ZÂHİD EL-KEVSERÎ (Rh.a)'NİN
TENKİTÇİLİĞİ-1-
Ebubekir Sifil
İlim tarihimizde "cedel", "münakasa" ve "tenkit" olgularının öne çıktığı alanları sıralamaya tabi tutacak olursak başlara Kelam ve Fıkh'ın yerleştirilmesi sanırım garipsenmeyecektir. Gerçi tenkit faaliyeti, alabildiğine büyük bir özgüven duygusu ve "ihkâk-i hak" anlayışı içerisinde diğer sahalarda da kesintisiz biçimde sürmüştür; ancak hararet derecesi ve yoğunluğu bakımından bu iki ilim dalının her zaman ilk sıraları işgal ettiğini söylemek abartı olmayacaktır.
Elbette bu durum sebepsiz değildir. Mezkûr iki ilim dalinda temayüz edebilmek için sahaya nüfuz yanında her şeyden önce gelişmiş bir muhakeme ve dirâyet melekesine, güçlü bir istidlal yeteneğine, keskin bir nazara ve güçlü bir hafizaya sahip olmak şarttır. Kelam ve Fikih âlimleri arasinda yapilan gerek "vicâhî" gerekse "kitâbî" tartismalar, bu sahalarla istigal edenlerin malumu olmakla birlikte ben burada son derece câlib-i dikkat birkaç örnege deginmeden geçemeyecegim.
İmam Ebû Hanîfe'den 8 sene sonra vefat eden ve ilk dönemlerde mezhebin önderligini yapmis olan Imam Züfer b. Hüzeyl[1] önceleri "Ehl-i Hadis" diye anilan ve kiyas ve nazara pek iltifat etmeyen kesimdendi. Arkadaslariyla bir meseleye takildilar ve içinden çikamadilar. Sonunda o meseleyi Imam Ebû Hanîfe'ye sormaya karar verip yanina geldi. Cevabi aldiktan sonra delilini sorunca Imam Ebû Hanîfe söyle dedi:
– Bu meseledeki delilim su hadistir. Ayrica su noktadan kiyas da bunu gerektirir. Peki mesele söyle olsaydi nasil bir cevap verirdin?
İmam Züfer, kendisine ilkinden daha zor gelen bu mesele karsisinda verecek bir cevap bulamamisti. Cevabi yine Imam Ebû Hanîfe verdi ve "Su su sebeplerle bu meselenin cevabi söyledir" dedi. Ardindan meseleyi baska bir tarza çevirerek, "Bu mesele söyle olsaydi cevabi su su deliller sebebiyle söyle olurdu" diyerek onu bir kat daha saskinliga sevketti ve bu olay Imam Züfer'in Imam Ebû Hanîfe'ye intisabiyla sonuçlandi.[2]
İşte bu Imam-i Züfer, Imam-i A‘zam'in yaninda "fikihçi" formasyonunu elde ettikten sonra münâzara meydanlarinin korkulu rüyasi olacak ve "Ben bir kimseyle "Tamam sen hakliymissin, benim görüsüm yanlismis" diyene kadar degil, muhatabim delirene kadar münâzara ederim" diyecektir. Kendisine "Bu nasil olur?" diye soruldugunda, "Akli basinda hiç kimsenin söylemedigi seyleri söylemeye baslar" demistir.[3] Bu sebeple ögrencisi ve mezhebin imamlarindan biri olan el-Hasan b. Ziyâd el-Lü’lü’î söyle demistir: "Züfer ile münâzara eden ne kadar kisi gördümse, hepsi de münâzara sonunda acinacak hale düstü."[4]
İlmin gelişmesinde ve yayilmasinda seviyeli tenkit faaliyetinin son derece büyük bir fonksiyon icra ettigi hepimizin malumudur. Hatta denebilir ki, Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun dünya çapinda bir ilim adami olarak anilmasinda ve eserlerinin ilim âlemi üzerinde kalici ve derin tesirler birakmasinda aslan payi, onun tenkitçi kisiliginindir. Onun biyografisine dair elimizdeki en genis çalisma, ögrencisi Ahmed Hayrî'nin kaleme aldigi el-Imâmu'l-Kevserî isimli risaledir. Bu risalede zikredilen 53 telif eserinden 18 kadarinin "reddiye" tarzinda kaleme alinmis olmasi, onun tenkitçiliginin tek göstergesi degildir. Hakli söhretini borçlu oldugu ve adeta adiyla özdeslesen en hacimli eserleri de yine bu reddiyeler arasindadir. Asagida bunlar üzerinde özel olarak duracagim.
Elbette Zâhid el-Kevserî'nin "münakkid" olarak anilmasinin tek sebebi bu 18 eser degildir. O, kaleme aldigi diger kitap, risale veya makalelerde, baska alimlere ait pek çok kitaba yazdigi takdim yazisi ve ta‘liklerde çogunlukla tenkitçi üslubuyla karsimizdadir. Misir'daki ilmî dergilere yazdigi makalelerin vefatindan sonra bir araya getirilmesiyle olusan Makâlâtu'l-Kevserî' –ki elimizde bulunan en hacimli eseridir– onun tenkitçi kisiligiyle ön planda oldugu en önemli eserlerinden birisidir.
Süphesiz el-Kevserî denince akla ilk olarak onun tenkitçiliginin gelmesinde gayret-i dîniyyesinin büyük bir yeri var; ancak basta söylediklerime sanirim bir de tenkitçilige "fitraten" yatkinlik olgusunu eklememiz gerekecek. Ahmed Hayrî'nin yukarida zikri geçen biyografi çalismasindan anlasildigina göre Zâhid el-Kevserî'nin ilk teliflerinden birisi, Of'lu bir vâize yazdigi reddiyedir. Bir vaaz esnasinda Tasavvuf aleyhine bazi sözler söyleyen bu zata cevap olarak 24 saatten daha kisa bir zamanda yazdigi el-Cevâbu'l-Vefî fi'r-Redd ‘ale'l-Vâ‘izi'l-Ofî adini tasiyan bu 20 sayfalik risale, Of'lu vaiz efendiyi Tasavvuf aleyhtarligindan vaz geçirmeye yetmistir.
Mısır'a hicretinden sonra birkaç kere Suriye'ye gittigini biliyoruz. Iliman iklimi dolayisiyla devamli olarak Sam'da ikamet etmesini öneren dostlarina, ilmî canliligin hakim oldugu ortamlari tercih ettigini söylemesinde ve Kahire'de ikamette karar kilmis olmasinda da onun tenkitçi kisiliginin rolü inkâr edilemez.
Burada onun, tenkitçi kisiligini besleyen bir mümeyyiz vasfina daha dikkat çekmemiz gerekiyor: Sadece matbu eserlere degil, yazma eserlere de son derece vakif olmasi. Ögrencisi merhum Abdülfettâh Ebû Gudde'nin zikrettigine göre Şam'da ikameti esnasinda bir süre, Türkiye'den bir arkadasiyla birlikte kiraladiklari bir otel odasinda kalmislardi. Paralari tükenince arkadasi para bulmak amaciyla ayrilip gitmis, el-Kevserî merhum yalniz ve bes parasiz kalmisti. Bir gece yiyecegi olmadigi için aç yatti. Ertesi sabah açligi daha siddetlenmis bir sekilde kalkti ve açligini unutmak için devamli gittigi –yazma eserleriyle ünlü– Zâhiriyye Kütüphanesine gitti. Akşama kadar orada kitaplarla haşir neşir olmuş ve açlığını biraz da olsa unutmustu. Aksam odasina döndü ve yine hiçbir sey yemeden yatti ve ertesi sabah ayni sekilde kalkarak Zâhiriyye'nin yolunu tuttu.. Bu durum üç gün böyle devam etti. Aksam aç yatip, sabah daha kötü bir vaziyette uyaniyordu. Sonunda Istanbul'dan bir arkadasinin gönderdigi bir miktar para imdadina yetisti.
Benzeri bir durum yine Sam'da bir kere daha basina gelmis ve iki veya üç gün ayni sekilde aç kalmisti.[5] Burada dikkat çeken sey, açligini unutmak için bile kitaplarla, yazma eserlerle, ilimle istigali tercih etmesidir.
Esasen onun yazma eserlerle irtibati, daha Istanbul'dayken baslamistir. Su anda bile ilmî çevrelerde eksikligi hissedilen en önemli hususlardan birisidir bu. Oysa kütüphanelerin tozlu raflarina terkedilmis bulunan yazma eserler paha biçilmez bir hazine olarak kendisine uzanacak gayretli eller vesilesiyle dünyamizi aydinlatmayi beklemektedir...
el-Kevserî merhumun kisiligi üzerine yukarida söylenenler, bir hususun alti çizilmedikçe eksik kalmaktan kurtulamaz: Her ne kadar ilmî çalismalarinda, temsil ettigi çizginin müdafaasini yaparken sert üslubuyla dikkat çekmis olsa da, biyografisine dair elimizde bulunan çalismalar onun, insanî iliskilerinde tevazu numunesi bir yapiya sahip olduguna deginmeden geçmez. Bu özelligine zühdü, istignasi ve mütehammil yapisi da eklendiginde, her bakimdan örnek, dinini yasayan ve bildikleriyle amel eden canli bir Sünnet-i Seniyye asigindan söz ettigimiz kolayca anlasilacaktir.
Tenkitlerinde kimleri hedef almıştır?
Bu sorunun kestirme cevabi, onun, Hanefî-Mâturîdî[6] çizgiye mensup Ehl-i Sünnet bir âlim olduğu hatırlatılarak verilebilir. Dolayısıyla onun tenkit ettiği kimseler, itikadî sahadaki kimi görüşleriyle Ehl-i Sünnet Kelam âlimlerinin genel çizgisinin su veya bu şekilde/oranda dışına çıkanlar ile Hanefî mezhebi imamlari hakkinda menfi kanaat sahibi olanlardir. Ancak hemen belirtmeliyiz ki, el-Kevserî merhum, görüslerini elestirdigi muhtelif kesimlere mensup âlimlerin tümü hakkinda ayni tavri takinmaz. Elestirinin dozunu, hedef seçtigi kimselerin görüslerinin tehlike ve sertlik derecesine göre ayarlar.
Görüslerini tenkit ettigi alimlere geçmeden önce bir hususun altini çizmemiz gerekiyor: el-Kevserî merhum asagida isimlerini verecegimiz kimseleri durup dururken hedef tahtasina yerlestirmemistir. Onlarin haksiz ve tehlikeli görüslerini ihtiva eden kitaplari Misir'da ve baska yerlerde basilip yayilmaya baslayinca, halkin akîdesini muhafaza etmek ve bilgisizlikten dolayi yanlis yollara sapmasini engellemek maksadiyla kaleme sarilmistir. Yoksa bu eserler yazma halinde duruyorken, içerdikleri görüslerden halk haberdar olmadigi için herhangi bir tehlike arz etmeleri de söz konusu degildir.
Hanefî mezhebi imamlarindan el-Hasan b. Ziyâd ve Muhammed b. Sucâ‘ es-Selcî'nin biyografilerine tahsis ettigi eserinde[7] bu konudaki tavrini açiklama sadedinde söyle der: "el-Hasan b. Ziyâd hakkinda kötüleyici her türlü ifadeyi ihtiva eden el-Hatîbu'l-Bagdâdî'nin Târîh'i ve Ibn Hacer'in Lisânu'l-Mîzân'i basildiktan sonra, onun hakkinda zikrettikleri seyleri görmezden gelmek caiz degildir."
Keza Imâmu'l-Harameyn el-Cüveynî'nin Mugîsu'l-Halk'ina yazdigi reddiyenin –asagida bu eserden bahsedecegiz– basinda sunlari söyler: "Eger bu kitap binlerce nüsha halinde basilip köse bucak dagilmis ve er-Râzî'nin kitabinin[8] baskisi tekrarlanmis olmasaydi böyle bir reddiyenin ihmâli caiz olurdu..."[9]
Bu söylediklerimizden, el-Kevserî merhumun, Islam ilim ve kültür mirasinin yazma eserler halinde çürümeye terkedilmesine taraftar oldugu sonucunu çikarmak haksizlik olur. Onun dile getirdigi gerçek sudur: Herhangi bir eser basildigi zaman, ulemanin o eser hakkindaki düsünceleri ve varsa tenkitleri de okuyucuya ulastirilmalidir. Bir baska deyisle onun karsi çiktigi, halkin tek tarafli olarak yönlendirilmesidir.[10] Kendisini yazma eserler dünyasina dalmaya iten en önemli sebeplerden birisi de bu durumdur. Dolayisiyla o, kaleme aldigi birbirinden kiymetli reddiyelerle sadece muhatabi olan âlimin görüslerine karsi çikmamakta, ayni zamanda kitlelerin tek tarafli malûmâtla yönlendirilmesinin de önüne geçmis olmaktadir.
Zâhid el-Kevserî'nin kendilerine tenkit yönelttiği âlimleri iki grupta toplayabiliriz:
1- Hakkinda müstakil telifler kaleme aldigi kimseler. Bu grupta yer alanlarin görüslerini özel kitaplarda mercek altina almis olmakla birlikte, zaman zaman baska çalismalarinda da kendilerine deginir.
2- Çesitli çalismalarinda sirasi geldikçe görüslerini zikredip tenkide tabi tuttugu kimseler. Bunlar hakkinda müstakil telifleri yoktur.
A- Müstakil kitaplarda eleştirdiği isimler
1- el-Hatîbu'l-Bagdâdî
Birinci grupta yer alanlarin basinda el-Hatîbu'l-Bagdâdî gelmektedir. Erbabinin çok iyi bildigi gibi birçok sahada önemli eserleri bulunan el-Hatîbu'l-Bagdâdî, Târîhu Bagdâd isimli hacimli eserinde Imam Ebû Hanîfe'nin biyografisini verirken, genelde "Ehl-i Re’y" diye anilan Irak fukahâsi, özelde de Ebû Hanîfe aleyhdarligini adeta meslek haline getirmis olanlarin tedavüle koydugu bir yigin tezvîrâta yer vermistir. el-Hatîbu'l-Bagdâdî'nin bu tavri daha önce hicrî 7. asir âlimlerinden Isa b. Ebî Bekr el-Eyyûbî'nin de tenkidine konu olmustur. Bu zat, Kitâbu'r-Redd alâ Ebî Bekr el-Hatîb el-Bagdâdî adiyla basilan es-Sehmu'l-Musîb[11] adli eseriyle el-Hatîbu'l-Bagdâdî'yi tenkit etmistir.
Zâhid el-Kevserî merhumun, Te’nîbu'l-Hatîb'in girisinde verdigi bilgiye göre Târîhu Bagdâd Misir'da ilk defa basilacagi zaman, baski isini üstlenmis olanlardan Muhammed Emîn el-Hancî kendisine gelerek Imam Ebû Hanîfe'nin biyografisini hâvî 13. cildin basilmak üzere oldugunu ve kendisinin, bu eserdeki tezvîrâtin bu derece asiri oldugundan haberdar olmadigini söyleyerek kendisine bir yol göstermesini ister. Kitabin 12 cildi basilmistir ve artik geriye dönüs söz konusu degildir. el-Kevserî merhum, yukarida adi geçen reddiyenin yazma nüshalarinin bulundugu kütüphaneleri zikreder ve o reddiyenin 13. cilde zeyl olarak basilmasinin yeterli oldugunu söyler. Ancak o zatin ortaklari –ki bunlardan birisi de, az ileride kendisine deginecegimiz Muhammed Hâmid el-Fikî'dir–, Târîhu Bagdâd'i gözden düsürecegi, dolayisiyla satisini etkileyecegi gerekçesiyle bu ise razi olmaz.
el-Hancî, tekrar Zâhid el-Kevserî merhuma gelerek durumu bildirir. O da 13. cilde muhtasar ta‘likler (notlar) yazarak hiç olmazsa mezkûr cildin bu sekilde basilmasinin uygun olacagini ifade eder. Ancak kitap basilip piyasaya çiktiginda, ta‘likler üzerinde oynamalar yapildigini görür. Mesele büyür ve zamanin Misir hükümeti devreye girerek kitabi toplattirir. Ne ki kitap bir kere piyasaya çikmis ve yayilmistir. Bu defa hükümet 13. cildin, Ezher hocalarinin yazacagi ta‘liklerle ve es-Sehmu'l-Musîb ile birlikte yeniden basilmasina karar verir ve 13. cilt bu sekilde yeniden basilir. Bu defa el-Kevserî merhum, bu baskiya Ezher hocalarinin yazdigi ta‘likleri yetersiz bulur. Üstelik onlara eklenen kendi ta‘likleri üzerinde de yine bir kisim tasarruflar vuku bulmustur.
Bu arada Târîhu Bagdâd Misir'da bu macerayi yasamadan yillar önce, bu baskiyi gerçeklestirecek olanlardan Muhammed Hâmid el-Fikî tarafindan Imam Ebû Hanîfe'nin biyografisini muhtevî 13. cilt, yazma nüshadan müstakil olarak istinsah edilip Hindistan'a gönderilmis ve orada Hindu diline de çevrilerek basilmistir.
İş bu noktaya gelince el-Kevserî merhum, bu konuda müstakil bir reddiye yazarak Imam-i A‘zam Ebû Hanîfe hazretlerinin hukukunun korunmasinin kaçinilmaz hale geldigi kanaatiyle Te’nîbu'l-Hatîb'i yazmaya karar verir.
Eser tamamlanip basildiktan sonra Hindistan'daki Dâiretu'l-Ma‘ârifi'l-‘Osmâniyye sorumlularindan Abdurrahmân b. Yahyâ el-Mu‘allimî el-Yemânî tarafindan et-Tenkîl bimâ fî Te’nîbi'l-Kevserî mine'l-Ebâtîl adiyla bir reddiye kaleme alinir. Ancak el-Kevserî merhum hayattayken bu reddiye yayimlanmaz. Onun yerine, küçük bir özeti olan Talî‘atu't-Tenkîl yayimlanir.
el-Kevserî merhum, o sirada seker hastaligindan tedavi görmekte olmasina ragmen Talî‘atu't-Tenkîl''e, et-Terhîb bi Nakdi't-Te’nîb ile cevap verir. Yukarida da belirttigimiz gibi o hayattayken tartisma burada biter gibi görünür. Vefat ettikten sekiz yil kadar sonra asil tenkit (et-Tenkîl) yayimlanir. el-Kevserî merhum, et-Tenkîl'i hiç görmeden, Talî‘atu't-Tenkîl'e verdigi cevapta et-Tenkîl'de yer alan tenkitleri de büyük oranda cevaplamistir.[12]
Te’nîbu'l-Hatîb'i, gerek müellifin kendi matbu nüshasina düstügü ilave notlar, gerekse ögrencisi Ahmed Hayrî'nin ta‘likleriyle birlikte yeniden basan bir baska ögrencisinin mezkûr baskiya yazdigi önsözden ögrendigimize göre el-Yemânî, vefat etmeden kisa bir süre önce bu reddiyesinde yer alan kimi hususlardan dolayi teessür ve pismanligini izhar ve el-Kevserî merhumun ilmî mevkiini itiraf etmistir.
Zâhid el-Kevserî merhumun ilmî kudret, dirâyet ve vukûfiyetini bütün açikligiyla gözler önüne seren zirve eseri Te’nîbu'l-Hatîb,[13] çok kisa olarak söylersek, el-Hatîbu'l-Bagdâdî'nin su hususlardaki tezvîrâta yer vermesi sebebiyle kaleme alinmistir:
1-İmam Ebû Hanîfe'nin pek çok meselede tekfirini gerektiren sözler söylemesi,
2-Küfre düsmekten dolayi iki kere tevbeye davet edilmesi,
3-Yahudi oldugunun söylenmesi,
4-"Resulullah (s.a.v) benim dönemimde yasasaydi veya ben O'na yetisseydim benim birçok görüsümü esas alirdi" demesi,
5-Birçok hoca ve ögrencisi tarafindan bid‘at mezheplerin görüslerini benimsediginin söylenmesi,
6-Akrani olan veya olmayan birçok büyük âlim tarafindan bid‘atçilikle ve küfre düsmekle suçlanmasi,
7-Hz. Peygamber (s.a.v)'in birçok hadisini eglenceye almasi ve reddetmesi,
8-Arapça bilgisinin yetersiz olmasi,
9-Kisinin birinci derece yakinlari gibi Kur'an ve Sünnet tarafindan kendileriyle evlenilmesi haram kilinmis olan kadinlarla evlenmeyi, zinayi
10- Faizi helal görmesi,
11-İmamlarin hutbede kendisine lanet okumasi,
12-Bazi kimselerin onu rüyada perisan bir vaziyette, etrafinda kesisler oldugu halde görmüs olmasi vs. vs...
Bütün bu hususlari önce rivâyet teknigi açisindan inceleyen Zâhid el-Kevserî merhum, bu haberlerin senetlerinde güvenilmez kimseler bulundugunu ortaya koyar, ardindan iddia edilen hususlarin uydurma oldugunu baska naklî ve aklî delillerle güçlü bir sekilde isbat eder.
Kitabin sonunda Imam Ebû Yusuf, Imam Muhammed es-Seybânî ve Imam el-Hasan b Ziyâd hakkinda Târîhu Bagdâd'da yer verilen benzeri iftiralari kisaca ele alir. Islam Ümmeti'nin medar-i iftiharlarindan olan bu büyük imamlari büyük bir maharet ve gayret-i dîniyye ile savundugu için muarizlari tarafindan "Ebû Hanîfe delisi" seklinde suçlanmis olsa da[14] o, hakki ihkâk, bâtili iptal davasindan baska bir amaçla hareket etmemistir. Eserlerini inceleyenlerin de çok iyi bildigi gibi el-Kevserî merhum bütün müçtehid imamlara karsi derin hürmet duygulari ile doludur. Muârizlarinin yaptigi gibi onlardan birini veya birkaçini en agir ifadelerle dislayip digerlerine iltimas geçmez. Dört büyük imam ile digerlerinin, Din'e hizmette tek bir aile gibi oldugunu söyler.[15]
Hanefî mezhebine ve özellikle de İmam Ebû Hanîfe'ye "taassup" derecesinde bağlı oldugu iddialarina karsi verilecek en güzel cevap, bizzat onun eserlerinde ortaya koyduğu tavirdir. Zira o birçok eserinde Imam Ebû Hanîfe'den bile, bazi meselelerde Ibrahim en-Neha‘î, Kâdî Surayh gibi kendisinden önceki büyük âlimlerin görüslerini yeterince elekten geçirmeden kabul ettigi için "mercûh (tercihe sayan olmayan) görüslerin sâdir oldugunu vurgulamaktan geri durmamistir.[16]
2- Ibn Teymiyye
el-Kevserî merhum, et-Ta‘akkubu'l-Hasîs limâ Yenfîhi Ibn Teymiyye mine'l-Hadîs ve el-Buhûsu'l-Vefiyye fî Müfredâti Ibn Teymiyye adini verdigi eserlerinde bir kisim hadisler hakkindaki tavrini ve sazz görüslerini tenkit ettigi Ibn Teymiyye'nin özellikle itikadî konulardaki tutumunu hemen her çalismasinda elestirmistir. Özellikle birinci eserinde, Ibn Teymiyye'nin Minhâcu's-Sünne'de ele aldigi birçok konuda hadis mevcut oldugu halde o konularda hadis bulunmadigini söylemesini tenkit etmektedir. Diger benzerleri gibi bu iki kitabi da basilarak ilim alemine kazandirilmayi beklemektedir.
Gerek Makâlât'inda, gerekse diger telifleriyle, ta‘lik ve takdim yazilarinda sik sik Ibn Teymiyye'nin görüslerine deginmis ve kendisine zaman zaman oldukça agira kaçan elestiriler yöneltmistir. Bunlarin basinda Ibn Teymiyye'nin, Yüce Allah'i, mahlûkâta mahsus özelliklerle tavsif etmesi gelir. Her ne kadar kendisi, "tesbih" ve "tecsim" olarak ifade edilen tavra katilmadigini belirtmisse de, izledigi yolun sonunun tesbih ve tecsime çiktigi da bir gerçektir. Bilindigi gibi Ibn Teymiyye, gerek hayattayken, gerekse vefatindan sonra en fazla elestiri alan âlimlerden birisidir. Genis ittilâi, güçlü hafizasi ve keskin dili ile o da pek çok büyük âlime agir elestiriler yöneltmis birisidir. Biraktigi çok sayida eser, büyük yankilar ve derin tesirler uyandirmistir. Günümüzde Suud merkezli Vehhabîlik hareketi ile Selefîlik diye anilan akim, Ibn Teymiyye'nin kalici tesirinin en büyük ve somut iki göstergesidir.
KAYNAKLAR
[1]
Kaynaklar, Imam Ebû Hanîfe'nin vefatindan sonraki ilk dönemlerde Imam Ebû Yusuf'unders halkasinda bulunan birkaç kisi disinda bütün talebenin Imam Züfer'in halkasinda
toplandigini söyler. Bkz. M. Zâhid el-Kevserî, Lemehâtu'n-Nazar, 10.
[2]
el-Kevserî, a.g.e., 6.[3]
A.g.e., 7.[4]
A.g.e., ayni yer.[5]
Her iki olay için bkz. Abdülfettâh Ebû Gudde, Safahât min Sabri'l-‘Ulemâ, 252-3.[6]
Ebu'l-Hüseyn Mahbûb Ali Sâh ve Abdurrahman Sâh Velî tarafindan kaleme alinan es-SeyhMuhammed Zâhid el-Kevserî Hayâtuh ve A‘mâluh adli biyografide (79) el-Kevserî
merhumun Es‘arî mezhebine mensup oldugu ifade edilmisse de, bu dogru degildir.
[7]
el-Imtâ', 43.[8]
Fahruddîn er-Râzî'nin Menâkibu's-Sâfi‘î isimli kitabi.[9]
Ihkâku'l-Hakk, 3.[10]
Bu konudaki düsünceleri için bkz. Safa‘âtu'l-Burhân alâ Safahâti'l-‘Udvân, 22 vd.[11]
Bildigimiz kadariyla bu eser Dâru'l-Kütübi'l-‘Ilmiyye tarafindan iki kere basilmistir. Ilkbaski müstakil bir kitap halinde (Beyrut-?), ikincisi ise Târîhu Bagdâd'in zeylleriyle birlikte
yapilan baskisinin XX. cildi olarak (Beyrut-1417/1997) basilmistir. Ancak bu ikinci
baskida müellif ismi, Ibnu'n-Neccâr olarak görünmektedir. Târîhu Bagdâd'a zeyl yazmis
olan bu zatin el-Hatîbu'l-Bagdâdî'ye reddiye yazdigina dair herhangi bir bilgiye ulasamadik.
[12]
el-Yemânî'nin et-Tenkîl'ine Pakistanli Muhammed Abdülmâlik b. Muhammed Semsulhakel-Kemâlî tarafindan Nazratun ‘Âbire Havle Tenkîli'l-Yemânî adli bir çalismayla karsilik
verilmistir. (Bu çalisma hakkinda bir tanitim yazisi için bkz. Dr. M. Emin Özafsar,
Muhammed Zâhid el-Kevserî -Hayati, Eserleri, Tesirleri adiyla basilan sempozyum
tebligleri, 183 vd.)
[13]
Son baskisi 1410/1990 yilinda olmak üzere birkaç kez basilmistir.[14]
Bkz. Risâle fi'z-Zebb ‘an Ebi'l-Hasan el-Es'arî, eseri tahkik eden Dr. Ali b. Muhammed b.Nâsir el-Fakîhî'nin notu, 127.
[15]
Örnek olarak bkz. Makâlât, 151.[16]
Bkz. Makâlât, 253.[17]
es-Seyfu's-Sakîl'e yazdigi takdim yazisi, 9.[18]
Misir'da 1356)1937 tarihinde basilmistir.[19]
el-Kevserî, onun el-‘Akîdetu'n-Nizâmiyye adli eserini tahkik ederek ve üzerine ta‘likleryazarak nesretmistir; Kahire-1367/1948.
[20]
Ihkâku'l-Hakk, Kahire,1360/1941.[21]
Bu eser 1365/1945 yilinda Kahire'de basilmistir.[22]
el-Kevserî tahkik ve ta‘likiyle basilmistir; Kahire-1349/1930.[23]
Allah Te‘âla'ya mekânsal olarak yaklasmanin mümkün oldugunu, Ars'in sadece "taht"anlamina geldigini, Allah Te‘âla'nin Ars'i istiva etmesinin, "oraya yerlesmesi" anlaminda
oldugunu söylemesi vs.
[24]
Kahire-?[25]
Dimesk-1348/1929. http://www.akademyayadogru.org/[26]
Kahire-1370/1951. A. AZİZ
![]()