Her iki terim de Müslümanların dinî bayramını hatırlatır. Beni de,
“Dinî hürriyeti olmayan inananların
Kurban ve Cuma’daki mesuliyeti nedir?” diye düşündürür. İçimdekileri yazsam,
“Bir Cuma’mız vardı. Senede bir gelen bayramımız var. O gün birleşiyor, kaynaşıyoruz. Bayramlaşıyoruz. Hal-hatır soruyoruz. Durup dururken neden
fitne çıkarırsınız. Bir taraftan Kurbanı tavuğa indirgeyen Zekeriya Beyaz,
diğer taraftan siz... vs. vs...”
Söylenen bunlar, söylenecek bunlar. Hiç kimsenin cesaret edemediği sosyal
baskılar. Rahat kaçırıcı meseleler.
Her şey güzel, bütün imkânlar yerinde. Âdetler ve gelenekler din ile
bütünleşmiş Türk-iman yumağı oluşmuştur. Bütün bunlara ters bir hareket
onlar için bid’at olur. Söyleyenler fitneci olur. Daha ileri gider de, dinin
olgusu içindeki bid’at ve fitneyi Müslümana kullanır.
Hiç düşünmeyiz. İbadetimizde bile hür değiliz. Allah rızası için kesilen
kurban derisine bile sahip değiliz. Bağırsağından tut, yalan yanlış fetvalarla heder edilirler.
Bütün olup bitenden Dar’ul-İslâm’cı kardeşlerimiz endişe duymazlar. Rahatsız
olmazlar. Keser gibi rahatlıklarına doğru yontarlar. Hepimiz donuklaşmışız, katılaşmışız. İnancımızın esas unsurlarına bile el uzatılıyor, dil
uzatıyorlar da, biz yorumlarını yapıyoruz. Etkisiz ve tepkisisiz. Sistemin
oyunlarına karşı duyarsız, gül bahçesinde yaşayan bir hayatımız var. İnancı
(varsa) kalbimize atmışız. Şekillerle (namazla, oruçla, Kur’an’la) uğraşmıyoruz. Dünyalık için zunnar,
makam için mar (yılan) takabiliriz.
İbn-i Abidin,
“Tavuk ve horozu kurban olarak kesmek, mecusilere benzemektir”
derken, kimlere özendiğimizi düşünmeliyiz. Kalbe bak kalbe... Kalıbın
gayrimüslim hayatı yaşasa ve fısk-ı fucurda yaşasan, kâfirliğe çanak tutsan
da kalbe bak. Kalıp kirlenince yıkanır. Cenabetliğin, küfrün içinde kalp
nasıl temiz kalır?
Dar’ul-İslâm’cı kardeşlerimiz kalıpları temizleme seferberliğindedir!
Meselem, Cuma ve Kurban’ı dile getirmek.
Dar’ul-İslâm’ı gündeme taşımak değildir.
Bu terimler İslâm’la beraber başlamış, bugüne kadar da söylenerek gelmiştir. İslâmî bir denge oluşmuştur. Üzerinde durmak istediğimiz bu dengedir.
Dengenin bozulmasıdır. İslâm’ın olmadığı bir toplumda İslâmî denge
aramaktayız. Bu denge de yabancı sistemler içinde aranmaz. Hele irtidada
zorlanan bir sistemin içinde hiç mi hiç aranmaz. Aranırsa, rüya ve hülyaların verdiği rehavette düş görmüş oluruz.
Kendimize yakıştıramıyoruz. Tarihimizle yüzleşmek istemiyoruz, dinsizlik
baskısındaki irtidat durumunu kabul edemiyoruz. Yüzümüze haykırsalar da,
kadınımızın başörtüsünü çekip alsalar da, kabul edemiyoruz. Mücadeleye
zorlayan hadiseleri görmezden geliyoruz. Hataları, sistem bekçilerinin üzerine atarak rahatlıyoruz.
Müslüman, farz, vacib ve sünnet dengesindeki ahengi aramalıdır. Cuma’da
aramalı, Kurban’da ve Bayram’da aramalıdır. Bu dengeleri yıpratan, yok sayan
unsurlara körü körüne itaat edilmemeli, bize denge sağlayan Allah’ın sistemi
aranmalıdır. Zulmü lütuf görme ferasetsizliğine düşmemeliyiz.
Allah; kurbanı, canımıza bedel göndermiştir. Bedeli ortadan kaldırınca
Allah’ın istediği can kalır. Bugünün şartlarında kurban mı, can mı? Düşünmek
gerekir. Kurban’ınız mübarek olsun. |