CAHİLİYYE - BEY'AT
Yusuf K e r i m o ğ l u
TÜRKlYE'de; "Lâiklik felsefesinin" tesiri altında kalan ve şahsiyet özelliklerini yitiren insanlarda "Kimlik Krizi" ön plândadır. Bu kimlik krizini, T.C vatandaşlarının "Devlet" anlayışında, daha net olarak görmek mümkündür. Devlet deyince; yaygın bir bürokrasi, katı bir hiyerarşi ve güçlü bir orduya dayanan siyasi rejim akla gelmektedir. Halbuki devlet ile siyasi rejim arasında bazı farklar vardır.
Günümüzde devlet; ferdlerin giyimlerinden düşüncelerine, inançlarından ibadetlerine ve hatta sevgilerinden nefretlerine kadar, her şeye müdahale eden bir müessese haline gelmiştir. Kendini güçlü göstermek için yapamıyacağı çılgınlık yoktur. Fransız devriminin " ulusculuk, l
âiklik ve demokrasi" Rus devriminin "işçi sınıfının iktidarı" adına başlattığı ve geliştirdiği modern teoriler (bütün iddialarına rağmen) insanlara hayatı zindan etmiştir. "Tevhid-i Tedrisat" anlayışı ile beyinleri yıkayan, "Medeni Hukuk" dayatması ile her şeye burnunu sokan devlet anlayışı (aksi ne kadar iddia edilirse edilsin) totaliter bir yapıya sahiptir. Sonuçta insanları "Devletin Kulu" haline getiren bu uygulamanın savunulabilecek bir yönü yoktur. Fakat ne gariptir ki, insanların bir çoğu (Bazı müslüman aydınlar da dahil) "Totaliter" rejimleri savunmaya devam etmektedirler. Hatta "İslâm Devleti'nin;" insanların seçme ve seçilme haklarını (rızalarını) esas almadığını, kâyıtsız-şartsız itaati esas aldığını ve o rejimde hiziplerin (mezheplerin) olamıyacağını söyleyen kimselere bile raslanmaktadır. Kur'an ve Sünneti esas aldıklarını iddia edip, icma'ı ve içtihadı reddedenlerin vardıkları sonuç budur. Elbette bu batıl bir anlayıştır.Son yıllarda "Anayasam
ız Kur'an" sloganını dillerinden düşürmeyen ve İslâm adına 'Totaliter bir siyasi rejim" kurmayı kendilerine gaye edinen gruplar da ortaya çıkmıştır. Halbuki Kur'an-ı Kerim, Allahû Teâla (cc)'nın kelâmıdır (Kelamullah) ve kıyamete kadar bakidir. Kat'iyyen Anayasa metni değildir. Anayasa hukuku; siyasi otorite ile teb'a arasında, vazife, mes'ûliyet ve hakların tesbitini esas alan bir sözleşmeden ibarettir. Resül-i Ekrem (sav)'in hicretten sonra Medine'de bir sözleşme hazırladığı da malûmdur. Eğer "Anayasamız Kur'an" sloganı; sünneti, icma'ı ve içtihadı reddetmek için kullanılıyorsa, bu daha büyük bir felâkettir. Zira insanı küfre götürür. Eğer "Anayasamız Kur'an" diğer yasalarımız da sünnet, icma ve kıyas-ı fukaha şeklinde kullanılıyorsa, bu bir hatadan ibaret olur.İslâm'ın temel hedefi; insanların can, mal, nesil, akıl ve din emniyetlerini sağlamak, haklarını ve hürriyetlerini muhafaza etmektir. Devlet bunları gerçekleştirmede bir vasıtadan ibarettir. Kat'iyyen mukaddes bir varlık değildir. Ayrıca devletin varlık sebebi; insanların ortak ihtiyaçlarını karşılamak ve insanlığa hizmet etmekten ibarettir. Asıl olan insandır. Zira insan yeryüzünde Allahû Teâla (cc)'nın halifesi hükmündedir. İslama göre devlet; hukuka (şeriata) dayanmak ve insanların rızasını esas almak mecburiyetindedir. Bu iki esas-(hukuk ve insanların rızası) vazgeçilmez rükün hükmündedir. Zira Hukuka (şeriata) dayanması; hem bu dünyada, hem ahirette insanların saadetine vesile olması için zaruridir, insanların rızasına dayanması ise, iktidarın sürekliliği için elzemdir.
İslâm'a göre devletin; insanların rızasına dayanmasının şart olduğunun delili; mü'minler için "Bey'at" gayr-i müslimler için "Zimmet akdi'nin" vecibe olmasıdır. Gerek Bey'at, gerek zimmet akdi; rızayı ifade etme biçimidir. Bunun şekli, zamana ve zemine göre değişebilir. Ancak muhtevası ve mahiyeti değişmez..
Bu girişten sonra; mü'minlerin rızasını gündeme getiren "Bey'at" kavramı üzerinde duralım.
Yeryüzünde Allahû Teâla (cc)'nın halifesi hükmünde olan insanların; emaneti ehline vermeleri ve adaleti ayakta tutmaları zaruridir. Bu noktada zaaf gösterirlerse, bir-çok musibete ve felâkete muhatap olurlar. Arapça olan Bey'at kelimesi "Kabul etmek, razı olmak ve tasdik etmek" gibi manalara gelir. Alış-veriş manasına gelen "Bey'a" da aynı köktentir. Bu bir anlamda siyasi manada bir alış-veriştir. İcap ve kabulle tamamlanan bir fiildir. Islâmi ıstılahta Bey'at: "Bir mükellefin, ehil olan bir cemâat (Ehlu'lall ve'l-akd) tarafından tesbit edilen halîfeye (Imam'a, Ulû'l-emr'e) itaat edeceğine ve sadık kalacağına dair söz vermesidir." Bu bir anlamda mükellefin İslâmî olan (meşru) her emirde hoşuna gitse de, gitmese de itaat edeceğine dair yaptığı bir sadakat yeminidir.
Zira Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Müslümanlar gerek hoşlarına giden, gerek hoşlarına gitmeyen her hususta, kendilerinden olan emir sahiplerine itaat ederler. Bununda yükümlüdürler. Ancak günah işlemeleri emredilirse itaat etmezler" buyurduğu bilinmektedir. Yine diğer bir hadîs-i şerifte: "Allahû Teâla (cc)'ya isyan olan yer ve konuda malûka itaat yoktur. İtaat ancak ma'ruftadır"(2) buyurulmuştur. Dolayısıyla bey'at sonucunda ortaya çıkan itaat İslâmî hükümlerle sınırlıdır. Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlerin hakkı ile eda edilmesi ve insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemesi için, bey'at zaruridir. İslâm uleması "Bey'at" ile ilgili ilimlerin mükellef olan her erkek ve kadın üzerine "farz-ı ayn olduğu" hususunda müttefiktir. Nitekim Ibn Hümâm: "Mü'minlerin kendi içlerinden bir imam seçmelerinin lüzumunun sebebi, Islâmî emirleri hakkı ile eda etmek içindir" (3) diyerek, meselenin hassasiyetine işaret eder.
İmama itaat edilmesi için; onun kendisine itaat edilecek derecede doğru ve bilgi sahibi, cesur ve dirayetli olması, hür olması, kendisine bey'at edenler arasında bir ayırım yapmadan onlardan her hangi birine bir zarar geldiği zaman bunun bütün topluma geldiği ve toplum için bir tehdit oluşturduğu görüşünde bulunması, düşmanın her türlü hile ve metodunu anlayacak kapasitede olması ve tâgûtî metotlardan uzak olarak işlerini şûra ile yapması gerekmektedir.
Bey'at; kitap, sünnet ve sahâbe-i kirâm'ın icmâı ile sabit olan sâlih bir ameldir. Kur'an-ı Kerim'de, Resûl-i Ekrem (sav)'e hitaben: "Sana bey'at edenler, ancak Allah'a bey'at etmiş olur. Allah'ın eli onların (Bey'at edenlerin) elleri üstündedir. Şu halde kim (bu bey'at bağını, ahdini) çözerse, kendi aleyhine çözmüş olur. Kim de Allah ile sözleştiği şeye vefa ederse (Allah) ona büyük bir ecir vcrcccktir"(4) hükmü beyan buyurulmuştur. Bey'at, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde ve siyasi otorite ile olan münasebetlerinde, İslam'ın hükümlerine razı olduklarını ihlasla ortaya koyan bir akiddir. Bilindiği gibi mü'minlerin kendi aralarından seçtikleri bir Ulû'l-emr'e (siyasi otoriteye) itaat etmeleri kati nasslarla farz kılınmıştır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: "Ey iman edenler!.. Allah'a itaat edin. Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (Ulû'l-emr'e) de itaat edin.."(5) emri verilmiştir. İslam'ın temel hedeflerini gerçekleştirebilecek ve bu uğurda her türlü engeli aşabilecek vasıftaki insanın tesbiti önemli bir hadisedir. Bu sebeple fukahâ bey'at edilecek kimsede aranan vasıflar hususunda titizlik göstermiştir.
Şurası muhakkak ki, halîfe (ulû'1-emr), mü'minlerin irade beyânı ve rızaları sonucu ortaya çıkabilir. Zorbalıkla ve kılıç zoruyla (ikrahla alınan bey'at geçerli değildir. Fûkahâ'dan bazıları "Zaruret" halinde, zorbalıkla (kuvvet kullanarak) başa geçen, fakat Islâmî hükümleri tatbik eden kimselere itaat edilebileceğini zikretmişlerdir. Nitekim İbn Abidin "Red-dü'l Muhtar"da: Zaruretten dolayı zorbanın sultanlığı sahihtir" demektedir. Ancak İmam'da bulunması gereken vasıflar kendisinde mevcut olmalıdır. Hilâfete tayinde asıl olan, mü'minlerin seçmesidir. İmamlık akdi ya halîfenin kendi yerine birini seçmesiyle olur-nitekim Hz. Ebû bekir (ra) böyle yapmıştır, yahut ulemâdan ve söz sahiplerinden bir cemâatin bey'atiyle olur. İmam Eş'arî'ye göre şâhidler huzurunda olmak şartı ile söz sahiplerinden meşhur bir âlimin bey'atı yeterlidir. Şâhidler huzurunda olması, şayet inkâr vâki olursa, onu defetmek içindir.
Mutezile ise, beş kişinin bey'atını, Hanefilerden bazıları da, bir cemaatın bey'atını şart koşmuş, belli bir sayıya itibar etmemişlerdir. Zaruretten maksad fitneyi önlemektir. Bir de Resûl-i Ekrem (sav): "Size burnu kesik Habeşli bir köle bile hükümdar olas dinleyin ve itaat edin!..(6) buyurmuştur." diyerek konunun mahiyetini izah eder. İleriyi görebilen İslam alimleri, "zaruret" mefhumunun sınırlarının bir hayli nazik olduğunu bilir. Zalimlerin, fasıkların, delilerin ve çocukların halifeliğine; "fitne çıkmasın" gerekçesiyle razı olmanın faturasını ümmet çok ağır ödemiştir. İslam topraklarındaki tağuti iktidarların oluşmasında, farz olan "emaneti ehline verme" fiilinin terkedilmesinin büyük payı vardır.
Resûl-i Ekrem (sav)'in: "iş, ehil olmayanın eline geçtimi, kıyameti gözetleyiniz" (7) mealindeki tesbiti üzerinde iyi düşünülmelidir. Kaldı ki sadece mü'minlerin emirinin (Halife'nin) muttaki olması kafi değildir. Bu muttaki olan halife'nin her sahada, mü'minlerin en ehliyetli olana görev vermesi zaruridir. Nitekim bir Hadis-i Şerifte: "İdaresi altında bulunan müslümanlardan daha ehliyetlisi bulunduğu halde, bir başkasına vazife veren hakikaten Allah'a, O'nun Rasülüne ve İslâm ümmetine ihanet (hainlik) etmiş olur." (8) hükmü beyan buyurulmuştur. Bey'at ile ilgili ilimler mükellef olan her mü'min erkek ve kadın üzerine farz-ı ayn'dır.
Halife'nin gayr-i müslimlerle
"Zimmet Akdi" yapması ve onların hukuklarını da koruması şarttır.CEMAAT DEVLET DEĞİLDİR
Günümüzde "bir kimseye, bey'atın farz olabilmesi için Islami bir yönetimin (devletin) bulunması şarttır" tezini ileri süren anlayışlar vardır. Halbuki Resûl-i Ekrem (sav) ile mü'minlerin yaptığı ilk bey'at, Akabe'de gerçekleşmiştir. Bu tevatür derecesindeki haber bütün sahih kaynaklarda mevcuttur. Aksini iddia eden hiç kimsenin varlığından söz edilemez. Bu bey'at'ın Mekke tebliğ döneminin sonlarına rastladığı da bilinmektedir. Mekke Dönemiyle ilgili olarak İmam Serahsi:
"O dönemde Mekke, İslam ahkamının tatbik olunmadığı bir darû'ş-şirkti" (9) tesbitini gündeme getirmektedir. Ibn Abbâs (r.a.)'dan rivayet edilen bir hadis-i Şerifte, Medine'nin de aynı dönemde "darû'ş-şirk" özelliği taşıdığı kaydedilmektedir. (10) Dolayısıyla ilk bey'atın gerçekleştiği dönemde İslâmî bir devlet mevcut değildi. O şartlar altında, Resûl-i Ekrem (sav)'in bey'at alması, mü'minlerin her halukârda, kendi içlerinden bir emir seçmelerinin zaruretini ortaya koymaktadır. Nitekim bir hadis-i şerif'de: "- Dünyanın ücra bir köşkünde bile olsa üç kişinin içlerinden birini kendilerine emir tayin etmeden yaşamaları helâl olmaz"(11) buyurulmuştur. Elbette bu da siyasi bir vekâlettir. Bu fiilde İslâm'ın emirlerini ve nehiylerini hayata geçirme gayreti vardır. Bunu terketmek, başlı-başına bir cürümdür. Müslümanların bu konuda hassasiyet göstermesi şarttır.CAHİLİYE ÜZERE ÖLMENİN MAHİYETİ
Gerek Devlet, gerek cemaat noktasın
da; insanların rızasını gündeme getiren "Bey'at" fiili, bazı çevrelerce istismar edilmektedir. Hilâfetin tesisi, bütün İslâm milletinin üzerine vaciptir. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "- Her kim halifeye itaatten bir karış kadar ayrılırca kıyamet gününde Allahû Teâla (cc) ameli hususunda, lehinde hiçbir hücceti olmaksızın kavuşacaktır. Her kim de Halifeye bey'at etmeden ölürse, cahili-ye ölümüyle ölür"(12) buyurduğu malûmdur. Yine İmam Ahmed b.Hanbel'in "El Müşned" isimli eserinde "- Zamanın imamına bey'at etmeden ölen kimse, cahiliye ölümüyle ölür" hadisi (haber-i vahid olarak) yer almıştır. Hadis şarihleri; bu haberleri "Halife var olduğu halde, İslâm ahkamının uygulanmaması niyetiyle bey'at etmeyen kimsenin halini beyan ettiği' üzerinde durmuşlardır. Halife'nin olmadığı noktada, bu hadislerle amel etmek mümkün değildir. Kaldı ki; hilâfeti Kureyş'e tahsis eden hadislerin varlığı da malûmdur.Son yıllarda İslâmi mücadele veren birçok gurup: "- bizim imamımıza bey'at etmeyen kimse cahiliye ölümüyle ölür" tezini gündeme getirmektedir. Hangisine bey'at ederseniz ediniz, diğerinin nazarında "Cahiliye ölümüyle ölmeniz" kaçınılmaz olmaktadır. Bazı tarikat şeyhleri de bu akıma kendilerini kaptırmaşlardır. Bu açık bir zulümdür. Hatta hayali devlet kuran bazı çevreler: "- Bizim imamımıza bey'at etmeyen kimsenin nikahı yoktur" gibi laflar edebilmektedirler. Halbuki mü'min bir erkek, ehl-i kitap bir kadınla nikâhlanabilir. Bu şer'an caizdir. Hiçbir zaman ehl-i kitap kadından bey'at talep edilmez. O ancak zimmet ehli olabilir.
Devleti her şey zanneden ve gece-gündüz devletle meşgul olan "totaliter" mantık, bir-çok alanda kendini hissettirmektedir. Halbuki devlet herşey değildir, sadece bir vasıtadır, însan hayatının her noktasını düzenleme iddiasını taşıyamaz. Islama göre devlet "insanların ortak ihtiyaçlarını karşılamak ve insanlığa hizmet etmek" için kurulan bir örgüttür. Diğer örgütlerden farkı "Kuvvet Kullanma" imtiyazına sahip olmasıdır. Cemaat ise, sadece müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak için kurulan bir teşkilattır. Gayr-i müslimlerle bir ilişkisi (velayet ve vekâlet açısından) yoktur. Zira İslâm cemaatinin gayr-i müslimlerle "Zimmet Akdi" yapabilmesi mümkün değildir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Modern devlet teorileri ile İslâm'ın gündeme getirdiği siyasi otorite birbirinden farklıdır. Bunları birbirine karıştırmak ve totaliter siyasi rejim anlayışlarını ön plâna çıkarmak İslâm'a karşı yapılan bir tecavüzdür.
(1) Sahih-i Buhari K.Ahkam:4.
(2) Sahih-i müslim K.Imare: 39, Sünen-i ebû Davud-K.Cihad: 87, Sünen-i nesai-k.Bey'at: 34, Sünen-i Ibn-i Mace-K.Cihad: 40
(3) Ibn-i Hümam-Kitabu'l Müsayere-lst: 1979 Sh: 265.
(4) El Feth Sûresi: 10 (57 En Nisa Sûresi: 59.
(6) Ibn i Abidin-Reddü'l Muhtar Ale'd Dürril Muh-tar-Ist: 1982 C: l Sh: 386.
(7) Sahih-i Buhari-K.Üm: 2.
(8) Ibnl Hümam-Fethû'l Kadir-Beyrut: 1316 C: 5 Sh: 457.
(9) Imam-ı Serahsi-El Mebsut-Kahire: ty C: 14 Sh: 57.
(10) Sünen-i Nesai-K.Bey'a: 13.
(11) imam Ahmed b, Hanbel-El Müsned-C: 2 Sh: 177.
(12) Sahih-i Müslim-K.lmare: 58 Had: 1851.
(Misak Mecmuası, sayı: 31, sh:44-48)
İslam Amme Hukukunun en Önemli Müessesesi
"EHL-İ HAL VE'L-AKD" MECLİSİ
Yaratılış itibariyle birbirlerine bağımlı olan insanlar, cemiyet halinde yaşamak durumundadırlar. Her cemiyette mutlaka bir otorite ve o otoriteye bağlı kitleler vardır. Hz. Adem (as)'den beri bu sün-netullah hiç değişmemiştir, insanlığın ilerlemesini veya düşüşünü belirleyen, faktörlerin başında; siyasi iktidarların; kendilerine itaat eden insanları yönlendirmeleri gelir. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "— Ümmetimin hakkında sapık ümerânın (emir sahiplerinin), zararından korkuyorum.(1) mealindeki, mübarek tesbitindeki incelik budur.
İnsanlık tarihi dikkatle incelenirse, iktidar sahiplerinin kitleleri nasıl etkilediği kolayca kavranır. Otorite boşluğu (anarşi) ise daha büyük bir tehlikedir. Zira Resûl-i Ekrem (sav) üç kişilik, en küçük ve geçici bir toplulukta bile, mutlaka sorumlu bir liderin seçilmesini emretmiştir. Nitekim bir Hadis-i Şerifte: "— Dünyanın ücra bir köşesinde bile olsa, üç kişinin içlerinden birini kendilerine emir tayin etmeden yaşamaları helâl olmaz".(2) buyurulmuştur. Seçmek vekâletle ilgili bir hadisedir ve sorumluluğu paylaşmayı beraberinde getirir. Önce, genel mahiyetiyle "Vekâlet" kavramı üzerinde duralım. Çünkü "Ehl-i Hal ve'l Akd" meclisi, mü'minlerin vekaletiyle kurulan bir müessesedir.
Arapça bir kelime, olan vekâlet; lügatta muhafaza etmek ve korumak manası
na gelir. Bazıları "Vekâletin tertibi; tevzif ve itimad manasına delalet eder" demişlerdir. Tevekkülde bu mahiyettedir. Nitekim "Allahü Teala (cc)'ya tevekkül ettik" denir. Yani, "— Biz işlerimizi Allah'a tefviz ve teslim eyledik" manasınadır. Tevfiz; bir işin idaresini birine vermek veya işleri birine ısmarlamaktır. Bu sebeple tevkil (vekil kılma) lügat yönünden; işi başkasına tevfiz etmek, ısmarlamak demektir. Islâmî ıstılahta: "— Bir kimsenin, başka bir kimseyi; kendi yerine koymasına ve tasarruflarını belirlemesine vekâlet denilir"(4) tarifi esas alınmıştır. Resûl-i Ekrem (sav)'in alışveriş işlerinde Hz. Hizam (ra)'ı vekil tayin ettiği bilinmektedir.(5) Hanefi fukahası: "— Bir kimsenin; bizzat kendisinin akid (anlaşma) yapması caiz olan her hususta, bir başkasını vekil tayin etmesi sahihtir. Çünkü insan bazı hallerde, kendisi bizzat yapma gücüne haiz olmayabilir. Bu gibi durumlarda ehil olan bir kimseyi vekil tayin ederek ihtiyacını giderir"(6) hükmünde ittifa etmiştir. İbn-i Münzir: "— İlim sahiplerinin ileri gelenlerinin hepsinin icmaına göre; mahkemeye gidemeyecek durumda olan hasta ile şehirde bulunmayan kimse, haklarını talep edecek ve kendileri adına konuşacak bir vekil tayin etme hakkına sahiptirler." (7) diyerek, vekâlet üzerinde icma olduğuna işaret etmiştir.Günümüzde de "vekâlet" sistemi oldukça yaygındır. Şirket işlerinde, alışverişte ve diğer sahalarda başkalarını temsil eden kimselere rastlanmaktadır.
Vekâletin hükmü şudur: Vekilin, kendisini tayin eden kimsenin (müvekkilin) yerine geçmesi ve O'nun adına tasarrufta bulunmasıdır. Vekil tayin eden kimsenin koyduğu şartlara aynen riayet gerekir. Sarih bir izni olmadığı müddetçe vekil, bir başkasını vekil tayin edemez.'(8) Vekâlet şartları dahilinde vekilin yaptığı her fiil kendisini tayin edenin (asilin) tasarrufu hükmündedir. Yaygın olan "vekil, asil gibidir" hükmünün mahiyeti budur. Vekil; yapacağı veya yaptığı iş karşılığında müvekkilden (kendisini tayin eden kimseden) ücret talebinde bulunabilir. Bu gibi hallerde; vekil; ecir (ücretli kimse) durumuna geçer. (9) Genel kaide: Vekalet ücreti almak caizdir.
SİYASİ VEKÂLET VAR MIDIR?
Şimdi Hz. Ömer (ra)'in "cihad sonucu elde edilen toprakların fıkhi durumunu tesbit için" yaptığı istişareyi gündeme getirelim. Önce Mekke'den hicret eden fakih sahabeleri toplayıp; fethedilen Irak ve Şam topraklarının, ne yapılması gerektiğini sorar. Farklı görüşler ortaya atılır. Daha sonra Hz. Ömer (ra), beşi Evs kabilesinden, beşi de Hazreç kabilesinden olmak üzere Ensar'dan on kişiyi çağırır. Onlar toplantı yerine gelince, Allahü Teala (cc)'ya Hamd-ü senadan sonra şöyle hitap eder:
"— Sizi, size ait işlerden olup, sizin namınıza taşımakta olduğum emanetin sorumluluğunu benimle birlikte paylaşmanız için rahatsız ettim. Ben de sizlerden herhangi biri gibiyim. Siz ise, bugün hak ve doğru olanı ikrar edersiniz. Bana muhalefet eden etti, muvafık düşünen de muvafakat etti. Ben sizin, benim nefsi arzularıma tabi olmanızı istemiyorum. Sizin elinizde hakkı söyleyen bir kitap var. Allahü Teala (cc)'ya yemin ederim ki, arzu ettiğim bir şeyi söylersem, ben onunla ancak hakkı murad ederim." (10)
Dikkat edilirse, Hz. Ömer (ra) "Sizin namınıza taşımakta olduğum emanet" diyerek, siyasi vekâleti gündeme getirmiştir.
Siyasi vekâletin; "mü'minlerin velayetine" dayandığı hususu, kati nasslarla sabittir.(11) Diğer amel ve fiillerde gündeme giren vekâlet, ferdin rızasıyla ve akdi ile ilgilidir. Ancak velayete dayanan siyasi vekâlet (Bey'at) her mü'min erkek ve kadın üzerine "farz-ı ayn" olan bir mükellefiyettir. Resûl-i Ekrem (sav)'in değişik zamanlarda, farklı şartları ihtiva eden bey'at'lar alması, hadisenin değişik boyutlara dayandığını kavramamıza vesile olmaktadır.
Siyasi anlamda vekâletin; velayete dayanan ve her mükellefi ilgilendiren Bey'at olduğunda şüphe yoktur. Önce "Bey'at" kelimesi üzerinde duralım. Arapça bir kelime olan bey'at: "- kabul etmek, bir akidden (anlaşmadan) razı olmak ve tasdik etmek" gibi manalara gelir. İslâmi ıstılahta: "- Bir mükellefin; ehil bir cemaat (Ehl-i hal ve'l akd) tarafından tesbit edilen imama (veya imam adayına) itaat edeceğine dair söz vermesine bey'at denilir" tarifi yaygındır. İşte bu noktada karşımıza "Ehl-i hal ve'l Akd" kavramı çıkmaştadır.
MESELELERİ ÇÖZMEK VE HÜKME BAĞLAMAK
Ehl-i hal ve'l Akd; İslam amme hukukuna ait bir terimdir. Genel anlamıyla
"meseleleri halletmek ve hükme bağlamak" demektir. Mü'minlerin emirini seçme , gerektiğinde onu azletme ve takip edilecek siyaseti belirleme yetkisine sahip olan kimselerden müteşekkil "Şura Meclisi", ehl-i hal ve'l Akd olarak isimlendirilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de "mü'minlerin vasıfları" zikredilirken "-Onların işleri aralarında şura iledir' (12) hükmü beyan buyurulmuştur. İslam'a göre devlet müessesesi; hukuk (şeriat) ve insanların rızası esas alınarak kurulabilir. Zira Resûl-i Ekrem (sav) "zorbalıkla (kuvvetle) başa geçen ve zulümle insanların başında bulunan" kimseleri lanetlemiştir.(13) Müslümanların " devlet başkanını kontrol edecek, devlet işlerini yürütmede ve düzenlemede ona yardımcı olacak bir cemaati" (Ehl-i hal ve'l akd) seçmelerinde zaruret vardır.İslam toplumunda; "kimlerin devlet başkanlığına aday olacağı ve kimlerin seçmen olacağı" emaneti ehline verme prensibi ile tesbit olunur.
"Ahkamu's Sultaniyye" (iktidarın Hükümleri) ismini taşıyan eserlerde; İslam'ın temel hedeflerini dikkate alınarak, "Ehl-i Hal ve'l Akd" meclisinde görev yapacak kimselerde bazı vasıfların bulunması gerektiği belirtilmiştir. Şimdi kısaca bunlar üzerinde duralım:A) ADALET:
Bütün peygamberler; yeryüzünü fesada veren zümrelerle (müstekbirlerle) mücadele etmiş ve adaleti ayakta tutmaya çalışmışlardır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:"- Andolsun ki biz peygamberlerimizi açık açık belgelerle gönderdik ve insanların adaleti ayakta tutmaları için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik'(14) hükmü beyan buyurulmuştur. Adaletin ayakta tutulmasından maksad; Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlere göre amel edilmesidir.( 15) Muttaki ve mürüvvet sahibi olmayan kimse, adaleti ayakta tutamaz. Herhangi bir mü'min kadına; zina iftirasında bulunarak
"Hadd-i Kazf" cezasına çarptırılan kimse, seçme ve seçilme haklarını kaybeder.B) İLİM:
İslami siyasetin temelinde "iyiliklerin hakim kılınması ve kötülüklerin önlenmesi" gayreti vardır. Ma'ruf ve münker'in sınırlarını bilmeyen kimse "Ehl-i Hal ve'k Akd" şurasında görev yapamaz. Zira mü'minlerin emirliğine aday olan kimselerden hangisinin siyasete daha ehil olduğunu bilebilmesi için ilim sahibi olması şarttır.
C) GÖRÜŞ VE HİKMET SAHİBİ OLMAK:
Halife adaylarından hangisinin "islam'ın temel hedeflerini gerçekleştirme'de" muvaffak olacağını tesbit kolay bir iş değildir. Bunun için görüş ve hikmet sahibi olması zaruridir. Mü'minlerin içinde bulundukları şartları dikkate alarak, adaylardan hangisinin daha faydalı olacağını tesbit edebilecek kaabiliyette (ve bu konuda tecrübeli) olması gerekir. Mesela: İslam topraklarında anarşi ve isyan ön planda ise; savaş siyasetini iyi bilen ve cesaretli olan adayı seçmek, ümmetin maslahatına daha uygundur. İdeolojilerin taarruzu ve Bid'at ehlinin faaliyetleri ön planda ise; adaylardan hangisi bu tehlikeyi ortadan kaldırabilecek kaabiliyette ise, onu seçmek gerekir. Bütün bunlar "Görüş ve hikmet sahibi kimselerin" yapabileceği işlerdir.
Ehl-i hal ve'l Akd meclisinde görev yapmak; aranan vasıfları taşıyan, her mü'min erkek ve mü'min kadının hakkıdır. (Zira bunun için erkek olma şartı getirilmemiştir) Dolayısıyle önce "Ehl-i
Hal ve'l Akd" meclisinin üyelerini belirleyecek bir seçimin yapılması gerekebilir. Seçme ve seçilme şartlarını, seçim sonuçlarının ilanını ve tasdikini belirleyen seçim sistemini de mü'minlerin tesbit etmesi esastır.Devlet başkanını (mü'minlerin emirini) seçecek ve takip edilecek siyaseti belirleyecek olan kimselerin sayısı da kati nasslarla belirtilmemiştir. İmam Maverdi; bu konuyla ilgili görüşleri iki maddede toplamıştır.
Birincisi: Bazı İslam alimlerine göre; mü'minlerin emirinin seçiminde rızanın genel olabilmesi için, her beldeden "ehl-i hal ve'l akd" meclisine katılacakların çoğunluğunun (cumhurun) reyini alması gerekir. Hz.Ebu Bekir (ra)'in hilafet makamına seçimi böyle olmuştur.
İkincisi: Diğer bir grup İslam alimlerine göre; ehl-i hal ve'l akd meclisi, en az beş kişiden oluşmalıdır. Bunlar bir aday üzerinde görüş birliği yaparlar veya diğer dördünün rızası ile, içlerinden birini devlet başkanlığına aday gösterirler. Bütün aranılan, özellikleri taşıyan bir kimse varsa, tek aday üzerinde ittifak etmeleri müstehaptır. Eğer bu mümkün değilse bir-kaç adayı belirleyerek, onlar arasında bir seçim yapmayı ümmete bırakabilirler.
Yaygın olan bu iki görüşün dışında başka görüşler de vardır. "Ahkamu's Sultaniyye" (iktidarın Hükümleri) isimli eserlerde; bütün bu görüşler herhangi bir ayet-i kerime'ye veya hadise dayandırılmamıştır. Ancak bazı müellifler; Hz. Musa (as)'nın nakiplerini ve Hz. Isa (as)'nın havarilerini (sayı tesbiti için) delil olarak ileri sürmüşlerdir. Dikkate alınan hadise: "-Sahabe-i Kiram'ın gerek halife seçerken, gerek genel siyaseti tesbit ederken" nasıl davrandığıdır. Hatta aynı hadise farklı şekillerde yorumlanmıştır. Mesela: Hz. Ebubekir'e (ra) "Ben-i Saide'de" önce beş sahabe bey'at etmiştir. Bunlar Hz. Ömer b. Hattab, Hz.Ebu Ubeyde B. Cerrah, Hz. Useyd b. Hu-dayr, Hz. Bişr b. Saad ve Hz. Huzeyfe'nin azadlısı Salim'dir (ra). Dolayısıyle "Ehl-i Hal ve'l Akd" durumunda olan kimseler bunlardır. En az beş kişinin bulunması şarttır. Aynı hadise (önce kimlerin bey'at edip-etmediği önemli değildir diyenler) Muhacir ve Ensar'dan büyük bir cemaat Hz. Ebu Bekir'i (ra) aday göstermiş, daha sonra Mescid'de bey'at tamamlanmıştır. Dolayısıyle geniş bir "Ehl-i Hal ve'l Akd" meclisine ihtiyaç vardır.
Imam-ı Gazali; Hz. Ebubekir (ra)'in halife seçimiyle ilgili olarak:"- Eğer Hz. Ebu Bekir'e (ra), Hz. Ömer'den başkası bey'at etmesiydi veya diğer sahabeler çekimser kalsalardı halife olamazdı. Ayrıca Bey'at edenlerle- bey'at etmeyenler aynı sayıda olsaydı, yine hilafet akdi gerçekleşmiş olmazdı. Çünkü çoğunluğun bey'atına ihtiyaç vardır" (16) diyerek, çoğunluğun rızası üzerinde durmuştur. Esasen "iktidarın sürekliliği ve istikrarı için" mü'minlerin çoğunluğunun rızasına her zaman ihtiyaç vardır. Ehl-i Hal ve'l Akd meclisi aynı zamanda takip edilecek siyasetin tesbitini yapmak mecburiyetindedir.
Bilindiği gibi "Emaneti ehline vermek" farzdır. Bu farzın eda edilebilmesi için, insanların birbirleriyle yardımlaşmaları şarttır Mü'minlerin kendi içlerinden birisini emir seçmeleri, İslam'ın hükümlerini tatbik için zaruridir. Nitekim Kemalüddin tbn-i Hümam:
"Mü'minlerin, kendi içlerinden bir imam seçmelerinin sebebi; İslâm'ın emirlerini hakkı ile eda etmektir" .(17) diyerek, en güzel şekilde izah etmiştir. Çünkü Islâmi tekliflerin büyük bir bölümünün eda edilebilmesi imamın varlığına bağlıdır. Bütün bu izah ettiğimiz hususlar; mü'minlerin hakimiyetinde olan beldelerde (Daru'l İslam'da) yapılması gereken fiillerdir. Müslümanların hakim olmadığı beldelerde ne yapılabilir?İSTİLA'YA UĞRAYAN MÜSLÜMANLARA
Daru'l İslam hükmünde oları bîr belde; kafirlerin veya mürtedlerin işgaline uğrarsa, o beldelerde yaşıyan müslümanlar ne yapacaktır? Bu durumda cihadın "Farz-ı Ayn" haline geldiği muhakkaktır. Bu hususta "İcma" sözkonusudur. İstilâ altındaki İslâm topraklarında, mü'minlerin, müstevli kafirlere (veya mürtedlere) karşı cihad edilebilmeleri için "Harp emirine" ihtiyaçları vardır. Hanefi fûkahası: "- Eğer görev verecek bir ûlû'lemr yoksa veya kendisinden görev alınacak bir yetkili yoksa nasıl hareket edilecektir?" suali üzerinde hassasiyetle durmuştur. İbn-i Nüceym'in "El Bahrû'r Raik", "Fethû'l-Kadir" ve İbn-i Abidin'in "Reddü'l Muhtar" isimli kıymetli eserlerinde, gayr-i müslimlerin istilâsına uğrayan İspanya'nın (Endülüs'ün) durumu misal verilerek, şu tavsiyede bulunulmuştur: "-Orada müslümanlar mahkûm durumda, gayr-i müslimler ise hakim durumdadırlar. Bu durumda ne yapılmalıdır? Gerekli olan müslümanlar aralarından birine Ûlû'lemr (Harp emiri) görevini vermeleridir. Hepsinin onda ittifak etmeleri vaciptir. Seçtikleri bu kimse; (Hakim) tayin eder. Böylece kendi aralarında vuku bulan hadiselerin fların) mahkemeye intikâli sağlanır. Yine buralarda kendilerine Cum'a namazı kıldıracak bir imam nasbederler. Dikkat edilirse; müstevli kafirlere İslam toprağını terketmemek için, acilen alınması gereken tedbir izah edilmiştir. İbn-i Abidin: "- İnsanın mutmain olduğu ve kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikametinde amel edilmelidir" (18)demiştir.
Burada önemli olan hususlardan birisi de; Endülüs işgal edildiğinde, Mısır'da "Halife" vardır. Buna rağmen ayrı bir emir seçiminden söz edilmiştir. Elbette istila altındaki müslümanlar da "Ehl-i Hal ve'l Akd Meclisi'ni" teşekkül ettirmek ve maslahata uygun olarak seçim yapmak durumundadırlar. Seçtikleri halife değil, sadece kendi beldelerindeki mü'minlerin emiridir.
OTORiTE BOŞLUĞU KABUL EDİLEMEZ
İslâm dini; küfrü ve nifakı ne ölçüde tehlikeli bulmuş ve yasaklamışsa, toplum hayatında otorite boşluğundan doğan kargaşayı da o ölçüde tehlikeli bulmuştur. Bazı âlimler "- Zalim bir hükümdarın emrinde geçen altmış yıl, hükümdarsız geçen tek bir geceden daha hayırlıdır" (19) demişlerdir. Siyasi vekâlet; en küçük toplum birimine kadar, her yerde aynı öneme haizdir. Ebû Said El Hudri (ra)'den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (sav) "- Üç kişi sefere çıkarlarsa, mutlaka içlerinden birini emir (imam) tayin etsinler" (20) emrini vermiştir. En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün toplumları; ihtilâftan, çekişmekten, zaman ve güç kaybından kurtarıp birlikte ve süratle hareket etme imkânına kavuşturmanın yegane prensibi budur. Selim akıl sahibi her mü'min, Resûl-i Ekrem (sav)'in "- Dünyanın ücra bir köşesinde de olsa, üç kişinin içlerinden birini kendilerine emir (imam) tayin etmeden yaşamaları helâl olmaz" (21) mealindeki mübarek tesbitini, vekâlet açısından iyi değerlendirmek burcundadır.
Sonuç olarak: "Ehl-i Hal ve'l Akd Meclisi", İslam amme hukukunda yer alan önemli bir müessesedir. Bu müessese ihya edilmeden; mü'minlerin "Tek bir oterite (imam, emir) altında" birleşmeleri ve takip edecekleri siyasette anlaşabilmeleri mümkün değildir. Siyasi otoritenin teşekkülü, denetimi ve devredilmesi; "Ehl-i Hal ve'l Akd Meçlisi" sayesinde, süreklilik kazanabilir. Aksi takdirde zaman zaman ortaya çıkabilecek otorite boşluğu doldurulamaz ve fesad gündeme girer.
Son yıllarda; mü'minlerin tek bir çatı altında ve aynı hedefler çevresinde toplanması, değişik şekillerde ifade edilmektedir. Ancak İslam amme hukuku'nün en önemli müessesesi "Ehl-i Hal ve'l Akd Meclisi" konusu hiç gündeme girmemektedir. Halbuki "Ehl-i Hal ve'l Akd Meclisi" teşekkül etmeden, mü'minlerin tek bir çatı altında toplanması, güzel bir hasret ve ham bir hayal olarak kalır. Nitekim kalmaktadır da!..
Çoğu zaman; değişik hiziplerin yaptıkları "Vahdet Çağrıları", ayrılıkların sebebi haline gelebilmektedir. Zira her hizip; kendi lideri çevresinde vahdetin gerçekleşmesini arzu etmektedir. Günümüzde İslami mücadelenin düzenini sağlayacak otoritenin teşekkülü ve denetlenmesi bir-çok yolla sağlanabilir. Hemen akla gelen iki yolu zikretmekte fayda vardır.
Birincisi: Her beldede İslami cemaatlerin kurulması ve o beldelerin seçeceği "Ehl-i Hal ve'l Akd Meclisi üyelerinin" biraraya gelerek meseleleri istişare etmeleri mümkündür. Bu istişarelerin sonucunda, o İslam toprağında yaşayan mü'minlerin itaat edeceği emir ve takip edeceği siyaset belirlenebilir. Oteritenin teşekkülü, denetlenmesi ve devredilmesi; "Ehl-i Hal ve'l Akd Meclisi'nin" belirleyeceği kurallara göre, süreklilik arzeder.
İkincisi: İslam'a hizmet niyetiyle bir araya gelen ve bir hizip oluşturan müslümanlar; "Ehl-i Hal ve'l Akd meclisi" kurarak, takip edecekleri siyaseti "Tek bir lider" esasına göre şekillendirebilirler. Eğer o istilaya uğrayan beldedeki diğer müslümanlar da bu liderin çevresinde toplanırsa "Otorite Teşekkülü" sağlanmış olur. Bunun da süreklilik arz edebilmesi için usulün belirlenmesi lazımdır."
KAYNAKLAR
(1) Ebû Davud Süleyman b. Eş'as Es Sicistani-Es Sü-nen-tst: 1401 Çağrı Yay. C: 4 Sh: 442, Ayrıca İmam Ahmed b. Hanbel-El Müsncd- C: 4 Sh: 123, Sünen-i Darimi: Mukaddeme: 23 (2) İmam Ahmed b. Hanbel-A.g.e. C: 2 Sh: 177
(3) İmam-ı Serahsi-El Mebsut-Boyrat: ty C: 19 Sh: 2, Ayrıca Molla Hüsrev- Dürerû'l Hükkam fi Şerhi'1 Gureril Ahkâm-lst: 1307 C: 2 Sh: 282
(4) Şeyh Nizamüddin ve bir heyet-Feteva-ı Hindiyye-Beyrut: 1400 C: 3 Sh: 560
(5) İbn-i Hümam-Fethû'l Kadir-Beyrut: 1316 C: 6 Sh: 104
(6) İmam-ı Serahsi-A.g.e. C: 19 Sh: 3, Ayrıca İmam-ı Kasani-El Bedaiû's Senai-Beyrut: 1974 C: 6 Sh: 20
(7) İmam-ı Münzir-Kitabû'l Icma-Ank: 1983 Sh: 90
(8) İmam-ı Kasani-A.g.e. C: 6 Sh: 21, Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve bir heyet-A.g.e. C: 3 Sh: 566
(9) Ömer Nasûhi Bilmen-Hukuki tslâmiyye ve Istılâ-hat-ı Fıkhiyye Kamusu ist: 1976 C: 6 Sh: 328 Madde: 53-54
(10) Geniş bilgi için/Yusuf Kerimoğlu-Emânet ve Ehli-yet-Ist: 1985 C: 2 Sh: 178-183 Madde: 1495-1506
(11) Yusuf Kerimoğlu- İslam'i Hareketin Mahiyeti-Ank:1991 Sh:110-113.
(12) Es Şura Suresi: 38.
(13) Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi-Mevkifu'l Be-şer-Kahire: 1352 Sh:26. . , ;
(14) El Hadid Suresi: 25.
(15) İmam-ı Şafii- Er Risale- Kahire:1979 (2 bsm) Sh:25 Madde: 71.
(16) İmam-ı Gazali-El Reddü Ale'l Batiniyye- Kahire:ty Sh :64 vd.
(17) İbn-i Hümam Kitabu l Müşavere - ist: 1979 Sh: 265
(18) Ibn-i Abidin-Reddul Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar İst: 1985 C: 12 Sh: 145
(19) Ibn-i Teymiyye-Es Siyasetu's. Şer'iyye-Beyrut ty. Sh: 139
(20) Sünen-i Ebû Davud- ist: 1401 K. Cihad: 80
(21) İmam Ahmed b. Hanbel El Müsned-Ist: 1401 C: 2 Sh: 177
(Misak Mecmuası, Sayı:33, sh:41-46) A. AZİZ