BİR  MODERN  KUR'AN  TELAKKİSİ  BAĞLAMINDA  NESH  MESELESİ
                                                                                      Tarih: Mon 13 Mar 2006

                                                                                          Murat HAFIZOĞLU

Kur'an üzerinde hakkı verilmiş bir anlama faaliyetinin gerçekleştirilebilmesi için kendi içinde bütüncül ve tutarlı bir sisteme ihtiyaç bulunduğu açıktır. Üstelik bu sistemin sadece bütüncül ve tutarlı olması değil, aynı zamanda mümkün en üst seviyede nesnelliği/objektiviteyi sağlaması da esastır. Kur'an'ın hidayete erdirme özelliğinin tezahürü buna bağlıdır.
Ahkâm ayetleri ya da mücmel bırakılmış (kimi kıssalar gibi) diğer konular üzerindeki ihtilafı belli ölçülerde tolere etmek mümkün, hatta yerine göre gerekli iken, Din'in temeline (Usulüddîn) doğrudan taalluk edeceği, yani Din telakkisini belirleyeceği için itikadî meselelerde göreceliğin/öznelliğin mümkün olduğunca asgari seviyeye indirilmesi gerekir. Aksi halde neye nasıl inanılacağı konusunda meydana gelecek kargaşa ve belirsizlik, dinin varlık ve bekasına yönelik en büyük tehlike olarak sahne alacaktır. Kur'an'ın Yahudilik ve Hristiyanlık tecrübelerine yaptığı onca ısrarlı vurguyu bu merkezde ele almazsak, temel bir Kur'anî maksadı ıskalamış oluruz.

Anlama sisteminin nesnelliği, Usul-i Fıkıh ve Usul-i Tefsir kaynaklarında detaylarıyla işlenen hiyerarşik referans mekanizmasına intibak kabiliyeti ile doğru orantılıdır ki bu mekanizma Kur'an'ın, kısaca ve sırasıyla Kur'an, Sünnet ve Sahabî kavlinden oluşan üç naklî zeminde anlaşılması ilkesi üzerine oturur.

Modern zamanlarda Kur'an bağlamında en fazla tartışma konusu yapılan meselelerden birini, "nesh"i bu bağlamda ele almayı hedefleyen bu yazı, modern iddiaların mı, yoksa yüzyıllardan tevarüs edilen anlama tarzının mı daha objektif olduğu sorusuna kısmî bir cevap teşkil edecektir.

Nesh nedir?
Görüşlerine Fahruddîn er-Râzî vasıtasıyla muttali olduğumuz Ebû Müslim el-Isfehânî'yi hariç tutarak konuşursak, bir kısım Kur'an ayetleri arasında nesh ilişkisi cereyan etmediği iddiasının modern zamanlara ait olduğu görülmektedir. Ne var ki, neshin caiz ve vaki olmadığı konusunda gerek Kur'an'da gerekse de Sünnet'te herhangi bir açıklama bulunmadığı halde, neshi kabul etmeyenlerin önce bu görüşü bir kaziye-i muhkeme olarak kabul ve ardından da ilgili Kur'an ayetlerini bu doğrultuda tevil ettiği dikkatlerden kaçmamaktadır. Mesele Sünnet sahasında daha vazıh olduğu ve neshi kabul etmeyenler yaygın olarak Kur'an ayetleri etrafında spekülasyon yaptığı için, bu makalede nesh konusu Kur'an ile sınırlı bir çerçevede ele alınacaktır.
Sözlükte nesh, güneşin gölgeyi veya gölgenin güneşi, yaşlılığın gençliği ortadan kaldırmasında olduğu gibi, "bir şeyin, ardından geldiği başka bir şeyi izale etmesi" anlamına gelir.[1] Ayrıca bu kelime "istinsah", yani bir kitabın ikinci bir nüshasını oluşturmak için muhtevasını başka bir yere aktarmak anlamında da kullanılır.[2]

Farklı Usulcüler tarafından farklı cümlelerle tarif edilmiş ise de[3], Hanefî Usulcüler ve Fukaha neshi, sonra gelen delilin, önceki delilin bildirdiği hükmün uygulama zamanının dolduğunu beyan etmesi, yani bir "beyan-ı tebdil" olarak anlamışlardır.[4]

Buna göre Allah Teala tarafından vaz edilen herhangi bir hüküm, biz kullar bakımından ebedîdir; zira biz onun yürürlük süresi veya nesh edilip edilmeyeceği konusunda bir bilgiye sahip değiliz. Hükmü vaz eden Allah Teala ise, onun yürürlük zamanını ezelî ilmiyle bilmekte ve biz kullar için vakti geldiğinde onun peşine bir başka hüküm inzal buyurarak önceki hükmün uygulama zamanının bittiğini bildirmiş olmaktadır.

Neshin Kur'anî temelleri

Bu başlık altında Kur'an ayetleri arasında nesh ilişkisi bulunmasının caiz (mümkün) olduğu üzerinde durulacaktır. Neshin vukuu meselesini ise bir sonraki ara başlık altında ele alacağız. Neshin bir kısım Kur'an ayetleri arasında cereyan ettiğini söylemenin cevazına aşağıdaki ayetlerden istidlal edilmiştir:

1. "Biz bir ayetten her neyi nesh eder veya unutturursak, mutlaka ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir."[5]
Neshe karşı çıkanların genellikle bu ayetteki "nesh" kelimesi üzerinde dururken "unutturma"yı ya üstünkörü yorumlarla geçiştirdikleri veya son derece tehlikeli yorumlara saptıkları dikkat çekmektedir.[6] Bu noktaya geçmeden önce, ayetteki "nesh"ten ne anlaşılması gerektiği üzerinde duralım:
Her şeyden önce bu ayetin zahir ifadesinin umum bildirdiğini, bu sebeple –Elmalılı merhumun da belirttiği gibi– burada anlatılan neshin Kur'an ayetleri arasındaki nesh ilişkisini de içine aldığını inkâr etmenin bu ayetin zahirini inkâr anlamına geleceği açıktır. Dolayısıyla buradaki neshi Kur'an'dan önceki kitaplardaki nesh, Kur'an'ın o kitapların bir kısım ahkâmını neshi veya mushafa geçmemiş ayetlerde nesh gibi belli bir alana hasretmenin hiçbir delili yoktur.

Ayetteki "unutturma"ya gelince, buradaki "ننسها" kelimesinin "ننسأها" şeklindeki kıraatinin de mütevatir olduğu, hemen bütün tefsir kaynaklarının ortaklaşa naklettiği bir keyfiyettir. İlk okunuş "unutturma" anlamına gelirken, ikinci okunuş "erteleme" anlamına gelmektedir.[7] Ebû Hayyân, bu kelimenin okunuşu ile ilgili olarak 11 ayrı vecih zikretmiştir. Bu yazının çerçevesini taşmış olmamak için burada ayrıntıya girmeyeceğiz.[8]

Şu halde 2/el-Bakara, 106 ayetini, bu kelimeyi "ننسها" şeklinde okumak suretiyle tefsir etmek ne kadar normal ve gerekli ise, "ننسأها" şeklinde okumak suretiyle tefsir etmek de o kadar normal ve gereklidir. Bir başka şekilde söylersek, ilgili ayeti bu kelimenin mütevatir kıraatlerinden herhangi birini ihmal ederek veya görmezden gelerek yapılacak tefsir, her halukârda eksik olacaktır.

Peki bu kelimeyi "ننسأها" (ertelemek) şeklinde okuduğumuz zaman bu durum ayetin tefsirine, dolayısıyla bildirdiği hükme nasıl etki etmektedir? Öncelikle belirtelim ki, bu durumda ayeti, "Biz bir ayetten her neyi nesh eder veya ertelersek…" tarzında anlamamız gerekiyor. Bunun anlamı şudur: Biz bir ayetin bildirdiği herhangi bir hükmü nesh eder yahut ayetin nüzulünü ertelersek…"

Bu "erteleme"nin nesh bağlamında ne ifade ettiğine gelince, ayetten anlıyoruz ki Allah Teala bazı hükümlerin nüzulünü ertelemekte, geri bırakmakta ve onların yerine daha hayırlısını[9] veya dengini inzal buyurmaktadır. Bu da, "erteleme"nin tabiatı gereği, inzali ertelenen hükmün veya ayetin bir süre sonra indirileceği anlamını tazammun eder.

Kelimenin bu şekilde anlaşılması iki nükteyi mutazammındır:
1. Ayetteki "nesh" ile "erteleme" kelimeleri arasında bir "karşılıklılık" vardır.
2. Nesh mevcut bir hükmün tatbik süresinin dolduğunu anlatırken, "erteleme" mevcut hükmün tatbik süresinin –ertelenen ayet inene kadar– devam edeceğini anlatır.
3. "Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz (beddelnâ) zaman –ki Allah ne indirdiğini (ve ne indireceğini) bilir–, "Sen ancak bir iftiracısın" dediler."[10]
Önce burada da ayetin ifadesinin umumî olduğunu belirtelim. Her ne kadar bu ayetin Mekke'de inmiş olması dolayısıyla "ahkâmda nesh"e delalet etmeyeceği söylenmiş ise de[11] bu durum, ayetin şöyle anlaşılmasına engel değildir: Allah Teala, bir ayetin yerine başka bir ayet getirmiştir. Yani bir ayetin yerine başka bir ayet getirilmesi, vaki olmuş bir hakikattir.

Neshin "ahkâm" sahasına inhisar ettirilmiş olması da bu gerçeği değiştirmez. Zira şayet bu ayet ahkâm sahası dışındaki ayetler arasında bir değiştirmenin vuku bulduğunu anlatıyorsa, bunu ahkâm sahasını da içine alacak şekilde daha genel bir çerçevede düşünmemize bir mani yoktur. Zira dediğimiz gibi ayetin ifadesi umumîdir.
4. "Allah dilediğini siler, (dilediğini) bırakır. Ana Kitap O'nun katındadır."[12]

Bu ayet de neshin bir "beda"[13] olmadığını ifade etmesi bakımından konumuz bağlamında son derece önemli bir delalete sahiptir. Burada Allah Teala'nın, dilediği hükmü silip, dilediğini ibka ettiği ifade buyurulduktan sonra "Ümmü'l-Kitab"ın O'nun katında olduğunun vurgulanması, silinenin de, ibka edilenin de ilm-i ilahide mevcut ve –tabir doğruysa– bir "ilahi program" çerçevesinde olduğunu anlatmaktadır.

Neshin Kur'an bağlamında caiz olduğunu anlatan ayetler temelde bunlardır. Peki bu cevazın Kur'an ayetleri bağlamında pratik bir karşılığı var mıdır? Yani Kur'an'da nesh vuku bulmuş mudur? Şimdi birkaç örnek üzerinden bu sorunun cevabını arayalım:

Kur'an'da nasih ve mensuh ayetlere örnekler
Necva sadakası
1. "Ey iman edenler, peygambere gizli bir şey danışacağınız zaman, fısıltınızdan önce bir sadaka verin! Bu sizin için hem bir hayır hem de daha ziyade temizliktir. Fakat gücünüz yetmezse, şüphe yok ki, Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir."[14]

Görüldüğü gibi bu ayet, mali durumu yerinde olan sahabîlere Hz. Peygamber (s.a.v) ile gizli bir mesele konuşmak istedikleri zaman, önce fakirlere bir miktar sadaka verme yükümlülüğü getirmektedir. Sadece gücü yetmeyenler bu yükümlülükten muaf tutulmuştur.
Ancak hemen sonraki ayette bu yükümlülüğün kaldırıldığını görüyoruz:
"Fısıltınızdan önce sadakalar takdim etmekten korktunuz mu? Madem ki yapmadınız, Allah da sizi bağışladı, artık namaza devam edin, zekâtı verin ve Allah ve Resulü'ne itaat edin. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır."[15]

Her ne kadar suredeki dizilişleri peşpeşe ise de, ikinci ayetin ifadesinden, iki ayetin nüzulü arasında belli bir süre bulunduğunu anlıyoruz. Nitekim Hz. Ali (r.a)'nin bir dinarı 10 dirheme bozdurarak her gün bir dirhem sadaka vermek suretiyle Hz. Peygamber (s.a.v)'e özel meseleleri hakkında danıştığı, daha sonra bu hükmün nesh edildiğini söylediği nakledilmiştir.[16]

Her ne surette olursa olsun, burada ilk ayetin, ikinci ayet tarafından nesh edildiği, ikinci ayetin ifadesiyle açık bir şekilde belgelenmektedir. Dolayısıyla 12. ayette hükme bağlanan "sadaka verme" işinin bir emir değil, nedb/teşvik ifade ettiğini söylemenin tutarlı bir yanı yoktur.[17] Zira böyle olsaydı, 13. ayette ifade edilen durumu anlamak mümkün olmazdı. Orada "Fısıltınızdan önce sadakalar takdim etmekten korktunuz mu? Madem ki yapmadınız, Allah da sizi bağışladı" buyurulmak suretiyle bu işin isteğe bağlı ve teşvik amaçlı olmadığı ifade edilmektedir. Nedb/teşvik ifade eden bir işi yapmayanların affedildiğini belirtmenin ne anlamı olabilir?

Tahfif
2. "Ey Peygamber! Mü'minleri cihada teşvik et. Eğer sizden sabredici yirmi kişi olsa, ikiyüze galip gelirler. Ve eğer sizden yüz kişi olsa, kâfirlerden bine galip gelirler. Çünkü şüphe yok ki onlar, hakkı anlamaz bir kavimdirler."[18]

Görüldüğü gibi bu ayette mü'minlerden 20 sabırlı kişinin, ikiyüz kâfire galip geleceği, yine mü'minlerden sabırlı 100 kişinin de 1000 kâfire galip geleceği bildirilmektedir. Ancak hemen bir sonraki ayette[19] Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Şimdi Allah yükünüzü hafifletti ve bildi ki sizde bir zaaf var. Şimdi sizden sabredecek yüz kişi olursa iki yüz (kâfir)e galebe ederle; sizden bin (kişi) olursa, Allah'ın izniyle iki bin (kâfir)e galip olurlar ve Allah sabredenlerledir."[20]

Süleyman Ateş bu iki ayet hakkında şunları söyler:
"Müfessirlerin çoğunluğuna göre 66 ıncı âyet, 65 nci âyeti neshetmiştir. Neshi kabul etmeyen müfessir Ebu Müslim el-Isfahânî ise, birkaç delil ile bu âyetler arasında neshin bulunmadığını söylemiştir. Ona göre birinci âyette emir yoktur, bir durum bildirmektedir. Yüce Allah, sabreden yirmi mü'min olursa, bunların ikiyüz kâfiri yeneceğini söylüyor. İkinci âyette ise çoğunlukla bir cemâatin, kendilerinden on kat fazla bir cemâate dayanamayacağını bildirerek, mü'minler topluluğunun, en azından kendilerinden iki kat fazla bir topluluğu yeneceğini haber veriyor. Birinci âyet, sabreden mü'minlerin durumunu, ikinci âyet ise onlar kadar sabırlı olmayan mü'minlerin durumunu bildirmektedir. Bunlar arasında nesih, söz konusu değildir. Çünkü birinci âyetteki sabır ve azim vasfını taşıyan küçük mü'minler topluluğu, her zaman büyük işler başarırlar. Ama bunlar azdır. Herkesi bunlarla bir tutmak doğru olmaz. İkinci âyet genel olarak bütün mü'minlerin durumunu belirtmektedir. Birinci âyet özel bir şartı, ikinci âyet ise genel şartı değerlendirmektedir."[21]

Burada evvela şu noktayı tespit edelim: Eğer gerçekten bu iki ayet arasında –biri özel bir şartı, diğeri genel şartı belirlemek gibi– bir farklılık söz konusu ise, 66. ayette geçen "Şimdi Allah yükünüzü hafifletti" ifadesinin ne anlamı vardır? Şayet bu iki ayette farklı özelliklere sahip iki kesim mü'min anlatılıyor ve ilkinde sabırlı, ikincisinde ise sabr-u sebatında bir zaaf olan mü'minler kastediliyor ise, burada "hafifletme"nin zikredilmesinin hiç bir anlamı yoktur. Zira her iki ayette de "sabırlı" mü'minlerin, sayıca kendilerinden ne kadar üstün bir küffar topluluğuna galip geleceği haber verilmektedir.

Şu halde Ebû Müslim el-Isfehânî'nin, Ateş tarafından nakledilen, "Birinci âyet, sabreden mü'minlerin durumunu, ikinci âyet ise onlar kadar sabırlı olmayan mü'minlerin durumunu bildirmektedir. Bunlar arasında nesih, söz konusu değildir. Çünkü birinci âyetteki sabır va azim vasfını taşıyan küçük mü'minler topluluğu, her zaman büyük işler başarırlar. Ama bunlar azdır. Herkesi bunlarla bir tutmak doğru olmaz. İkinci âyet genel olarak bütün mü'minlerin durumunu belirtmektedir. Birinci âyet özel bir şartı, ikinci âyet ise genel şartı değerlendirmektedir" şeklindeki ifadeler, bizzat ayetlerin lafzına aykırıdır. Çünkü –tekraren söyleyelim– sadece 65. ayette değil, 66. ayette de "sabreden mü'minler" vurgulanmaktadır. Öyleyse buradaki "özel şart-genel şart" ayrımı nereden çıkarılmaktadır? Yoksa 66. ayetteki "sizden sabredecek yüz kişi olursa..." ifadesini "hükmü mensuh, metni baki" olarak mı göreceğiz?!

İkinci olarak, 66. ayette geçen "Şimdi Allah yükünüzü hafifletti" ifadesi, 65. ayette zikredilen durumun bizzat Yüce Allah tarafından değiştirildiğini, hükümden kaldırıldığını bildirmektedir. Zira açıktır ki, eğer bir hüküm hafifletilmiş ise, onda, hitap ettiği kitleye yönelik olarak açık bir değişiklik yapılmış demektir. Yani daha önce "ağır" olan bir hüküm kaldırılarak, yerine ondan daha hafif olan bir hüküm konulmuş ise, burada ağır olan hükmün yürürlükten kaldırılması söz konusudur.

Prensip olarak bunun tersi de böyledir. Yani eğer daha önce hafif bir hüküm mevcut iken, bilahare o hüküm, başka bir ayet ile ağırlaştırılmış ise, orada da bir nesh hadisesi vuku bulmuş demektir.

Bu yazının başında da ifade ettiğimiz gibi nesh, bir beyan türüdür; bir "beyan-ı tebdil"dir. Şu halde buradaki ve bir önceki örnekteki "hafifletmeler" de birer beyan ve beyan-ı tebdil olmaları hasebiyle Kur'an'da nesh bulunduğunun açık örnekleridir. Zira 65. ayette Allah Teala, sabreden mü'minlerin, sayıca kendilerinden 10 kat fazla olan bir kâfirler topluluğuna galip geleceklerini beyan buyurmaktadır. Bu, her hal-u kârda şer'î bir hükümdür. Keza ikinci ayette de, sabreden mü'minlerin, sayıca kendilerinden iki kat fazla olan kâfirler topluluğuna galip geleceklerini bildirmektedir. Bu da bir şer'î hükümdür. Burada iki şer'î hükümden ağır olan kaldırılmış ve yerine daha hafif olan diğer bir hüküm konulmuştur.

Dolayısıyla burada, "bu bir hafifletmedir, nesh değildir" gibi kelime oyunlarına başvurmanın hiçbir anlamı ve faydası yoktur. Adına ister nesh densin, ister hafifletme densin, burada –ve tabii "1." maddede zikrettiğimiz örnekte– bir hükmün, kendisinden daha hafif başka bir hüküm ile değiştirilmesi söz konusudur. Yani evvelki hüküm kaldırılmış, yerine bir başka hüküm getirilmiştir. Bunu bu şekilde kabul ettikten sonra adına ister nesh, isterse tahfif veya başka birşey diyelim, sonuç değişmeyecektir.

Ağırlaştırma
3. "Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlar hakkında başka bir yol gösterinceye kadar evlerde tutun."[22]

Bu ayet konumuz açısından son derece önemli ayetlerdendir. Zira burada Allah Teala'nın, bir hükmü geçici olarak indirdiği, ileride kaldıracağı ve yerine bir başkasını vaz edeceği iş'ar edilmektedir. Nitekim bu durum gerçekleşmiş ve bilahare nazil olan bir ayette şöyle buyurulmuştur: "Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun..."[23]

Diyelim 4/en-Nisâ, 15'teki "fuhuş"tan maksat –iddia edildiği gibi– kadın kadına ilişki (lezbiyenlik) dir ve diyelim ki karşı cinsler arasındaki cinsel ilişki ile bunun bir ilgisi yoktur.[24] Ancak mesele bununla bitmemektedir. Bu ayette Allah Teala'nın, bu kadınlar hakkında bir başka hüküm indirebileceği belirtilmektedir. Bilahare böyle bir hükmün indirilmediği kabul edilse bile –ki aşağıda zikredeceğimiz 24/en-Nûr, 2 ayeti bu konuda yeni bir hüküm getirmiştir–, bu ayet, Kur'an ayetleri arasında nesh ilişkisinin en azından cevazına delalet eder.

Aslında burada neshi reddetmek maksadıyla hareket edenlerin gözden kaçırdığı bir incelik vardır: Hükmün böyle muallakta bırakılmasının bir esprisi olmalıdır. Ayette zikredilen fuhuş suçunu irtikap eden kadınlar, geçici bir tedbir olarak evlerde hapsedilecektir. Eğer Allah Teala yeni bir hüküm indirmeden ecelleri gelip de ölürlerse, bu hapis onlar için bir ceza olacaktır. Eğer yaşarlarsa indirilecek yeni hükme göre muamele göreceklerdir.

Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta da şudur: Bu ayette geçen "fahişe" (fuhuş) kelimesi, bir başka ayette de geçmektedir: "Ey Peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayasızlık (fahişe) yaparsa onun azabı iki kat olur. Bu, Allah'a pek kolaydır"[25] 24/en-Nûr 2 ayetindeki "fahişe"nin evlilerin zinası olarak anlaşılması halinde aynı fiili işlemeleri halinde Peygamber hanımlarına uygulanan recm cezasının ikiye katlanması gerekecektir. Bu mümkün olmadığına göre (zira recm zaten öldürmedir), buradaki "fahişe"yi zina olarak anlamak mümkün değildir.[26]

Oysa bu iddia sahiplerinin gözden kaçırdığı bir husus var: Recm cezasını ikiye katlamak nasıl mümkün değilse, ev hapsi cezasını ikiye katlamak da aynı şekilde mümkün değildir. Dolayısıyla burada şöyle bir tafsilata gitmek kaçınılmazdır:

1. Kur'an'da geçen bütün "fahişe" (fuhuş) kelimeleri aynı anlamda kullanılmamıştır. Bunlardan bir kısmında (33/el-Ahzâb, 30 ayetinde olduğu gibi) "hayasızlık, edebe aykırı hareket", bir kısmında ise (4/en-Nisâ, 15 ayetinde olduğu gibi) doğrudan zina kastedilmiştir.

2. Ümmehat-ı mü'minin hakkındaki ayette geçen "azabın iki kat olması" hususu, dünyevi azabı değil, uhrevi azabı anlatmaktadır.

Netice
Konu hakkında daha fazla örnek zikretmek mümkündür. Ancak zikrettiklerimizden şu hususun aydınlığa kavuştuğunu söyleyebiliriz:

1. Kur'an'da zikredilen "nesh", "tebdil" vb. kelimelerin geçtiği ayetlerin söz dizimi, neshin bizzat Kur'an ayetleri arasında cereyan ettiğini göstermektedir.

2. Kur'an ayetlerinden bir kısmının diğer bir kısım ayetler tarafından nesh edildiği vakıasını inkâr maksadıyla hareket edenlerin davalarını ispatlayabilmek için zaman zaman hayli zorlama yorumlara başvurdukları görülmektedir.

--------------------------------------------------------------

[1] er-Râğıb el-Isfehânî, el-Müfredât, 746.
[2] et-Tehanevî, Keşşâfu Istılâhâti'l-Funûn. II, 1377.
[3] Bu tarifler için bkz. Ferhat Koca, İslam Hukuk Metodolojisinde Tahsis, 119 vd.
[4] Ebû Bekr el-Cassâs, el-Fusûl, II, 197 vd.; ed-Debûsî, Takvîmu'l-Edille, 228 vd.; es-Serahsî, el-Usûl, II, 53 vd.; İbn Hazm, el-İhkâm, I, 475 vd.; el-Gazzâlî, el-Müstesfâ, I, 108; Abdülalî Muhammed b. Nizâmiddîn el-Ensârî, Fevâtihu'r-Rahamût, II, 53.
[5] 2/el-Bakara, 106.
[6] Mesela Süleyman Ateş Kur'an Ansiklopedisi isimli çalışmasının "Nesh" ile ilgili bölümünde (VI, 188-191), bu ayette geçen "unutturma"yı, –Fahruddîn er-Râzî'nin "bir ihtimal" olarak gündeme getirmesinden de cesaret alarak– Hz. Peygamber (s.a.v)'in bazı ayetleri unuttuğu tezine dayanak teşkil edecek şekilde yorumlamakta ve şöyle demektedir: "… Bundan dolayı Hz. Peygamber'in, şerî'atinin genel yapısına zarar vermeyecek biçimde bazı âyetleri; özellikle vahiy kâtiplerinin fazla olmadığı, kendisinin çevresinde toplananların az olduğu ilk peygamberlik yıllarında inen kimi vahiyleri unutmuş olması normaldir. Fakat bunun dine bir zararı olmamıştır. Çünkü yüce Allah, onun unuttukları yerine onlardan daha iyisini veya onların benzerini vahyetmiştir. İşte, Bakara: 92/106. âyet, bu gerçeği vurgulamaktadır…" (Oysa bu ayet Medine'de nazil olmuştur.)

er-Râzî'nin, bu ihtimali, bir ayet hakkında söylenebilecek şeylerin tamamını imkân nisbetinde gündeme getirme adeti doğrultusunda zikretmesi ve hatta kuvvetliden zayıfa doğru zikrettiği ihtimallerin sonuncusu olarak dile getirmesi, bu ayetin Hz. Peygamber (s.a.v)'in bugün elimizde bulunan Mushaflarda mevcut bazı ayetleri unuttuğu şeklindeki yaklaşıma yeterli delili sunmaz.

Öte yandan Ateş bu tezine birtakım rivayetleri delil getirmekle, konu hakkındaki rivayetlere itibar edilmesini onayladığını göstermiş olmaktadır. Öyleyse bu noktada tutarlı olabilmesi için, önceleri Kur'an ayetleri meyanında indirildiği halde, bilahare Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından da, Sahabe tarafından da unutulan –yani hem metni, hem de hükmü, yahut sadece metni nesh edilmiş olan– ayetler bulunduğunu anlatan rivayetleri de kabul etmesi gerekir. Ebû Mûsâ el-Eş'arî 'r.a)'nin, "Biz vaktiyle, gerek uzunluk, gerekse şiddet bakımından Berâe (Tevbe) suresine benzettiğimiz bir sure okurduk. Sonra o sure bana unutturuldu…" (Müslim, Zekât, 119) sözleriyle anlattığı durum buna örnektir.
Keza İbn Abbas (r.a)'ın, "Ademoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, bir mislini daha isterdi…" cümlesinin ayet olup olmadığı konusunda tereddüt izhar etmesi de (bkz. Müslim, aynı yer) bu cümlenin, tilaveti mensuh bir ayet olması ihtimalini güçlendirmektedir.
Bu ve benzeri rivayetler, şu anda elimizdeki mushafta mevcut olduğu halde, bazı ayetlerin, Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından unutulduğunu anlatan rivayetlere göre tercihe daha layıktır. Zira en azından burada Hz. Peygamber (s.a.v)'in, başkalarını sakındırdığı bir işin (Kur'an'ı unutmak) kendi başına gelmiş olmaktan tebriesi vardır…

[7] İbn Atıyye, el-Muharraru'l-Vecîz, I, 192; er-Râzî, et-Tefsîru'l-Kebîr, III, 226; Ebû Hayyân, el-Bahru'l-Muhît, I, 551.
[8] Ebû Hayyân, I, 550.
[9] Buradaki "daha hayırlı"yı şöyle anlamak mümkündür:
1. Önceki hükümden daha hafifi indirilecektir. Bu durumda, sonra inen ayet, mü'minler için bir kolaylık getirdiği için hayırlı olacaktır.
2. Önceki hükümden daha ağırı indirilecektir. Bu durumda hükmün ağırlaştırılması, mü'minler için daha fazla mükâfata müncer olacak, dolayısıyla yine onların hayrına olacaktır.
[10] 16/en-Nahl, 101.
[11] M. Said Şimşek, Kur'an'da İki Mesele, 92.
[12] 13/er-Ra'd, 39.
[13] Önceden meçhul olan bir durumun, bilginin veya olgunun, zaman içinde anlaşılması, önceden akla gelmeyen bir düşüncenin bir zaman sonra akla gelmesi anlamındadır.
[14] 58/el-Mücâdele, 12.
[15] 58/el-Mücâdele, 13.
[16] Bkz. et-Taberî, Câmi'u'l-:Beyân, XII, 12-13; İbn Kesîr; Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm, IV, 326-327.
[17] Bkz. Ateş, a.g.e., XVI, 54-61.
[18] 8/el-Enfâl, 65.
[19] İlk örnekteki gibi bu iki ayetin de tertipte peşpeşe gelmiş olması, nüzul tarihi bakımından aralarında bir zaman dilimi olmadığını göstermez. İbn Abbâs (r.a), bu iki ayetin nüzulü arasında uzun bir süre bulunduğunu söylemiştir. Bkz. İbnu'l-Arabî, Ahkâmu'l-Kur'ân, II, 877.
[20] 8/el-Enfâl, 66.
[21] Ateş, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, III, 532-3.
[22] 4/en-Nisâ, 15.
[23] 24/en-Nûr, 2.
[24] Bkz. Ateş, Tefsir, II, 227-228.
[25] 33/el-Ahzâb, 30.
[26] Bkz. Ateş, Ansiklopedi, XXIII, 343-346.

  Tarih: Fri 04 Nov 2005 (5160 okuma)

Muhammed Ali es-SÂBÛNÎ
(Türkçesi: Ömer Fâruk TOKAT)
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
Allah Teâlâ'ya hamd ve âlemlere rahmet olarak gönderilen O'nun değerli elçisi efendimize salât u selâm ederiz.

Değerli kardeşim Prof. Dr. Süleyman Ateş'in, Türkçe olarak yayınlanan İslâmî Araştırmalar dergisindeki “Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir” başlıklı yazısını[1] çevirmen aracılığıyla okudum. Hz. Âdem (a.s.) hasebiyle kardeşleri olan insanları savunma gayreti için kendisini kutluyorum; Mezkur makâleden anlaşıldığı üzere, sayın Ateş hiç bir insanın cehenneme gitmesini istememektedir. Bu, her mü’minin hatta her aklı başında insanın, beşeriyetin bütün fertleri için arzu ettiği değerli bir insânî taleptir. Çünkü bizler, bütün bir insanlık olarak kardeşiz ve Hz. Âdem'in çocuklarıyız. Nitekim Allah Teâlâ bunu şöyle ifade eder: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının” (Nisâ, 1). Dolayısıyla akl-ı selîm bir insanın diğer insan kardeşlerinin kurtulmasını arzu etmemesi düşünülemez.
Ancak sayın Ateş'in makalesinin başlığı insanı şaşırtmakta ve dehşete düşürmektedir. Biz Müslümanlar olarak cennetin “tekelimizde” olduğunu hiç öne sürdük mü ki? Yoksa bu iddia hemcinsleri ve dindaşları hususunda ırkçı, mutaassıp ve tutucu bir karaktere sahip olan Yahudi ve Hıristiyanlara ait değil midir?
Cennete girme hususunda “tekelci” bir yaklaşıma sâhip olanların Yahûdî ve Hıristiyanlar olduğunu Kur’ân-ı Kerim haber vermektedir: “ ‘Yahudi veya Hıristiyan olmayan kimse elbette cennete girmeyecek’ dediler.” (Bakara, 111). Yani Yahudîler yalnızca kendilerinin cennete gireceğini, Hıristiyanlar da yine yalnızca Hıristiyanlık dinine mensup olanların cennete gireceğini iddia ettiler. Allah Teâlâ ise her iki grubu da yalanlayarak “Bu onların bir kuruntusudur. Sen de onlara: ‘Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delilinizi getirin’ de.” (Bakara, 111) buyurmaktadır. Yani Allah'ın cenneti diğer insanlara değil, yalnızca size tahsis ettiğine dair apaçık delil ve bürhanlarınızı getirin. Eğer “cennete Yahudi ve Hıristiyanlardan başka hiç kimse giremez” iddianızın doğru olduğunu düşünüyorsanız delilinizi gösterin buyrulmaktadır. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim nassının da açıkladığı üzere, bu iddianın sâhipleri, Müslümanlar değil, Yahudi ve Hıristiyanlardan oluşan ehl-i kitaptır. Allah'a hamdolsun ki biz Müslümanlar, cennetle ilgili bu “tekelci” iddiadan beriyiz.
Cennete Girmek İçin Kur’ânca Belirlenen Birtakım Şartlar Vardır
Şüphesiz Cennet kimsenin “tekelinde” ve mülkünde değildir. Yani orası, hiç kimsenin dilediğini sokabileceği, dilediğine de yasaklayabileceği özel bir alan değildir. Bilakis o Allah'ın (azze ve celle) elinde ve mülkündedir. Cennete girmenin Kur'ânca belirlenen ve mutlaka uyulması ve yerine getirilmesi gereken birtakım şartları vardır. Malum olduğu üzere Kur’ân-ı Kerîmimiz güneşin gün ortası parlaklığı kadar açık ve nettir.
Dostumuz sayın Prof. Dr. Süleyman Ateş, bu düşüncesiyle ilgili tutucu ve mutaassıp bir tavır sergilemeyerek sağlıklı ve sakin bir tartışmaya hazır olduğunu belirtirse sevinir ve müteşekkir oluruz. Bu tartışmada doğruya ulaşmaktan başka bir hedefimin olmadığını burada bâhusûs belirtmek isterim. Hedefimiz, doğruya ulaşmak ve Kitâb-ı Azîz'in getirdiği saf hakîkati hiçbir taassuba ve tutuculuğa mahal bırakmadan bulmak olsun.

Kur’ân-ı Kerîm, gerek Hz. İsâ'nın, gerek Hz. Muhammed'in (sallallâhualeyhivesellem) ve hatta bütün peygamberlerin –Allah'ın salâtı hepsinin üzerine olsun– diliyle, cennete girmek için birtakım şartlar belirlemiştir. Bu şartları şöyle sıralamak mümkündür: Allah'a, kitaplara, peygamberlere, âhiret gününe ve Kur’ân-ı Kerîm'in getirdiği her şeye, tahrif etmeden, saptırmadan ve değiştirmeden, “işittik ve îmân ettik” teslimiyetiyle inanmaktır. Nitekim Allah Teâlâ bunu şöyle açıklar: “Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene îmân etti, müminler de (îmân ettiler). Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine îmân ettiler. ‘Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır’ dediler.” (Bakara, 285).
Peygamberler arasında ayrım yapmanın manası, onların bazılarına inanıp bazılarına inanmamaktır. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette bunu şöyle açıklar: “O kimseler ki ne Allah’ı tanırlar ne rasûllerini ve o kimseler ki Allah’ı tanıdığını iddia edip rasûllerini tanımayarak, Allah ile elçilerini birbirinden ayırmak isterler. Ve o kimseler ki ‘rasûllerin bazısına îmân ederiz, bazısını reddederiz’ derler ve böylece îmân ile küfür arasında bir yol tutmak isterler. İşte bunlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir.” (Nisâ, 150). Bütün müfessirlere göre bu âyet-i kerîme Yahûdi ve Hıristiyanlar hakkında nâzil olmuştur. Çünkü peygamberlerin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddedenler onlardır; Yahûdiler Hz. Mûsâ'ya îmân ederken Hz. İsâ ve Hz. Muhammed'i inkâr etmekte; Hıristiyanlar ise Hz. İsâ'ya îmân ederken Hz. Muhammed'i reddetmektedirler. Bu yüzden Allah Teâlâ “İşte bunlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir.” buyurarak onların hepsinin kâfir olduğuna hükmetmiştir.

Yahudî ve Hıristiyanların Kâfir Olduğu Kesin Âyetlerle Sâbittir
Yukarıda da belirttiğimiz üzere mezkur âyet-i kerîme dinsizlerle ve müşriklerle değil, ehl-i kitâb ile ilgilidir. Makâlenin yazarı değerli dostumuz Prof. Dr. Süleyman Ateş'e soruyoruz: Yahûdi ve Hıristiyanlar Hz. Muhammed'in peygamberliğine imân etmekte ve Kur’ân-ı Kerîm'e inanmakta mıdır? Eğer sayın Ateş'in bu soruya cevabı “evet”se Kur’ân-ı Kerîm'in onlarla savaşılmasına yönelik hükümleri ve onların küfür ve sapkınlık içinde olduklarını belirten âyetleri nasıl açıklanacaktır? Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde, Allah’a da, âhiret gününe de îmân etmeyen, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayan, hak dinini (İslâm'ı) din olarak benimsemeyen kimselerle zelil bir vaziyette tam bir itaatle, cizye verinceye kadar savaşın.” (Tevbe, 29).

Biz Müslümanlar, kıldığımız namazların her rekatında Fâtiha sûresini okuruz ve bu sûrede “Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil.” âyeti vardır. Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem) buradaki “Gazaba uğrayanları” Yahûdiler; “sapkınları” ise Hıristiyanlar olarak tefsir etmiştir. Takdir edersiniz ki, Hz. Peygamber'in bu tefsirinden sonra artık kimseye söz düşmez (bu hadis için İbn Kesîr'e bakınız). Kur’ân-ı Kerim'de Yahûdi ve Hıristiyanları cehennem konusunda müşriklerle eş tutan bir çok âyet vardır: “Gerek Ehl-i kitaptan, gerek müşriklerden olan kâfirler, hem de devamlı kalmak üzere cehennem ateşindedirler. Onlar bütün yaratıkların en şerlisidirler.” (Beyyine, 6). Yahûdilerle ilgili şöyle buyrulmaktadır: “Küfürleri ve Meryem hakkında pek büyük bir iftirada bulunmaları sebebiyle (lânete uğramışlardır)” (Nisâ, 156). Hıristiyanlarla ilgili şöyle buyrulmaktadır: “Andolsun ki, ‘Meryem oğlu Mesih, Allah'tır.’ diyenler kâfir olmuşlardır.” (Mâide, 17); “And olsun ki, ‘Allah üçten biridir’ diyenler kâfir olmuştur.” (Mâide, 73). Yine Hıristiyan ve Yahûdilerle ilgili şöyle buyurulur: “Yahudiler ve Hıristiyanlar ‘Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz’ dediler. De ki: Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor?” (Mâide, 18).

Bütün bu âyet-i kerîmeler, Yahûdi ve Hıristiyanların küfür içinde olduğunu açık bir şekilde belirtirken ve onlar Allah'ı ve Rasûlü'nü yalanlayıp dururken ve hak dîni kabul etmezken biz onların îmân sahibi olduklarına ve cennete gireceklerine nasıl hükmedebiliriz? Üstelik Allah Teâlâ Hz. Îsâ'nın diliyle şöyle buyurur: “Oysa Mesih, ‘Ey İsrailoğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin; kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir, zulmedenlerin yardımcıları yoktur’ dedi.” (Mâide, 72).

Onları cennete girmekten mahrum bırakan biz değiliz; ancak onlar küfrederek, Üzeyr ve Mesîh'in Allah'ın oğlu olduğu iddiasında bulunarak, Mesîh'in çarmıha gerildiğine inanarak ve ona ilahlık isnad ederek cennete girmekten yüz çevirdiler.

Kur’ân-ı Kerîm onların küfrettiğini, İsâ'yı ilahlaştırdıklarını veya Üzeyr'in Allah'ın oğlu olduğunu veya “üçün üçüncüsü” olduğunu öne sürerek Allah'a ortak koştuklarını anlatmaktadır.

Günümüz Yahudi ve Hıristiyanları içinde Hz. Muhammed'in (sallallâhualeyhivesellem) peygamberliğine imân eden ve Kur’ânın doğruluğuna inananlar var mıdır? Böyle birileri varsa bunlar nerede yaşamaktadır? Bizim gezegenimizde mi, yoksa Zühre ya da Merih gibi bir yerde mi? Yahûdi veya Hıristiyan olup da Yahûdîlik veya Hıristiyanlık dinine bağlı kalan, Allah'ın cennete girmenin şartı olarak belirlediği bütün kitaplara ve peygamberlere îmân eden bir kişiyi bize gösterebilir misiniz ki onun ehl-i îmândan olduğunu kabul edelim? Eğer böyle biri yoksa bu meyanda söylenilen bütün sözler birtakım hayal ve rüyalar olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir.

Cennete girmek için Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)'e  îmân etmek ve ona tâbi olmak şarttır

Değerli dostumuz Prof. Dr. Süleyman Ateş'e demek isteriz ki, cennete girmenin olmazsa olmaz şartı, Hz. Muhammed'e (sallallâhualeyhivesellem) îmân etmek ve Allah'tan getirdiği her şeye tâbi olmaktır. Yoksa sayın Ateş'in –Allah onu affetsin– “Yahûdi ve Hıristiyanların Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem)'e, ona vahiy geldiğine ve getirdiklerinin hak olduğuna inanmaları durumunda kendi dinleri üzere ibadet etmeleri cennete girmeleri için yeterlidir. Dinlerini terk edip Hz. Peygamber'in dînine tâbi olmaları şart değildir” mealindeki iddiası olabildiğince problemli ve anlamsızdır. Daha önce de belirttiğimiz üzere ne Hıristiyanlık inancının lideri Vatikan'daki “büyük Papa”, ne de en alt seviyedeki bir papaz ya da haham, yani Yahûdi ve Hıristiyanlardan hiç kimse Peygamberimizin ve Kur’ân-ı Kerîm'in hak olduğuna inanmamaktadır. Bütün Yahûdi ve Hıristiyanlar Hz. Muhammed'in peygamberliğini yalanlamaktadır. Farz-ı muhal kabîlinden bir an için onların Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)'in peygamberliğine inandıklarını, Mesîh'in ilahlığını ve Allah'ın oğlu olması şeklindeki inançlarını tashih ettiklerini düşünsek bile bu yeterli değildir; Mutlaka, Hâtemu'l-Enbiyâi ve'l-Murselîn olan Hz. Muhammed'e (sallallâhualeyhivesellem) tâbi olmaları ve onun getirdiği dîne ters düşen dîni terk etmeleri gerekir ki bu Allah Teâlâ'nın yüce kitâbında zorunlu kıldığı bir şarttır. Şurası kesin bir vâkıadır ki, Hz. Peygamber Yahûdi ve Hıristiyanların öne sürdüğü gibi sadece Araplara değil, bütün beşeriyete gönderilmiştir. Yahudi ve Hıristiyanlarla Hz. Peygamber'in risâletiyle ilgili tartışmalarımızda kendilerine apaçık deliller getirdiğimizde, “O Arapların peygamberidir, dolayısıyla ona tâbi olmak bize vâcip değildir.” derler. Ama biz şu an Müslümanlarla ve Müslümanlara tefsir ve diğer şer’î ilimler dersleri veren Prof. Dr. Süleyman Ateş'le karşı karşıyayız. Şimdi onlara soralım: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in risâleti Araplarla mı sınırlıdır yoksa bütün insanlığı bağlayan bir kapsayıcılık mı ifade etmektedir? Bu sorunun cevabı çok açıktır; “Ey Rasûlüm! Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik.” (Sebe, 28); “Ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah tarafından gönderilen Peygamberim.” (A'râf, 158) âyetleri sebebiyle Hz. Muhammed'in (sallallâhualeyhivesellem) peygamberliğinin umûmî olduğunu hiç kimse inkâr edemez. O halde Hz. Peygamber bütün insanlığa gönderilmişse ona tâbi olmanın vâcip olmadığı nasıl söylenebilir? Yoksa Allah Teâlâ ona îmân etmeyi vâcip kılıp daha sonra ona muhâlefeti ve tâbi olmamayı mübah mı addetmiştir?!

Allah Teâlâ Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)'e îmân etmeyi, onu desteklemeyi ve getirdiklerine tâbi olmayı bütün peygamberlere farz kılmış ve bu hususta onlardan söz (ahd ve mîsâk) almıştır: “Hani Allah, peygamberlerden: ‘Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz’ diye söz almış, ‘Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?’ dediğinde, ‘Kabul ettik’ cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: ‘O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim’, buyurmuştu.” (Âl-i İmrân, 81) O halde, bütün Peygamberler Hz. Muhammed'in dönemine yetişmeleri durumunda ona tâbi olmayı kabul etmişken o peygamberlerin ümmet ve tâbilerinin Hz. Muhammed'in dînine tâbi olmakla mükellef olmadığını söylemek ne kadar gerçekçidir? Şüphesiz bu, garip bir durum ve çok tuhaf bir İslâm anlayışıdır.

Allah Teâlâ Yahûdi ve Hıristiyanların îmânının sahih olması için Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)'e tâbi olmalarını zorunlu kılarak şöyle buyurur: “Onlar ki yanlarında Tevrat ve İncil'de yazılı bulacakları o Rasûle, o ümmî Peygambere ittiba' ederler.” (A'râf, 157) Bu âyette sözü edilen peygamber kimdir? Hz. Mûsâ mıdır? Hz. İsâ veya Hz. Nûh ya da Hz. İbrâhim midir? Hiç şüphesiz, burada zikredilen peygamber Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)'dir. Çünkü âyet-i kerîme o peygamberi ümmîlikle vasıflamış ve Tevrat ve İncil'de adının geçtiğini belirtmiştir. Bu vasıflara sahip olan peygamber de Hz. Muhammed'den başkası değildir. Allah Teâlâ burada peygambere imân etmekten veya risâletini tasdik etmekten değil ona tâbi olmaktan söz ediyor. Tâbi olmak ise onun getirdiği şerîatla amel etmek ve dînine sarılmaktır. Yoksa zorunluluk ve ittibâ içermeyen îmânın anlamı yoktur. Bu aynı zamanda Allah'ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamber'i tasdik etmenin şartlarından değil midir?! Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar.” (Bakara, 137) Bu âyette de görüldüğü üzere hidâyetin şartı Müslümanların îmân ettiği her şeye îmân etmektir ki Müslümanlar son peygamber Hz. Muhammed'e (sallallâhualeyhivesellem) ve onun getirdiği İslâm dînine tâbi olurlar.

İslâma ters düşen her din merdûddur
Allah Teâlâ Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)'in getirdiği İslâm dînine ters düşen her dîni reddetmiş ve mensupları dinlerini yaşasalar bile o dinlerin kendi indinde makbul olmayıp merdûd olduğunu belirtmiştir. Çünkü Son Peygamber'in gelmesiyle bütün dinler son bulmuştur. Allah Teâlâ İslâm'ın dışındaki dinleri kesinlikle kabul etmeyeceğini ifade ederek şöyle buyurur: “Her kim İslam'dan başka bir din ararsa asla kabul edilmez ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olur.” (Âl-i İmrân, 85). Allah Teâlâ bu âyette İslâm'dan başka din arayanların isyan, sapkınlık ve hüsran içinde olduğunu belirtir ve şöyle buyurur: “Allah katında din, şüphesiz İslam'dır.” (Âl-i İmrân, 19) Yani Allah'ın, Hz. Muhammed'in (sallallâhualeyhivesellem) getirdiği İslâm dîninden başka, kabul ettiği bir din yoktur. İslâm lafzı mutlak olarak kullanıldığında onunla İslâm dîninden başka bir din kastedilmez. Nitekim şu âyet-i kerîmede bu çok açıktır: “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim.” (Mâide, 3) Şimdi akıl sahibi bir insan buradaki “İslâm” ile Hz. Nûh'un, Hz. İbrâhim'in, Hz. Mûsâ veya Hz. İsâ'nın Allah'ın hükmüne teslim olmaları mânasında Müslümanlar olmaları ve tevhîdi getirmiş olmaları hasebiyle, getirdikleri dinlerin kastedildiğini söyleyebilir mi? Yoksa bu âyetteki “İslâm”dan maksat yalnızca Hz. Muhammed'in (sallallâhualeyhivesellem) getirmiş olduğu din değil midir? Hiç kuşku yok ki, bu âyet-i kerîme Kur’ân-ı Kerîm'in nüzûlünün tamamlanmasından sonra İslâm ümmetini muhatap alarak inmiştir!

Allah Teâlâ ayrıca şöyle buyurur: “...ancak Müslüman olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102). Burada Hz. Mûsâ ve Hz. İsâ tevhîd mesajını getirdikleri için Yahûdilik ya da Hıristiyanlık dinleri üzere can vermemiz mi kastedilmektedir, yoksa âyet-i kerimede kastedilen, yalnızca İslâm dîni midir? Bütün bunlara rağmen değerli dostumuz Prof. Dr. Süleyman Ateş, herhangi bir semâvî dîne mensup olan kimsenin –kendi dîni üzere kalsa bile– cennetle müjdelendiğini nasıl söyleyebilmektedir? Cenâb-ı Allah böyle kimselerin hüsrân ve isyân içinde olduğuna ve cehennemde ebedî olarak kalacaklarına hükmetmişken sayın Ateş'in bu sözleri ne anlama gelmektedir?

Bu sözlerden hangisi doğrudur? “...o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olur.” (Âl-i İmrân, 85) buyuran Allah'ın sözü mü yoksa cennetin kapılarını sonuna kadar açan ve bütün dinlerin mensuplarına, “Kendi dîninize bağlı olarak yaşamanız sorun değil. Hâtemu'l-enbiyâi ve'l-murselîn'e tâbi olmasanız bile, buyurun cennete esenlikle ve selâmetle girin.” diyen Prof. Dr. Süleyman Ateş'in sözleri mi?! Doğrusu sayın Ateş'in bu aceleciliğine ve Kitab ve Sünnet’in kat’î nasslarına olan muhâlefetine şaşırmamak elde değil. Değerli dostumuza soruyoruz: Kendisi Hz. Peygamber'in sünnetini reddedenlerden midir yoksa ona inanan ve tasdik edenlerden mi? Ben şahsen sayın Ateş'in böyle bir soruya Sünnet’in Sâhibine (sallallâhualeyhivesellem) saygı göstererek ve hürmet sadedinde başını saygıyla eğerek mukabelede bulunanlardan olduğunu düşünüyorum. O halde İmâm-ı Müslim'in Sahîh'inde rivâyet ettiği, Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem)'in şu sözüne kulak verelim: “Nefsimi elinde tutan (Allah'a) kasem olsun ki, bu ümmetten her kim -Yahudi olsun, Hıristiyan olsun- beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa mutlaka cehennem ehlinden olacaktır.”

Görüldüğü üzere Allah Teâlâ Yahudi ve Hıristiyanların inançlarını terk ederek İslâm dînine girmemeleri durumunda cehenneme gireceklerine hükmetmiştir. Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem), hak dîne tâbi olup, kendisinin peygamberliğine ve getirdiği kitâba îmân etmedikçe onların cehennemlik olduğunu açıklamıştır. O halde kafamıza göre ahkam keserek Yahûdi ve Hıristiyanların cennete gireceğini söylememiz ve Kitâp ve Sünnet’e muhâlefet etmemiz kesinlikle caiz değildir. Bütün insanların cennete girmesini arzu edebiliriz ancak cennetin anahtarları ne biz Müslümanların ne de keşiş ve ruhbânın elindedir. Allah Teâlâ Hz. Peygamber'e muhâlefeti gazap ve öfkesine sebep addetmiştir: “O'nun (Peygamber'in) emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belanın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.” (Nûr, 63). Hz. Peygamberin emrine aykırı hareket edenler bile böyle anlatılmışken ona hiç inanmayan ve Allah –azze ve celle– den getirdiklerine tâbi olmayanların durumu nasıl olur?

İslâm üstündür; ona üstün gelinemez
İslâm semâvî mesajların en sonuncusudur. Allah Teâlâ bütün dinlerin kemâlâtını onda toplamış ve elçisi Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)'i diğer bütün dinleri nesheden, hükmedici bir peygamber olarak gönderdiğini kesin nasslarla bildirmiştir: “O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Resûlünü hidayet ve Hak Din ile gönderendir.” (Tevbe, 33). Âyet-i kerîmenin “Bütün dinlere üstün kılmak için” kısmının mânâsı Yahûdilik, Hıristiyanlık ve diğer dinlerin hepsinden üstün kılmak için anlamındadır.

Tefsîr âlimlerinin önde gelenlerinden Allâme Ebu's-Su‛ûd, tefsîrinde der ki: Allah Teâlâ vaadini İslâm dinini üstün kılarak gerçekleştirmiştir. Şöyle ki, İslâm’ı son din yapmış ve onun dışındaki bütün dinleri mağlup ve makhûr kılmıştır (bkz. Tefsîru Ebî’s-Su‛ûd). Allah Teâlâ, bir başka âyet-i kerîmede de şöyle buyurur: “Sana da (Ey Muhammed,) önündeki kitap(lar)ı doğrulayıcı ve ona 'bir şahid-gözetleyici-hâkim' olarak Kitab'ı (Kur'anı) indirdik.” (Mâide, 48). Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm, kendisinden önceki kitaplara hükmeden ve onları denetleyen bir kitaptır. Nitekim hâfız İbn Kesîr bu âyetin tefsirinde şöyle der: Kur’ân-ı Kerîm, önceki kitapların doğru ve muharref yerlerini denetleyen ve onlara şâhitlik eden bir kitaptır. Allah Teâlâ Yahûdi ve Hıristiyanların, kitaplarını tahrif ettiklerini şöyle anlatır: “Yahudilerden bir kısmı, (Allah'ın kitabındaki) kelimeleri esas mânâsından saptırırlar.” (Nisâ, 46). Hıristiyanlarla ilgili de şöyle buyurur: “kendilerine zikredilen (Kitab'ın) önemli bir bölümünü unuttular.” (Mâide, 14). Yani İncil'in hükümlerinden bir çoğuyla amel etmeyi bıraktılar. “Bu yüzden Biz de aralarına kıyamet gününe kadar sürecek kin ve nefret bıraktık.” (Mâide, 14) O halde gerçek Tevrat nerededir ve kendisine sarılanı cennete götürecek asıl İncil nerededir?

Hz. Muhammed'in (sallallâhualeyhivesellem) bi'setinden sonra bile olsa, semâvî dinlerden herhangi birine tâbi olan kimse Allah'ın azabından kurtuluyorsa Müslümanların da Kur’ânla amel etmeyi bırakmaları mümkün olur. Oruç emrini veya meselâ cihâd farîzasını bırakarak insanlara kıtâl ve cihâd gibi meşakkatli teklifler yüklemeyen İncil'e tâbi olmalarında bir sakınca görülmez. İncil'de geçen “Bir yanağına vururlarsa diğerini çevir” sözüne göre amel ederek zevk u sefâ içinde yaşayabilirler ki bu görüş hiç bir Müslüman tarafından kabul edilmez.

Bakara âyetini tamamıyla yanlış anlamak
Değerli dostumuz Bakara âyetini yanlış anlamıştır. Âyet şöyledir: “Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir” (Bakara, 62). Sayın Ateş bu âyete bakarak herhangi bir semâvî dîne mensup olan herkesin cennete gireceğini zannetmektedir. Bundan dolayı dergideki mezkûr makalesinde “Bu Kur’ân, herhangi bir semâvî dîne mensup olan, Allah'a ve âhiret gününe inanan ve amel-i sâlih işleyen herkese cenneti müjdelemektedir.” demekte ve yukarıdaki âyeti bu iddiasına mesned kılmaktadır. Halbuki âyet-i kerîmeden böyle bir anlam çıkarmak mümkün değildir. Çünkü âyet inanan grupları sıralayarak Hz. Mûsâ zamanında yaşayıp da kendisine îmân eden Yahûdîlerden, Hz. İsâ'nın zamanında kendisine îmân eden Hıristiyanlardan ve Hz. Muhammed'in (sallallâhualeyhivesellem) peygamberliği döneminde kendisine inanan müminlerden söz etmektedir. Şüphesiz bu peygamberlere tâbi olanlar yaşadıkları dönem içinde peygamberlerini tasdik edip onlara tâbi olmuşlarsa cennete gireceklerdir. Ancak îmân etmeyenler cehenneme girecektir. Nitekim Allah Teâlâ bunu şöyle anlatır: “İsrailoğullarından bir zümre inanmış, bir zümre de inkâr etmişti.” (Saf, 14). Bu yüzden Hz. Muhammed'in (sallallâhualeyhivesellem) bi'setinden sonra Hz. Mûsâ'ya veya Hz. İsâ'ya tâbî olmak ve onların kitaplarıyla amel etmek câiz değildir. Bilakis Kur’ân'a tâbi olmak ve bütün peygamberlere îmân etmek mutlaka gereklidir. Bu yüzden Hz. Peygamber Hz. Ömer'in Tevrat'tan bazı sayfalar okuduğunu gördüğünde kendisine kızmış ve şöyle demiştir: “Allah’a kasem olsun ki Musa hayatta olsaydı bana tâbi olmaktan başka bir şey yapmazdı.” (hâfız İbn Kesîr'in tefsirine bkz.)

Sayın Ateş (Allah onu bağışlasın) aynı zamanda Mâide âyetini de yanlış anlamakta ve Hıristiyanlar, İslâm'a girmeyerek kendi dinlerine tâbi olmaya devam etseler bile Allah Teâlâ'nın kendilerini övdüğünü sanmakta ve âyetin kendisine delil olduğunu düşünmektedir. Yani Hz. Muhammed'e (sallallâhualeyhivesellem) tâbi olmayarak kendi dînine bağlı kalan Hıristiyanların ehl-i îmândan olduğunu ileri sürmektedir. Âyet-i kerîme şöyledir: “Onlar içinde îmân edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da ‘Biz Hıristiyanlarız’ diyenleri bulacaksın.” (Mâide, 82). Şâyet sayın Ateş âyet-i kerîmeyi tamamlasaydı, onun Hıristiyanlardan belirli insanlar için indiğini görürdü; Şüphesiz âyet, Habeşistanlı bir grup Hıristiyanla ilgilidir. Habeşli bir grup Hıristiyan Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem) ile buluşup Kur’ân-ı Kerîm'i dinlediklerinde çok müteessir olmuş, ağlamaya başlayarak Müslümanlıklarını ilan etmişlerdi. O denli ağlamışlardı ki sakalları gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Daha sonra bu insanlar Müslümanlıklarını ilan ederek Necâşî'ye dönmüşlerdi. Âyet-i kerîmenin devamı şöyledir: “Bunun sebebi, onların içinde bilgin keşişlerin ve dünyayı terk etmiş rahiplerin bulunmasıdır ve bunlar büyüklük taslamazlar. Peygambere indirilen Kur'anı işitince gerçeği tanımalarının sonucu olarak gözlerinden yaşlar akarken onların şöyle dediğini görürsün: ‘Ey Rabbimiz, inandık, bizi de gerçeğe şahit olanlar arasında yaz’.” (Mâide, 82-83) Bû âyet-i kerîmeler onların îmân edip Hz. Peygamber'i tasdik ettiklerini göstermiyor mu?!

Sayın Profesör'ün Hz. Peygamber'e tâbi olmayıp İslâm dînine girmeseler bile Hıristiyanların kendi dinleri üzere devam etmelerinin makbûliyeti ve cennete girecekleri şeklindeki iddiasına delil olarak Hz. Peygamber'in, anlaşmayı bozdukları için Benî Kurayza'ya Tevrat'la hükmettiği iddiası ise oldukça ilginçtir. İslâmî ilimlere derin vukûfiyeti olan bir hocanın mezkûr hâdiseyi böyle anlaması/aktarması doğrusu anlaşılabilir cinsten değildir! Öncelikle sayın Ateş'in bu iddiasının doğru olmadığını söylemek durumundayız. Zirâ bütün müfessir ve siyercilerin de ittifak ettiği üzere onlara Tevrât'ın hükmünce değil Hz. Sa‛d'ın hükmüne göre davranılmıştı; Hz. Sa‛d savaşçı erkeklerin öldürülmelerine, kadınların ve çocukların esir edilmelerine hükmetti. Bunun üzerine Hz. Peygamber Sa‛d'a: “Kuşkusuz sen, yüce Allah'ın yedi kat göğün üstünden verdiği hükmün aynısı ile hükmettin.” dedi (Tefsîru İbn Kesîr, Ahzâb Suresi).

Hz. Peygamber'in ehl-i kitâp konusunda Allah'ın emrine muhâlefet etmesi nasıl tasavvur olunabilir? Allah Teâlâ ehl-i kitapla ilgili olarak “(Sana şu talîmatı verdik): Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et.” (Mâide, 49) buyurduğu halde Hz. Peygamber'in bu emre aykırı hareket ederek onları Tevrat'la yargıladığını ileri sürmek nasıl bir şeydir? Bu âyete rağmen Hz. Peygamber'in Kur’ânı terk ederek onlara Tevrat'la hükmettiği nasıl söylenebilir?

“Kendi kitapları olan ve içinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat ellerinde iken nasıl olup da seni hakem tayin ediyorlar? Sonra ne diye peşinden dönüp senin hükmüne razı olmuyorlar” (Mâide, 43) âyet-i kerîmesine gelince, Allah Teâlâ burada Yahûdileri azarlamaktadır. Onların Tevrat'la hükmetmelerini onayladığını gösteren bir anlam bu âyetten çıkmaz. Aksine burada Yahûdîlerin bu davranışlarının ne kadar tuhaf olduğu vurgulanmaktadır. Zirâ onlar hak olduğunu iddia ettikleri Tevrat'ı bir kenara bırakarak peygamberliğine inanmadıkları halde, Hz. Muhammed'e (sallallâhualeyhivesellem) gelip aralarındaki anlaşmazlıkları çözmesini ve bir hükme bağlamasını istiyorlardı. Dolayısıyla âyetin anlamı şöyledir: “Yâ Muhammed! Nasıl oluyor da o Yahûdîler ne sana, ne de kitâbına îmân etmedikleri halde senin hakemliğine başvurur ve verdiğin hükme razı olurlar? Bu çok tuhaf değil mi? ‘Doğrusu onlar hiç bir şeye îmân eden kimseler değildirler.’ ” (Mâide, 43).

Necrân Hıristiyan heyeti hâdisesine gelince, Allah Rasûlü onların mescide girip kendi dinleri üzerine ibadet etmesine izin vermişti. Ancak buradan sayın Profesör'ün iddia ettiği üzere Hz. Peygamber'in onların haçlarını ve Allah'ın dışında bir şeye ibadet etmelerini onayladığı hükmünü çıkarmak mümkün müdür? Bu, tefsir kitaplarında zikredilen bir hadisedir ve hülâsa olarak şöyledir: Necrân Hıristiyanlarından bir grup Hz. Peygamber'le tartışmak üzere Medîne-i Münevvere'ye gelir. Boyunlarında haçlar asılıdır. Allah Rasûlü mescide girmelerine izin verir ve onları hoş karşılar. İbadet etmek için Hz. Peygamber'den izin isterler ve izin verir. Doğuya, Beytu'l-Makdis istikâmetine dönerek ibâdet ederler ve Hz. Peygamber'le tartışmaya başlarlar:

- Niçin Bizim sâhibimizle ilgili kötü sözler söylüyorsun?
- Onunla ilgili ne söylüyorum?
- Onun kul olduğunu söylüyorsun.
- Bu kötü söz müdür? O tabii ki Allah'ın kuludur.
- Bu nasıl olur? Hâlbuki o, ölüleri diriltiyor, dilsizleri, körleri ve abraşları iyileştiriyordu.
Bunun üzerine heyettekilerden kimisi Hz. İsâ'nın Allah olduğunu, bazıları da “üçün üçüncüsü” olduğunu söylediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem):
- Siz bilmiyor musunuz ki, Rabbimiz diridir, İsâ ise ölümlüdür?
- Evet biliyoruz.
- Peki bütün çocukların babasına benzediğini bilmiyor musunuz?
- Evet biliyoruz.
- Peki bilmiyor musunuz ki, yerde ve gökte olan hiçbir şey Allah Teâlâ'ya gizli olmaz. İsâ ise sadece Allah'ın kendisine bildirdiği şeyleri bilebilir?
- Hayır.
- Bilmez misiniz ki, Rabbimiz yemez, içmez ve def’-i hâcet eylemez. İsâ ise yer içer ve bütün insanlar gibi def’-i hâcet eyler?
- Evet biliyoruz.
- Öyleyse nasıl olur da İsâ iddia ettiğiniz gibi ilâh ya da ilâh'ın oğlu olabilir?
Necrân heyeti bu son soru karşısında susmuş ve yüz çevirerek inkar etmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber onları mübâheleye (lanetleşmeye) çağırmıştı. Ancak onlar korkmuşlar ve mübâheleden kaçınmışlardı. Bu hâdise üzerine Allah Teâlâ Âl-i İmrân sûresinin şu âyetlerini indirdi: “Elif, Lâm, Mîm. Allah o İlahtır ki Kendinden başka ilah yoktur. Hay O’dur, kayyûm O’dur…Allah nezdinde İsa'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona ‘Ol!’ dedi ve oluverdi. Gerçek, Rabbinden gelendir. Öyle ise şüphecilerden olma. Artık sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle Îsâ hakkında tartışmaya girerse de ki: ‘Haydi gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, hanımlarımızı ve hanımlarınızı ve bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp, sonra da gönülden Allah’a yalvaralım da bu konuda kim yalancı ise Allah’ın lânetinin onların üzerine inmesini dileyelim’.” Allah Rasûlü Necrân Hıristiyanlarını mübâheleye çağırmıştı. Davetin hikmetli üslubu böyledir. Yoksa sayın Profesör, mesela Papa boynunda haçıyla Şeyhu'l-İslâm'a gelse, Şeyhu'l-İslâm kendisine “Çık dışarı ey kâfir! Boynundaki haçı çıkarıp İslâm'a girmedikçe seninle tartışmam” demesini mi istemektedir? Bu Hz. Peygamber'in yapmadığı bir şey olup aynı zamanda insan aklının ve hikmetin gereği bir davranıştır. Ancak bu hâdiseden Hz. Peygamber'in onların bâtıl inancını onayladığına dair bir sonuç kesinlikle çıkmaz.

Sonuç olarak değerli dostumuz Profesör Dr. Süleyman Ateş'ten Allah'a küfredenlere rahmet konusunda ifrata düşmemesini diliyoruz. Zîra kendileri, Allah'ın kulları üzerine Allah'tan daha merhametli olamaz. Eğer Allah, onların hak dîn olan İslâm’a girmemeleri durumunda cehenneme gireceğine hükmetmişse, bir Âdemoğlunun kalkıp Allah'a muhâlefet ederek “kesinlikle cennete girmeliler” demesi mümkün olmadığı gibi, gücü dâhilinde de değildir. İnsanların en çok zararda olanı Allah'ın dîninden yüz çevirerek dînini dünya ile değiştirendir.