
![]()
Enflasyon kadar "faiz"in riba olmaması, riba kurumları ile bu esasa dayalı ilişkileri haklılaştırmaz
![]()
"GÜZEL ANCAK EKSİK BİR İTİRAF"
Aşağıdaki yazı bundan üç yıl kadar önce (31 Ocak 1997) Yeni Şafak'ta yayımlanmıştı. Son günlerdeki tartışmalar üzerine galiba yeniden yayımlanması icap ediyor.
Hıristiyanlığı faiz yıktı. Kapitalizm faiz üzerinde yükseldi. Faizi meşru kılan bir iktisadî sistem, evrensel kardeşliğin yerine "evrensel yabancılığı" ikame eder. Bu bakımdan, faiz tartışmalarına asla kısa vadeli ve ekonomik mülahazalarla sınırlı bir perspektifle yaklaşmamalı, meselenin tasavvur edemeyeceğimiz kadar mühim olduğunu akılda tutmalıyız.
İslamiyet faizi kesin surette yasaklamıştır. Ayet-i kerimeler son derece açıktır. Peygamber Efendimiz (sav) Veda hutbesinde esas olarak iki mesele üzerinde durmuştur: Can güvenliği ve faiz. İkincisini "mal güvenliği" diye de okuyabiliriz. Bugün dünya mal/hizmet ticaretinin günde 20 milyar dolar, buna karşılık günlük para ticaretinin 2 trilyon dolar olduğunu hesaba katarsak, çok küçük bir azınlığın para ve faiz marifetiyle büyük çoğunluğun mal emniyetini ortadan kaldırdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkiye'de büyük bir bankanın yıllık kârı, 50 büyük sanayi şirketinin kârından daha fazladır!
İslamiyet'in faiz yasağı kesinlikle "ekonomik" bir yasaktır. Yani bir takım kişilerin iddia ettikleri gibi sadece akraba, dost veya komşular arasında söz konusu olan tüketim borçlarıyla sınırlı değildir. Böyle söyleyenler, Mekke'nin ticarî konumu hakkında hiçbir şey bilmeyenlerdir. Mekke tüccarının geliri büyük ölçüde faize dayanıyordu; adeta "modern/kapitalist" bir şehirdi Mekke. Yani, yasaklanmış olan, tamamen ekonomik bir işlem olan faizciliktir. Mala düşkünlüğü çok olan Hz. Abbas'ın (ra) faizi kaldırıldığı zaman muhtemelen içi "cızz!" etmiştir. Bu derece faizci bir toplumda, faiz yasağına ancak büyük bir iman gücüyle tahammül edilebilirdi.
Hülasa, İslamiyet'in faiz yasağına herhangi bir kılıf uydurulamaz. Herhangi bir makamdan "faiz fetvası" da alınamaz. Sadece, hangi işlemin faiz olduğu, hangisinin olmadığı tartışılabilir. Mesela, bazı fıkıh hocalarımız "Enflasyon kadar faiz, riba hükmüne girmez" diyorlar. Buna dayanarak, bazı iş adamlarımız, bu ilkeye dayalı bütün kurumsal ilişkilerin helal olması gerektiği sonucunu çıkarıyorlar. Bu görüş batıl tatbikata son derece müsaittir.
Enflasyon kadar "faiz"in riba olmaması, riba kurumları ile bu esasa dayalı ilişkileri haklılaştırmaz. Sadece, ertelenmek durumunda olan borçların ödenmesinde meşru bir farkın ödenmesini anlamlı kılar. Mesela, Ali'den belli bir vade sonunda almanız gereken parayı alamamışsanız, gecikme süresi kadar enflasyon farkı talep etmeniz meşru olur ve bu farka faiz denmez. Birkaç ay önce Konya'da yapılan İslam Ticaret Hukuku kongresinde, Abdülfettah Ebu Gudde bunu çok güzel dile getirmişti: "Türk kardeşlerim, bendeniz 20 sene evvel ülkenize geldiğimde 90 bin lirayla bir ev alınabiliyordu, şimdi bir Amerikan doları alınamıyor! Borç ilişkilerinde enflasyon farkı hesaba katılmazsa, alınan para misliyle geri ödenmiş olmaz, binaenaleyh haksızlık olur."
Bu bağlamdaki enflasyon farkına faiz denmemesi ile, "enflasyon kadar faiz, riba değildir" hükmü aynı şey değildir. Mesela, X-bank enflasyonun yüzde 90 olduğu bir zamanda yüzde 88 faiz verse bu riba olmayacak mıdır? Bankanın varlık sebebi faizciliktir. Enflasyona ayarlı "İslamî" bankacılık mümkün değildir; zira mudiye enflasyon kadar faiz ödeyecekse, kredi alana da (riba olmasın diye) enflasyondan fazla faiz uygulamaması gerekir. Yukarıdaki örnekte, banka işadamı Veli Bey'e yüzde 91 ile para kullandıramayacaktır, çünkü enflasyon yüzde 90'dır. Peki kendi masraflarını nasıl karşılayacak, nereden para kazanacaktır?
Hülasa, enflasyon kadar faizin riba olmaması hükmünü şöyle tashih etmek gerekmektedir: Borç veya vadeli satış ilişkilerinde, elde olan veya olmayan gecikmelerden ötürü, enflasyon oranı kadar fark uygulamak faiz olmayabilir. (Elbette bunu bile caiz görmeyen fakihler vardır ve onların görüşlerine de saygı duymamız gerekir. Fakat kendilerine şunu sormalıyız: Enflasyon ortamında, kendi alacaklarını yıllar sonra tahsil etmeye razı mıdırlar?) Bununla beraber, faiz ilkesine göre kurulmuş müesseseleri ve faizli bir ekonomik sistemi enflasyon benzeri gerekçelerle meşrulaştırmak mümkün değildir.
mozel@yenisafak.com
2
OCAK 2000
BİR HATIRLATMA VE BİR AÇIKLAMA
Türkiye'de en çok tartışılan konuların başında vadeli satışlardan doğan fiyat farklarının caiz olup-olmadığı konusu gelmektedir. Zira bu tür konularda gerek ehil olan gerekse ehil olmayan insanların tartışmalara katılmış olması işi iyice çıkmaza götürmüştür. Bu tür satışlara caiz diyen yazarların herhangi bir mezhebe ve o mezhebin usulüne bağlı olmadıklarını söyleyebiliriz. Şayet bir mezhebe bağlı olduğu halde caiz diyenler olabiliyorsada onlarında ya bu modernistlerin mezhepsiz tesirinde kalarak caiz dedikleri ya da meseleyi kavrayamadıkları için caiz dedikleri görülmektedir. Bu durum karşısında avamdan olan mü'minler ne yapmalıdırlar, nasıl hareket etmelidirler, kimin sözüne güvenmelidirler? Hakikaten çok önemli bir meseledir! Mü'minler mutlaka ama mutlaka usule bağlı ulemanın nakillerine, sözlerine, nasihatlerine kulak vermelidirler. Zira; Rasül-ü Ekrem (sav) bir hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır: "Emin ve sadık (güvenilir) mü'min tüccar, kıyamet gününde şehidlerle beraberdir." (2) (Sünen-i İbn-i Mace, İst.1401. Çağrı Yay. C/2, sh:726. Had. No: 2146) Bu usül ve usule bağlılık hususu asla gözden kaçırılmamalıdır.
Özellikle ticaret yapan mü'min esnaf ve tüccar kardeşlerimiz bu konuda her kafadan gelen farklı sesler karşısında huzur ve gönül rahatlığı içerisinde değil tam aksine bir endişe içerisinde ticari faaliyetlerini sürdürmektedirler. Dünya sevgisi ve menfaati, paraya karşı olan aşırı hırs ve yumuşak karın, sekülerleşmenin tabii neticesi olarak enva-i günahların işlenmesinde vicdanen rahatsızlık duyulmaması, dindeki gevşeklik, ölümün unutulması, zamanın ve sistemin getirdiği birtakım tereddütler ve diğer sosyal etkenlerde toplanınca Müslümanlar ister istemez zaaflar dünyasına dalmakta süfli dünyalık için ebedi hayatlarını berbat edebilmektedirler. Zira bir hadis-i şerifte Rasul-ü Ekrem (sav) efendimiz aynen şöyle buyurmuşlardır : "Faiz yetmiş üç çeşittir. En hafifi adamın annesini nikahlamaya kalkmasının dengidir." (3) (Feyz'ül-Kadir, c/4,sh:50. Memhmed Emre, Kırk Konuda Kırk Hadis, sh:510. Osmanlı Yay.İst.) "Bir adamın bilerek yediği bir dirhem mikdarı faiz, Allah katında otuz altı defa zinadan daha şiddetlidir." (4) (Feyz'ül-Kadir, c/3,sh:524. Memhmed Emre, Kırk Konuda Kırk Hadis, sh:510.Osmanlı Yay.İst.)
Başka bir hadis-i şerifte ise Efendimiz (sav) şöyle buyurmuşlardır: "Ümmetim üzerine bir zaman gelir ki, Kurralar çoğalır, fıkıhcılar azalırda ilim kabz olunup kalkar." (5) (Ramaz'ül-Ahadis, sh: 301. M.Es'ad Dilaveroğlu, Fıkhi Meseleler, sh:6)
Sahih-i Buhari'de Abdullah İbn-i Amr (r.a)'dan rivayete göre, Nebi Salla'llahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim, demiştir: "Allahü Teala ilmi size ihsan buyurduktan sonra (hafızanızdan) zorla söküp almaz. Lakin cemiyetin ilim adamlarını bilgileriyle beraber cemiyet içinden alır. Artık kara cahil bir zümre kalır. O sırada halk bunlardan dini ihtiyaçlarını soracaklar, onlar da (Şahsi) re'y ve arzularıyla cevap vererek hem halkı idlal edecekler, hem de kendileri dalalette kalacaklar." (6) (Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih Terceme ve Şerhi, C/12, sh:407)
Yukarıdaki hadis-i şeriflere bakıldığında aşağıdaki yazının bu hadislerin yorumu niteliğinde olduğu anlaşılacktır! Şimdi merhum bir zatın ilmihalindeki çok çarpıcı bu ibretamiz açıklamasına bir göz atalım:
"İslâmiyyetde Şeyh-ul-islâm ya'nî diyanet işleri reisleri ve İslâm müftîleri vardı. Müftî adını taşıyan devlet me'mûrlarının da bulunduğu zemanlar oldu. İslâm müftî
si ile, müftî denilen me'mûrları birbirine karışdırmamalıdır. İslâm müftîleri, Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını, ya'nî şerî'ati bildiren âlimler idi. Müftî denilen devlet me'mûrları ise, zâten şerî'ati bilmezlerdi. Allahü teâlânın yasak etdiği birşeyi, kanun emr etseydi, bu şeyi yapmak caiz değildir demezlerdi. Allahü teâlânın emr etdiği birşeyi, kanun yasak etmiş ise, bu şeyi yapmak lâzım olduğunu söyleyemezlerdi. Susarlar veya tersini söylerlerdi. Böylece kendileri dinden çıkar, müslimânları da günâha veya küfre sürüklerlerdi. Cengiz askerinin, İslâm memleketlerine yayılıp, câmi'lerin yıkıldığı, müslümânların öldürüldüğü zemanlarda ve Fâtımîler ve Resûliler zemanlarında, hâttâ Abbâsîler zemanında böyle müftî denilen devlet me'mûrları, haramlara caizdir dediler. Hattâ Kur'ân-ı Kerîme mahlûkdur dediler. Müftî adı verilen bu me'mûrların böyle uydurma fetvalar vererek dînin yıkıldığı zemanlarda, fıkh kitâblarına, ilmihâl kitâblarına uyanlar, doğru yolda kaldı. Dinlerini kurtarabildi.Fetva demek, herhangi birşeyin şerî'ate uygun olup olmadığını bildirmek demekdir. Yalnız, (uygundur) veya (caiz değildir) demek, fetva olmaz. Bu cevâbın, hangi fıkh kitabının, hangi yazısından alındığını da bildirmek lâzımdır. Fıkh kitâblarına uymıyan fetvalar yanlışdır. Bunlara bağlanmak caiz değildir, islâm bilgilerini öğrenmeden, bilmeden, âyet-i kerîme veya hadîs-i şerif okuyup da, bunlara kendi kafasına, kendi görüşüne göre ma'nâ verenlere İslâm âlimi denmez.
Bunlar Beyrutdaki papaslar gibi, arabca bilen bir tercüman olabilir. Ne kadar yaldızlı, parlak söyleseler ve yazsalar da, hiç kıymeti yokdur. Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına ve bunların yazdığı fıkh kitâblarına uymıyan sözleri ve yazıları Allahü teâlâ beğenmez, kabul etmez.İbni Âbidîn, dördüncü cild, üçyüzbirinci sahîfede, kâdı ya'nî hâkimleri anlatırken buyuruyor ki, (Fâsıkm müftî olması uygun değildir. Bunun verdiği fetvalara güvenilmez. Çünki fetva vermek, din işlerindendir. Din işlerinde fâsıkın sözü kabul edilmez. Diğer üç mezhebde de böyledir. Böyle müftîlere birşey sormak caiz değildir. Müftînin müslimân olması ve akıllı olması da, sözbirliği ile şartdır. Âdile, sâliha olan kadının ve dilsizin fetvası kabul olunur. Müftî ve hâkim, İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe'nin sözüne göre fetva verir. Aradığını onun sözlerinde açıkça bulamazsa, İmâm-ı Ebû Yûsuf'un sözünü alır. Onun sözlerinde bulamazsa, İmâm-ı Muhammed Şeybani'nin sözünü alır. Ondan sonra İmâm-ı Züfer'in, daha sonra Hasen bin Ziyâdın sözünü alır. Müctehid-i fil-mezheb olan, ya'nî eshâb-ı tercih olan müftîler, ictihâdlar arasında delilleri kuvvetli olanları seçerler. Müctehîd olmıyanlar, bunların tercih etmiş oldukları söze uyar. Böyle yapmıyan müftîlerin ve hâkimlerin sözü kabul edilmez. Demek ki, tercîh ehlinin seçmemiş olduğu şeylerde, İmâm-ı a'zamın sözünü almak lâzımdır. Görülüyor ki, müftînin müctehid-i fil-mezheb olması lâzımdır. Böyle olmıyana müftî denilmez, nâkil, nakl edici, fetvayı iletici denir. Nâkiller fetvaları, meşhur kitâblardan alır. Bu kitâblar, meşhur olan mütevâtir haberler demekdir." (7) (H.Hilmi Işık, Tam İlmihal, Seadet-i Ebediyye, sh:114-115) Merhum bu açıklamalarla günümüzdeki müftüler ve diğer ilahiyatçı reformistler hakkında da bir şeyler demek istemiş midir, istememiş midir bilemiyoruz! Yorumu ve değerlendirmesini siz okuyucularımızın takdirine bırakıyoruz!
Ş
imdi ise alemlere rahmet olarak gönderilen iki cihanın efendisi Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in konu ile ilgili hadislerine bir göz atalım :1- "Resül-i Ekrem (SAV) 'in : «— Kim bir satış içerisinde, iki satış yaparsa, ona iki fiattan az olanını almak veya faiz yemek vardır» (10) (Mansur Ali Nasıf - Tac Tercemesi - İst: 1978 C: 2 Sh: 383 Had. No: 581, ayrıca; 2-Muvatta, Sünen-i Tirmizi, Sünen-i Ebû Davud.)
2- «Resûl-i Ekrem (SAV) Hz. Attab b. Esed'i Mekke'ye vali olarak gönderdiğinde ona şu talimatı vermiştir : «Mekke halkını, bir satış içinde iki şart (Peşin şu, veresiye bu) koşmaktan ve seleften menet» biz bu rivayeti esas alıyor ve bununla amel ediyoruz» (11) (İmam-ı Serahsi - El Mebsut - Beyrut: ty C: 14 Sh: 36.)
3- Nitekim bir hutbelerinde Resûl-i Ekrem (SAV) şöyle buyurmuşlardır: «— Bazı kimseler, bilmem hangi niyetle alış-verişte Allah (CC)'ın kitabında bulunmayan şartlar ileri sürüyorlar. Allah (CC)'ın kitabında bulunmayan her şart, yüz şart bile olsa muhakkak ki batıldır» (12) (Abdi'l Latifi'z Zobidi - Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi - Ankara:1974. C/6, sh:480.)
4- "Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) şöyle haber verdi: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) bir satışta iki satışı yasakladı." (13) (Prof.İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte, c/3,sh:84)
5- "Ebu Dâvud'da gelen rivayet şöyledir: "Bir satışta iki satış yapan kimseye en düşük olanı (helal)dır. Aksi halde ribâdır". Ebu Dâvud, İcâre 55, Muvatta, Büyü 72, (2, 663); Nesâî, Büyü 73 (7, 395-396); Tirmizî, Büyu, 18, (1231). (14) Prof.İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte, c/3,sh:85)
6- "İmam Mâlik (radıyallahu anh)'ten anlatıldığına göre ona şu durum ulaşmıştır: "Adamın biri diğer birisine: "Bana şu deveyi peşin parayla sat, ben dc sana vâde ile satayım" der. Adam bu tarz alış-veriş hakkında İbnu Ömer'e sorar. İbnu Ömer hoşlanmaz ve adamı bu işten nehyeder". Muvatta, Büyü 73, (2, 663) (15) Prof.İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte, c/3,sh:85)
7- Hz. Ömer (ra)'in rivayet ettiği bir Hadis-i Şerif'te: "Malum olan ribayı terkettiğiniz gibi, riba (faiz) şubesi olan işleri de terkediniz" (16) (İmam Ebu Bekir el- Cessas- El-Ahkamu'l Kur'an-Beyrut: 1335. C:1, sh:465)
Ancak müşteri bu iki fiyattan birisini, aynı mecliste kabul eder ve mesela: "Ben vadeli olarak "160.000 TL." karşılığı satın aldım" derse caiz olur mu? Yasaklamanın illetini; malın fiyatındaki cehalete bağlayan müctehidler indinde bu caizdir. Zira cehalet ortadan kalkmış, iki tarafın (icab ve kabulle) rızası sözkonusu olmuştur. Yasaklamanın illetini; vade sebebiyle malın fiyatının yükselmesine bağlayan müctehidler indinde caiz değildir. Zira Resûl-i Ekrem (sav), "Kim bir satış içerisinde, iki satış yaparsa, ona iki fiyattan az olanını almak veya faiz yemek vardır" hadisinin zahiri esastır. Çünkü bir şeyin helal veya haramlığı hususunda ihtilaf hasıl olursa, itiyaden uzak durmak (Şüpheliden kaçınmak) gerekir" hükmünü beyan etmişlerdir. Hz. Ömer (ra)'in rivayet ettiği bir Hadis-i Şerif'te: "Malum olan ribayı terkettiğiniz gibi, riba (faiz) şubesi olan işleri de terkediniz" buyurulmuştur. (24)
(İmam Ebû Bekir El Cessas-El Ahkamû'l Kur'an-Beyrut: 1335 C: 1, Sh: 465.) İbn-i Abidin (Rh.a) "Mecmuati'r Resail" isimli eserinde bu hadisi zikretmekte ve "-İki satıştan maksat, söylediği iki fiyattan az olanını kabul ederse mesele yoktur. Çok olanı kabul ederse faiz yemiş olur" demektedir.Sonuç olarak ticaretle meşgul olan mü'minlerin; bir satış içerisinde iki satış yapmaktan kaçınmaları, tek fiyat söylemeleri daha uygundur. Bu sayede "şüpheden" kurtulmuş olurlar." (25) (Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet, C/2, sh:141-142. Mad:1391. Ölçü Yay.1985-İst.) Abdullah AZİZ