olsa Allahü Teala (cc) bu zevattan bir-iki kişiyi bir araya getirmişse, özel durum sebebiyle bir araya gelen bu zevat göz göze gelmemek için, musafaha yapmamak için ne gülünç görüntülere sahne oluyorlar! Ne komik durumlara düşüyorlar! Aman Ya-Rabbi! Her fırsatta Ehl-i Sünnet V'el Cemaat'tan olduklarını söyleyen bu zevat, yukarıda ki fiilleriyle sanki Sünnet'e mualefet yarışındadırlar! Oysa Ehl-i Sünnet V'el Cemaat demek: Kur'an ve Sünnet etrafında bir Cemaat olmak demektir.
O mübarek Hadis-i Şerifin son kısmında Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuyorlar mıydı? "Keski o zaman Ulema birlik olsaydı". Peki tüm bu emirlere rağmen, Ulema birliğe teşvik edildiği halde, Ulemayı ayrılığa zorlayan amiller nelerdir? Bu konuda tek bir ayet ve yahut tek bir Hadis gösterilebilir mi? Elbetteki hayır! Tek bir delil gösteremezler.
Ammaaa çok nadir de olsa, Ulema kılığına bürünmüş bazı dalkavuklar da var ki; bir kısım müşriklerle bir araya gelebilmek için, çok önemli konuları oturup konuşabilmek için ne çileler, ne mesailer harcarlar! Ne masraflar yaparlar! Hemen şu hususu da arzedelim ki; Bu Bel'am kılıklı tipleri Ulemadan saymak, Ulemaya çok büyük bir zulüm olur. Samimi kanaatimiz budur. Bu mübarek Hadis-i Şerif, hakiki Ulemanın akıbetinin böyle olacağını bildirirken; Peki ya Ulema kılığına girmiş müflis zenadık zümresinin hali nice olacaktır? Bu zümrenin akıbetini hiç düşünmek bile istemiyorum! Zira, bu hal bana çok korkunç geliyor. Ki bu zümre tarih boyunca hep suret-i Hakk' tan görünerek İslam' ı içten yıkmaya çalışmışlardır. Onun içinde bu zümre, müslümanlar indinde hep satılmış alçak ve hain zümre olarak bilinirler. Yüce Rabbimiz bu şerli zümrenin şerrinden Ümmet-i Muhammed'i muhafaza eyleye! Amin.
"Bütün bunları niçin gündeme getirdiniz" diye soracak olursanız. Bunları şunun için gündeme getirdik. "Genelde tüm İslam coğrafyasında, özelde ise üzerinde yaşadığımız topraklarda ilim adına, İslam adına ortaya çıkan Ulema kılıklı tipler; Peygamber (sav) varisi Ulemaya muhalefet etmek ve Ulemanın mü'minler nezdindeki güvenirliğini yitirmek için adeta Şeytani bir yarış içinde olduklarını haber vermek için, diyebiliriz." Ulema kılığına bürünen bu zümre her zaman ve her yerde, kendilerini kaf dağının tepesinde görmeyi bir marifet saymışlardır. Ve hala da öyle saymaya devam etmektedirler. Usul ve adetleri gereği hep geçmiş Ulemayı
küçümserler, onlara küfretmeyi ibadet zannederler. Meşhur olabilmek için biricik yolun bu yol olduğunu iman ederler de başka bir yol tanımazlar! Bu vesveselerini de ilim zannederler. Gördükleri üç-beş yıllık kör-topal sakat eğitimleriyle İslam'ı anladıklarını, kavradıklarını zannederler. Bu kupkuru zanlarını da zavallı müslüman halka ilim diye takdim ederler!!!Son dönemlere ilmi ehliyetiyle damgasını vuran merhum Ahmed DAVUTOĞLU Hocamız (Allah gani gani Rahmet eylesin) Mezhepsizler kervanında yer almış bazı mezhepsizleri ifşa ederken ilgili eserinin baş kısımlarında o günkü Yüksek İslam enstitülerinin müfredat programları ve bu programlarla yetişen öğrencilerin İslam'i ilimlerde ki ehliyetlerini dile getirirken (özellikle Fıkıh ve Usulü Fkıh sahasında ne derece sıhhatli bilgi verildiği, öğrencilerinde ne derece sıhhatli bilgilerle yetiştirildiği konusunda) aynen şunları söylüyor: "Bize Milli Eğitim Bakanlığı üç defa müfredat programı hazırlatmıştır. Öğretmenlerden müteşekkil bir heyet olarak biz bunların içinde imkan nisbetinde FIKIH VE USUL-Ü FIKIH ilimlerine yer vermiştik. Her nedense yaptığımız programların (25-30 öncesi) üçü de kabul edilmemiştir. Şimdi ki programlarını bilmiyorum. Fakat benim ayrıldığım yıllarda Enstitüde FIKIH'la USUL-Ü FIKIH'ın birleştirilmek suretiyle yalnız isimleri var, cisimleri yoktu." (sh:12)
İşte şu acı gerçeği gördünüz değil mi? Fıkıh ve Usul-ü Fıkıh ilimleri öyle önemli ilimlerdir ki; bu ilimlerde derinleşmeyen zatların fetva vermeye kalkışması olsa olsa ancak dinde cinayet olur. Bu ilmin önemine binaen olmuş olacak ki, bu sahada yani, Fıkıh ve Usul-ü Fıkıh sahasında çokça müstakil eserler yazılmıştır. Bu eserler boşuna mı kaleme alınmışlardır? Elbette değil! Onun için hem bu ilimler, hem de bu ilimlerle uğraşanlarla ilgili olarak bakın neler buyurulmuştur. Allah'ın Resulü (sav) şöyle buyurmuşlardır: "Allahü Teala (cc) kime hayır murad ederse onu dinde fakih kılar." "FIKIH OLMAYAN İBADETTE HAYIR YOKTUR" (K.Sitte C/15, Sh:185) "Bir FAKİH; Şeytana bin Abid'den daha şiddetli gelir." (İbn-i Mace C/l, Sh:383) Fakih olmak ve Fıkıh bilmek demek ki bu kadar önemlidir. Peki "Fıkıh ve Usul-ü Fıkhın önemi nedir" diyecek olursanız, hemen onu da arz edelim. Usul kitaplarında deniliyor ki; "....Yukarıda ki, söylediklerimizle de izah olunduğu üzere Fıkıh Usulünü (Bir ilim olarak) vazetmekten gaye, Müctehid'in hata ve yanlışlığa düşmeksizin şer'i a-meli hükümlere ulaşmasını temin için bu hazırlayıcı kaide ve metotları tespit edip ortaya koymaktır. Buna göre Fıkıh ve Usul-ü Fıkıh, gayelerinin şer'i hükümlere ulaşmak oluşunda birleşiyorlar. Ancak USUL, bu ulaşmanın metotlarını ve hüküm çıkarmanın yollarını açıklamakta, Fıkıh ise, Usul ilminin çizdiği metotlar ışığında ve tespit ettiği kaideleri tatbik ederek fiilen hükümleri istinbat etmektedir." (Fıkıh Usulü, Sh: 29-30, Prf. Dr. Abdülkerim Zeydan) Demek ki; Fetva-Fıkıh-Fakih kelimeleri arasında bir illiyet bağı varmış. Biri diğersiz olmayan üç kelime. İşte size, okullardan mezun olurken "Müctehid" olarak me'zun olduklarını zanneden gülünç insanların gülünç halleri!!!
Bu reformist Din Tahripçilerinin aldıkları ilimler ve onları okutan hocalarının gerçek tesbitleri ortada iken ilim payesi sarhoşluğu ile neler zırvaladıklarının farkında dahi olmayan bu gafillerin acınacak hallerine bakın. Koskoca ümmet niçin param parça olmuş görüyor musunuz? Allah aşkına siz bu durum karşısında güler misiniz, ağlar mısınız? Müfredat programlarını yapan ve bu programları uygulayan hocaefendiler programların ve uygulamaların çok yetersiz olduğunu söylerken, bu şartlar altında eğitim görerek me'zun olan öğrenciler kendilerinin "Müctehid" (!) olarak me'zun olduklarını söylüyorlar!!! Fe Sübha-nallah! Hem de bin kerre. Bir yanda yeterli eğitimin olmadığı itirafı, diğer yanda ictihad yapacak seviyede ilim sahibi olma iddiası! Boşuna mı söylemişler. "İlim ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir".
Bu uzunca girişten sonra tanıtacağımız kitaba geçebiliriz. Kitap son zamanlarda bir hayli popülerleşti. Bizde bu yüzden kitabın tanımını biraz daha kolaylaştırmaya çalışalım dedik!
Kitabın Musannifi hala hayattadır. Allah (cc) musannıfa daha hayırlı çalışmalar ve daha hayırlı kitap yazmalar nasibetsin! Amin. Hocamız Fetva kitabı yazıyor amma kitabının başında bir eksik tarafının olduğunu itiraf ediyor. Hocamızın o eksik tarafı da şudur: "Her ne kadar Ezher'in akide, felsefe, tefsir ve hadis dallarını içeren Usulu'd-Din bölümünden mezun oldum-sada -ki Fıkıh ve Fıkıh Usulünü içeren Şeria bölümünü okumamıştım- bu benim Fıkıh, Fıkıh tarihi ve Fıkıh Usulünde derinlemesine bilgi sahibi olmamı engellememişti." (sh.8)
Demekki Hocamız; El-Ezher'de fıkıh ve fıkıh usulünü görmemişler! Ama hocamız bu boşluğu kendi kendine başka yerlerden doldurmuştur. İşin ilginç tarafı Hocamızın yazdığı kitap Fıkıh ve Usul-ü Fıkıhla ilgili bir kitaptır. Kitabın adı, "Çağdaş Meselelere Fetvalar" dır. Aslında Fetva denilince akla hemen "Fakih" kavramı gelmektedir. Fakih denilince de akla Fıkıh ilmi ile uğraşan ve o ilmin inceliklerine vukufiyeti sözkonusu olan ulema gelmektedir. Yani Fıkıh denilince Fakih, Fakih denilince de akla Fıkıh gelmektedir. Nasıl ki; operatör doktor denilince akla ameliyat; ameliyat denilince de akla hemen operatör doktor geliyor. Bu konuda aynen öyledir. Her aklı selimde kabul ederler ki; "Ben operatör doktor değilim amma her türlü ameliyatı yapmak benim işimdir." diyen insana kimse hastasını götürüp ameliyat yaptırmaz. Hiç bir aklı selim insanda gidip o insanın neşterinin altına yatmayı gözüne alamaz.
Ehl-i Sünnet Ulemanın Cumhuru da bu konu ile ilgili olarak buyururlar ki; Fetva işi ile ilgilenen alimin ya Müctehid olması ve yahutta Müctehit olan bir kimseyi taklid etmesi şarttır. Üçüncüsü ise felakettir. Bizim Ezherli Hocamız Müctehid olmadığına göre mutlaka birini taklid etmesi gerekirdi. Taklide de karşı olduğuna göre Hocamız ilhamını kimden almıştır? Bu husus insanı çok düşündürüyor. Fazlaca düşünmeğe fırsat vermeden Hocamız Fıkıh ve Metod konusunda kimi taklit ettiğini bakın şu bir cümle ile ne de güzel izhar ediyorlar: "Şeyh Sabık'ın, Fıkhu's-Sünnedeki Metoduna göre Fıkıh çalışmalarına başladım." (sh:10)
Başta Kur'an olmak üzere Resul-i Ekrem (sav)', Sahabe-i Kiram ve Müctehid Ulemanın yolundakileri taklide gelince böyle bir taklidi kendi nefislerine yediremeyenler Ehl-i Sünnet çizgisinin dışındaki sapıkları taklide gelince hemen teslim oluyorlar. Bu garip tavrı anlamak mümkün değildir! Peki sormak lazım, kimdir bu Şeyh Sabık? İlmi dirayeti, Ulema indindeki yeri nedir? Hangi hizmetlerde bulunmuştur? Veya hangi hizmetin sahibidir bu adam? Azıcık bir zahmete katlansanız da ismi geçen eserine bir baksanız, hemen anlarsınız bu adamın kim olduğu. Oysa gözlerinde büyüttükleri bu adam tam bir mezhepsizdir. Ömür boyu yaptığı hizmet ise, sadece mezhepleri ortadan kaldırmak için çırpınmasıdır! Peki sonuçta ne olacak, sonuçta olsa olsa şu olacak. Ehl-i Sünnet Ulemanın ortaya koyduğu hakikatler ortadan kaldırılıp, Ehl-i Bida sapıkların görüşleri hakim kılınacak! Hepsi bu kadar.
Hocamız Kardavi, "Tutuculuk ve Taklidin olması" başlığı altında ise şunları söylüyor: "Mezhebi tutuculuktan, önceki ve son devir alimlerini körü körüne taklitten kurtulmak." (Sh:13) Tutuculuk ve taklitin olmamasında Hocamız samimi iseler kendileri niçin Şeyh Sabık'ı taklit etmişlerdir? Yoksa Şeyh Sabık, mezhepsiz olduğu için mi? Başka bir anlam bilen varsa geçsin bu tarafa!!! Peki siz bunun adına ne derseniz deyin sonuçta taklit edilen kişi yine mezhep imamı olmuyor mu?
Hem su "körü körüne taklit" kavramından daha çirkin bir kavram var mıdır? Kim kimi körü körüne taklit etmiş? Bilinçli veya bilinçsiz bu kavramları kullananlar asırlar boyunca tek bir misal gösterebilmişler midir? "Körü körüne taklitten" maksat bir alimin fıkıh ve usulüne bağlılık kastediliyorsa kendileri de Sabık'ı taklit ederek mukallit olmuyorlar mı? Bu da körü körüne taklid olmuyor mu? Aksi söylenirse ortaya şu acı hakikat çıkar : " Ehl-i Sünnet Müctehidleri taklit ederseniz "Körü körüne taklit" ; Ama Ehl-i Bid'a sapıkları taklid ederseniz bu "Körü körüne taklit" değildir, bunda sakınca yoktur! Bundan daha büyük bir taassup, bundan daha büyük körlük olur mu? Varın sizler düşünün!!!
Bir diğer hususta şudur. Mezhep imamlarını ve onların içtihadlarını taklid noktasında şu sakızı çiğnerler. "Ben sırf bir mezhebin Fıkıh kitabına baş vurmaktansa Kur'an ve Sünnet'e baş vurmayı yeğlerim." (sh:9) Allah aşkına siz buyurun. Şu cümleden daha ağır hakaretâmiz bir cümle var mıdır? Yani Ehl-i Sünnet'in Müctehid imamları Kur'ana ve Sünnet'e baş vurmamışlarda peki neye baş vurmuşlardır? Ümmetin gözbebeği mesabesinde sayılan o büyük imamlar Tevrat'a mı, yoksa İncil'e mi başvurmuşlardır?
Bu cümleler ne kadar çirkin cümlelerdir! Hocamız bu cümleyi kullanırken farkında değiller miydi? Bu kadar gaflet olur mu?
İkinci önemli husus; Hocamız hiçbir Mezhebin Fıkıh kitabına bakmadan direk Kur'an ve Sünnet'ten cevaplar verdi ise bu cevapları kimlere verdi?
Hemen bu bağlamda sormak lazım. Hocamız verdiği tüm cevapları Kur'an'a ve Sünnet'e dayanarak verdiğine göre sigaranın haram olduğuna cevap verirken hangi ayete ve yahut hangi Sünnet'e dayanmışlardır? İlgili ayet veya hadisi niçin vermemişlerdir? Yine ayrıca, Hocamız Müziğin, Heykel'in mubah olduklarına cevap verirken hangi ayete ve hangi Hadis'e dayanmışlardır? Bu sorular cevap beklemektedirler!!!
Şahsi tecrübelerime dayanarak söylüyorum. Mezhepsiz sapıkların ekserisi fıkıh ilminden ve fıkıh ilminin inceliklerinden kaçan insanlardır. Zira o ilimleri elde etmek için epeyce bir tahsil gerekmektedir. Bir hayli usul kitabı okumak gerekmektedir. En önemlisi de ulemanın miras bıraktıkları kaynak eserleri anlamada, kavramada zorlanmalarıdır!!! Bu hatırlatma unutulmamalıdır!!!
Hocamız hiç bir mezhebe bağlı olmadığına göre, Hocamızın Mezhebi nedir? Hocamız çaktırmadan "Kardaviye" diye yeni bir mezhep mi kuruyor? Kurmasına birşey diyecek değiliz amma adını niçin açıklamazlar? Aldığımız bazı duyumlara göre, Hocamıza "Hanbeli", "Şafii" diyenler var, "Vehhabi" diyenler var, hatta "Hanefi" diyenler dahi var. Ama ben bu duyumların hiç birisine inanmıyorum. Sakın sizde inanmayın. Zira Hocamızın kendisi hiç bir mezhebe bağlı olmadığını kitabında kendisi ilan etmektedir.(sh:13)
Belki şöyle denilebilir. "Bu kadar sözü uzatacağınıza kitap içinde yanlış olan konularla ilgili olarak_ bir iki misal verseydiniz daha uygun olmaz mıydı"? Çok doğru söylemiş olursunuz.
Bizim bu konudaki usulümüzü bilenler, bu konuda ne kadar hassas olduğumuzu da bilirler. Biz bir yanlış hükmün yanlışlığını gösterirken neye göre yanlış olduğunu da gösterecektik. İşte hal böyle olunca "şu hüküm yanlış veyahut bu hüküm yanlış" diyeceğimiz zaman arıza çıkıyor. Zaten Hocamız her hangi bir mezhebe göre fetva vermediğini, kendi görüşlerine SABIK kanallı ilhamlarına göre fetva verdiğini açıkça söylüyor. Biz şimdi yanlış derken veya doğru derken neye göre doğru, veya neye göre yanlış diyeceğimiz hususunda müşkilde kalmaktayız. Yani Hocamızın içtihadlarını beğenmemek gibi bir durumla karşı karşıya geliyoruz!
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Yusuf El-Kardavi Hocamız, bu eserini yazarken hiç bir Mezhep İmamının usulüne ve Usul-ü Fıkhına göre yazmadığını açıkça dile getirerek usulsüz bir kitap yazdığını ortaya koymuştur. Bu tavrıyla da usulsüzlüğü yaymaya çalıştığı görülmüştür. Oysa "Keşki Ulema Birlik olsaydı" mübarek tesbitinde istenen ise usul birliğiydi. Ümmet param parça çil yavrusu gibi dağılmaktan ancak birlik sayesinde kurtulabilir. Bunun içinde usulsüzlük değil de usule bağlılık vurgulanarak hareket edilmiş olsa idi, çok daha hoş olurdu, inancındayız. Dolayısıyla herhangi bir mezhebin usulüne göre yazılmayan bu Çağdaş Fetvalarla amel etmek hiçbir mükellef için mümkün değildir. Vadeli satış meselesinde şahsi kanaatleriyle ticari hususları altüst eden aşağıda isimleri verilen bu şahısların görüşlerine karşılık Asrın fakihi Yusuf Kerimoğlu hoca efendi aynen şöyle diyor:
"Türkiye'de Prof. Dr. Muhammed Hamidullah'ın «Modern İktisad ve İslam» isimli eseri ve Yusuf El Kardavi'nin «Helâl ve Haram» adını taşıyan kitabı yayınlanınca «Vadeli satıştaki vade farkı» ile ilgili tartışmalar hızlandı. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, adı geçen eserinde (Sh: 52-53) özetle şunu vurguluyor: «— Malını satıp parasını peşin alan işini bitirmiştir. Vadeli satış yapan kimse ise; takip etmek, tahsil etmek ve muhasebeci tutmak gibi ek işlerle karşı-karşıyadar. Dolayısıyle taksitle satışta fiat farkının olması tabiidir». Yusuf El Kardavi ise (Sh: 383) «— Vadeden doğan fiat farkı ile ilgili Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şerif olmadığını, bu durumda asıl olan onun mübahlığı ve çeşitli bakımlardan faize benzemediğini» ileri sürmektedir.
Sünen-i Ebû Davud'da, Sünen-i Tirmizi'de, İmam Ahmed b. Hanbel (Rh.A.)'in «Müsned'inde» ve İmam-ı Malik'in «Muvatta» isimli eserlerinde; «Bir satış içerisinde iki satışla ilgili» hadisler mevcuttur. Bu hadislerin; «malın fiatındaki cehaletle» izah edilmesi mümkün olduğu gibi, «zaman faktörü sebebiyle fiat artırma» şeklinde tefsir edilmesi de mümkündür!.. Ancak bu konuda hiç hadis olmadığını söylemek doğru değildir. Takip, tahsil ve avukatlık ücretlerinin; satış akdi ile ilgisinin (Doğrudan) olmadığı malûm!.. Her iki müellifin ileri sürdüğü gerekçeler; ûsûlü fıkha uygun değildir.
Alış-verişte fazla şart ileri sürmenin mü'minlerin kalplerini muzdar (ızdıraplı) hale getireceğini bizzat Resûl-i Ekrem (SAV) açıklamıştır. Nitekim bir hutbelerinde: «— Bazı kimseler, bilmem hangi niyetle alış-verişte Allah (CC)'ın kitabında bulunmayan şartlar ileri sürüyorlar. Allah (CC)'ın kitabında bulunmayan her şart, yüz şart bile olsa muhakkak ki batıldır»" (7) buyurmuşlardır."
Bu kitap, mükellefe faydası olmayan usulsüz fetvalarla doludur. Usule göre hareket eden mükellefe faydadan çok zararı olabilir. Onun içinde bu kitabı okuyan kardeşlerimiz bu kitabı okurken çok dikkatli okumak zorundadırlar!!! Bu kitabı okuyacak mükellefelerin kitabı okurken taklid ettiği mezhebin kaynaklarına tekrar bakmak zorunda olduklarını hassaten vurgulamak isterim. Zira bu tür usulsüz eserler, Ümmet'in birliğine değil; birliğin daha çok parçalanmasına vesile olmaktadırlar. Usule bağlı kardeşlerimiz kaş yapayım derken göz çıkarmamalıdırlar. Allah (cc)'a emanet olunuz." (Misak Mecmuası, Sayı:100, Sh:44-48)
![]()