ŞU MATBUAT MESELESİ

Ebubekir SİFİL

      Bizim ilim geleneğimizde bir alim bir kitap yazdığı zaman onu çoğaltmanın yegâne ve en emin yolu, bizzat yazanına okumak ve ondan "icazet" alarak başkalarına -yine "icazet"le- aktarmak şeklinde vücut bulmuştur.

    Bu yöntemle birkaç fayda aynı anda hasıl edilmiş olmaktaydı. Herşeyden önce hoca-talebe ilişkisi içinde tevarüs edilen, sadece "ilim" değil, aynı zamanda  edep ve tavır idi. İlmin feyiz ve bereketi de bundaydı.

     İkinci olarak, "emanet" duygusu içinde talebeye verilen icazet, sadece kitabın yanlışsız aktarımını değil, aynı zamanda kitap üzerinde vuku bulabilecek muhtemel tahrifleri de asgariye indirmiş olmaktaydı.

     Matbaanın Osmanlı ülkesine yaklaşık üç asırlık bir gecikmeyle geldiği ve bu gecikmenin tek sebebinin de "tutucu/geleneksel" ulema olduğu şeklindeki yaygın kanaat -ki geçen akşamki "Ceviz Kabuğu"nun konuğu olan malum zat tarafından da büyük bir iştahla ifade edildi- doğru değildir.

     Önyargısız ilmî araştırmalar, matbaanın, icad edildikten (XV. yüzyılın ikinci yarısı) kısa bir süre sonra Osmanlı ülkesinde icra-i faaliyet ettiğini ortaya koymuştur.

     İspanya'daki Hristiyan mezaliminden kaçıp Osmanlı'ya sığınan Yahudiler'in beraberlerinde matbaayı da getirerek 1493 yılında İstanbul'da ilk kitap basımını gerçekleştirdikleri bilinmektedir. Bundan kısa bir süre sonra Selanik, Edirne, Halep, Şam ve İzmir'de de yine Yahudiler tarafından peşpeşe matbaalar açılmış ve kitaplar basılmıştır.

   Ardından Ermeniler (Sivas'lı Apgar eliyle 1565 yılında) ve Rumlar (rahip Nikodemos Metaksas eliyle 1627'de) da matbaa kurmuş ve kitap basmışlardır.

   Ancak bütün bu matbaalarda Türkçe ve Arapça eserlerini basımı yasaktır. Bu yasağı "yobaz din adamları"nın taassubuna bağlamanın yanlış olduğunu biz söylesek inandırıcı olmaz, bunu anlarız da, Niyazi Berkes de mi "yobaz" ve "tutucu/gerici"dir, bunu anlamak kabil değil. "İyi bir gelişme sayılan bir iş" diyor Berkes, "şeriat tarafından engellendi demek kolay, fakat her zaman doğru olmayan, ilime aykırı bir tutumdur." ("Türkiye'de Çağdaşlaşma", 54.)

       Söz konusu yasağın konjonktürel, sosyal, kültürel, ilmî ve estetik açıdan pek çok gerekçesi vardır. Bu köşenin boyutlarının izin verdiği ölçüde bunları önümüzdeki birkaç yazıda ele almaya çalışacağım.

    Kültür ve Medeniyet Tarihi sahasının uzmanlarının iştigal alanına giren böyle önemli bir meselede şu ana kadar sadra şifa çalışmaların yapılmamış olması sadece ilmî bir eksiklik olmakla kalmıyor, aynı zamanda tarihin tahrifine de geçit veriyor.

               İslam Eğitim Geleneğinde Bilginin Aktarımı

       Matbaa denen "gâvur icadı"nın Osmanlı devlet ve ilmiye ricali tarafından -teknoloji transferi konusunda bugün yaptığımız tarzda- niçin sorgusuz-sualsiz tam bir "teslimiyet" ve hüsn-ü kabul ile karşılanmadığını anlayabilmek için İslâm ilim geleneğinde "bilginin aktarımı" meselesine "derinliğine" nüfuz etmek gibi bir zaruret ile karşı karşıya bulunuyoruz.

    Basma kalıp yargılarla "geleneksel/tutucu ulema tavrı" yaftasına sığınma kolaycılığı, en başta kendi ilim geleneğimize ve tarihimize haksızlık olacaktır.

    Bir önceki yazıda da belirtmeye çalıştığım gibi biz de ilmin aktarılmasında izlenen tarz, dışarıdan bakıldığında kolay anlaşılmayan, ancak "içine girildiğinde" kendisini açan "kendine özgürlükler"le doludur.

     Herşeyden önce "ilim aktarımı" bizde, sadece yazılı metnin tekrarı değildir. Uzun yıllar devam eden bir birliktelik ("mülazemet") içinde talebe, hocasından yazılı metni ahzeylediği gibi, o metnin -tamamlayıcı ve açıklayıcı unsurlar ihtiva eden "şifahi yorumu"nu da ahzeyliyordu ki, bu yönüyle şifahi olarak ahzeylenen bu unsurları "yorum" kelimesiyle ifade etmenin tam anlamıyla doğru olmadığını kabul etmemiz gerekir. Bu, adeta yazılı metnin tamamlayıcı, bütünleyici bir varyasyonu, bir boyutudur. (Bu nokta ile ilgili geniş bilgi için bkz. S.H. Nasr, "Makaleler'", I, 91 vd.)

    Sürecin bu boyutu -bugün modern eğitim tarzında yapıldığı gibi- ihmal edildiği zaman, aktarılan şey "ilim" olmaktan çıkıp, "malumat" derecesine in-diril-miş olmaktadır. İkisi arasındaki farkı anlamak için her iki eğitim sisteminin yetiştirdiği bireylerin ilmî seviyesine sathî bir nazar atfetmek fazlasıyla yeterlidir.

      Uzun yıllar -bazı spesifik durumlarda 40-50 seneye varan süreler- devam eden uzun soluklu geleneksel bilgi aktarımı sisteminin, hocaya, öğrencisini seçme imkânı vermesi ve kendisini de var eden bu sistem içinde öğrencisini ideal tarzda şekillendirmesi sonucunda ortaya çıkan semere, ilmi hem "kal", hem de "hal" olarak ahzeyleyip "özümsemiş" bireylerdir.

     İşinin ehli bir üstattan uzun yıllar süren "mülazemet" neticesinde elde edilmemiş ilimde bereket ve feyiz olmayacağını söyleyen ulemamızın bu tavrını iyi anlamak zorundayız.

     Matbaanın, "malumat"ı kolayca tedavüle sokma imkânı veren fonksiyonu sonucunda okuma-yazma bilen "malumat-furuş" insan sayısı artmış olsa da, "ilim adamlığı" noktasında hem nicelik, hem de nitelik bakımından kayda değer bir düşüş yaşandığını bugün kolayca tesbit edebiliyoruz.

   "Sözü edilen sistem içinde sürecin merkezinde bulunan kitabın elyazması ya da matbu olmasının nasıl bir ehemmiyeti olabilir?" sorusunun cevabını bir sonraki yazıda ele alalım.

                             Kitap ve Medeniyet

        Osmanlı'nın matbaaya -özellikle Türkçe ve Arapça eserlerin basımı noktasında- soğuk duruşu, "medeniyet" olgusu ile irtibatlındırılmaksızın sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutulamaz.

    Bana göre bu tavır bir "direnme" değil, "iltifat etmeme" şeklinde okunmalıdır. Dost-düşman herkes tarafından büyüklüğü kabul ve teslim edilen İslâm medeniyetinin en ihtişamlı dönemlerinden birisini yaşadığı bir coğrafyada ve zaman diliminde Osmanlı'nın matbaaya bakışı, "aşağıdan" değil "yukarıdan" olmuştur.

     Böyle bir hadiseyi, tarihi "yaşayan" değil, "yazan/yapan" ihtişam, heybet ve şevketi idrak etmeden, dünyaya onun baktığı pencereden bakmadan -bu ne kadar mümkünse!- yapılacak her türlü değerlendirme eksiklikle malul olmaktan kurtulamaz.

   Mimariden musîkiye, kurumsal yapıdan gündelik hayata kadar büyük ve özgün medeniyeti hücrelerine kadar sindirmiş canlı bir hayat içinde elbette son derece önemli bir yer tutan kitabın da kendine özgü bir kültürü vardı.

     Ham kâğıdın "âharlanarak" terbiye edilmesinde izlenen yöntemlerden yazı (hat), ciltçilik, ebru, tezhip, minyatür... sanatlarına kadar bir dizi unsur sayesinde kitabın, okuyucuya "kuru bir metin" olarak değil, bir "sanat eseri" olarak ulaşmasını mümkün kılan ve kitaptan kültüre değil, kültürden kitaba doğru seyretme seviyesini tutturmuş bir hayatı fark etmeden matbaa meselesini doğru okumak mümkün değildir.

      Kitabı, insana "Kitab"ı, öğreten kıymetli ve ulvî bir vasıta olarak gören bir anlayışın, bir obje olarak kitaba bakışını oluşturan "kitap kültürü"nün -tıpkı kültürün diğer unsurları gibi- "kaldırılıp atılabilir" bir "şey" olarak algılanması ancak yabancılaşma olgusuna beyninden yakalanmış bireylerin oluşturduğu bir toplum için mümkün olmalıdır.

   "Kitap kültürü" derken sadece bir obje olarak kitaba verilen değeri kasdetmiyorum. Bir kitabın, yazarın kaleminden çıkıp okuyucuya ulaşmasına kadar geçirdiği her bir evrede fonksiyon icra eden bir seri meslek ve sanatı, yani toplumsal ve kültürel "doku"yu "es" geçmek de yanlıştır.

   Matbaanın icra-i faaliyet edeceğini öğrendikleri zaman yazı malzemesini bir tabuta koyup sarayın önünden geçerek protesto yürüyüşü yapan hattatların -ki o dönemde Osmanlı ülkesinde sayılarının 90 bini bulduğu söylenir- bu "sektör"ün sadece bir yanını oluşturduklarını göz önünde tutarsak, kitapla ilgili olarak yaşanabilecek böylesi temelli bir değişimin toplumu ne oranda etkileyeceği konusunda sağlıklı bir fikir edinebiliriz.  (Milli Gazete, 30 Ocak/1-3 Şubat 2001)