Anlama Probleminden Mü
şteki Bir Yazara Hatırlatmalar"Ebubekir Sifil
Bugünden başlayarak birkaç yazı halinde Mustafa İslamoğlunun, anlama problemi üzerine kurguladığı Üç Muhammed adlı çalışmasını konu edineceğim. Hemen belirteyim ki, okuyacaklarınız book review tarzı yazılar olmayacak. Zira mezkûr kitabın kurgusuyla, iddiasıyla ve ortaya koyduğu argümanlarla ilgilenecek o tarz bir yazı, takdir edersiniz ki bu köşenin sınırlarını hayli zorlayacaktır. Bu itibarla burada yapmayı tercih edeceğim şey, anlama probleminin altını çizen İslamoğlunun bu kitabında göze çarpan anlama problemleri ile sınırlı bir hatırlatma olacak.
Anlaşıldığına göre İslamoğlu, kapağında sekizinci kere basıldığı ifade edilen bu kitabı yazdıktan sonra bir daha gözden geçirme ihtiyacı hissetmemiş. Değineceğim anlama problemleri konusunda iki şey söylenebilir: 1) İslamoğlu bu kitabı alelacele kaleme almıştır; bu sebeple bahse konu problemleri fark edememiştir. 2) İslamoğlu, bu kitapta söylediği her sözden, arkasında sonuna kadar duracak denli emindir. Bu şıklardan hangisinin doğru olduğunu zaman gösterecek.
Alâ külli hal, ben üzerime düşeni yapmış olmak bakımından, kendisine aşağıdaki hususları hatırlatmayı bir ilim borcu olarak görüyorum. Gerisine kendisi karar verecektir...
1. İrfanî bilgi sistemi mensuplarının yukarıda yaptığı aşırı yüceltmeyi, İbn Teymiyye de mensubu olduğu beyan bilgi sisteminde yapmıştır. Her iki grup da tezlerini desteklemek için en şaibeli haberleri kullanmaktan kaçınmamışlardır. Aynen şu örnekte görüldüğü gibi: Kim bir peygambere hakaret ederse o öldürülür. Kim onun sahabesine hakaret ederse derisi yüzülür. (Üç Muhammed, 79)
Diyelim ki İbn Teymiyyenin, senedindeki Abdülazîz b. el-Hasen b. Zebâle sebebiyle bu rivayete temkinle baktığını anlatan sözleri İslamoğlunun dikkatinden kaçmıştır ve yine diyelim ki İbn Teymiyye, Peygamberin sahabesine sövenin, bizzat Peygambere sövene verilecek cezadan çok daha ağırına çarptırılacağının söylenmesinde bir problem görmeyecek kadar bu işlerin yabancısıdır. (!) Muhal farz kaydıyla bunları anlayabiliriz. Benim anlamakta zorlandığım asıl nokta başka: İslamoğlunun, celede fiilinin meçhul formu olan culide kelimesine derisi yüzülür anlamını hangi lugattan onay alınarak giydirdiği!
Eğer İbn Teymiyye (ve konuyla ilgili eser yazan Takiyyuddîn es-Sübkî gibi başkaları) tarafından bu rivayet sağlam bir delil diye kullanılmışsa (ki öyle olmadığı açık), onlar bakımından İslam Hukukunda deri yüzmek diye bir cezanın mevcut olup olmadığının İslamoğlu tarafından niçin merak edilmediği bir bahs-i diğer. Ama İbn Teymiyyenin es-Sârimul-Meslûlüne eli değmişken, bu eserin Hükmü Men Sebbe Ehaden mines-Sahâbe başlıklı faslına (570 vd.) bir göz atarak, hatta herhangi bir lugate başvurarak culidenin duribe anlamında olduğunu tesbit etmek son derece kolayken, başına böyle bir sıkıntıyı açmakta bir sakınca görmemiş olması düşündürücü.
Neticede söz konusu olan, uydurma veya zayıf bir rivayet. Dolayısıyla meseleyi büyütmeye değmez diyenler çıkabilir. Ama ilmî emanet duygusu, uydurma da olsa herhangi bir rivayete kafamıza göre anlam vermemize engel olmalı, değil mi? Bu rivayeti istidlal için mi, istişhad için mi kullandığına bakmaksızın İbn Teymiyye ve diğer ulemayı, böyle bir rivayete dayanarak insanların derisinin yüzülmesine hükmeden kimseler olarak takdim etmiş olmanın vebali de işin cabası
2. İbn Teymiyye bu eserinde (es-Sârimul-Meslûlde, E.S.) aynen şöyle der: Kendi sesini Peygamberin sesinden fazla yükselttiği sabit olan kimsenin, bundan dolayı, haberi olmadan küfre düşmesinden ve tüm yaptıklarının boşa çıkmasından korkulur. Bırakınız kendisinden yüksek sesle konuşan mümini, kendi canına kastedenleri dahi bağışlayan raûf ve rahîm bir peygamber, kendi adına verilmiş böylesi hükümleri görse ne derdi? sorusu, bu türlü durumlarda sorulması gereken en doğru sorudur. (Üç Muhammed, 79)
İbn Teymiyyenin her ne kadar metne sadık kalınmamışsa da, anlamı aksettirdiğini söyleyebileceğimiz yukarıdaki çeviride yer alan bu hükmü,
Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın. Onunla konuşurken, birbirinize bağırdığınız gibi bağırmayın ki, siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir (49/el-Hucurât, 2) ayetine dayanır; bunu mezkûr kitabında da (59 vd.) açıkça belirtmiştir. Kuran tefsiriyle de iştigal ettiğini bildiğimiz İslamoğlu bu ayetin mantuk ve mefhumu ve her tabakadaki müfessirlerin bu ayetten istinbat ettiği ahkâm hakkında ne düşünür bilemem, ama, eğer İbn Teymiyyenin (ve mezkûr ayetten bu hükmü çıkaran diğer ulemanın) yaptığı yadırgatıcı ise, İslamoğlunun bu babda yaptığı dudak uçuklatıcıdır. Zira İbn Teymiyyenin zikrettiği hüküm, bizzat ayetin hükmüdür.Burada söz konusu olan, Hz. Peygamber (s.a.v)le konuşurken Onun sesini bastıracak tonda ve herhangi birine bağırır gibi bağırarak konuşmaktır. Kasıtlı yapıldığı zaman Hz. Peygamber (s.a.v)e saygısızlık ve Onu incitmek anlamına geleceği açıktır. Bu ayetin nüzul sebebini ve nüzulünden sonra Sahabenin nasıl hareket ettiğini görmek için rivayet tefsirlerine bakılabilir.
Rasulullahın, etrafındakilerin çok daha saygısız davranışlarına nasıl dayandığına şu ünlü rivayeti örnek gösterebiliriz: Uyeyne b. Hısn el-Fezari, kapıyı vurmadan ve haber vermeden Rasulullahın odasına dalıverdi. Rasulullah Hz. Aişe ile birlikte (ev hâli rahatlığında) oturuyorlardı. Adam, O yanındaki kırmızı tenli (humeyra) de kim? diye sordu. Ebu Bekir kızı Aişedir dedi. Uyeyne yüzü kızarmadan: Ben sana ondan daha iyisini getireyim teklifini yapınca Hz. Peygamber, Ey Uyeyne, Allah bunu haram kıldı! dedi. (Üç Muhammed, 79, dpnt. 129)
Eğer İslamoğlunun dediği gibi bu rivayet ünlü ise, ününü problemli oluşundan aldığı kesin. Gerek referans gösterdiği kaynaklarda, gerekse onu zikreden Hadis ve Rical kitaplarında bu rivayetin muhtelif varyantları hakkında söylenenleri tahkik ettiğinde bunu kendisi de teslim edecektir. Ancak bundan daha önemlisi İslamoğlunun, Efendimiz (s.a.v)i, adeta kendisine karşı yapılan muamele ne olursa olsun, kimden gelirse gelsin ve hangi kasıtla yapılırsa yapılsın daima sineye çeken, müsamaha gösteren ve karşılık vermeyen/verilmesini istemeyen bir konuma taşıma gayretidir. Evet, Hz. Peygamber (s.a.v), kendisine farklı şekil ve tonlarda incitici muamelede bulunan kimselere bizzat ve fiilî olarak mukabale-i bil-misilde bulunmamıştır; ancak İfk hadisesinde ve daha başka vesilelerle Abdullah b. Übeyy b. Selûl hakkındaki tavrı, Mekkenin fethinden sonra 4ü erkek, 2si kadın 6 kişi hakkında ölüm emri vermesi ve es-Seyful-Meslûl ile es-Sârimul-Meslûlde toplu halde görülebilecek diğer örnekler, Onun, bir yanağına vurana öbürünü çevirme anlayışını çağrıştıracak bir tavrın ısrarcısı olarak gösterilmesinin asla onaylanamayacağını ortaya koymaktadır
3. el-Heysemînin Mecmauz-Zevâidinin ne maksatla tasnif edilmiş nasıl bir eser olduğunu, Hadis sahasıyla az-çok iştigal etmiş herkes bilir. Ahmed b. Hanbel, Ebû Yalâ ve el-Bezzârın Müsnedleri ile et-Taberânînin üç Muceminde bulunup da Kütüb-i Sittede yer almayan rivayetleri bir araya toplamak maksadıyla oluşturulan ve zevâid literatürüne şüphesiz en muazzam katkıyı yapmış bulunan bu eseri, rivayet adına eline geçen her şeyi içine alan diye nitelendiren İslamoğlu (Üç Muhammed, 94) bunun tek istisnası olsa gerektir.
Ne ki burada üzerinde duracağım asıl nokta bu değil. Çünkü İslamoğlunun, bu eserde el-Heysemînin bir senet hakkındaki değerlendirmesini aktarırken yaptığı tercüme hatası, Mecmauz-Zevâid hakkındaki bilgi eksikliğinden kaynaklanan mezkûr değerlendirmeyi gölgede bırakacak nitelikte.
el-Heysemî, bu eserinde (VIII, 270) zikrettiği bir et-Taberânî rivayetinin senedi hakkında adeti olduğu üzere kısa bir değerlendirme yapmış ve Ve lem era fî isnâdihî men ucmia alâ dafihî demiş.
İslamoğlu bu cümleyi şöyle çevirmiş: Zaafı üzerinde sözbirliği dışında isnadı hakkında bir şey görmedim. (Üç Muhammed, 95) Buradan anlaşılan şu: el-Heysemînin bahse konu isnadın durumu hakkında ulaşabildiği yegâne bilgi, cerh-tadil otoritelerinin, bu isnadın zayıf olduğu noktasındaki ittifakıdır.
Oysa yukarıda okunuşunu verdiğim orijinal ifadenin doğru çevirisi şöyle olmalıdır: Bu rivayetin isnadında, zayıflığı konusunda görüş birliği edilmiş bir kimse görmedim.
el-Heysemînin bu değerlendirmesi, hadisin senedindeki ravilerden birkaçı hakkında birtakım cerh ifadeleri olsa da, konunun otoritelerinin bu noktada görüş birliği halinde olmadığını belirtmekle, bir anlamda hadisi tahsine yönelik iken, İslamoğlunun tercümesi, görüldüğü gibi durumu tersine çevirmiştir.
4. Hadislerin Tekrarsız Kaç Adet Olduğuna Dair Görüşler başlığı altında İslamoğlu şöyle diyor: 1 İbn Hacer, en-Nüket ala İbnis-Salahda der ki (s.992): Ebu Cafer Muhammed b. Hüseyin el-Bağdadi kendisine ait et-Temyiz adlı kitapta Şube, es-Sevrî, Yahya b. Said el-Kattan, İbnul-Mehdi ve Ahmet b. Hanbelden aktarır: Rasulullaha isnat edilen hadislerin tamamının sayısı (yani tekrarsız, sahih olarak) 404.000dir... (Üç Muhammed, 196)
Oysa İbn Hacerin burada zikrettiği rakam 4.400 (dörtbin dörtyüz)dür.
Ebu Davud, İbn Mübarekten: Nebiden nakledilen sünnetlerin tamamı yaklaşık 900 hadistir. Kendisine Ebu Yusuf 1.100dür diyor? diye soruldu. İbn Mübarek şöyle cevap verdi: Ebu Yusuf, şuradan başlar, zayıf hadisin de içinde olduğu şuraya kadar alır dedi... (Üç Muhammed, 196-7)
Son cümlenin doğru çevirisi şöyle olmalı: Ebu Yusuf zayıf hadis türünden o belalı rivayetleri şuradan buradan alır (kaynağına dikkat etmez). (el-Kevserî merhum, Risâletu Ebî Dâvûdun bir diğer yazma nüshasında bu ifadenin şöyle yer aldığını belirtir: Ebu Yusuf o belalı rivayetleri şuradan buradan alır. İbnul-Mübârek bu sözüyle zayıf hadisleri kasdetmiştir.)
(Ebû Dâvûdun İbnul-Mübârekten aktardığı bu ifade üzerinde gerekirse daha sonra dururuz.)
5. Söz hadislerin miktarından açılmışken bu konuya devam edelim.
İslamoğlu bu konuda bir CDden şu ifadeleri aktarıyor: ... Zehebi der ki: Bu, Ebu Abdullahın (Ahmed b. Hanbel, E.S) ilminin çapının genişliği konusunda sahih bir rivayettir. Onlar, bu sayıya tekrarları, eserleri, tabiin görüşlerini ve yorumlarını ve buna benzer şeyleri de katıyorlardı. (...) İmam es-Sehavi, Fethul-Muğis isimli eserinde İmam Buharinin Sahihinden 100.000 hadis ezberledim sözüyle alakalı olarak der ki: Bununla tekrarları, mevkufları, yine sahabe, tabiin ve diğerlerinin sözlerini ve öncekilerden sadır olan fetvaları kasdetmiştir. Bütün bunlara hadis denirdi... (Üç Muhammed, 196)
Herhangi bir Usul-i Hadis kitabında kolayca görülebilecek bu ve benzeri ifadelerin anlattığı açıktır: İlk dönem alimleri, sadece Efendimiz (s.a.v)e kesintisiz isnatla ulaşan muttasıl/merfu rivayetleri değil, sahabî ve tabiî kavillerini, hatta aynı metnin değişik isnatlarını dahi hadis olarak isimlendiriyordu. Nitekim İslamoğlu bu konuda şöyle diyor:
Hadislerin sayısı, hadisçilere göre şu iki nedenden dolayı kabarmıştır: 1) Hadisin tanımı: Bazı hadisçiler sadece Hz. Peygamberin söz, davranış ve takririni hadis olarak tanımlarken, bazıları buna sahabenin, hatta tabiininkileri de katmıştır. 2) Rivayetlerin isnad zinciri: Bir tek anlamın taşındığı her rivayet zinciri, ayrı bir hadis kabul edilmiştir. Aynı anlam, beş, on, yirmi, hatta elli ayrı zincir tarafından nakledilmiştir. Mesela âşûrâ hadisi rastladığım tipik bir örnektir. Buhari dahi, formları farklı da olsa hepsi de aynı anlamı taşıyan bu hadisin birçok versiyonunu nakletmiştir. Bu durumu, hadisçilerin rivayete karşı zaafları körüklemiştir. Muhaddis Abdurrahman b. Mehdi mest üzerine meshetme hakkındaki hepsi de aynı kişiye (Muğire) varıp dayanan on üç ayrı zinciri kastederek Bana göre 13 hadisi vardır demiştir. (Üç Muhammed, 197)
Durum bizzat kendisi tarafından bu şekilde ortaya konduktan sonra İslamoğlunun, nasıl bir mantık işleterek aşağıdaki sözleri söylediğine şaşırmamak elde değil:
Hadislerin sayısı aritmetik olarak değil, geometrik bir biçimde artmıştır. Yukarıda da görüldüğü gibi Hz. Peygambere ait yüzlü rakamlarla ifade edilen dinî amaçlı söz ve davranışlar hicri ikinci yüzyılda 100.000 rakamına, Buharinin Sahihini derlediği üçüncü asırda ise neredeyse 1.000.000 rakamına ulaşmıştır. (...)
İşte hadisçilerin peygamber tasavvuru adını verdiğimiz tavır budur: Hep konuşan bir peygamber. Görevi sanki sürekli konuşmak olan, hemen her meselede bir şey söyleyen, hakkında konuşmadığı konu hemen hemen hiç olmayan, durduk yerde münasebet gözetmeden söz söyleyen bir peygamber tasavvuru. Gerçekten garip bir tasavvur. Peygambere isnat edilen hadis sayısının binlerden milyonlara çıkışını ancak bu nedenle açıklayabiliriz. Yukarıdaki iki nedenin de arkasında yer alan daha derin neden, hadisçilerin hep konuşan peygamber tasavvurundan başka bir şey değildir... (Üç Muhammed, 197-8)
Hadis imamlarının, bir metnin farklı tariklerini mümkün olduğunca bir araya getirmek için sarf ettiği gayreti zaaf olarak niteleyen, hadisten kastın ne olduğunu bizzat kendisi gayet güzel açıklanmışken, sonra dönüp bunu bir problem olarak takdim eden bu ifadeleri, anlama probleminin şaheser bir örneği saymazsak İslamoğluna haksızlık olur!
6. es-Süyûtî, el-Hasâisul-Kübrâda (II, 464) İbn Mâceden naklen, Hz. Peygamber (s.a.v)in oğlu İbrahim ile ilgili senedinde mecruh bir ravi bulunan bir rivayete yer vermiştir. İslamoğlu bu rivayet üzerinde dururken el-Aclûnîden naklen ulemanın bu hadis hakkındaki değerlendirmelerini aktarmış: Üç sahabeden rivayet edilmiş olması gerçekten şaşkınlık vericidir diyen İbn Abdil-Berr biraz da çekinerek şöyle söyler: Bu nedir, ben de akıl erdiremedim? Nuh aleyhisselamın oğlu da peygamber değildi. Oysaki, eğer peygamberden her doğan peygamber olsaydı Nuhun oğlu da peygamber olurdu! (Üç Muhammed, 97)
Oysa Keşful-Hafâ sahibi (II, 204) İbn Abdilberrin, Bunun ne olduğunu bilmiyorum. Nuh (a.s)ın da peygamber olmayan çocuğu vardı... (el-Aclûnî, İbn Hacere tabi olarak İbn Abdilberrin bu konudaki sözünü tam aktarmamıştır. Bununla birlikte aktardığı kısmın maksadı yansıttığı söylenebilir. Sözün tamamı için bkz. el-İstîâb, I, 60) şeklindeki ifadesini aktardıktan ve Fakat hafız İbn Hacer şöyle demiştir dedikten sonra İbn Hacer el-Askalânînin bu itiraza karşılık şöyle dediğini nakleder: (...) Bu tavır şaşırtıcıdır. Oysa (Hz. Peygamber (s.a.v)in oğlu İbrahim hakkındaki görüş) Sahabeden üç kişiden gelmiştir...
Kısacası İslamoğlunun burada iki hatası göze çarpıyor: 1) Konunun üç sahabîden geldiğini söyleyen İbn Hacer olmasına rağmen, bu sözü İbn Abdilberre ait göstermesi. 2) Yukarıda benim, Bu tavır şaşırtıcıdır. Oysa (Hz. Peygamber (s.a.v)in oğlu İbrahim hakkındaki görüş) Sahabeden üç kişiden gelmiştir... şeklinde çevirdiğim cümleyi hatalı olarak Üç sahabeden rivayet edilmiş olması gerçekten şaşkınlık vericidir tarzında çevirmiş olması.
7. Deccal olduğu sanılan ve Hadis kitaplarında geniş yer bulan İbn Sayyâd ile ilgili rivayetlerin mecmuu bir arada ele alındığında, adı geçen kişinin Deccal olup olmadığının netleştirilmesi için Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından küçük bir deneme yapıldığı kolayca anlaşılmaktadır. Bu deneme esnasında henüz büluğ çağına ulaşmamış olan İbn Sayyâdın Efendimiz (s.a.v)e verdiği cevaplar ve Efendimiz (s.a.v)in bu cevaplara tepkisi üzerine, orada bulunan Hz. Ömer (r.a), İbn Sayyâdı öldürmek için izin istemiş, ancak Efendimiz (s.a.v), bu olayı nakleden el-Buhârî ve Müslimin, kıssanın sonunda zikrettiği şu cevabı vermiştir: İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî.
İslamoğlu bu konuda şöyle diyor: Hadiste Deccal hiç geçmemesine rağmen, başta Müslim olmak üzere hadis musannifleri bu hadisi kıyamet alâmetleri ve Deccalle ilgili haberler arasında nakletmişlerdir. Yahudiler arasında popüler bir konu olan Deccal konusu, Medinedeki müminlerin de gündeminde ön sıralarda yer almış, yoruma müsait her haber Deccalle ister istemez ilişkilendirilmiştir. Bu ilişkilendirmeyi, haberin sonunda yer alan İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî ibaresindeki belirsizlik cesaretlendirmiştir. Bizce burada Deccale açıkça delâlet eden bir anlam yoktur. Bu cümle, tekin olmadığı, gaipten haber verdiği iddia edilen bu Yahudi çocuğunun ruh hâlinin peygamber tarafından güzel bir tahlilidir ve muhtemel açılımı şöyledir: Eğer o kendinde olarak konuşuyorsa, o bir çocuktur; aleyhinde hüküm verilmez; çünkü çocuk olduğu için cezaî ehliyeti yoktur. Yok, kendinden geçmiş, hallisünasyon ve sanrı gören biriyse, ona dokunmak yararsızdır, bu durumda da sonuç aynıdır, kimseye bir yararı olmaz. (Üç Muhammed, 31; dpnt. 17)
9. Şifa sahibi Hz. Peygamberin beşerliği konusunu ele alırken hayli ikirciklidir: Onun özellikleri meleklerin özelliklerine benzemekte, değişimden berî bulunmaktadır. (...) Bu kez içi rahat etmez ve der ki: Her ne kadar bir bedenleri ve görünür varlıkları var idiyse de, meleklerin özellikleriyle donanmışlardır. (...) (Üç Muhammed, 78)
İslamoğlu bu pasajda parantez içi üç nokta ile verdiğim yerlerde, Kadı Iyâdın ifadelerinin orijinalini zikretmiş. Ancak görüldüğü gibi cümleler bağlamdan kopuk verildiği için Kadı Iyâdın maksadı tam olarak anlaşılmıyor. İslamoğlunun ikirciklilik çıkardığı ifadeler ve bağlam aşağıda:
Nebi ve resuller (hepsine selam olsun), Allah Teala ile mahlukatı arasındaki vasıtalardır. Onun emir ve nehiylerini, vad ve vaidini mahlukata tebliğ eder; Allah Tealanın emir, yaratma, celal, saltanat, ceberut ve melekûtuyla ilgili olarak mahlukatın bilmediği şeyleri kendilerine öğretirler. Nebi ve resullerin dış varlıkları, beden ve bünyeleri, beşer özellikleriyle muttasıftır; beşere musallat olan (bedenî) arızalar, hastalıklar, ölüm, fena bulma ve (diğer) insanî özellikler onlar için de söz konusudur. Ruhları ve iç dünyaları ise, beşer özelliklerinden daha yücesiyle muttasıf olup, Mele-i Ala ile irtibatlıdır; meleklerin özelliklerine benzer, değişim ve (manevi) afetlerden salimdir. Onların iç dünyalarına ve ruhlarına, beşerî acziyet ve insanî zaafiyet genellikle arız olmaz. Zira onların iç dünyaları da dış varlıkları gibi sırf beşerî özeliklerden ibaret olsaydı, meleklerden (vahiy) almaya, onları görmeye, onlarla konuşmaya ve bir araya gelmeye, tıpkı diğer insanlar gibi güç yetiremezlerdi. (Buna mukabil) eğer onların bedenleri ve dış varlıkları meleklerin özellikleriyle ve beşer evsafına aykırı hususiyetlerle donanmış olsaydı, beşer cinsi ve kendilerine elçi olarak gönderildikleri varlıklar, onlarla bir araya gelmeye takat yetiremezdi... (eş-Şifâ, II, 95-6)
Bu ifadelerin neresinde ikircikli bir durum olduğunu ben tesbit edemedim. Bilmem siz ne dersiniz...
10. İbn Hazmın el-Faslından bir alıntı: Muhammediyye adıyla tanınan bu fırka mensupları Muhammed aleyhisselam, Allahın ta kendisidir iddiasındadırlar. Allahın şanı onların küfründen beri ve yücedir. El-Behneki ve Feyyad b. Ali onlardandır. Bu ikincisinin, bu manada el-Kıstas diye adlandırdığı bir de kitabı vardır. Ünlü kâtip Eyyuh da onlardandır. Yöneticiliği döneminde İshak b. Kindaca kâtiplik yapmıştır... (Üç Muhammed, 25)
İbn Hazmın adı geçen eserindeki bir baskı hatası, İslamoğlunun, Hz. Peygamber (s.a.v)in (haşa) ilahlığını iddia edenlere Eyyûh adında bir taraftar daha kazandırmasına müncer olmuş. Oysa aslında böyle bir kişi yok. Zira İbn Hazmın yukarıdaki ibaresinde Ebûh (onun babası) olması gereken kelime (bkz. İbn Hacer,
Lisânul-Mîzân, I, 372), bir nokta fazlasıyla Eyûha dönüşmüş. İslamoğlunun buraya bir y daha ilavesiyle de Eyyûh ortaya çıkmış. Dolayısıyla İbn Hazmın ifadesinin doğru çevirisi şöyle olmalı: (el-Feyyâdın) babası, İshâk b. Kindâcın idareciliği döneminde görev yapmış olan meşhur kâtiptir... el-Faslın muhakkiki, İbn Hazmın zikrettiği bir beytin, el-Feyyâdın babası Ali b. Muhammed b. el-Feyyâda hitaben yazıldığını da dipnotta tasrih etmiş ama...Yukarıda İslamoğlunun, el-Buhârî ve Müslimden naklettiği İbn Sayyâd kıssasının sonunda geçen İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî ibaresinin geniş açılımını, ilgili dipnotta nasıl verdiğini görmüştük. Metin kısmında verdiği tercüme ise şöyle: Eğer o (kendisinde) ise onun aleyhinde hüküm verilmez, eğer o (kendisinde) değilse onu öldürmek senin iyiliğine olmaz. (Üç Muhammed, 31)
Ancak bu çeviride İslamoğlunun atladığı ve metinle tetabuk etmeyen birkaç küçük ayrıntı var: 1) İn yekunhu felen tusallata aleyhi cümlesinde geçen len tusallata ifadesindeki len edatı gelecek zamanda tekitli olumsuzluk ifade eder. Dolayısıyla İslamoğlunun yaklaşımına göre çeviri, onun aleyhinde asla hüküm verilmeyecek tarzında olmalıdır. Len edatının serbest bir çeviride geniş zaman anlamı verdiğini kabul etsek bile sorun burada bitmiyor: 2) Sallata ettirgen fiilinin tusallitu formu, len edatıyla birlikte (len tusallata) tek başına iki şekilde anlaşılabilir: A) Müzekker (eril) muhatap için Sen ona asla muktedir kılınmayacaksın. B) Müennes (dişil) üçüncü şahıs için O (kadın) ona asla muktedir kılınmayacak.
İmdi, İslamoğlunun çevirisinin doğru kabul edilebilmesi için İbn Sayyâd aleyhine hüküm verecek olan kişinin bir kadın olduğunu söylememiz gerekiyor. Fakat hitap Hz. Ömer (r.a)edir. Öyleyse hitabın, muhatap kipinde anlaşılması gerekiyor. O zaman da İslamoğlunun çevirisi metne uymuyor.
Burada doğru çeviri şöyle olmalıdır: Eğer o (Deccal) ise, sen ona asla muktedir kılınmayacaksın. Şayet o (Deccal) değilse, onu öldürmekte senin için bir hayır yoktur. Burada parantez içinde zikrettiğim Deccal kelimesi, İbn Sayyâd ile ilgili rivayetlerin mecmuunun bir arada değerlendirilmesi sonucu, onun Deccal olup olmadığı konusunda ilk anda Efendimiz (s.a.v) de dahil herkeste mevcut olduğu görülen tevakkufa dayanıyor.
İslamoğlu burada bir tek varyantla sınırladığı hadiseyi kendi anladığı şekilde ifadelendirebilmek için önce İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî cümlesinde bir belirsizlik olduğunu düşünüyor ve ardından kendi tabiriyle metne işkence ederek bu belirsizliği mezkûr çeviri ve açılımla ortadan kaldırıyor!
Oysa Efendimiz (s.a.v)in Hz. Ömer (r.a)e hitabındaki olumsuz gelecek zaman kipinde, Deccali öldürecek kişinin Hz. İsa (a.s) olduğu konusundaki Nebevî bilgi ve habere gönderme vardır. Bu gerçek ve İbn Sayyâdla ilgili rivayetlerin ortak anlamı göz ardı edildiğinde, metnin ne dediğini anlamaya çalışmak yerine metne anlam sipariş etmek kaçınılmaz oluyor...
8. Aynı kitabın 31. sayfasında başlayıp 32. sayfada devam eden 18 numaralı dipnotta İslamoğlu, İbn Haldundan şöyle bir ifade naklediyor: Bunlardan çoğu, halkın bildiği sıradan bilgilerden fazlasını bilmiyorlardı ve Arabistan Yahudilerinin çoğu da Yahudileşmiş Himyerlilerdi. Müslüman olduklarında, şeriat hükümlerine taalluk eden hususlarda, mevcut anlayışları üzere kaldılar.
Oysa İbn Haldun (Mukaddime, 439), yukarıda siyah puntoyla verdiğim çevirideki durumu şöyle anlatıyor: Mimmâ lâ taalluka lehû bil-ahkâmiş-Şeriyye, yani Şerî hükümlere taalluk etmeyen hususlarda...
11. Kadı Iyâdın eş-Şifâsına yazdığı haşiyede (zeyl değil) eş-Şumunnînin, Zekera Muhtâr b. Mahmûd el-Hanefî şârihul-Kudûrî ve musannıful-Kunye fî risâletihin-Nâsıriyye... diye başlayıp devam eden cümlesine İslamoğlu şöyle gönderme yapmış: Ünlü Kudurinin şarihi ve el-Kabiyye fi Risaletin-Nasıriyye yazarı Muhtar b. Mahmud el-Hanefî... (Üç Muhammed, 73)
İslamoğlunun bu kısa cümlede yaptığı iki hatadan biri, kullandığı
eş-Şifâ nüshasındaki bir baskı hatasından kaynaklanıyor. Kaybolmaya yüz tutan rical bilgisinin yerini alması beklenen aşinalığın bile İslamoğlunun semtinden uzak kalması, (tıpkı Mahlede Muhalled, Ğundere Ğander, Sağânîye Sanani demesine yol açması gibi) Muhtâr b. Mahmûd el-Ğazmînînin, el-Kabiyye diye bir eserinin olup olmadığını tahkike ihtiyaç hissettirmemiş olabilir ve bu bir ölçüde anlayışla karşılanabilir. Ama Üç Muhammede vücut veren argümentasyonun sacayaklarından eş-Şifâ tenkidini şekillendirirken bu eserin matbu ve mütedavel olan iki şerhinden müstağni hareket etmesi, sadece el-Kabiyye dediği eserin aslında el-Kunye olduğunu fark etmemesine değil, Kadı Iyâdı daha önce geçtiği ve ileride de geleceği gibi birçok noktada yanlış anlamasına/takdim etmesine müncer oluyorsa bunu mazur görmek zorlaşır.İslamoğlunun yukarıdaki cümlede göze çarpan ikinci hatası ise, sadece bir hu zamirini atlamasından değil, vav bağlacını ve ardından gelen izafet terkibindeki musannıf kelimesini de devre dışı bırakmasından anlaşıldığına göre bayağı bir emek mahsulü!
Uzatmayalım, doğru çeviri şöyle olacak: Kudûrî şarihi ve el-Kunye adlı eserin yazarı Muhtâr b. Mahmûd el-Hanefî, er-Risâletun-Nâsıriyyesinde...
12. Yine eş-Şifâdan bir nakil: (...) Bu Şafiînin ashabından bazılarının da görüşüdür. Şamilinde Ebu Nasr es-Sabbağdan da bu görüş nakledildi. Aynı görüş, Malikî İmam Ebu Bekir b. Sabıkın hem el-Bedi fi Füruil-Malikiyye hem de Tahric adlı eserlerinden naklen aktarıldı. Zaten onlardan da Şafiîlerin füruatında vardığı sonuç dışında bir görüş sadır olmadı. (Üç Muhammed, 94)
Yer tutmaması için orijinal okunuşunu veremeyeceğim bu pasajda ve öncesinde Kadı Iyâd, Hz. Peygamber (s.a.v)in küçük ve büyük abdestinin temiz olup olmadığı konusunu ele alıyor ve bu meseledeki ihtilafı zikrediyor. Bu bağlamda doğru çeviri şöyle olacak: Bu (Hz. Peygamber (s.a.v)in küçük ve büyük abdestinin temiz olduğu), eş-Şâfiînin ashabından bazılarının da görüşüdür. Bunu İmam Ebû Nasr b. es-Sabbâğ, eş-Şâmil isimli eserinde zikretmiştir. Bu konudaki iki (zıt) görüşü, Ebû Bekr b. Sâbık el-Mâlikî, Mâlikî mezhebinin ferî meseleleri ile bu mezhebin alimlerinin görüş belirtmediği hususların, Şafiî ulemanın ferî meseleleri belirleme tarzıyla tahricine yer verdiği el-Bedî isimli eserinde nakletmiştir.
13. Hz. Peygamber (s.a.v)in, oğlu İbrahimin cenaze namazını kıl(dır)madığını bildiren bir rivayetle ilgili olarak ez-Zerkeşînin el-Aclûnî tarafından (Keşful-Hafâ, II, 204) nakledilen bir ifadesini şöyle çevirmiş: Babasının faziletinden dolayı namazını kıldırmamış olabileceği gibi şehitlerin faziletine erdiği için de kıldırmamış olabilir... (Üç Muhammed, 97)
Doğru çeviri şöyle olacak: Tıpkı şehitlerin, şehitlik fazileti sebebiyle cenaze namazlarının kılınmasından müstağni oldukları gibi İbrahim de, babasının fazileti dolayısıyla cenaze namazının kılınmasından müstağnidir
14. Hz. Peygamber (s.a.v)in Miraçta Rabbini görüp görmediği konusundaki ihtilaf malum. İslamoğlu bu konuda Kadı Iyâdın tavrını şöyle veriyor: Yazarımız, görme olayını böylesine sınırsız ve serbest bir yaklaşımla tartışıp kendi tezini yukarıda örneğini verdiğimiz rivayetler yardımıyla galip ilân ettikten sonra, tartışmayı görüşme platformuna taşıyor. Yani Hz. Peygamberin Rabbini baş gözüyle gördüğü tezi yazarımıza göre isbatlanmış bir tezdir... (Üç Muhammed, 118)
Acaba Kadı Iyâd gerçekten bu kanaatte midir? Birlikte okuyalım:
(Allah Tealanın) görülebilmesinin cevazı konusunda şüphe yoktur. Zira ayetlerde Allah Tealanın görülemeyeceği konusunda nass (açık ifadeli delil) mevcut değildir. Hz. Peygamber için Allah Tealayı görmüş olmanın gerekliliğine ve Onun Allah Tealayı gözleriyle gördüğünün söylenmesine gelince, bu konuda da kesin ve açık bir delil yoktur. Zira bu görüşün dayanağı, en-Necm suresinin iki ayetidir ve (fakat) bu iki ayetin delaleti konusunda ihtilaf bulunduğu nakledilmiştir. Bu iki ayetin her iki görüşe de delalet ettiğini söylemek mümkündür. Bu konuda (Hz. Peygamber (s.a.v)in Rabbini gördüğü konusunda) Hz. Peygamber (s.a.v)den nakledilmiş kesin ve mütevatir bir rivayet de yoktur. (Hz. Peygamber (s.a.v)in Rabbini gördüğünü anlatan) İbn Abbâs (r.a) hadisi, İbn Abbâsın kanaatini haber vermektedir; İbn Abbâs bu hadisi Hz. Peygamber (s.a.v)e dayandırmamıştır ki, onun gereğiyle amel etmek vacip olsun! İlgili ayetin tefsiri sadedindeki Ebû Zerr rivayeti de böyledir. (Konuyla ilgili) Muâz hadisi ise tevile ihtimallidir, ayrıca hem isnad, hem de metin yönünden muzdarib (çelişkili)dir. Ebû Zerrden gelen bir diğer rivayet de ihtilaflı, tevile ihtimalli ve problemlidir. Zira bu rivayetin bir varyantı Nûrun ennâ erâhu şeklinde rivayet edilmişken, bazı hocalarımız bu cümlenin Nûrâniyyun erâhu tarzında da rivayet edildiğini nakletmiştir. (İslamoğlu bu ifadeyi, Kadı Iyâdın bu ikinci rivayet şeklini benimsediği izlenimini verecek tarzda naklettikten sonra bu yazının başında yer verdiğim yoruma geçiyor. Oysa görüldüğü gibi Kadı Iyâd bu varyantı, Hz. Peygamber (s.a.v)in Rabbini gördüğünü anlatan rivayetlerin problemleri meyanında gündeme getirmiştir.) Yine Ebû Zerrin başka bir hadisinde Ona (Rabbini görüp görmediğini) sordum, Bir nur gördüm dedi ifadesi bulunmaktadır.
Hz. Peygamber (s.a.v)in Rabbini gördüğü kanaatinin sıhhati için bu rivayetlerden hiçbiriyle ihticac mümkün değildir. Her ne kadar Bir nur gördüm rivayeti sahih ise de, bu rivayette Hz. Peygamber (s.a.v) Allah Tealayı görmediğini, ancak kendisini perdeleyip Allah Tealayı görmesine engel olan bir nur gördüğünü haber vermektedir. Hz. Peygamber (s.a.v)in Nûrun ennâ erâhu, yani Gözü örtüp kaplayan nur perdesine rağmen Onu nasıl görebilirim? sözü de bu anlama göndermedir. Onun örtüsü nurdur ve Onu gözümle görmedim, ancak iki kere kalbimle gördüm dedi ve sonra yaklaştı ve sarktı ayetini okudu rivayetleri de böyledir.
Allah, gözdeki idraki kalpte veya nasıl dilerse öyle yaratmaya kadirdir, Ondan başka ilah yoktur. Eğer bu konuda açık bir hadis varit ise ona inanılır; onun bildirdiği anlama dönmek gerekir. Zira Allah Tealanın görülmesi muhal değildir, bunun söylenmesine engel kesin bir delil de yoktur.
Bu ifadelerden isbatlanmış bir tez çıkarmak için ya özel bir husumet veya özel bir kabiliyet gerektiği ortada.
15. Hz. Cebraille ilgili olduğu tüm hâl karineleriyle sabit olan Necm Suresindeki yaklaştı ve eğildi ayeti, bağlamından koparılarak anlam dönüşümüne tâbi tutulur. Oysaki yaklaşma ve eğilme, naklen de aklen de Allaha, lafzi anlamında atfedilemez. Olsa olsa mecazen atfedilebilir. Fakat, müellifi ikna etmemektedir bütün bunlar. O Cebrailin kastedildiği ayetleri Allaha atfetmenin ille de bir yolunu bulmak için çırpınır. Bu, hukukul-Mustafa gereğidir. Bu tezin hukukullaha aykırı olup olmadığı âdeta konu haricidir. (Üç Muhammed, 118) (Vurgular İslamoğluna ait.)
Bir önceki yazıda olduğu gibi burada da İslamoğlunun yansıttığı hava şu: Kadı Iyâd, Yüce Allahın Miraçta Hz. Peygamber (s.a.v)e mekânsal olarak yaklaştığı kanaatini bir önkabul olarak benimsemiş ve ardından bu kanaati delillendirme/ispatlama yoluna gitmiştir. Oysa bir önceki yazıda Kadı Iyâdın tavrının (rüyet bağlamında) önce kanaat, sonra delil şeklinde takdim edilmesinin mümkün olmadığını gördük. Burada da aynı durum mevcut.
53/en-Necm suresinin ilgili ayeti üzerinde dururken Kadı Iyâd önce, müfessirlerin çoğunluğunun, bu iki kelimenin anlattığı fiillerin Hz. Peygamber (s.a.v) ile Cebrail (a.s)e veya sadece birisine ait olduğu yahut da dünüvv ve tedellînin (o ikisinden birinin) Sidre-i Müntehaya doğru yaptığı fiiller olduğu görüşünü benimsediklerini zikreder. (Bu görüşün müfessirlerin çoğunluğuna ait olduğunun vurgulandığına ve muhtelif görüşler arasında ilk sırada verildiğine dikkat edilmelidir.) Ardından bu fiillerin mekânsal bir muhtevada Hz. Peygamber (s.a.v)den Allah Tealaya doğru veya Allah Tealadan Efendimiz (s.a.v)e doğru sadır olduğunu anlatan nakilleri verir ve Cafer b. Muhammedin (Cafer-i Sadık), Allah Teala Onu kendisine yaklaştırdı dediğini, peşinden de dünüvv fiilinin Allah Teala hakkında keyfiyetsiz olarak düşünülmesi gerektiğini söylediğini belirtir.
Bunu müteakiben, dünüvv ve tedellinin Allah Teala ile Efendimiz (s.a.v) arasında cereyan eden fiilleri anlattığını söyleyenlerin bu görüşünün nasıl anlaşılması gerektiği sadedinde şöyle der: Bil ki burada dünüvv (yaklaşma) ve kurb (yakınlık)ın Allah Tealadan veya Ona doğru (Efendimizden) sadır olan bir fiil olarak bu şekilde izafesi, mekansal veya doğrultusal bir yakınlık anlamında değildir. Aksine durum, Cafer b. Muhammed es-Sâdıktan naklen zikrettiğimiz gibidir; buradaki dünüvv keyfiyetsizdir. Ardından bu fiilin Allah Teala ile Hz. Peygamber (s.a.v) arasında vaki olan bir durumu anlattığının söylenmesi halinde mecazi bir ifade olarak nasıl anlaşılması gerektiğini belirtir. Hatta kaabe kavseyn ifadesini da aynı tarzda (mecaz anlamıyla) izah eder.
Bu durumda Kadı Iyâdın, Cebrailin kastedildiği ayetleri Allaha atfetmenin ille de bir yolunu bulmak için çırpınmakla itham edilmesi tam bir çarpıtma örneğidir.
Burada, Kadı Iyâd, bu ve benzeri konularda makul ve makbul görüşü vermekle yetinmesi gerekirken, her türlü görüşü zikrettiği için hatalıdır denebilir. Ancak bu tarz bir tariz, eş-Şifâ müellifinin, daha giriş kısmında bu eserin sistematiği konusunda verdiği ipucunu göz ardı ettiği için kusurludur. Müellif bu eserini, ısrarlı bir talep üzerine kaleme aldığını ve talep sahibinin, ele alınacak hususlarda öncekilerden gelen nakilleri de toplamasını istediğini açıkça belirtmiştir. O da, konusunda yetkin bir ilim adamı olarak büyük bir özgüven ve dirayetle bu talebi yerine getirmiştir. Dolayısıyla Kadı Iyâdın, bu eserinde ele aldığı konularda yer verdiği her görüşü olduğu gibi benimsediği sonucunu çıkarmak hem büyük bir yanılgı hem de haksızlık olur.
Mustafa İslamoğlunun Üç Muhammed adlı çalışması ile ilgili olarak bu köşede zikrettiğim hususlar, mezkûr kitapta göze çarpan anlama problemlerinin sadece bir kısmını oluşturuyor. Dile getirdiğim hususların maksadın husulüne kâfi olduğu düşüncesiyle bu konuyu burada noktalıyorum.
Anlama problemi nitelemesiyle burada bana ayrılan bu sütunun kısıtlı çerçevesi sebebiyle on yazı halinde gündeme getirdiğim hususları şöylece 4 grupta toplamak mümkün:
1. Tahkik eksikliğine dayanan yanlışlar. Geçen yazılarda bu konuyla ilgili İslamoğlunun kullandığı nüshalardaki baskı hatalarından kaynaklanan 2 örnek gördük: el-Kunyenin el-Kabiyye ve Ebûhun Eyyûh okunması. Hz. Peygamber (s.a.v)in büyük abdestini yerin yutmasıyla ilgili rivayetin uydurma hadisleri toplayanlar da dahil hiçbir kaynakta yer almadığını söylemesi de (Üç Muhammed, 93) burada zikredilmeli. (Bu rivayeti nakledenler için es-Süyûtînin Menâhilus-Safâsına bakılabilir.)
2. Kasdın yanlış anlaşıldığı yerler. İbnul-Mübârek, İbn Teymiyye, el-Heysemî, ez-Zerkeşî, el-Aclûnî...den aktarılan ifadelerdeki çeviri hataları ile hadislerin miktarı hakkındaki yorum vb.
3. Müellifin tavrının çarpıtıldığı yerler. Kadı Iyâdın, Hz. Peygamber (s.a.v)in beşerliği, büyük ve küçük abdestinin hükmü, rüyet, dünüvv... gibi konulardaki tavrının yanlış aktarılması vb.
4. Kaynaklara vukufiyet azlığından doğan hatalar. Mecmauz-Zevâidin rivayet adına eline geçen her şeyi içine alan bir eser olarak nitelendirilmesi, el-Buhârînin, Sahîhine almadığı rivayetleri sahih kabul etmediğinin (Üç Muhammed, 92) söylenmesi vb.
Bu yazılardan maksadımın bir Üç Muhammed tanıtım ve eleştirisi olmadığını baştan belirtmiş ve böyle bir ameliyenin teknik olarak bu köşede gerçekleştirilmesinin mümkün ve doğru olmadığını söylemiştim. Dolayısıyla yazdıklarımın bu çerçeveyi aşacak bir alana taşınarak değerlendirilmesi en azından benim maksadımla örtüşmeyeceği için yanlış olur. Bu sebeple on yazı boyunca gündeme getirdiğim hususlarla ilgili olarak Üç Muhammedin tamamını ilzam edici genellemeler yapmaktan kaçınmaya gösterdiğim özen dikkatli okuyucuların gözünden kaçmamıştır.
Yazmak, düşüncenin kalıcılaştırılmasını temin eden en önemli unsur olmakla, yazan için son derece önemli bir riski de beraberinde taşır. Eğer yazdıklarınız meyanında şu veya bu şekilde birtakım yanlışları da kalıcılaştırmışsanız, daha sonra yapacağınız düzeltmenin, o yanlışın doğurduğu sonuçları tamamen ortadan kaldıracağından hiçbir zaman emin olamazsınız. Bu, konuyla ilgili istisnasız herkesin, hepimizin ortak problemidir.
Bu hatırlatmalara vereceği tepkinin tarz ve tonu, hatta tepki verip vermeyeceğinin kararı tabii ki İslamoğlunun belirlemesindedir. Baştan da söylediğim gibi ben sadece ilmî ve vicdanî bir sorumluluğun gereğini yerine getirmeye çalıştım. Ötesi İslamoğlunun sorumluluk anlayışına kalıyor...
* Milli Gazete 15.02-13.03 www.akademya.org