Kur'an ve İnsan Hakları Tartışması -2-

                                                                Mehmet Hayri  KIRBAŞOGLU*   

         Erkeğin kadına karşı "bir derece" avantajlı bir konuma sahip olması uygulamada onun aile reisi olmasıyla gerçekleşmektedir ki, Türk Medeni Kanunu da dahil, çoğu ülkenin medeni kanunlarında da durum budur. Nasıl ki bu medeni kanunların ailenin reisliğini erkeğe vermesi, erkeğin kadın üzerinde mutlak hakim, zorba veya despot olabileceği anlamına gelmiyorsa, Kur'an'a göre de erkeğin kadınlara karşı sorumlu , onları gözetici olması veya ailenin reisi olması, kadına istediği gibi muamele edebileceği, onu haklarından mahrum bırakabileceği, ona köle gibi davranabileceği anlamına gelmez. Aslında erkeğin kadın karşısındaki avantajı diğer bir deyimle aile reisi oluşu sadece karı koca ilişkileri için sözkonusudur. Aile içi ilişkiler dışında kadın bağımsızca hareket etme hakkına sahiptir. im sorumluluğunu yüklenmiş olmasından kaynaklandığını da anlamaktayız. Öte yandan (4 Nisa, 34) ayetinden, erkeğin bu avantajlı konumunun, onun fiziki bakımdan daha güçlü, daha dayanaklı olmasından ve ayrıca aile reisi olarak aile fertlerinin geç Kısacası Kur'an'ın ister ontolojik ister, hukuki düzlemde olsun erkeği kadından üstün tuttuğu iddiası pek sağlıklı olmayan, hatta biraz da önyargı içeren bir "okuma"nın ürünüdür. Bunun tam aksi olan bir "okuma"da mümkündür ve bize göre asıl doğru olan da budur.

     Eleştiri konusu olan bir başka husus da bazı cezaî hükümlerle ilgilidir. Bu konuda da şöyle denmektedir. "Kur'anı Kerim'de bedene karşı işlenen suçlarda kısas uygulanması öngörülmektedir (2,elBakara, 179 ve, 5, elMaide, 45). Yine hırsızlığın cezası olarak elinin kesilmesi (5, elMaide, 38) ve yeryüzünde bozgunculuk ve fesad çıkarmak isteyenlerin de öldürülmek, asılmak veya el ile ayakları çaprazlama kesilmek sûretiyle cezalandırılması (5, elMaide, 33) öngörülmektedir. Bu tür cezalar ise Evrensel İnsan Hakları beyannamesinde bahsi geçen "İnsan haklarına aykırı cezalar" kapsamına girebilecek niteliktedir." Daha önce ele aldığımız hususlarda sözkonusu olan metodik hatanın ve yüzeyselliğin burada da aynen tekrarlandığını hemen belirtelim. Yukarıda sözü edilen cezâlarla ilgili ayetlerin muhtevaları sadece bunlardan ibaret olmayıp, bu cezalar yanında sözkonusu suçların "bağışlanmasından" da sözedilmektedir. "Ey iman edenler öldürülenler hakkında size kısas yazıldı: Hür'e karşık hür, köleye karşılık köle, kadına karşılık kadın öldürülür. Ancak kim kardeşi tarafından affedilirse örfe uygun olarak buna uyulur ve affedene (öldürülenin velisine) güzelce (diyet) verilir. Bu ise size Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Artık bundan sonra kim saldırıda bulunursa, onun için elem verici bir azab vardır ." (2, elBakara, 178) "Tevratta onlara (İsrailoğullarına) şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş. Yaralar da misliyle cezalandırılır.

      Ama kim kısastan vazgeçerse, bu kendisi için bir kefaret olur. Kim de Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâimlerdir. (5, elMâide, 45) Ayetler açıkça göstermektedir ki, Kur'an birtakım cezaları öngördüğü gibi, işlenen suçların affedilmesini de tasvib, hatta teşvik etmektedir. Dolayısıyla hukuki düzenlemeler yapılırken, işlenen suçlar karşısında bu cezaların uygulanmasının zorunlu olmadığı, bunun iki alternatiften sadece birini oluşturduğu şeklinde bir değerlendirmeye gidilebilir. Nitekim klasik dönem İslam fıkhında bile "Tevbe had cezalarını düşürür" ilkesinin tamamen olmasa da benimsenmiş olması, bu cezaların uygulanmasının her zaman zorunlu olmadığını gösteren bir anlayışın ürünüdür. Ancak bu yorum yine de bu bedeni cezaların bir realite olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Zaten bizim de bunları İnsan hakları evrensel beyannamesine pek uymadığı (!) gerekçesiyle görmezlikten gelmek gibi savunmacı ya da özür dileyici bir tavrı benimsememiz sözkonusu değildir. Öte yandan konunun uzmanı olmamakla birlikte, kriminolojik açıdan bedeni cezaların kaldırılıp yerine hürriyeti kısıtlayıcı cezaların konmasının da tartışılabilir olduğunu düşünüyorum. Nitekim Batı'da bile -idam da  dahil bedeni cezaların benimsenmesi yönünde bugün birtakım tartışmaların yapılması, konunun pek te zannedildiği gibi hallu fasledilmiş olmadığını ve bedeni cezaların insan haklarına aykırılığı üzerine de bir icmanın (konsensus) oluşmadığını göstermektedir. Kölelik ve kölelerle ilgili hükümlerin Kur'an'da yer almasının da, insanlar arasında hiçbir suretle ayırım yapılmaması ilkesine ters düştüğünü düşünenler vardır. Gerçi bugün artık kölelik sözkonusu değildir ve müslümanların kölelik müessesesini hortlatma niyetinde olmadıkları aşikardır. Ancak Kur'an'da kölelikten bahsedilmiş olmasından dolayı teorik düzeyde bu konunun gündeme getirilmiş olması muhtemeldir. Biz de aynı şekilde teorik düzeyde, yani bugün kölelikle ilgili Kur'ani hükümlerin bilfarz geçerli olduğunu varsayarak konuyu tartışmak istiyoruz. Önce şu hususun altını çizmek gerekir ki, kölelik tarihin en eski devirlerinden beri süregelmiş bir olgudur, dolayısıyla köleliği ihdas edenin Kur'an olduğu elbette söylenemez.

   Diğer bir hususun daha altını çizmek gerekir ki, o da Kur'an'ın kölelikden bahsetmesinin onun köleliği ahlaki bakımdan onaylandığı anlamına gelmediğidir. Kur'an'ın köleliği ahlaki açıdan onaylayıp onaylamadığını anlamak için, nihai tahlilde kölelikten yana mı, yoksa onun ortadan kaldırılmasından yana mı olduğunu tespit etmek gerekir. Köle ve cariyelerin toplumun belli bir kesimini oluşturduğu o dönemin Arap toplumunu muhatap alan Kur'an'ın bu konuyu görmezlikten gelmesi tabii ki düşünülemez. Bu yüzden Kur'an'da köle ve cariyelerin durumunu düzeltmeye, mümkün olan her vesileyle ve her fırsatta onları hürriyetlerine kavuşturmaya yönelik pekçok ayet vardır. Bu ayetlerin altında yatan espriye bakıldığında, bu bile Kur'an'ın köleliğe taraftar olmadığı ve asıl amacının onu ortadan kaldırmak olduğu sonucunu çıkarmamıza yetecektir. Hatta kölelerle ilgili ayetler bir bütün olarak incelenerek olursa, köleliğin kaldırılmasına dayanak teşkil edebilecek bir ayetin bulunduğu dahi görülecektir: "(Savaşta) kafirlerle karşılaştığınızda onların boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice galebe çalıp, etkisiz hale getirdiğinizde de esir alın. Savaş sona erince de, artık ya karşılıksız ya da fidye karşılığı esirleri salıverin. "26, Muhammed, 47). Bu ayette dikkati çeken husus, esirlere yapılacak muamelenin iki şıklı olduğu, her iki şıkka göre de sonuçta esirlerin serbest bırakılması gerektiğidir. Onlara yapılacak muamelenin iki şıkkı içerisinde de onları "köle yapmak"tan bahsedilmemesi son derece önemlidir. Hatta ayetin esirlerin köleleştirilmesi bir yana, ister fidye karşılığı ister karşılıksız olsun her halukarda serbest bırakılmasını emretmesi karşısında, bu ayetin inişinden itibaren artık yeni köle edinmenin tamamen yasaklanmak istendiği anlaşılmaktadır.

       Dolayısıyla Kur'an'ın bu ayetine dayanarak köleliğin tamamen yasaklanması, ister ilk dönemlerde, ister müteakip dönemlerde mümkün görünmektedir. Ancak tarihi tecrübemiz, köleliğin kaldırılmasını emreden bu ayetin İslam hukukunda etkili olamadığını, bu ayetin inişinden sonra da asırlarca İslam dünyasında kölelik kurumunun varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Şu var ki burada bizi ilgilendiren uygulama değil, Kur'an'ın konuya bakışı olduğu için, sonuçta köleliğin kaldırılmasının yine Kur'an'ın bir emri olduğunu ileri sürmek, bize göre sadece mümkün değil, aynı zaman da Kur'an'ın ruhuna uygun olan yegane çözümdür. Son olarak ta "irtidad (İslamdan dönme)" konusuna kısaca temas etmek yerinde olur. İslam, dinini kabul eden bir kimsenin bilahare İslam terketmesinin cezasının ölüm olduğu hemen bütün fıkıh mezheplerinin benimsediği bir görüştür. Bu ise inanç ve din hürriyetine açıkça aykırı düşmektedir. Bizi burada ilgilendiren bu görüşün gerçeği yansıtıp yansıtmadığı ve özellikle Kur'an'a uygun olup olmadığıdır. Evvela mürted (İslam'dan dönen)in öldürülmesi gerektiği hususunun Kur'an'da bulunmadığını belirtmekle işe başlayabiliriz. Evet Kur'an İslam'dan dönme konusuna temas etmektedir. Ancak konuyla ilgili ayetlerde irtidad (İslam'dan dönme)nin uhrevi/dini yönü dışında, maddi bir müeyyide veya cezasının olduğu ifade edilmemektedir.

         Bu konuda "dinden dönme"nin açıkça zikredildiği iki ayeti incelemek yeterli olacaktır: "Sana haram ay ve o ay içerisinde savaşmanın günah olup olmadığını soruyorlar. Onlara de ki, haram ayda savaşmak büyük bir günahtır. Ancak (insanları) Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkar etmek, Mescidi Haram'ın ziyaretinde mani olmak ve halkını oradan çıkarmak, bütün bunlar Allah katında daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşmaya devam ederler. Sizden kim dininden döner de kafir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Onlar cehennemlik olup, orada devamlı kalıcıdırlar. "(2, elBakara, 217) "Ey iman edenler, sizden kim dininden dönerse, (bilsin ki) Allah, kendilerini sevdiği ve onların da kendisini sevdiği, müminlere karşı merhametli, kafirlere karşı ise sert ve şiddetli davranan bir toplum getirir. Bunlar Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (aldırmazlar). Bu, Allah'ın dilediğine bahşettiği bir lütfudur. Allah'ın lütfu ve ilmi ise geniştir "(5, el - Maide, 54) Her iki ayette de açıkça görüldüğü gibi, İslam'dan dönmeye herhangi bir maddi ceza/ müeyyide -mesela ölüm cezasıöngörülmemiştir.

      Öngörülen ceza ise, bu gibilerin yaptığı iyiliklerin dünyada da ahirette de boşa çıkması; ayrıca bu gibilerin yerine Allah'a ve dinine sadık insanların oluşturduğu bir topluluğun geçirilmesinden ibarettir. İşin doğrusu, mürtede ölüm cezasının öngörülmesi Kur'an'a değil hadislerle dayanmaktadır. Hadislerin ise, bilindiği gibi güvenilirlik açısından hepsi aynı düzeyde değildir. Hatta pekçok hadisin asla güvenilmemesi, delil olarak kullanılmaması gereken nitelikte, yani uydurma olduğu da bilinen bir husustur. Dolayısıyla hadisler konusunda son derece dikkatli ve titiz davranmak gerekmektedir. Mürtedin öldürülmesi gerektiğini ifade eden ve İslam hukukçularının ittifakla delil olarak kullandıkları birtakım hadisler elbette vardır ve bugüne kadar bunlar makbul birer hadis olarak görülmüştür. Ancak İslam ulemasının bu hadisleri delil olacak düzeyde görmeleri, büyük ölçüde hadisleri ravileri (hadisleri nakledenler) açısından incelemekle yetinmeleri, muhteva tenkidine ise o ölçüde iltifat etmemeleri yüzündendir. Şahsi kanaatimize göre İslam alimlerimiz irtidad konusunda Kur'an'ı değil de birtakım hadisleri delil almakla isabet etmemişlerdir. Çünkü çözüm üretmede herşeyden önce başvurulması gereken asıl kaynak Kur'an olmalıdır. Kur'an ise bu konuya temas etmekle birlikte herhangi bir maddi müeyyide/cezai hüküm öngörmemiştir. Kur'an'ın bu konuyu bu şekilde ele alması ve mesela hadislerde olduğu gibi "Kim dinden dönerse onu öldürün" demesi son derece kolay olduğu halde, her iki ayette de "Kim dininden dönerse..." deyip, "onu öldürün" denmemesi son derece anlamlıdır.

       Diğer yandan mürtedin öldürülmesi gerektiğini ifade eden hadisler, ölüm cezası gibi ağır bir cezanın ispatı için yeterli sağlamlıkta da değildir. Özellikle de Hanefilerin metodu uyarınca böyle ağır bir cezada delil olarak kullanılacak bir hadisin mütevatir olmasa bile en azından müstefiz veya meşhur denilen türden olması ve kaynaklarda yaygın olarak rivayet edilmesi gerekir. Ama ne yazık ki irtidad ile ilgili hadislerin bu kadar sağlam ve güçlü olduğunu söylemek mümkün değildir. Aynı şekilde (4, enNisa,137) ayeti de konumuz açısından çok anlamlı ve o ölçüde de önemlidir: "İman edip sonra inkar eden, sonra yine iman edip tekrar inkar eden sonra da inkarlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak ne de onları doğru yola iletecektir ." Burada tekrar tekrar dine girip, sonra onu inkar etmekten bahsedildiği halde, onun öldürülmesinden bir defa bile bahsedilmemesi son derece dikkat çekicidir. Eğer Hz. Peygamber'in sözü olduğu rivayet edilen sözkonusu hadisler gerçek olsa, yani gerçekten mürtedin öldürülmesi gerekse idi, bu ayetin daha başındaki "İ- man edip sonra inkar edenler" ifadesinin akabinde "onları öldürün" denmesi gerekmez miydi? Bir değil birden fazla, ardarda iki defa irtidad suçu işlenmesine rağmen, Kur'an'ın asla ölüm cezasından bahsetmemesi, üzerinde iyice durulması gereken bir noktadır. Konuyla ilgili hadislerin meşhur veya müstefiz olmadıklarını söylemiştik. Bunun anlamı ise bunların ahad haberlerin alt sıralarında yer alan hadislerden olduğudur.

        Bu tür ahad hadisler ise hadis ilminde de genel kabul gören görüş görüşe göre "zannı galib" ifade ederler. Bunun anlamı ise, bu tür hadislerin matematik kesinlikte yakini bir bilgi ifade edemeyeceğidir. Böyle olunca, kesinlik taşımayan, bilakis zannı galib ifade eden, üstelik Kur'an tarafından da desteklenmeyen böyle hadislere dayanarak bir kimsenin hayatına son vermenin ne kadar tehlikeli birşey olduğu da açıkça ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak, fıkıh geleneğimizde mürtedin öldürüleceği görüşü asırlarca benimsenmiş olsa da, bunun Kur'an'da yer almayan bir ceza olduğu, hadisteki dayanaklarının da o kadar sağlam ve güçlü olmadığı, binaenaleyh bu cezanın islamiliğinin tartışmalı olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Bütün bu anlatılanlardan sonra şöyle bir uyarıda bulunmayı da gerekli görüyoruz : İnsan haklarına ilişkin bazı esaslar ile Kur'an'ın bazı öğretileri arasında zahirde görülen uyuşmazlık ve gerilim karşısında, bugüne kadar Kur'an'ın görüşü olarak sunulan bazı konularda, geleneksel anlayıştan farklı bir anlayış sergilediğimizin farkındayız. Bu durum ilk bakışta Kur'an'ı insan haklarına uyarlanma çabası olarak görülebilir ve biz bu tür bir yanlış anlaşılma riski ile karşı karşıya olduğumuzun tamamen farkındayız. Ancak bu risk bizi Kur'an konusunda gerçekleri araştırmaktan ve geleneksel anlayışları ve yorumları sorgulamaktan alıkoymamalıdır. Hiçbir kimse de, bu ve benzeri risklerden dolayı, kendi hakikatlerini haykırmaktan geri kalmamalıdır.

     Nitekim ne peygamberler ne bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) ne de onun izinden giden gerçek ilim adamları, bazılarınca yanlış anlaşılma riski daima mevcut olduğu halde, hiçbir zaman hakikatleri haykırmaktan çekinmemişlerdir. Biz de onların izinden gitmeye çalışan biri olarak sadece ve sadece Kur'an'la ilgili olarak doğru olduğuna inandığımız düşünce ve anlayışlarımızı ortaya koymayı amaçladık, bunu yaparken de Kur'an'ı -mesela insan hakları gibiherhangi birşeye uydurma çabasının onu tahrif etmekle eş anlamlı olacağını bir an bile aklımızdan çıkarmadık. Tekrar söyleyelim ki amacımız bir diyalog ortamının oluşmasına katkıda bulunmak ve bu ortamda Kur'an'ın doğru anlaşılmasını temin etmekten ibarettir. Bu diyalog ortamının kalıcı olması ise tarafların -mesela burada insan hakları savunucuları ile Kur'an'ın her türlü hakları teminat altına aldığını savunan her iki eğilimin samimiyetlerini birbirlerine göstermelerine bağlıdır. Bu açıdan bakıldığında müslüman entellektüellerin ve ilim adamlarının insan hakları konusuna yoğun bir ilgi göstermemelerinin birtakım haklı gerekçeleri olduğu görülmektedir. Bu konuda en son yayınlanan bir yazıda, İslamcı değil bir milliyetçi olan Mısırlı düşünür İsmet Seyfuddevle'nin şu sözleri, bu tür bir güvensizliğin mevcudiyetini göstermektedir.: "İtiraf edeyim ki ben 19 Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından yayımlanan "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi"ne taraftar değilim. Bizim tarihi gerçeklerimiz bize büyük ve yüce sözlerin nasıl zalimce cürümlere dönüştüğünü gösterdiği gibi; medeniyet tarihimiz de bize büyük ve görkemli laflar karşısında uyanık olmamız gerektiğini öğretmiştir. Biz "İnsan Hakları Beyannamesi"nin mimarları ile sadece Fransız vatandaşlarının, kısa bir süre sonra ve daha bu beyannamenin mürekkebi kurumadan Mısır'a bir sefer düzenleyip, askeri güçlerini gözde generalleri Napolyon'un komutasında oraya gönderen aynı insanlar olduğunu unutmadık. Yine unutmamamız gerekir ki, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini yayımlayan Birleşmiş Milletler teşkilatı, ile Filistin'i gaspeden, ve Filistin halkının   yaşama hakkı dahil beyannamede yer alan bütün haklarını elinden alan Siyonist devleti tanıyan aynı Birleşmiş Milletler teşkilatıdır." 13

      Bu Mısırlı milliyetçi düşünürün bu ifadelirini nakleden Prof. Dr. Rıdvan esSeyyid de bu konuda Batı'ya ve Batı kaynaklı herşeye karşı Arap dünyasında ve tabii İslam dünyasının diğer bölgelerinde derin bir şüphe ve kuşku duyulduğunu, bunun da sebebinin Batı'nın dünya hakimiyeti emelleri ve uyguladığı çifte standartlar olduğunu eklemektedir.14 Diğer yandan o, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin kendi içinde de birtakım çelişkiler taşıdığına işaret ederek şöyle demektedir. "Üstelik Uluslararası İnsan Hakları Beyannâmesi" aşırı bireyselci olmakla itham edilmiştir. Halbuki beyannameyi yayımlayan Birleşmiş Milletlerin bizatihi kendisi, bireylerin değil, milletlerin, devletlerin ve halkların temsil edildiği gruplardan oluşan bir kuruluştur."15 Yine Pakistanlı bir yazar olan Muhammed Şerif Çodri de Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi'nin, özellikle uygulaması konusunda benzer şüpheleri dile getirmektedir: "Gelişmekte olan ülkelerdeki seküler demokrasilerin çoğunda anayasalar tarafından kabul edilen temel hakların şerefi genellikle uygulamadan ziyade kağıt üzerinde kalmaktadır. Dünyadaki çağdaş seküler devletlerdeki temel hakların alanı son derece sınırlı olup, evrensel değildir. Bu haklar sadece kendi vatandaşlarına mahsustur ve yabancılar bir yana, kendi azınlıklarına bile bu hakların tamamını tanımamaktadırlar. Birleşmiş Milletlerin çeşitli beyanname, anlaşma ve diğer vesilelerle ilan ettiği haklar elbette evrensel ve bölünmezdir, ancak bunların uygulanması için ortada hiçbir hukuki yaptırım mevcut değildir ve bunlar sadece "değerli temenniler"den ibarettir." 16

     "Aşkın"a iman etmiş olan herkes gibi müslümanın da İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne yöneltebileceği en köklü eleştirilerin başında ise, onun seküler bir temele dayandırılmış olması gelir. Bu yüzdendir ki Batı, insan haklarının demokratik bir hayat tarzı sayesinde garanti altına alınabileceğine inanmıştır. Ancak Allame Muhammed İkbal'in de işaret ettiği gibi Avrupa'nın/Batı'nın bu ideali hiçbir zaman onun hayatında canlı bir unsur haline gelememiş ve asıl işlevi zenginin lehine fakirin sömürülmesinden ibaret olan hoşgörüsüz demokrasilerin sonucu, baştan çıkarıcı bir egoizmden başka birşey olmamışdır. 17   Gerçekten de bugün Bosna'da, Filistin'de, Afganistan'da, Keşmir'de Körfez savaşında Batı'nın -buna Rusya'yı da dahil etmek gerekir  kendi menfaatleri haleldar olmadıkça nasıl kılını dahi kıpırdatmadığını; dünyada demokrasi havariliği yaptığı halde S.Arabistan ve Güney Amerika gibi totaliter rejimlere nasıl da ses çıkarmadığını daha dün hep birlikte dünyanın gözü önünde yaşadık. Yine insan hakları havariliği yapan Batı'nın Afrikadaki açlık, hastalık, sefalet ve iç harpler karşısında kılını dahi kıpırdatmadığını hepimiz açıkça görmekteyiz. 18 İşte insan hakları sözkonusu olduğunda müslümanları rahatsız eden bizatihi bu hakların kendisi değil, bu hakların hayata geçirilmesinde görülen bu tür iki yüzlülüklerdir. Bu ikiyüzlülüğün temelinde yatanın ise ahlaki bir problem olduğu kuşkusuzdur. Bu gayrı ahlaki tutumu benimserken Batı'nın yüzünün kızarmamasının sebebi ise, onun aşkını dışlayan seküler dünya görüşüdür. İkbal'in ifadesiyle bu dejenarasyonun sebebi Batı'daki demokratik kültürün temelinde yatan ana fikirlerin "aşkın"a, yani "vahy'e" yani dayanmamasıdır. 19

     Bu noktada dinlerin de insanı daima ahlaklı yapmaya yetmediği, zira her dindarın aynı zamanda zorunlu olarak ahlaklı olmadığı, hatta bir kimsenin ateist, ama ahlaklı olabileceği ileri sürülebilir. Ancak Ali İzzetbegoviç'in dediği gibi dindar olmak zorunlu olarak ahlaklı olmayı gerektirmese de, yine de ahlak için en büyük desteği verenin "din" olduğu kuşkusuzdur.20 Dolayısıyla "din" pekçok konuda olduğu gibi insan hakları konusunda da iki yüzlülüklerin önünü almada yegane şansımız olarak gözükmektedir. İnsan Hakları Evrensel Beyanname'sinin Batı tarafından üçüncü dünya ülkelerini sıkıştırmak için bir araç olarak kullanılması, elbette bu haklara karşı çıkmayı değil, onların herkese, her topluma, her ülkeye eşit olarak uygulanmasını temin etmek için çaba göstermeyi gerekli kılar. Ancak insan hakları savunusu yapılırken de, ilgili belgeleri; gökten inmiş bir kutsal metin inmişçesine, tek bir harfi dahi değiştirilmeksizin kabulü zorunlu addetmek ve bu konuda bir dayatmacılık içerisine girmek de yanlıştır. Bunun yerine temel esaslarda evrensel düzeyde bir konsensusun teminine çalışmak, ama bazı detaylarda her ülkenin, her toplumun dinine, örfüne, adetine ve kültürüne uygun birtakım tadilatların yapılabileceğini kabullenmek daha yerinde olacaktır. İnsan hakları konusunda söyleyeceklerimiz şimdilik bunlardır. Elbette Kur'an ile insan hakları ilişkisine dair söylenecek daha pekçok şey, tartışılacak pekçok konu, katedilecek epey mesafe vardır.

    Biz bu yolda küçük bir katkıda bulunabildiysek ne mutlu bize. Fakat bizce bu yazıda asıl önemli olan bu mütevazı katkıdan ziyade, İslam'ın temel kaynağı Kur'an'a bakış açımızın ciddi olarak gözden geçirilmeye muhtaç olduğunun görülmüş olmasıdır. Maalesef sadece insan hakları konusunda değil, hemen her konuda Kur'an'ın öğretileri tartışılırken, pek azımız, izlediğimiz yolun sistematik ve metodik olmaktan ziyade, gelişi güzel ve yüzeysel olduğunun farkındadır. Bu yazı, Kur'an'ı incelerken daha ciddi olmak gerektiği, Kur'an'ı anlamak için izlenecek yöntemin son derece önemli olduğu, yolunda bir mesaj verebilirse, asıl o zaman gerçekten katkıda bulunmuş olacaktır. Zira Kur'an'ın gelişigüzel ele alınmasını sürdürmekle, sadece onun gerçek anlamının saptırılmasına hizmet etmiş oluruz ki, bu da sonuçta bizi diyaloğa değil, demagojiye sürüklemekten başka bir işe yaramıyacaktır. Bizim ise demagojiye değil diyaloğa ihtiyacımız var. Bu diyaloğun sürekli ve verimli olması ise Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bir hadisinde ifadesini bulan "Kendimiz için istediğimizi başkaları için de isteme" ahlaki olgunluğuna toplum olarak erişmemize bağlıdır.

NOTLAR :

1. Hüseyin Kâzım Kadri'nin 1949'da yayınlanan İnsan Hakları Beyannâmesi'nin İslam Hukukuna Göre İzahı adlı küçük eserinden bu yana ülkemizde bu konuda yazılan telif eserlerin bir elin parmakları sayısınca dahi olmaması, bu konuda mevcut eserlerin ise genellikle yabancı dillerden yapılan tercümelerden oluşması, bu durumun açık bir kanıtıdır. 2. A.g.e., s. 89 3. Konumuzla doğrudan ilgili olmamakla birlikte, aydınlatıcı olması bakımından İslamîlik iddiasıyla hazırlanan iki insan hakları beyannamesine yönelik eleştirilere kısaca temas etmek yerinde olacaktır. Hazırlanan bu iki belgeden ilki elli kadar müslüman düşünürün, Londra'daki Muslim Consil'in himayesinde hazırlayıp, 19 Eylül 1981'de UNESCO'nun Paris'teki merkezindeki bir toplantıda açıkladıkları "The Muslim Universal Manifesto for Human Rights (Evrensel İslamî İnsan Hakları Beyannâmesi)" adlı belgedir. İkincisi ise, İslam Konferansı Teşkilatı'nın görevlendirdiği bir komite tarafından hazırlanan ve 1992 yılında Şam'da yayınlanan "Human Rights in Islam (İslam'da İnsan Hakları)" başlıklı belgedir. Özellikle ikinci belgeye yönelik olarak, içeriğinin Birleşmiş Milletler'inkine benzediği, detaylara girmediği, bir çok konuyu sükûtla geçiştirdiği şeklinde eleştiriler yapılmıştır. Her iki belgeye yönelik olarak da, bunların neredeyse tamamen "Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi" tarafından yönlendirildiği, içtihad denebilecek yeni herhangi birşey getirmediği; birinci belgenin ise yazarları tarafından "mutlak ve kesin doğru" olduğunun ileri sürüldüğü, bu sûretle yazdıkları bu metni nihaî ve tartışılmaz bir statüye yükseltme niyetinde oldukları ifade edilmekte ve eleştirilmektedir. (bkz.: Prof. Dr. Rıdwan alSayyid, Contemporary Muslim Thought and Human Rights (Islamchristiana 21 (1995), p. 36, 37; ayrıca bkz. Perviz Manzur, İslam ve Batı (İst., 1990), s. 47) 4. Bu bağlamda İslam dininin gerçekleştirmeyi amaçladığı ve İslamî terminolojide "elMasâlihulHamse" şeklinde ifade edilen "Dinin, canın, aklın, ırzın (veya neslin) ve malın korunması" esaslarına atıfta bulunmak âdet olmuştur. 5. Dr. Muhammed Arkun, elFikrul-İslâmî- Nakd ve İctihâd (London, 1990), s. 116 6. Bir örnek olarak bkz.:elKurtubî, elCâmi liAhkâmi'lKur'ân , (Beyrut, 196667), VIII. s.72,82 7. Prof.Dr. Salih Akdemir, Tarih Boyunca ve Kur'anı Kerim'de Kadın (İslamî Araştırmalar V, 4, Ankara, 1991), s. 266267 (küçük bazı tasarruflarla iktibas edilmiştir.) 8. Doç. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu, Kadın Konusunda Kur'an'a Yöneltilen Başlıca Eleştiriler , (İslamî Araştırmalar, V, 4, Ankara, 1991), s. 277278. (Bazı önemsiz değişikliklerle iktibas edilmiştir.) 9. elKurtubiŒ, a.g.e. , V.169 10. A.y. 11. Öte yandan elKurtubî, "kavvam"lığın, kadının yönetilmesi, terbiye edilmesi ve evde tutulup sokaklarda dolaşmaktan alıkonulması ile olacağını da söylemektedir ki, (elKurtubî, a.g.e       *Doç. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu , Ankara Üni. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi