"Millet Sistemi, Etnik Kimlik Taassubu ve Terör Felâketi"
TÜRKİYE Cumhuriyeti devleti; çoğulculuğu esas alan, kavimleri,
dinleri ve dilleri farklı olan insanların asırlarca birarada yaşamalarına vesile
olan Osmanlı Devleti'nin bir devamı mıdır? Bu suale "Evet" veya "Hayır" cevabını
vermeden önce, son iki asırdır yaşanan siyâsi ve sosyal değişimin keyfiyetini
dikkate almamız gerekir. Hakikate uygun olan, bilgiye ve hikmete dayanan
"Nizam-ı Alem" ideali, Osmanlı devlet siyâsetinin en önemli unsurudur. Bu
ideale göre, Allah'ın hâkimiyetinde herhangi bir tebeddül ve teğayyür olmaz.
Buna sünnetullah denilir. Ancak insanların zahiri ve batini hallerinde, sürekli
bir değişim söz konusudur. Nizam-ı Alem idealine göre siyâsetin zaruri şartı;
insanın kendisini yeryüzünün sahibi değil, halifesi olduğunu kabul etmesidir.
Siyâsi kararların, hikmete ve maslahata uygun olması şarttır. Osmanlı devleti
"Millet Sistemi'ni esas almış ve farklı kavimlerin siyâsi taleplerini savaş
sebebi haline getirmemiştir.
Büyük imparatorlukların tarihe damgalarım vurdukları zaman diliminde,
"Millet Sistemi" ön plândadır. Büyük Fransız Devrimi'nden sonra Avrupa'da ortaya
çıkan ve dünyanın çeşitli ülkelerinde siyasi proje olarak uygulanan "Modern
Devlet" anlayışı, Meşrûtiyet döneminde Osmanlı aydınlarının zihinlerini meşgul
etmeye başlamıştır. Önce Araplar, sonra Kürtler arasında etnik-kimlik meselesi
ön plâna çıkmıştır. Adaletin mülkün (iktidarın/devletin) temeli olduğuna inanan
Osmanlı ümerası; "asrileşme" hastalığına tutulmuş ve Meşrutiyet döneminde
İttihad ve Terakki Fırkası'nın siyasi teorileri ön plâna çıkmıştır. Topraklarını
işgal eden Avrupa Ülkeleri'ne karşı "İstiklâl Savaşı" veren kadroların;
Cumhuriyet döneminde, modernizmin bütün kültür değerlerini (Siyâsi, Hukuki,
İktisadi, Ahlâki vs) sorgulamadan aktarma yoluna gittikleri malûmdur. Osmanlı
"Millet Sistemi"nin ortadan kaldırılması ve modern devlet anlayışının zihinleri
işgal etmesi, siyasi değişimi hızlandırmıştır. Devrim terimiyle ifade edilen
değişimin ortaya çıkardığı kaos, ırkçılık fesadının yayılmasına sebeb
olmuştur. Bu tesbitten sonra, tartışılan "Kürt Sorunu" meselesine geçebiliriz.
Seçimlerden sonra "Muhafazakar Demokrat" dünya görüşünü benimsediğini ilân eden
AK Partinin lider kadrosu, her fırsatta "Biz etnik, dini ve bölgesel
milliyetçiliğekarşıyız" diyerek, yeni bir siyaset tarzını ortaya koymaya gayret
ettiğini söylemek mümkündür. Geçtiğimiz Ağustos ayında Başbakan Tayyip
Erdoğan'ın "Kürt sorunu vardır ve bu sorun demokrasi içinde çözülecektir"
şeklindeki beyanı, Türkiye'nin gündemine "Kürt Sorunu"nu yerleştirmiştir.
Bazı siyasi partilerin sözcüleri, "Kürt sorununu dış güçlerin ortaya
çıkardığını, Türkler ile Kürtlerin bu ülkede bin yıldan beri kardeşçe
yaşadıklarını" i-fade etmişlerdir. Halbuki Kürt sorunu, sadece dış güçlerin
tahriki sonucu ortaya çıkan bir sorun değildir. Meşrutiyet döneminde başlayan ve
modernizmin etkisiyle hızla yayılan et-nik-kimlik tartışmalarının; önce
Arapçılık, sonra Kürt-çülük meselesini ortaya çıkardığı malûmdur. Aydınlanma
Felsefesi'nin tabii sonucu olarak ortaya çıkan "Her kavme, ayrı bir ulus devlet"
formülü; Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Osmanlı Devletini paramparça etmiştir.
Meşrutiyet Dönemi'nde "Kürt Teali Cemiyeti"nin kurulduğu ve kavmiyetçilik
fesadının o dönemde başladığını inkar etmek mümkün değildir.
Lozan Anlaşması'nda "Millet sistemi"ni dikkate alan ve müslümanları kurucu
(asli) unsur, gayr-i müslimleri de azınlık kabul eden Türkiye Cumhuriyeti
Devleti'nin yöneticileri, kısa bir süre sonra u-lusal üst kimlik (Türklük)
teorisini ön plâna çıkarmışlardır. Cumhuriyetin ilkyıllarından itibaren
Türkiye'de, "etnik kimlik proble-mi"nin değişik sebeblerle gündeme geldiğini
söylemek mümkündür. Sorulması ve objektif olarak cevaplandırılması gereken
sorulardan birisi şudur: "Niçinl925-38 döneminde; Şeyh Said kıyamı müstesna,
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da onyedi ayrı Kürt isyanı yaşanmıştır?" Resmi
ideolojiyi savunan aydınların ısrarla tekrarladıkları 'İngilizler kışkırttı'
iddiasının dışında, realiteye ve akla bir cevap arıyorsanız işiniz kolay
değildir. Her şeyden önce "Osmanlı devletinde Kürtler, neden diğer kavimlerden
farklı bir konuma sahiptir?" sualine cevap vermemiz gerekir. Bu soruya cevap
verebilmek için Kürtleri, Osmanlı'nın son yüzyılı boyunca Anadolu'ya gelen diğer
Müslüman kavimlerden ayırmamız gerekir. Ondokuzuncu yüzyılda A-nadolu'ya
Kafkaslar'dan a-kan kavimler (Çerkez, Gürcü, Çeçen vs) ile Bal-kanlar'dan gelen
Boşnak ve Arnavutlar gibi Müslüman kavimlerin, sıradan göçmen
olmadıklarımalûmdur. Bu göçmenler Balkanlar ve Kafkaslar'da müslüman unsurlar;
Osmanlı'ya karşı gayr-i müs-lim kavimlerin gerçekleştirdikleri ayaklanmalarda
"katliam" tehlikesiyle karşılaşmışlardır. Hayatta kalabilmek için kendilerini A-nadolu'ya
atan bu müslüman kavimlerin, kendilerini kucaklayan kardeşlerine karşı etnik
kimlik kavgası-vermeleri mümkün müdür?Kürtlerin göçmen olarak veya kendilerini
kurtarmak için, Anadolu'ya dışardan gelen bir kavim olmadığı malûmdur.
Kendilerinin yoğun olarak bulundukları bölgelerde, a-sırlarca Türkçe öğrenmeden
yaşamışlardır. Aşiret yapılarını ve toprak düzenlerini, örfi hukuklarına göre
muhafaza etmişlerdir.
Osmanlı İmparator-luğu'nun, Kürtlerin yaşadıkları dağlık bölgelerde merkezi otorite kurmakta çok zorlandığı bilinmektedir. Hatta tevfiz vezare-tinin tanındığı, merkezi yönetimden ve vergi top- j lamaktan vazgeçildiği dönemler olmuştur. Bu se-beble, Kürt beylikleri ve emirlikleri, çoğu zaman vergi vermemişler ve devlet kültüründen etkilenmemişlerdir. Asırlarca aşiret sistemini ve şeyhlik-ağalık düzenini koruduklarını görmemezlikten gelmenin bir anlamı yoktur. Bu noktada "Osmanlı ile Kürtleri bir arada tutan manevi dinamikler nelerdir?" suali zihnimize takılabilir. Bir yandan hilâfet, yani din kardeşliği, öte yandan doğu vilayetlerinde gittikçe güçlenmekte o-lan ortak düşman: Ermeni terör örgütleri!.. Bu iki unsurun ortaya çıkardığı "Hamidiye Alayları"nı ha-tırlayalımLPeki 1925'e gelindiğinde manzara nasıl değişmiştir? Hilâfet kaldırılmış, Nakşibendilik gibi bölgeyi derinden etkileyen tarikatlar yasaklanmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Ermeni tehdidi yok e-dilmiş. Vergi, askerlik, tapu ve kadastro sistemi getirmek isteyen ve Kürt varlığını kabul etmeyen yeni bir merkezi otorite kurulmuştur. Ayrıca bütün bu uygulamalar, "hilâfeti kurtarmak" amacıyla girişilen ortak bir istiklâl mücadelesinden sonra gerçekletiril-miştir. Dolayısıyla 1925 Şeyh Said Kıyamı'ndan, 1938 Ağrı İsyanı'na kadar giden 17 Kürt-İslam ayaklanmasını bu çerçevede değerlendirdiğimiz zaman, 'İngilizlerin marifeti1 gibi izahların bir önemi kalmamaktadır. Fakat maalesef Türkiye'de bu isyanlar; "İngiliz ajanlarının marifeti" şeklinde ifade edilmekte, modern-ulus devlet ve lâik vatandaş anlayışının getirdiği siyasi değişim üzerinde durulmamakta-dır. Oysa bu dönemi ve yaşanan isyanları, müslüman Kürt kavminin iç dinamikleri (aşiret sistemi, nakşi-bendi tarikatının temel hedefleri vs) açısından tahlil etmek mümkündür. Mesele öncelikle asimilasyona, modern- ulus devlet anlayışına ve yeni bir devlet dini ortaya çıkarma operasyonuna (laiklik adına bizantizmin ön plâna çıkarılmasına) direnişle ilgilidir. Gerek Doğu Anadolu'daki Kürt ayaklanmaları, gerek hilâfetin kaldırılmasıyla birlikte ortaya çıkan kaos, Cum-huriyet'in ilk yirmi yılma damgasını vurmuştur. Kürtler, İslamcılar ve yeni kurulan Cumhuriyet rejimi, ciddi bir travma geçirmiştir. Bu travma yavaş yavaş ve zaman içinde (194O'lı yılların sonuna doğru) etkisini kaybetmiştir. Sovyet tehdidi, Mars-hall yardımı, Truman doktrini ve NATO'ya girmek gibi, dış siyasi şartların zorlamasıyla Türkiye'de "Çok Partili Dönem"in gündeme girdiği malûmdur.
Soğuk Savaş dönemiyle birlikte
kimlik sorunu yerini, sağ ve sol gibi ideolojik kutuplaşmaya bırakmıştır.
İdeolojik mücadelenin, kimlik problemini geçici olarak zaafa uğrattığını
söylemek mümkündür. İslamcı-muhafazakar kimliğe sahip kitleler; soğuk savaş
dönemi boyunca, antiko-münist sağ ideolojileri sa- ! vunan siyasi partileri
desteklemişlerdir. Kürt kavminin etnik haklarını savunan aydınlar ise sosyalist
sol ideolojiyi savunmaya başlamış ve 'Devrimci-Doğu Dernekleri"ni kurmuşlardır.
PKK'nm kurucu üyelerinin, Devrimci-Doğu Ocakları'nm faal elemanları arasında yer
aldığı bilinmektedir. Sonuçta 12 Ey-lül'e kadar devam eden süreçte bazı
problemler, etnik kimlik meselesi olmaktan çıkmış ve dönemin ideolojik yapısına
göre keyfiyet kazanmıştır. 1980-83 a-rası Askeri Yönetim sonrasında kimlik
problemi; Diyarbakır Askeri Cezae-vi'ndeki işkenceler ve bölgede yaşanan askeri
baskı sebebiyle, iyice kötüye gitmeye başlamıştır. Bu baskıya paralel olarak;
et-nik-kimlik taassubu ve ırkçılık gayretleri, önüne geçilemeyen bir felâket
haline gelmiştir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Lozan Anlaşma-sı'nda "Millet
Sistemi"nie-sas alan; müslümanları kurucu unsur, gayr-i müslimleri de azınlık
kabul eden Türkiye Cumhuriyeti Dev-leti'nin yöneticileri; lâikliği "Devlet Dini"
(!) haline getirerek siyasi krizlere sebeb olmuşlardır. Görünen odur ki, İslâm
kardeşliğinin dışında, Türkleri ve Kürtleri birarada tutucak hiçbir formül
kalmamıştır. Ancak bazı sivil ve asker bürokratlar, Türkiye'nin bir "İslâm
Devleti" olmadığını, hatta "İslâm Ülkesi" bile denilemiyeceğini
savunmaktadırlar. Dolayısıyla bu meselenin, İslâm fıkhına göre çözülmesini
teklif etmek, onlara göre laikliğe aykırıdır. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "Kürt
sorunu vardır ve bu sorun demokrasi içinde çözülecektir" şeklindeki tesbiti de
realiteye uygun değildir. Dolayısıyla etnik-kimlik taassubu ve terör felâketi,
Türkiye'nin gündemini uzun yıllar işgal edecektir. Meselenin bir diğer boyutu da
şudur: Irak'ı işgal eden ABD; bölge ülkelerinin itirazlarına rağmen "Kuzey Irak
Federal Kürt Devle-ti"nin kurulmasını sağlamıştır. Başta Yunanistan olmak üzere;
bazı AB Ülkeleri'nin; kuruluş yıllarından komünizmi esas alan, son yıllarda ise
kavmiyetçiliği ön plâna çıkaran PKK'yı destekledikleri bilinmektedir. AB
Komisyonu tarafından hazırlanan i-lerleme ropurunda " Kürtlere etnik azınlık,
Alevile-re de müslüman azınlık statüsü verilmesi" teklif edilmiştir. Önümüzdeki
yıllarda bu teklifin, değişik üslûplarla ifade edileceği ve gündemde tutulacağım
söylemek mümkündür.
Yusuf KERİMOĞLU
Abdullah AZİZ