Kur'an ve İnsan Hakları Tartışması -1-

                                                                                     Mehmet Hayri  KIRBAŞOGLU*                                                          

        İslam hayatımızın bir gerçeğidir. Bu gerçeğin ülkemiz aydınları tarafından farkına varılması, son derece olumlu ve önemli bir gelişmedir. Bu gelişmeyi olumlu olarak nitelendirmemiz asla tarafgirâne bir tutumun sonucu değildir. Bilakis Garaudy'nin ifadesiyle "entegrizm"in bize bir fayda sağlamayacağına ve tek çıkış yolunun "diyalog"tan geçtiğine -hemen her kesime mensup pek çok aydında olduğu gibi inanmış olmamızın bir sonucudur. Artık her kesimden aydının "demagojik" tutumundan süratle vazgeçmesi, "diyalojik"bir tutumu benimseyip savunması gerektiği giderek yaygınlık kazanmaktadır. Hiç kuşkusuz bu gelişme ülkemizin geleceği açısından da son derece önem arz etmektedir. Daha da yaygınlaşmasını arzu ettiğimiz bu diyalog havasının tezahürlerini bir çok alanda görmek mümkündür. Her kesimden aydının ve ilim adamının çeşitli platformlarda İslam'ı tartışması, bu durumun yazılı ve görüntülü medyaya da yansıması, toplumumuzun bu diyalog ortamını benimsediğinin bir göstergesidir.

     Kadının sosyal konumundan tutun da demokrasiye kadar pek çok konunun İslam açısından tartışıldığı bu tür ortamlarda, "İnsan Hakları"nın da tartışılan konular listesine ilave edildiğini görüyoruz. Ancak bu konuda üretilen fikirlerin ve yapılan tartışmaların istenen derinlik ve verimlilikte olduğunu şu an için söylemek mümkün değildir. Bunun göstergesi ise, bizde insan haklarını İslam açısından ele alan telif eserlerin azlığıdır. 1 Bu arada şu hususa da işaret etmekte yarar vardır. Özellikle ülkemiz aydınları açısından konuşacak olursak, aslında insan hakları konusu dünya gündemine girer girmez bu konuya eğilecek kadar gelişmelerle yakından ilgilenen aydınlarımız da -az da olsa olmuştur. Bunun güzel bir örneği İnsan Hakları Beyannamesi'nin İslam Hukukuna Göre İzahı adlı bir eser yazmış olan Hüseyin Kâzım Kadri'dir. "Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından ilan edilen 31 maddelik yeni beyanname"den önce ilan edilmiş olan insan haklarıyla ilgili belgeleri incelemesinde esas alan müellif, bu yeni beyannameyi de resmi makamlardan önce tercüme ettirmiş ve yukarıda adı geçen eserinin sonuna ilave etmiştir.2

     Ancak Hüseyin Kâzım Kadri'nin bu eserinin 1949 yılında Osman Ergin tarafından yayına hazırlanarak neşredilmesinden bu yana geçen yaklaşık yarım asırlık süre içerisinde insan hakları konusunu İslami açıdan ele alan ciddi pek fazla esere rastlanmaması, ülkemiz açısından oldukça düşündürücüdür. Bütün bunlara rağmen, İslam ve siyaset ilişkisininin son yılların en sıcak tartışma konularının başında yer alması, İslam ve insan hakları konusunu yeniden gündeme getirmiş bulunmaktadır. Tekrar belirtelim ki, ülkemizde İslami açıdan insan hakları konusunu inceleyen ciddi bilimsel çalışma(lar) hâlâ ortaya çıkmış değildir. Ancak bu konuda bazı dergilerde birtakım yazıların yayınlanması ve birtakım ilmi, fikri toplantılarda bu konunun gündeme getirilmesi kamuoyunun ilgisinin giderek arttığını ve bu konuda aydınlanmaya ihtiyaç hissettiğini göstermektedir. Bu olumlu gelişmeye kendi çapımızda bir katkıda bulunmak amacıyla, İslam ve insan hakları tartışmalarına ışık tutacak bazı konuların ele alınmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz.

      Kuşkusuz bu yazıda, amacımız konuyu her yönüyle ele almak değildir. Dolayısıyla biz bu konunun sadece bir yönünü, yani İslam ve insan hakları tartışmalarında Kur'an'a yöneltilen eleştirileri ele almakla yetineceğiz. Peşinen şunu ifade edelim ki "İslam ve İnsan Hakları" konusunda savunmacı bir tavır içerisinde değiliz.3 Bu yüzden modern bir mefhum (concept) olan "insan hakları"nın mefhum olarak İslam'da 1400 yıldan beri mevcut olduğunu söyleyecek değiliz. Ancak bu, insan hakları mefhumunun içeriğini oluşturan pek çok konunun İslam'da olmadığı anlamına da gelmez. 4   Öte yandan İslam ve insan hakları konusunun hangi düzlemde tartışılacağının belirlenmesi de son derece önemlidir. Zira İslam ile ilgili tartışmaların genellikle sonuçsuz veya en azından verimsiz kalmasının temelinde bu belirlemenin yapılmaması yatmaktadır. Kolaylıkla kabul edilebileceği üzere İslam'ı biri teorik, diğeri pratik olmak üzere iki düzlemde tartışmak mümkündür.

     Teorik düzlemde yapılacak bir tartışmada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta ise, İslam'ın temel kaynakları olan Kur'an ve Hadisler ile bunlardan çıkarılan yorum ve içtihadların birbirine karıştırılmamasıdır. İnsan hakları konusunda Kur'an'ın öğretilerine yöneltilen eleştirel soruların başında şu tür bir değerlendirme yer almaktadır: "Kur'an'a göre mücerret insan olmak birtakım haklara sahip olmaktan ziyade birtakım görev ve yükümlülüklerle mükellef olmak demektir. Yani (Abdülkerim Suruş'un da benimsediği gibi) görev ve yükümlülükler, haklardan önce gelmektedir. Zira insan Allah'ın kulu olması itibariyle O'na karşı birtakım görevleri yerine getirmekle mükelleftir. Burada muhatapların yerine getirmekle yükümlü oldukları bu görevlerin, bunlardan yararlanacak olanlar için birer "hak" olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği sorusu ortaya çıkmaktadır. Kur'an bu konuda suskundur. Hatta denebilir ki Kur'an'a göre insanların önce Allah'a, sonra da diğer insanlara karşı yerine getirmekle mükellef oldukları görevler vardır, ancak bu görevler onlardan yararlanan insanların hakları olarak kabul edilmiş değildir." Kur'an'ın konuyla ilgili bu "okunuşuna" karşı, bir başka "okuma"nın da mümkün olduğunu burada hemen belirtelim.

     Meselâ Muhammed Arkun'a göre Kur'an'ın konuyla ilgili ayetlerinden, hem yükümlülükleri, hem de hakları olan bir "birey" tasviri çıkarmak pek â-lâ mümkündür: "Kuşkusuz Kutsal Kitaplarda yer alan vahye bakılacak olursa, hakları olan; Allah'a ve ona benzer şekilde topluma karşı yükümlülükleri yerine getirmekle görevli ve vekil olan bir birey olarak, bir insan, şahsiyetinin doğmasına elverişli vurgu noktaları, sağlam esaslar ve ümit verici kavramlar bulunduğu görülür." 5   Burada Arkun'un "haklar"ı bilinçli olarak mı, yoksa rastgele mi öne aldığını bilmiyoruz. Ancak her halükârda Arkun, Kur'an'ın yükümlülüklerden bahsetmesini, "haklar"ın görmezlikten gelindiği şeklinde yorumlamamaktadır. Bilakis ona göre sadece Kur'an'a değil, diğer kutsal kitaplara dayanarak da insanın "haklar"ını temellendirmek mümkün, hatta son derece açık ve basittir. Bu noktada sözü daha fazla uzatmak istemiyoruz.

    Demek istediğimiz şudur ki, Kur'an'ın "insan hakları"nı görmezlikten geldiğini öne süren "okuma" yanında, tam aksine Kur'an'ın "hakları olan insan" kavramını temellendirmeye son derece elverişli olduğunu savunan bir "okuma"da mümkündür. Özetle, Kur'an'da çağdaş anlamda bir insan hakları nazariyesini bulmak veya bunun varlığını ileri sürmek mümkün değildir. Bir başka ifadeyle, birinci, ikinci ve üçüncü kuşak haklar, negatif haklar, pozitif haklar gibi listeler Kur'an'da mevcut değildir. Bu tür modern kavramların ve konuların Kur'an'da bulunabileceğini düşünmek elbette doğru değildir. Ancak Kur'an'da aranması gereken, insan hakları öğretisinin gerçekleştirmek istediği amaçların ve bu öğretinin dayandığı değerlerin benzerlerinin mevcut olup olmadığıdır. Meseleye bu şekilde yaklaşıldığında Kur'an'da insanın insan olarak şerefine, değerine, haysiyetine, özgürlüğüne, mülkiyet hakkına, kanunlar karşısında eşitliğe önem veren pek çok ifadenin mevcut olduğunu söylemek mümkündür. Ancak bütün bu olumlu yönlerine rağmen, Kur'an ile temel insan hakları arasında tam bir uyum olduğu söylenebilir mi? Bu soruyla ilgili olarak, olumlu bir cevap verilmesine engel teşkil eden birtakım öğretilerin de yine Kur'an'da yer aldığı, şeklinde bir itirazın varlığına işaret etmek yerinde olur. Bu itirazı biraz daha tafsilatlı olarak ve daha yakından görelim: Bu konuda ileri sürülen itirazların birisi şudur: "Dinde zorlamanın olmadığı" (2,el Bakara, 256), ve "herkesin dininin kendine ait olduğu" (19, el Kâfirûn,6) şeklindeki öğretilere mukabil yine Kur'an'da "Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün" (9, et Tevbe, 5)emrine de rastlanmaktayız. Bu ise insanların din ve inanç özgürlüğüne sahip olduğuna dair ayetlere ters düşmektedir. Hakikaten ilk bakışta ortada gerçek bir çelişkinin bulunduğu zannedilebilir. Ancak bunun sebebini, konuyla ilgili ayetlerin ele alınışında izlenen metodun yeterince tatminkar olmayışında aramak gerekir. Zira burada sadece zahiren birbirine zıt gibi görünen ayetlerin yan yana getirilmesiyle yetinilmiş, bu ayetlerin siyak sibak'ı (context) ile nazil olduğu ortam (vasat) göz önünde bulundurulmamıştır.

       Ayetler, esaslarını burada izah etmemiz mümkün olmayan uygun bir metod dahilinde ele alınacak olursa, ortada bir çelişkinin bulunduğunu ileri sürmek pek de kolay olmayacaktır. Önce konumuz olan ayeti, bulunduğu yerden koparıp çıkarmaksızın kendinden önceki ve sonraki ayetlerle birlikte görelim: "Bu ayetler, Allah ve Resûlünden, kendileriyle anlaşma yaptığınız müşriklere bir ihtardır. Ey müşrikler, dört ay daha yeryüzünde serbestçe dolaşın. Allah'ı hiçbir şekilde âciz bırakamayacağınızı ve Allah'ın kâfirleri mutlakâ rezil ve rüsvay edeceğini de bilin. Bu, Allah ve Rasûlünün müşriklerden uzak olduklarına dair en büyük hac gününde, insanlara, Allah ve Rasûlü tarafından yapılan bir tebligattır. Eğer tevbe ederseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki, Allah'ı âciz bırakamazsınız. Kâfirleri can yakıcı bir azapla müjdele. Ancak sözleşme yaptığınız müşriklerden, hiçbir şekilde anlaşmayı ihlal etmeyenler ve aleyhinizde hiç kimseyle işbirliği yapmayanlar müstesnâ. Bu gibilerle yaptığınız sözleşmeye müddeti bitinceye kadar sadık kalın. Zira Allah (kendisine karşı gelmekten) sakınanları sever. Haram aylar sona erince müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları esir edin, muhasara edin, gözetlenebilecek her yerden onları gözetleyin. Şayet tevbe edip namazı kılar, zekatı da verirlerse, onları serbest bırakın, dokunmayın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir. Müşriklerden biri (Ey Muhammed) şayet sana sığınacak olursa onu emniyet altına al ki, Allah'ın kelamını dinlesin. Sonra onu güven içinde bulunacağı bir yere ulaştır. Çünkü onlar (hak ve hakikati) bilmeyen bir topluluktur. " (9, et Tevbe, 16)

      Bu ayetler bir bütün olarak okunacak olursa şu sonuçlara ulaşmak hiç de zor olmayacaktır. 1. Konumuz olan ayet, başlı başına müstakil bir nitelikte olmayıp, bir konuyla ilgili pek çok ayetten sadece bir tanesidir. 2. Konumuz olan ayetin de yer aldığı Tevbe sûresinin ilk altı ayeti bir bütün olarak belli bir konuyu, yani müşriklerle müslümanların ilişkilerini ele almaktadır. 3. Müslümanlarla müşriklerin ilişkilerine temas eden ayetler sadece bunlardan ibaret olmayıp, Kur'an'ın birçok yerinde bu ilişkiden bahseden başka ayetlere de rastlamak mümkündür. 4. O halde bu ayetlerin müslim-müşrik ilişkisinin özel bir zaman ve mekandaki durumunu ele aldığı söylenebilir. Dolayısıyla her zaman ve mekan için geçerli olacak bir ilişki biçiminden ziyade, özel şartlardan kaynaklanan istisnai bir ilişki biçimini anlattığı ileri sürülebilir. Bir başka ifadeyle, ayet, Kıyamete kadar gelecek bütün müşriklerle müslümanların ilişkisini ebedi nitelikte düzenleyen bir mahiyet arz etmemekte, sadece Mekke'de yaşayıp müslümanlarla anlaşma yapmış olan, ancak bilahare anlaşmayı ihlal eden müşriklerle ilgili görünmektedir. Anlaşmaya sadık kalan müşrikler ise konumuz olan ayetin kapsamı dışında kalmaktadır. 5. Üstelik anlaşmayı bozan müşriklere yapılacak yegane muamelenin onları öldürmekten ibaret olmadığı, bilakis, müslümanlarla ilişkilerini sınırlama, onları muhasara etme veya onları esir alma sûretiyle de anlaşmayı ihlal edenlerin cezalandırılmasının mümkün olduğu anlaşılmaktadır. 6. Müşriklerin her hâlükârda öldürülmesinin gerekmediği bunun, müslümanların güvenliğini tehdit eden müşriklere yönelik bir ceza olduğu, böyle bir tehdit oluşturmayan müşriklerin -bilhassa Kur'an'ın öğretisine yakından muttalî olabilmesi için koruma altına alınıp, gideceği yere selametle ulaştırılmasının gerektiği görülmektedir.

      Sonuç olarak konumuz olan ayetin, Hz. Peygamberin tevhid inancını yerleştirme sürecinde ele alınması gerektiği, bunun da onun içinde bulunduğu kritik durumun bir gereği olduğu söylenebilir. Yahut bu durumu, tarihte birçok örneğini gördüğümüz, kendisini tarihe tutturmak, kök salıp yeşermek isteyen her devrimin, her ihtilalin neredeyse kaçınılmaz sonucu olan katil olaylarına da benzetmek mümkündür. Zira müslümanların hakimiyeti sağlayamaması durumunda, aynı muâmeleyi müşriklerin onlara revâ gördüklerini tarih bize uzun uzun anlatmaktadır. Görüldüğü gibi konumuz olan ayetin farklı bir şekilde de "okunması" mümkün, hatta bize göre daha sağlıklıdır. Burada şunu da ilave edelim ki, bu ayetin insan haklarına ters düşecek şekilde, genel geçer, ebedi bir ilke olarak algılandığı sayısız klasik yorumun varlığını da biliyoruz.6 Tabiî bu yorumlar da sadece birer "okuma"dan ibarettir. İnsan haklarından birisi de yasalar önünde kadın erkek eşitliği esasıdır. Buna mukabil Kur'an'da iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine eşdeğer olduğuna dair ayetin varlığı ileri sürülerek, bunun da insan haklarıyla uyuşmadığından söz edilmektedir. Ancak burada da, "müşriklerin öldürülmesi" meselesinde olduğu gibi Kur'an'ın yöntemsiz ve yüzeysel okunmasından kaynaklanan bir yanlış anlamadan söz etmek mümkündür. Kadının şahitliği meselesi sadece, iki kadının şahitliğinin bir erkeğin tanıklığına eşdeğer olduğuna dair ayet (2, el Bakara, 282) çerçevesinde ele alınmaz da, Kur'an'da mevcut konuyla ilgili bütün ayetler bir bütün olarak incelenirse, Kur'an'ın iki kadının şahitliğini bir erkeğin şahitliğine denk saydığı iddiasının gerçekleri yansıtmadığı açıkça görülecektir. Nitekim bu konuda yapılmış ciddi bilimsel araştırmalarda, bu iddianın yanlışlığı açık olarak ortaya konmuş bulunmaktadır. Bu araştırmaların birinde konuyla ilgili olarak şöyle denmektedir: "

    ... Kura'nı Kerim'de geçen bir konu hakkında isabetli sonuçlara ulaşılmak isteniyorsa, konuyla ilgili bütün ayetlerin göz önünde bulundurulması gerekir. Aslında bütün alimler bu metod konusunda görüş birliğine varmışlardır. Ama her nedense şahitlik konusunda bu metodu uygulayamamışlardır. Kur'an'ı Kerim'in konuyla ilgili bütün ayetlerini dikkatle alacakları yerde, sadece 2/Bakara suresinin vücub ifade etmeyen 282. ayeti kerimesine dayanarak kadın şahitliğinin erkeğinkinin yarısına denk olduğu genel prensibine ulaşmışlardır. Oysa ki, bizzat Kur'an'ı Kerim birçok ayeti Kerimede kadının şahitliğini erkeğinkine denk saymaktadır. Öncelikle aksi görüşte olanların dayandıkları 2/Bakara suresinin 282. ayetini zikredelim. Ey iman edenler! Belirli bir vadeye kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Bunu, aranızda bir katib doğru olarak yazsın... Erkeklerinizden iki de şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, şahitlerden kendilerine güvendiğiniz bir erkek ve biri unutunca diğerinin hatırlatması için iki kadın yeter. Şahitler, çağrıldıklarında çekinmesinler. Borç büyük olsun küçük olsun onu müddetiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu Allah katında daha adil, şahitlik için daha doğru ve şüpheye düşmemeniz için daha uygun bir yoldur.

      Açıkça görüleceği üzere, ayeti kerime vadeli borçların yazılmasının, ihtilafları önlemek bakımından yararlı olacağını bildirmek için nazil olmuştur. Başka bir deyişle, Allah, mağduriyetleri gidermek için borçların yazılmasını tavsiye etmektedir. Bu konuda hemen bütün alimler görüş birliğine varmışlardır ki, doğrusu da budur. Zira ayetin sonlarına doğru yer alan "bu Allah katında daha adil, şahitlik için daha doğru... bir yoldur" ifadesi bu hususu doğrulamaktadır. Eğer yazı farz olsaydı bu ibareye gerek olmazdı. Burada önemli olan husus şudur: Ayeti kerime, şahitlik müessesesini düzenlemek için değil, fakat, hakların kaybolmasını önlemek üzere birtakım tavsiyeler, öneriler bildirmek için nazil olmuştur ki, bunlar da borçların yazılması ve şahitlere onaylatılmasıdır. Kanaatimizce, bir yerine iki kadın şahit istenmesinin sebebi, o zaman ki Arap toplumunda kadının ticari konulara pek aşina olmamasıdır. Nitekim "biri unutursa, diğeri ona hatırlatsın" ifadesi bu hususu doğrulamaktadır. Kısacası ayeti kerime, şahitlik müessesesini düzenlemek için değil, fakat hakkın kaybolmasının önlemek amacıyla bazı öneriler bildirmek için inmiştir. Öyle ki, borcu yazmayana dini hiçbir sorumluluk yüklenmemiştir. Şu halde hakkın kaybını önlemek üzere, tavsiye, öneri ifade eden bir ayeti kerimeyi iniş gayesinden saptırarak, şahitlik müessesesini düzenleyen bir ayet gibi değerlendirmek doğru bir yol olmasa gerektir. Şayet ifade ettikleri gibi, gerçekten de kadının şahitliği erkeğinkinin yarısına denk olsaydı ayeti kerimede "kadının şahitliği erkeğinkinin yarısına denktir" ifadesinin yer alması gerekirdi. Oysa böyle bir şeyin söz konusu olmadığını şimdi zikredeceğimiz ayeti kerimeler açıkça gözler önüne serecektir. Zina yapan kadınlarımıza karşı içimizden dört şahit getirin...(4, enNisa, 15)

      Ey inananlar! Herhangi birinize ölüm belirtisi geldiği zaman, sizden adaletli iki kişiyi veya yolculukta iseniz ve başınıza ölüm musibeti gelmişse, sizin dışınızdan iki kişiyi şahit tutun... (5, el Maide,106). Kadınların iddet süreleri bittiğinde onları ya uygun bir şekilde alıkoyun ya da uygun bir şekilde onlardan ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun. Şahitliği Allah için yapın... (65, et Talak, 2) İffetli kadınlara zina isnad edip de sonra bu iddialarını doğrulayacak dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun...(24,en Nur,4) Bütün müfessirlerce kabul edilen bir kaide gereğince, erkek için kullanılan çoğul sigası, kadınları da içerir. Şu halde söz konusu şahitlerin kadın ya da erkek olması hiçbir önem arz etmez ki, bu da kadının şahitliğinin erkeğinkine denk olduğunu gösterir. Bunun böyle olduğuna en kesin delil 24/Nur suresinin 69 ayetleridir. Öncelikle söz konusu ayetlerin tercümelerini zikredelim: Eşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer yalan söyleyenlerden ise Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir. Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden ise Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir. Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ile şahitlik etmesi, beşinci defa da eğer kocası doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi kendisinden cezayı kaldırır. Erkeğin dört sefer şahadette bulunması, "kazf" iftira suçu söz konusu olduğu içindir. Eğer kadının şahitliği gerçekten de, erkeğin şahitliğinin yarısına denk olsaydı; Yüce Allah ondan dört yerine sekiz kere şehadette bulunmasını talep ederdi. Şu halde kadının şahitliğinin erkeğin şahitliğinin yarısına denk olduğunu söylemek bizzat Kur'an Kerim'e muhalefetten başka bir şey değildir ki, bu gibi davranışlardan kesinlikle kaçınmak gerekir." 7  

      İnsan haklarına aykırı olduğu düşünülen hususlardan bir diğeri ise Kur'an'ın miras konusunda kadına erkeğin alacağı hissenin yarısını verdiği şeklindeki yaygın, ancak eksik ve yanlış kanaattir. Bu yanlış kanaatin ortaya çıkmasının sebebi de, aynen şahitlik konusunda olduğu gibi, Kur'an'ın yöntemsiz ve yüzeysel bir biçimde okunmasından başka bir şey değildir. Zira kadının miras konusundaki konumunu ele alan ayetler bütünlük içerisinde ele alındığı takdirde, onun mirastaki payının erkeğin payının yarısı olmasının genel geçer bir kural olmadığı kolaylıkla görülecektir. Şimdi önce konuyla ilgili ayetleri bir bütün olarak görelim: "Allah size, çocuklarınız hakkında şunu emreder: (Mirasta) erkeğin payı, kadınınkinin iki katıdır. (Çocuklar) kız olup ikiden fazla iseler, ölenin bıraktığı mirasın üçte ikisi onlarındır; tek bir kız ise mirasın yarısı onundur. Ölenin çocuğu var ise, o takdirde ana babadan her birine mirasın altıda biri hisse verilir. Eğer çocuğu yok da, ana baba ona varis olmuş ise, annesine üçte bir hisse düşer. Eğer ölenin kardeşleri varsa, annesine altıda bir hisse düşer.(Bu hisseler) ölenin yapmış olduğu vasiyetin yerine getirilmesinden ve borçlarının ödenmesinden sonra taksim edilir. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz.

     İşte bunlar Allah tarafından belirlenmiş paylardır. Allah elbette ilim ve hikmet sahibidir. Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra eşlerinizin (zevcelerinizin) ),-şayet çocukları yoksa bıraktıkları mirasın yarısı sizindir. Çocuğunuz yoksa, sizin de yapacağınız vasiyetten ve borçlarınızın ödenmesinden sonra bıraktığınız mirasın dörtte biri zevcelerinizindir. Çocuğunuz varsa bıraktığınız mirasın sekizde biri zevcelerinizindir. Şayet bir erkeğin veya kadının anne babası vefat etmişse ve çocukları da yoksa, sadece bir erkek veyahut kız kardeşi varsa, mirastan her birine altıda bir hisse düşer. Bir erkek ve kız kardeşten fazla iseler, bunlar mirasın üçte birini ortaklaşa paylaşırlar. Bu taksim, varislere zarar vermeksizin yapılacak vasiyetten ve ödenecek borçtan sonradır. Bunlar size Allah tarafından tavsiye edilmiştir. Allah her şeyi çok iyi bilendir, halimdir. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlamalardır. Kim Allah'a Peygamberine itaat ederse, Allah onu içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada onlar devamlı kalacaklardır. İşte büyük kazanç budur. Kim de Allah'a ve Peygamberine isyan eder ve belirlenen sınırlamaları ihlal ederse, Allah onu devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için orada alçaltıcı bir azab da vardır (4, Nisa, 1114).

     Öncelikle şu hususu belirtelim ki, Kur'an'ın kadına mirastan erkeğin payının yarısı kadar hisse verilmesini emrettiği şeklindeki genelleme konuyla ilgili ayetlerin sathi olarak okunmasından kaynaklanan bir iddiadır. Zira, yukarıdaki ayetler dikkatlice ve herhangi bir önyargıdan uzak olarak okunduğu takdirde, bu iddianın hiç te gerçekleri yansıtmadığı açıkça görülür. Çünkü yukarıdaki ayetler dikkatlice incelendiğinde, karşımıza şu gerçeklerin çıktığı görülecektir:

 a) Mirastan kadına erkeğin yarısı kadar hisse verilmesi, kadının mirasçı olarak sahip olabileceği bütün konumlar için değil, sadece kadının aynı ana babanın çocuğu olarak erkek kardeşiyle birlikte mirasçı olması durumunda söz konusudur. Nitekim ayette de "Allah size çocuklarınız hakkında şunu emreder" (Mirasta) erkeğin payı kadınınkinin iki katıdır" buyurulmuştur ki bu, erkeğe kadının iki katı pay verilmesinin, kadının bir anne babaya, erkek kardeşi ile birlikte mirasçı olması durumuyla sınırlı olduğunu gösterir. Binaenaleyh kadına erkeğin mirastaki hissesinin yarısının verilmesinin genel bir kural olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Bu sebeple kadına erkeğin yarısı kadar pay verilmesinin, mirasçı olarak kadının konumu ne olursa olsun, değişmez bir hüküm olduğunu iddia etmek, Kur'an'ın yukarıda zikredilen ayetini saptırmaktan başka bir anlama gelmez.

 b) Kadının mirastaki payının durumu, sadece iddia edildiği gibi erkeğin yarı hissesi değildir. Bilakis yukarıdaki ayetlerde açıkça ifade edildiği gibi, ölenin sadece kız çocukları varsa ve sayıları da ikiden fazla ise, o zaman mirasın üçte ikisi onların olur. Şayet ölenlerin mirasçısı tek bir kız çocuğu ise, o takdirde mirasın yarısını almaya hak kazanır.

c) Yine yukarıdaki ayetlere göre şayet bir anne babanın çocuğu vefat eder de miras bırakırsa, ölenin çocukları da varsa, anne babanın her birine mirasın altıda biri verilir. Burada görüldüğü gibi bir anne olarak kadına, çocuğunun mirasından verilen pay, bir baba olarak erkeğe verilen paya denktir. Bu da açıkça göstermektedir ki, kadına erkeğin payının yarısı kadar hisse verilmesi genel bir hüküm değildir.

d) Hatta yukarıdaki ayetler, ölenin çocuğu yok ise, annenin mirasın üçte birini alacağını da açıkça ifade etmektedir.

e) Kadının mirastaki payının, durum ne olursa olsun daima erkeğin yarısı kadar olduğuna dair iddianın asılsızlığının açık bir delili de şudur: Yukarıdaki ayetlerde, bir erkeğin veya kadının, anne veya babası vefat etmişse ve çocuğu da yoksa, sadece bir erkek veya kız kardeşi varsa, mirastan her birine eşit olarak altıda bir hisse düşeceği ifade edilmekle, bu durumda kadın ile erkeğin eşit hisse alacakları hükme bağlanmıştır. Bu hususta, kadının hangi durumda olursa olsun, mirastan erkeğin payının yarısı kadar pay alacağı iddiasının ne derece sathi bir iddia olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir." 8

    Ve nihayet yaygın fakat yanlış bir kanaatin etkisiyle, Kur'an'ın erkekleri kadınlardan üstün tuttuğu iddia edilmekte ve bu (4 en Nisa, 34) ayetinde "erkekler kadınlardan üstündürler (veya erkekler kadınlar üzerinde yöneticidirler) şeklinde bir ifadenin yer aldığı iddiasına dayandırılmaktadır. Ancak bu da ayetin parçacı bir yaklaşımla ele alınmasının bir sonucudur. Üstelik bu ayete bu anlam verilirken yeterince dikkatli davranılmadığı da görülmektedir. Şimdi biz ayeti bir bütün olarak, ilgili diğer ayetleri de nazarı itibara alarak, bu tedkik süzgecinden geçirelim: İslam'ın kadın-erkek eşitliğini kabul etmediği, bilakis erkeği kadından üstün gördüğü şeklindeki eleştiri Kur'an'ı Kerim'in şu ayetine dayandırılmaktadır: Allah'ın (insanların) bir kısmını diğerlerinden üstün kılması ve erkeklerin ailenin geçimini sağlaması sebebiyle erkekler kadınların yöneticisidirler (4, en Nisa,34). Bu ayete tenkid yöneltilmesi, "yönetici" olarak çevrilen kavvam kelimesinden kaynaklanmaktadır.

    Meallerde (Atay, Karakaya, Kabakçı, Süslü, Aytekin, Seyithanoğlu) genellikle "hakimdirler" şeklinde çevrilen bu kelime tahlil edildiğinde, kelimenin anlamının meallerde verilenlerden farklı olduğu görülmektedir. Mesela elKurtubi (ö. 671/1272) bir yerde kavvam kelimesini açıklarken "yani erkekler kadınların geçimlerini temin ederler, onların güvenliklerini sağlar, onları korurlar"9 demekte, başka bir yerde ise "kavvam birşeyi üstlenmek, onu dikkatlice gözetip korumak anlamına gelir"10 demektir.11 Yine Arab dilcisi İbn Manzur da (ö. 711/1311) kavvam kelimesinin masdarı olan elKıyam kelimesinin, "muhafaza, koruyup gözetme, düzeltme" anlamına geldiğini ve konumuz olan (4, Nisa 34) ayetinde de bu anlamda kullanıldığını ifade etmektedir.12 Nitekim İngilizce Kur'an'ı Kerim meallerinde de elKurtubi'nin bu açıklamalarına uygun olarak kavvam kelimesi "protectors=koruyucular" (A.Yusuf Ali) veya "men are in charge of women=erkekler kadınlardan sorumludurlar, onlara nezaret ederler." (Marmaduke Pickthall) şeklinde çevrilmiştir. Dolayısıyla bu ayette geçen kavvam kelimesini "hakim" şeklinde çevirmek oldukça tartışmalıdır. Kelimenin "koruyucu, gözetici, nezaret edici, sorumlu" şeklinde çevrilmesi ise hem Arap diline, hem de Kur'an'ın ruhuna daha uygundur. Böyle olunca, bu ayetten erkeğin kadından üstün olduğu sonucu çıkarmak doğru olamaz. Gerçi nezaret etmek, sorumlu olmak, gözetmek şeklindeki yorumların altında da bir tür üstünlük anlamı gizlidir. Ancak buradaki üstünlük ontolojik anlamda bir üstünlük olmayıp, ortada erkek ve kadının karşılıklı konumlarıyla ilgili olarak erkeğe tanınan bir insiyatif sözkonusudur. Nitekim Kur'anı Kerim'in bir başka ayetinde bu üstünlüğün mutlak ve ontolojik bir üstünlük olmadığı, aksine burada bir "derece farkı"nın bulunduğu şöyle ifade edilmiştir: Erkekler kadınlar üzerinde bir derece (avantaja) sahiptirler (2, Bakara, 228). But men have degree (of advantage) over them (A. Yusuf Ali). Abdullah AZİZ