İslami Yönetim, Vahdet ve Mevcut Tecrübeler
Prof.Dr. Vehbi ZUHAYLİ ile
Röportaj
röportaj:
Muzaffer MARANGOZ
Evrensel
Mesaj:
Bismillahirrahmanirrahim... Dr. Vehbe Zuhayli'yi kısaca tanıyabilir
miyiz?
Dr. Vehbe
Zuhayli:
Şer'î ilimlerle çağdaş ilimleri bir arada okudum. Ezher Üniversitesi'nden
mezun oldum. O zaman yine Ayn Şems Üniversitesi'nde Hukuk Fakültesi'ni
okuyordum. Devletin kanunlarıyla karşılaştırmalı olarak hazırladığım
"İslam Fıkhında Hacc'ın Önemi" adlı araştırma tezimle 1963 yılının
başlarında doktoramı aldım. Sözkonusu tezimle birincilik ödülü aldım ve
uluslararası düzeyde saygınlık kazandım. Öğrenimim bundan sonra da devam
etti. Daha sonra Şam Üniv.'de öğretim görevlisi oldum. Aynı zamanda
araştırmalar yapıyor, kitaplar yazıyor ve Arap ülkelerine ziyaretler
düzenliyorum. Uluslararası düzeyde 93'e yakın sempozyuma katıldım, 47
civarında kitap yazdım ve 71 civarında ise ilmî araştırma hazırladım. Aynı
anda Şam ve Birleşik Arap Emirlikleri Üniversitelerinde Şeriat ve Hukuk
Fakültelerinde dekanlık görevini yürüttüm...
E.Mesaj: İslamî yönetimin
esasları nelerdir?
V.Zuhayli: İslami yönetim Allah'ın (cc)
dininin ve şeriatının uygulanması esasına dayanır. İslami yönetim,
Kur'an-ı Kerim, Sünnet-i Seniyye, Raşid Halifelerin ve Peygamber (s)i
yalnız bırakmayan, şeriatini tatbik eden, hayatlarını fetihlerde geçiren,
Allah'ın (cc) öğretilerini yaşama uygulayan ahlak, ibadet, muamelat gibi meselelere en güzel biçimde
vakıf olan sahabiler amelde ve itikadta bu temel öğretiye sarılmakla
yüksek şan ve şeref kazanıp kıyamete dek İslam ümmeti için güzel bir örnek
olan uygulamalara da dayanan bir yönetimdir. Bunları içermeyen ve bu
esaslarla bağdaşmayan yönetimlere "İslami" demek doğru
değildir.
E.Mesaj: İslam bir
yönetim biçimi öngörmüş müdür?
V.Zuhayli: İslam; geniş ufkuyla, ileriye
yönelik esaslarıyla ve derin hikmetleriyle bir üstünlüğe sahiptir.
Geleceğe yönelik bakış açısının gereği olarak (krallık, başkanlık,
demokratik cumhuriyet vb.) yönetim şekillerinden herhangi bir yönetim
şekli belirlenmemiştir. Geniş ideal ve basiretiyle ümmet-i İslam'ın
maslahatlarını gözeten eşitlik, hürriyet, adalet ve şura esasına dayanan
bir yönetim seçmede serbest bırakmıştır. Yönetim şeklinin seçiminde bir
kolaylık sözkonusudur. Bu kolaylığın sonucu şer'i hükümlere sıkı sıkıya
bağlanmaktır. Sözkonusu yönetim şeklinde din ve dünya işleri İslami
esaslara göre yürütülür.
Hz. Peygamber (s)'den sonra
İslami yönetim biçimi olan hilafet, dünya işlerinin gözetilmesi ve din
işlerinin saygı görmesi olarak tarif edimiştir.
E.Mesaj: Kur'an-ı
Kerim’de Hz. Süleyman ve Hz. Davud (a)’un kral oldukları belirtiliyor. Hz.
Yusuf ve Hz Muhammed'in (s) yönetimleriyle, Raşid Halifelerin yönetimleri
daha çok cumhuriyetle izah ediliyor. Bunları meşruiyyet açısından değerlendirir
misiniz?
V.Zuhayli: Peygamberimiz’in(s) şeriatı
haricinde Hz. Davud, Hz. Süleyman(s) ve diğer peygamberlerin şeriatıyla
amel etme zorunluluğumuz yoktur.
Krallık sistemi bu iki
peygambere has bir durumdur. Burada önemli olan Allah'ın dinini ve vahyini
uygulamaktır. Herşeyi adabına göre yapmak, ibadeti sadece O'na has kılıp,
O'na ortak koşmamak ve nimetlerine şükretmektir. Hz. Davud ve Hz. Süleyman
sahip oldukları büyük mülke ve servete rağmen şükretmeleriyle övülmelerine
mazhar olmuşlardır. Hz. Süleyman (a)'ın dediği gibi "Rabbim bana
nimetlerine şükretmemi öğret. Rabbim! katından bana benden sonra kimsenin
sahip olamayacağı bir mülk ver. Şüphesiz bolca veren sensin." Biz
müslümanlara düşen İslam şeriatını ikame etmemizdir. Bunun için Rasulullah
biata dayalı olan en doğru yolu seçmiştir. Biat şuraya eşdeğerdir. Biatta
ehl-i hall ve'l akd'in/alimler topluluğunun onayı ve müslümanların
çoğunluğunun rızası göz önünde bulundurulur. Çünkü bir lider üzerinde
ümmetin tamamı icma edemeyeceğinden ümmetin çoğunluğunun biat etmesi onun
hilafetine/liderliğine meşruiyyet kazandıracaktır. Bunun yanısıra raşid
halifelerden sonra, iki yönetim biçimi ortaya çıkmıştır: 1. Veliaht
sistemi 2. Tegallüb sistemi
(Yani bir kişinin mevcut halife ve imamı devirerek veya öldürerek yerine
geçmesidir. -çev.-)
Ümmetin başıboş kalmaması,
İslam ümmetinin vahdetinin korunması , ayrılıkların çıkmaması ve iç
isyanların türememesi için fukahanın çoğunluğu bu iki sistemi
onaylamışlardır. Bu sistemlerde seçim esastır. Ümmetin bu seçime (veliaht
veya mütegallip olsun) biat etmesi şarttır. Bu biat ehl-i hall ve’l-akd
topluluğunu oluşturan bilge, alim, fakih, düşünür ve hikmet sahibi
kimselerin kararı ile belirlenir. Bu topluluk; imamet ve hilafet
şartlarına haiz olan kişiyi seçmekle görevlidir.
Bedensel, manevi ve akli
eksikliği olmayan, ileri görüşlü ve hikmet sahibi olmasının yanısıra;
müçtehid seviyesine yükselecek derecede yüce ilim sahibi olması gibi
şartlar imam/halifede aranmalıdır. Bütün bu sıfatlar müslümanlarca
gözetilmesi gereken sıfatlardır.
Müslümanlar, vahdetin
korunması, fitnenin engellenmesi ve iç çatışmaların olmaması için zaruret
gereği olarak bu imamete cevaz vermişlerdir. Yalnız şeriatin esaslarıyla
bağdaşan en iyi ve en doğru çözümün bu olmadığı kesinlikle
bilinmelidir.
E.Mesaj: Bazı siyaset
bilimciler demokrasiyi İslami yönetimin bir biçimi olarak görüyorlar.
Sizce bu görüş doğru mudur?
V.Zuhayli: Demokrasiyi, halkın iradesi
olarak tanımlamaktadırlar. Yani halkın yararı için halkın yönetimi
demektir. Bu da İslami yönetimin temel esaslarından olan şura sistemiyle
bağdaşmaktadır. "İşlerini kendi aralarında şurayla/istişareyle
yürütürler." Allah'ü Teala (cc) Peygamber'ine şurayı emretmiştir: "Ey
Muhammed; ashabınla istişare et/onların görüşlerini dinle." Hz. Ebu
Hureyre (RA)'dan nakledildiğine göre; “Ashabıyla istişare konusunda
Peygamberimiz’den üstün yoktu." buyurmaktadır.
İşte demokrasinin şura ile bu
noktada olan benzerliği nedeniyle demokrasiyi İslami yönetimin
biçimlerinden saymışlardır. Fakat aralarında temel bir fark mevcuttur. Bu
fark demokraside olan millet
meclisleri ve parlamentodaki milletvekillerinin, milletin maslahatı
gördükleri şeyleri, anayasa çerçevesinde kendi akıllarıyla
çözümlemeleridir. Bu yöntem bizce doğru değildir. Biz,halkı temsil eden bu
parlamentoların yasama işini üstlenmelerine karşı değiliz. Ama önemli
olan, bu kanunların şer’i hükümlerle çatışmamasıdır. Çünkü İslam hukukunda
hakimiyet, yasama ve yönetim gibi hususlar, Allah’a aittir. Yani söz
sahibi, Allah (cc)’dır. Yasama ve hakimiyetin kayıtsız-şartsız halkın
aklına ve milletvekillerinin görüşlerine dayandırılması, kesinlikle
yanlıştır.
Yürütme, yönetim gibi şer’i
hükümlerle genişçe açıklanmayan konularda millet meclisleri,
milletvekilleri uygun bir karar çıkarmalarında bir sakınca yoktur. Mesela
trafik kanunu, emeklilik kanunu, bankacılık ve şirket ortaklığı kanunu vb.
meseleleri belirleyebilirler. Bunda, İslam/şer’i hukukla çatışmaması
şartıyla hükümetin elemanları, kanun çıkarma yetkisine
sahiptirler.
E.Mesaj: Türkiye’de bazı
ilahiyatçılar, laikliği, din ve vicdan hürriyeti olarak açıklıyorlar. Size
göre laikliğin ve bu sözlerin yorumu nedir?
V.Zuhayli: Laiklik gerçekte din ile
devlet işlerinin birbirinden
ayrılmasıdır. Bu da Allah’ı
inkara kadar götürebilir. Laiklik, Allah’ın dini ve şeriatının dışında
kalan bir sistemdir. İslam ise, din ve devlettir. Bunların arasında bir
ayırım yoktur. Şeriatımız, hayatın tümünü kapsayan din, dünya ve herşeyi
içine alan bir sistemdir. Laisizm ise, Batı’dan ithal edilmiş bir sistem
olup, temelde hıristiyanlığın mevcut
siyasi yapıdan ayrılması esasına dayanmaktadır. Bu ise,
hıristiyanlığın tabiatına uygundur. Çünkü İsa Mesih, “Kayser’in hakkını
Kayser’e, Allah’ın hakkını Allah’a bırak” demektedir. Bu, onların
şeriatıyla bağdaşır. Şeriatlarının da hayata yönelik bir düzeni yoktur.
Sadece bir ahlâk sistemi olup, güzel öğüt ve ibretli hikayelerden
ibarettir. Onların bir şeriatı bulunmamaktadır. Böyle durumlarda onlar,
hükümlerin tatbikinde Tevrat’a başvururlar. Bizim şeriatımız ise, mükemmel bir şeriat olup, üç
şeyi birbirine bağlar: İnsanın Rabbi ile ilişkisini, kendisinin
kendisiyle/nefsiyle ilişkisini ve yaşadığı toplumla olan ilişkisini...
Bunun için şeriatımız mükemmeldir. Ve her halükârda dini devletten ayırmak
caiz değildir.
Hıristiyanlar ise, dinlerini
devletlerinden ayırdılar. Çünkü kilise alimleri, her türlü ilmi gelişmenin
önünde büyük bir engeldir. Fakat dinimiz temelde, ilme, akla ve dünya
işlerinin müzakeresi esasına dayanır. Rasulüllah (s)’ın Sahabe’ye: “Dünya
işlerinizi siz daha iyi bilirsiniz.” sözü delil olarak gösterilebilir.
Batı’daki bu durum, mevcut yaşantıyla bir uygunluk gösterdiği için rağbet
görmüştür. Bu mefhumu, İslam’ın hakim olduğu ülkelere sokmak isteyenlere
gelince bu, Allah’ın şeriatına göre doğru değildir ve büyük bir kusurdur.
Ve biz, dini siyasetten, hayattan, toplumdan, fertlerin, toplumların ve
tüm müesseselerin üzerinde bulundukları tüm ortamlardan ayıran bir laiklik
mefhumuna her halükârda karşıyız. Çünkü bu, düşüncelerimize, şeriatımızın
tabiatına ve Allah ile aramızdaki misaka yabancıdır.
E.Mesaj: Din ve vicdan
özgürlüğü... Dinde zorlamanın olmadığını söyleyen görüşe ne
dersiniz?
V.Zuhayli: Bu prensip, sadece dinimizde
zikredilmiştir. “Dinde zorlama yoktur. Gerçekten de doğru yolla azgınlık,
apaçık meydana çıkmıştır. Kim tağutu inkar edip Allah’a inanırsa, şüphe
yok ki ve öyle sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, hiç kopmaz. Ve
Allah,herşeyi duyan ve bilendir.” (Bakara/257) Bizler, din ve dini yaşama
hürriyetini getiren ve dinde zorlamayı men’eden ve bunun bayraktarlığını
yapan, ilk biz olduk. Bu konuda söylenenler, yanlıştır ve sapıklıktır.
Laiklik, size izah ettiğim gibidir. Dinin özgürce yaşanması değildir. Din
özgürlüğü varsa, Türkiye’de ve diğer ülkelerde İslam neden engellenmek
isteniyor? Din özgürlüğü varsa ya da bu görüş doğruysa, Türkiye’de ve
laikliğe dayalı diğer sistemlerde neden her türlü İslami motife karşı
çıkılıyor? Din ve vicdan özgürlüğü gerçekten varsa, Türkiyeli
müslümanların kendi çocuklarına dinlerini, Kur’an’ı öğretmelerinde serbest
bırakılmaları ve gözaltında tutulmaktan uzak bir ortamda tam anlamıyla
siyasi haklara sahip olmaları gerekmiyor mu? Ancak biz bunun aksini
görmekteyiz. Laiklik, kelimenin tam anlamıyla İslam’ı yıkmak için ona
doğrudan ve aleni bir şekilde yöneltilen, onun karşısında yeralan ve bu
şeriata giden tüm yolları tıkayan ve şer’i düzenin hayatın mevcut yasaları
ve sorunlarıyla bağdaşmadığını söylemeye/isbatlamaya çalışan bir
sistemdir.
E.Mesaj:
Osmanlı
Devleti’nin yıkılmasından sonra İslam âlemi, milletler esasına göre
parçalara ayrıldı... Sınırlar sizce İslami vahdete engel
midir?
V.Zuhayli: Bizler, müslümanları devletçiklere bölen ve sömürgecilik çağını doğuran böyle sun’i ve hayal ürünü sınırlar tanımıyoruz.
Bu sınırlar, İslami vahdet
düzeninin ikame edilmesinde yeryüzünün batısında ve doğusundaki
müslümanlar arasında olabilecek bir birliğe engel teşkil etmektedir.
Bölünmenin sebebi ve müslümanların biraraya gelememeleri, gerçekte iç ve
dış problemlere dayanır. Dış poblemlere gelince; olaylar, olumsuz yönde
gelişti. Batılı ve doğulu ülkeler, 1923 yılında Atatürk döneminde hilafeti
sona erdirmek ve İslam’a savaş açılması kapsamında İslami hilafeti yıkmak
için biraraya geldiler. O halde darbe, vahdete dayanan bir yönetim
şeklinden uzaklaştırmak için İslam’a yönelikti. Bu da önemli rol oynayan
ana faktördür. Batılı, doğulu ve hatta kömünizmle yönetilen ülkeler bile,
‘Arap Birliği’ ve ‘İslam Birliği’ gibi şeylere karşı çıkmaktadırlar. Bu da
apaçık bir dış etkendir. Tüm hallerde bizi kendi halimize
bırnakmayacaklardır. Sonra İslam’ın ismiyle yönetmeye başlayan ülkeler
kuruldu. Heva ve heves, bu
ülkelerin hakimlerine musallat oldu. Her birisi makamını ve koltuğunu
korumak istiyordu. Tüm
bunları bir başkasına bırakmak zorlarına gidiyordu. Sonra İslam ülkeleri, İslam’dan
uzaklaştılar. Öncelikli olarak bu ülkelerin yapmasını umduğumuz, İslam’ın
prensiplerini ve şeriatını hayatın tüm alanlarında tekrar ihya
etmeleridir. İslam’ı siyasi hayata, savunmaya, eğitim ve öğretime,
iletişim ve sosyal hayata müdahil kıldığımız anda, tüm bunların doğal sonucunda
vahdet, kendiliğinden gelecektir. Ancak İslami düzenlerin dışındaki diğer
düzenlere mahkum kılarsak bu, dünya üzerindeki müslümanların vahdetini
imkansız kılacak en önemli faktörlerden olacaktır.
O halde burada, müslümanlarla
şeriatlarının tatbik edilmesi arasında ciddi bir engel oluşturan birden
fazla sebep bulunmaktadır.
Temel ve tek bir noktadan çıkılmaması, tefrikaya ve anlaşmazlığa
düşülmesi gibi sebepler, beraberinde bu bölünmeyi getirdi. Allah (cc)
şöyle buyurur: “Yerüzünde bulunan herşeyi versen de yine de onların
kalplerini birleştiremezdin. Onların kalplerini birleştiren,
Allah’tır...” ‘Onların
kalplerini birleştirdi.’ Yani ‘islam ile...’ Şeriatın birer uzantısı ve
temel öğretilerinin kaynağı olan mevcut konular, bu kalplerin
birleşmesinde büyük bir metottur. Yönetim düzenleri ne zaman siyasette,
amelde, ahlâkta ve sair değerlerde bağdaşırsa, işte o zaman tüm bu
engeller kalkar ve bunun doğal sonucu olarak vahdet gelir. Cesaret örneği
göstererek, iki İslam ülkesi arasındaki gerçek vahdetin ve her türlü
gelişmenin önünü kesmeye çalışan uluslararası istikbar devletlerinin
müdahalelerine meydan okunabilir.
En azından yönetimde bu tür
hususlar bulunursa, bu yönetim Allah’ın doğudaki ve batıdaki müslümanlar
için seçtiği dinde bir yakınlık arzeder.
E.Mesaj: İmam Humeyni’nin
ortaya koyduğu velayet-i fakih sistemini değerlendirir misiniz? Mezhebi
ihtilafları bir kenara bırakırsak, çağını ve zamanını çok iyi idrak eden,
toplumla bütünleşen ve gereklerini bilen bir fakih, bir müctehid, liderlik
yaparsa, daha uygun olmaz mı?
V.Zuhayli: Şüphesiz bizce hilafet işini
üstlenecek kimsede bazı özellikler aranmalıdır. Mesela şer’i ilimlerde
alim olması, müctehid mertebesine erişmesi, hikmet sahibi, cesur ve büyük
irade sahibi,ileri görüşlü vb. sıfatlardır. Bütün bu sıfatlar, ümmetin
karşılaşacağı sorunları çözebilmesi için imam’da
aranmalıdır.
Velayet-i fakih sistemine
olumlu bakıyorum; güzel ve hoşbir durumdur. Önemli olan, ümmeti, ehl-i
hall ve’l-akd’in (alimler ve müctehidlerin, bilirkişilerin) yönetmesidir.
Şer’i hususlarda olmasalar da farklı ihtisas alanlarındaki kişiler de bu
işi yürütebilirler. Yönetim, fıkıhçılarla sınırlandırılmadığı gibi,
fakihin/müctehidin, başkalarından bu işe daha ehil olduğu, şüphe olmayan
bir gerçektir. Velayet-i fakih sistemi, Şi’a’da ortaya çıkmıştır. Onlar,
Oniki İmam’ın ma’sum olduğuna iman etmişlerdir. Şi’a’nın onikinci İmamı
Hz. Mehdi Muntazar, kaybolmuştur. O zaman hayatın tüm işlerini dondurarak
İmam’ın gelmesini beklemeye koyuldular. Bu uzun bekleyiş işlemi,
hükümlerin uygulanmasının uzun bir süre dondurulmasına neden olmuştur.
Bunun üzerine bin yıl geçti, ama Beklenen İmam gelmemişti. İmam
Humeyni’den önceki alimler, Gaib İmam’a niyabeten velayet-i fakih
sistemini geliştirmişlerdir. İmam Humeyni bunu gerçeğe uygulamayı
başarmıştır. O’nun inkılabı başarıya ulaştı ve bu, sevindirici bir
olaydır. Bununla da İran
İslam Cumhuriyeti güzel bir kimliğe kavuştu. Bizler bu görüşü destekleriz
ama, yine bilinmelidir ki yönetim, fakih/müctehid ve alimlerle sınırlı
değildir.
E.Mesaj: İran ve Sudan
tecrübelerini ve başarılı olup olmadıklarını değerlendirir
misiniz?
V.Zuhayli: Bu inkılaplara, son darbeden
önceki Pakistan İslam Devrimi’ni eklemek isterim. Bu ülkelerin üçü, gerçek
İslami yönetimi ikame etmekle İslam’ın uygulamasını gaye edinmişlerdir. Bu
ülkeler, Batı’nın çıkarlarına ters düştüklerinden baskı altındadır.
Batılılarca İslami yönetim, dinlerarası ayrımcılık, tutuculuk ve terör
esasına kurulu bir sistemdir. Bütün bunlar, gerçekte batıldır, doğru değildir.
Ben, Sudan İslam yönetimini yakından tanımış birisi olarak, şer’i hukuku
eksiksiz uygulayan, kaynağı İslam şeriatı olan, ekonomik ve yasal düzeni
sağlamlaştıran ülke olarak bakıyorum Sudan’a. Bu batıl ithamların doğru
olmadığını gördüm. Sudan’da yaşayan hıristiyanlar, müslümanlarla aynı
haklara sahiptirler. Aynı durum, Pakistan ve İran için de geçerlidir.
Gerçekte bu üç devletin sistemi olan İslam’ın, mevcut diğer devletlerin
siyasi arenasında yeralmaması için, bir takım engelleme ve karalama
politikası yürütülmektedir. Çünkü İslam düşmanları, İslam’ın işlerliğinin
kalmadığını savunurken, bu üç ülkede İslam’ın yönetimde, yaşamda ve her
türlü alanda uygulanması, başlarına çakılan çividen daha ağır gelmiştir.
Bunun için bu üç ülkedeki yönetim, sağlam olup İslam’ın uygulanmasına
güzel bir örnek oluşturmuşlardır.
E.Mesaj: Osmanlılar
zamanında ictihad kapısının kapanması, gözden kaçmayan bir gerçektir.
İctihad kurumunun işler hale getirilmesi için, neler
yapılmalıdır?
V.Zuhayli: İctihad kapısının kapandığı
fetvası, siyasi sebeplerle hicri 4. asrın sonunda belirli bir süreye has
bir fetvadır. Çünkü o asırda bir başıboşluk dönemi yaşandığından, İslam
toplumunda değişik akımlar kol geziyordu. O zamanın alimleri, bu
ictihadları bölünmekten, parçalanmaktan ve yokolmaktan korumak, müctehid
iddiasında bulunan ve işin ehli olmayan kimselere engel olmak için ictihad
kapısının kapanmasına fetva vermişlerdir. Ama şer’i hüküm, fetva kapısının
açık olduğunu ve Suyuti’nin ‘er-Reddu alâ Men Ahlede ile’l-Arzi ve Cehile
Enne’l-İctihâde fî Kulli Asrin Farzun: Yeryüzünde Sonsuzluk İsteyip de
İctihadın Her Asırda Farz Olduğunu Bilmeyenlere Reddiye’ kitabında
belirtildiği gibi ictihad, farzlardan bir farzdır.
İctihad kapısı kapanmıştır
görüşü, dar ufuklu ve dar fikirli insanlara mahsustur. Allah’a hamdolsun
ki, ictihad kapısı açıktır. Bu da, asrımızın icma yoluyla, fıkıh kitapları
ve araştırma tezleriyle ilmi araştırma kurumlarında uygulanan
ictihadlardan oluşmaktadır. Bütün bunlar, sorunlara cevap veren, İslami
hukukla bağdaşan, ictihadlara uygun olan, modern ve gelişmiş ictihadın
birer örneğini oluşturmaktadır. İctihad, bir zarurettir. Her asırda ortaya
çıkan yeni meseleler hakkında, helal ve haramın hükmünü insanlara
açıklayabilen bir müctehid varolagemiştir. İctihad kapısının kapandığını
söylemek, İslam şeriatına iftira etmek ve gölge düşürmek anlamındadır.
Çünkü İslam şeriatı her zaman ve mekana uyan ve ihtiyaçlarını
karşılayabilen bir özelliğe sahiptir. Bütün mesele, ictihadı yapacak
şahsın ehil olmasıdır. Şayet alimde ictihadın şartları oluşursa, o zaman
çağının gereklerini çok iyi kavrayabilen ve meseleleri doğru biçimde
anlayan şahıs, geçmişin ictihadlarıyla çağdaş ictihadı birleştirerek bir
sonuca varabilir ve onun ictihad kapısı açıktır. Böylece yeni ve güzel bir
yönetimle ictihad edilebilir. Bu da bu zamanlarda varolan bir durumdur. Ve
Allah’a hamdolsun ki ictihad kapısı kapanmamıştır. Ve şer’i olarak kapanması
düşünülemez.
E.Mesaj: İctihad kapısı
açıksa, ictihadın dört mezheple sınılandırılmasının sebebi
nedir?
V.Zuhayli: Çünkü bu ictihadlar, İslami
hukuk kaynakları ve şer’i esaslarla uyuşması, uygulamanın sağlam ve bakış
açısının doğru olması nedeniyle yüksek bir mertebeye ulaşmıştır. Değişik
ictihadlara gelince bu mezhepler haricinde birçok mezhep mevcuttur. Bunlar
daha sonra söndü. Bunun sebebi, kendisiyle şer’i esasları bağlayacak
güçlü, sağlam ve asil bir bağdan yoksun olmalarıdır. Ama bu dört mezhep,
yüce, sağlam ve kalıcı özelliği ile kendisini şer’i hükümlerle
bağdaştırmasıyla günümüze kadar ulaşmıştır. Çağdaş müctehidlere gelince;
şu ana kadar bu dört imam gibi birisi çıkmamıştır. Bizler, ictihada ehil
olan, her kimse onu taklid ederiz. Ve bana geniş ufuklu, ilmi derin,
ictihad etme şartlarını haiz birisini getir, ictihad etsin. Biz de onu
İmam Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Malik ve İmam Ahmed b. Hanbel’in yerine
oturtalım. Asıl sorun, bu şahısların yerini alabilecek düzeyde kimselerin
yokluğudur, bu alandaki yoksulluğumuzdur. Bu nedenle insanlar, bu fıkıh
hazinesine güvenip taklid etmişlerdir. İnsanların bu mezhepleri taklit
etmesi, bu mezheplerin önemini artırmıştır. Müctehidde bulunması gereken
şey, ictihadının Allah’ın dini esaslarına uygun olması için, o işe ehil olmasıdır. Bu da mevcut değildir. İnsanlara
bu mezheplerden daha iyi ve uygun bir mezhep gelmiş
değildir.
Bizler bu mezheplere saygı
gösteriyorsak, yeni çıkacak ve fetva bekleyen meselelere gözümüzü
kulağımızı kapayacağız demek değildir. Bu mezheplerle amel eder, yeni
meselelerde ictihad ederiz.
E.Mesaj: Dr.Hasan
TURABİ’nin İslam Fıkhının ihyası üzerine görüşlerini değerlendirir misiz?
Bütün mezheplerden faydalanarak ortak bir mezhep oluşturmamız gerekli
midir?
V.Zuhayli: Bu, mantığın kabul etmediği
saçma birşeydir. Mezhepler arası ihtilaf, kaçınılmaz bir zarurettir. Demir
çubukları birleştirip dar bir açıdan geçirmek olanaksız olduğu gibi,
farklı ictihadları
birleştirip bir tek mezhep oluşturulamaz. Onun için bu gibi söylentileri
akıl kabul etmeyecektir. İctihadlar ve ihtilaflar insan aklının sonucu
olarak ortaya çıkmıştır. Mezheplere gelince onlar, insanların anlamaları
için birer fıkhi, fikri ve akli okullardır. Eğer insanları bir görüş
üzerine çağırmaya ve bununla sınırlandırmaya kalkarsan, o zaman bu görüşün
hatalı olduğunu açıklayacak başka deliller karşına dikilecektir. Çünkü sahih
delillere dayanan başka görüşler mevcuttur. Bu durum, dünyada varolan
düşünsel bakışa da ters düşmektedir. Kanun alimleri, hukukçular ihtilaf
etmişlerdir. Onlar, kanunun nassını öğrenmek için okullar açmışlardır.
İnsanlara zorla ve dayatmayla bir mezhebi kabul ettirmek, bence gerçekle
bağdaşmayan saçma ve çocuksu bir davranıştır.
Dr. Hasan Turabi’nin
girişimine gelince; başarısız bir girişimdir. Fıkıh usulünü yenilemek
istedi. Ne akli, ne de şer’i hiçbir şekilde kabul edilir birşey sunmadığı
ortadadır. Aynı şey, lûgat (dil) açısından da geçerlidir. Kendisi de, ne
bu alanda, ne de şer’i ilimlerde ihtisas ve söz sahibi değildir. Bunun
için ‘Fıkıh Usulünün Yenilenmesi’ adlı kitabı, alimlerce hiçbir değere
sahip değildir. Çünkü fıkıh usulü ve İslami hukuk kaynakları, ya itikadi
meselelere, ya Arap diline ya da şer’i hükümlerin doğru ve eksiksiz bir
şekilde anlaşılmasına dayandırılır. Öyleyse bu kitap, sağlam esaslara
dayanmadığından, zayıf ve başarısız bir çalışma sayılır. Böylece kitap,
ilmi açıdan itibarını yitirmiştir.
E.Mesaj: Siyonist
işgalcilere karşı yürütülen İslami direniş, sizce yeterli midir? Daha
güçlü ve daha iyi bir direniş için neler yapılmalıdır?
V.Zuhayli: Ne akli, ne de şer’i açıdan
gerçek anlamda bir direnişin varlığından sözedilemez. Müslümanlar, bu ve
benzeri konularda istenilen düzeyde ve uygun yöntemlerle siyonist
işgalcilerden topraklarını geri almak için üzerlerine düşen görevi yerine
getirmemektedirler. Bunun içindir ki bu direnişe gerçek anlamda direniştir
diyemeyiz. Fakat bunlar, üzerimize düşen düzeyin çok altında, ferdi ve
zayıf girişimlerdir. İsrail ile girdiğimiz bütün savaşlarda ve bu gibi
girişimlerde başarısız olduk. Biz, İsrail’in ilk başladığı yöntemlere
başvurarak bir sonuca varabiliriz. Öncelikle İsrail, milliyetçilik esasına
dayanmaktadır. Biz ise hiçbir şekilde milliyetçiliğe davet çıkaracak
değiliz. İkincisi İsrail, Tevrat’ın emirlerini uygulama esasına
dayanmaktadır. Bizim ise, İslami cihad noktasında hareket etmemiz gerekmektedir. Allah’a,
Rasulü’ne (sav) ve ümmetin gücüne iman edilmesi ve safların birleştirilip
işgalci düşmanla amansız bir mücadeleye girişilmesi gerekmektedir. Eğer
ümmet birleşir, bütün imkanlarını harekete geçirir ve topraklarını geri
almak için sahip olduğu bütün gücünü kullanırsa, başaracağı kesin olan bir
durumdur. Çünkü İslam ümmetinin başka bir ümmette bulunmayan güç ve
imkanlara sahip olması, bunu doğrulamaktadır. Bunun için İslami cihad
ruhunu ve akidesini ihya etmemiz gerekmektedir. İslam ümmetinin yararına
karşı konuşlandırılan bu amansız düşmanı koruyan ve kollayan kimselerin
çağrısına kulak vermemeliyiz. Bütün mesele, ellerinde yetki bulunan
kimselere düşer. Direniş hareketleri oluşturup planlar geliştirmek, ilahi
mesaja ve sorunlara eğilen güçlü, cesur ve doğru iman sahibi kimseler
yetiştirip, büyük azim ve yüreklilikle ve ihlasla işgal edilen toprakları
geri almak için bütün imkanları seferber etmek, yapılması gereken
hususlardır. Böyle yapıldığı takdirde, gasbedilmiş topraklar, hak
sahiplerine iade edilecektir.
E.Mesaj: Ortadoğu’daki
barış sürecini ve Barak’ın, toprakların hak sahiplerine iade edilmesi
gibi, Araplara ve müslümanlara verdiği vaadleri nasıl
değerlendiriyorsunuz?
V.Zuhayli: Barış meselesi, ye’se düşen,
zayıf, güçsüz, yenilmiş ve cihad mesajına kulak tıkayan, üzerine düşeni
yapmayan kimselerin işidir. Böyle olduklarından yenilmiş, teslim olmuş ve
hiçbir değerleri olmayan bu kimseler, çözüm olarak barışı seçmişlerdir.
Beklenilen barış, içi kof, dışlanan, Allah’ın kanunlarının kabul etmediği
pis bir barıştır. Çünkü düşman İsrail, bu topraklarda işgalci olduğundan,
şer’i yönden onunla hiçbir şekilde barış yapılması caiz değidir. Şer'î
açıdan bu böyledir. Fakat realiteye bakarak değerlendirirsek nereye
varacaklarını gözlemleyebiliriz. Ve ümmetin izzeti ve şerefi, bütünlüğü ve
haklarını geri alması hususunda bir sonuca varacaklarını zannetmiyorum.
Yani bizler hakları sahiplerine iade edecek güçlü, sağlam ve saygılı bir
barışa karşı duracak değiliz. Bu ise uzak bir umuttur. Bu girişimler
açlığı gidermeyen, değersiz şeyler kazandırmaktan öte gitmeyecektir. Arap
ve müslümanlara hiçbir şey kazandıramayacağından bu barışçıl çözümlere
umut bağlamamalıyız. Barış şemsiyesi altında İsrail'de her zaman alçakta
yer alacaktır. Çünkü İsrail tüm bölgeye yayılmak istemektedir. Bunu
savaşla yapamayacağını bildiği için barış yolunu seçmiştir. Yönetimi geniş
alanlara yaymak, iktisadi açıdan gelişmek ve tüm istediklerini bu barış
yoluyla gerçekleştirmek peşindedir. Bu ise İslamî maslahatla uyuşmayan bir
durumdur.
E.Mesaj: Türkiye'yi ve
Türkiye'deki müslümanların durumunu nasıl görüyorsunuz? Bildiğiniz gibi
Türkiye'de bir başörtüsü dayatması var. İslam; okumak ve ilim taleb etmek
için bayanların başlarını açmalarına cevaz vermiş midir? Bu aşamada neler
yapılmalıdır?
V.Zuhayli:
Bu iş Allah'ın kanunlarıyla,
İslam'la, Peygamberiyle ve müslümanların yaşantısıyla hiçbir şekilde
bağdaşmamaktadır. Bütün sorun, bu bayanların bu konuda zorlama ve baskı
altında olmalarıdır. Bu icraatlar hükümetin İslam'a olan kinini kusması ve
müslümanlara evlerinde/ülkelerinde (Hakimiyetin millete ait olduğu bir
ülkenin gerçek sahibi millettir/halktır. Ama şimdi millet hariç herkes
hükmetme ve kanun koyma hakkına sahiptir. Çev.) savaş açması gerçek
kimliğini ortaya koymaktadır. Fakat ben Türk halkının, imanıyla güçlü,
dinine sahip çıkan bir millet olduğuna inanıyorum. Ve bütün bu dayatmalar,
karşılık görecek, etki tepkiyi doğuracak ve gelecekte İslam güneşi tüm
Türkiye'de doğacaktır. Türkiye'yi karanlığa götürmek isteyenler ise,
Allah'ın yardımı ve gücü sayesinde yenileceklerdir.
Rejimin bu çabaları ne dine ne
hürriyete hiçbir zaman zarar veremeyecektir. Uygulamalar fıtrata ve insan
tabiatına ters olduğu için en yakın zamanda bu dayatmaların başarısız
olacağı kanaatindeyim. Güçlü imanına şahit olduğum müslüman Türk halkının
kalbinden iman nurunu sökmeye kimse güç yetiremeyecektir. Bu çabalar ise,
yönetimin devamı için olup, belirli
süreye has bir zulüm politikasından ibarettir. Bunun halk için
hayır getireceğini umuyoruz. Çünkü bu halk eskiden beri ezilmeyi kabul
etmemiştir. Laiklik ve ilhad meseleleri bu halka dayatıldı. Fakat halk dinine, Kur'an'a, ahlakına ve
değerlerine bağlı kalmıştır. Bağlı kalmaya devem edecektir
de.
E.Mesaj: Bazı alimlerin
bayanlara, okumakla ile başörtüsü arasında bir seçimle karşılaşırlarsa
okumayı tercih etmelerini öneriyorlar. Sice bu doğru mudur?
V.Zuhayli: Doğrusu ben Türkiye'deyken bu
soruyu sorduklarında cevaz vermeyeceğimi söylemiştim. Ve hiç kimsenin
başörtüsünün kaldırılması yönünde fetva vermesi caiz değildir. Fakat
meseleyi kişinin bulunduğu şartlara bırakarak, her şahıs sorumluluğu
kendisi üstlenir. Yine de cevaz vermediğimi belirtmek istiyorum. "Her kim
kalbi imanla mutmain ise zorlama sonucunda yaptığı şeyler caizdir"
Meseleyi karşılaştığı gerçekle başbaşa bırakır, kendisinin kararını
beklerim. Fakat müslümanlara düşen mücadelelerini verip meydanı
başkalarına terketmemeleridir.
E.Mesaj: Müslüman Türk
halkına ve özellikle gençlere nasihatleriniz nelerdir?
V.Zuhayli: Öncelikle Allah'ın
hükümleriyle amel etmelerini, dinlerine bağlanıp sahip çıkmalarını,
Peygamberin Sünnetine sımsıkı sarılmalarını tavsiye ederim. Baskılara
aldırış etmeden Kur'an'ı öğrenme ve Allah dinini yayma faliyetlerini
sürdürünüz. Allah'ın hükümlerini uygulama, bunlara bağlı kalma ve hakim
kılma önünde duran engellere aldırış etmeyiniz. Şüphesiz ki sabırdan sonra
zafer vardır, zorlukların yanında kolaylıklar vardır, sıkıntıdan sonra
ferahlık vardır. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: "Her kim Allah'a sımsıkı
sarılırsa o muhakkak dosdoğru yola erişmiş olur." Onun için herkesin izzet
ve yücelikle Rabbinin şeriatına/dinine, âdabına, ahlakına, ibadetlerine
bağlanmalarını temenni ediyorum.
Yakın kurtuluş Rabbinin
katındandır...Bu ise Allah için zor bir işi
değildir...
![]()