CAHİLİYYE - BEY'AT   

                                                                Yusuf  K e r i m o ğ l u

     TÜRKlYE'de; "Lâiklik felsefesinin" tesiri  altında  kalan  ve şahsiyet  özelliklerini yitiren insanlarda "Kimlik Krizi" ön plândadır. Bu kimlik krizini, T.C vatandaşlarının "Devlet" anlayışında, daha net olarak görmek mümkündür. Devlet deyince; yaygın bir bürokrasi, katı bir hiyerarşi ve güçlü bir orduya dayanan siyasi rejim akla gelmektedir. Halbuki devlet ile siyasi  rejim  arasında  bazı  farklar  vardır.

       Günümüzde  devlet;  ferdlerin  giyimlerinden  düşüncelerine, inançlarından ibadetlerine ve hatta sevgilerinden nefretlerine kadar, her şeye müdahale eden bir müessese haline gelmiştir. Kendini güçlü göstermek için yapamıyacağı çılgınlık yoktur. Fransız devriminin " ulusculuk, lâiklik ve demokrasi"   Rus  devriminin  "işçi sınıfının iktidarı" adına başlattığı ve geliştirdiği modern teoriler (bütün iddialarına rağmen) insanlara hayatı zindan etmiştir. "Tevhid-i Tedrisat"  anlayışı  ile  beyinleri yıkayan, "Medeni Hukuk" dayatması ile her şeye burnunu sokan devlet anlayışı (aksi ne kadar iddia edilirse edilsin)  totaliter bir yapıya sahiptir.  Sonuçta  insanları "Devletin Kulu" haline getiren bu uygulamanın savunulabilecek bir  yönü  yoktur.   Fakat  ne  gariptir  ki, insanların  bir çoğu (Bazı müslüman aydınlar da dahil) "Totaliter" rejimleri savunmaya devam etmektedirler. Hatta "İslâm Devleti'nin;" insanların seçme ve seçilme haklarını (rızalarını) esas almadığını, kâyıtsız-şartsız itaati esas aldığını ve o rejimde hiziplerin (mezheplerin) olamıyacağını söyleyen kimselere bile raslanmaktadır.   Kur'an   ve Sünneti esas aldıklarını iddia edip, icma'ı ve içtihadı reddedenlerin  vardıkları   sonuç  budur.  Elbette  bu  batıl  bir  anlayıştır.

         Son yıllarda "Anayasamız Kur'an" sloganını dillerinden düşürmeyen ve İslâm adına 'Totaliter bir siyasi rejim" kurmayı kendilerine gaye edinen gruplar da ortaya çıkmıştır. Halbuki Kur'an-ı Kerim, Allahû Teâla (cc)'nın kelâmıdır (Kelamullah) ve kıyamete kadar bakidir. Kat'iyyen Anayasa metni değildir. Anayasa hukuku; siyasi otorite ile teb'a arasında, vazife, mes'ûliyet ve hakların tesbitini esas alan bir sözleşmeden ibarettir. Resül-i Ekrem (sav)'in  hicretten   sonra Medine'de bir sözleşme hazırladığı da malûmdur. Eğer "Anayasamız Kur'an" sloganı; sünneti, icma'ı ve içtihadı  reddetmek için kullanılıyorsa, bu daha  büyük  bir  felâkettir.  Zira insanı  küfre götürür. Eğer "Anayasamız Kur'an" diğer yasalarımız da sünnet, icma ve kıyas-ı fukaha şeklinde kullanılıyorsa, bu bir hatadan ibaret olur.

     İslâm'ın temel hedefi; insanların can, mal, nesil, akıl ve din emniyetlerini sağlamak, haklarını ve hürriyetlerini muhafaza etmektir. Devlet bunları gerçekleştirmede bir vasıtadan ibarettir.  Kat'iyyen  mukaddes bir varlık değildir. Ayrıca devletin varlık sebebi; insanların ortak  ihtiyaçlarını  karşılamak ve insanlığa  hizmet  etmekten  ibarettir.  Asıl olan insandır. Zira  insan yeryüzünde Allahû Teâla (cc)'nın halifesi hükmündedir. İslama göre devlet; hukuka (şeriata) dayanmak ve insanların rızasını esas almak mecburiyetindedir. Bu iki esas-(hukuk ve insanların rızası) vazgeçilmez rükün hükmündedir. Zira Hukuka (şeriata) dayanması; hem bu dünyada, hem ahirette insanların saadetine vesile olması için zaruridir, insanların  rızasına   dayanması  ise,   iktidarın  sürekliliği  için  elzemdir.

     İslâm'a  göre devletin; insanların rızasına dayanmasının şart olduğunun delili; mü'minler için   "Bey'at" gayr-i müslimler için  "Zimmet akdi'nin" vecibe   olmasıdır.  Gerek  Bey'at, gerek  zimmet akdi;  rızayı  ifade  etme   biçimidir.  Bunun şekli, zamana    ve  zemine  göre değişebilir.   Ancak   muhtevası   ve  mahiyeti  değişmez..  

       Bu girişten sonra; mü'minlerin rızasını gündeme getiren "Bey'at" kavramı üzerinde duralım.

     Yeryüzünde Allahû Teâla (cc)'nın halifesi hükmünde olan insanların; emaneti ehline vermeleri  ve adaleti ayakta tutmaları zaruridir. Bu noktada zaaf gösterirlerse, bir-çok musibete ve felâkete muhatap olurlar.  Arapça  olan Bey'at  kelimesi "Kabul etmek, razı olmak ve tasdik etmek" gibi manalara gelir. Alış-veriş manasına gelen "Bey'a" da aynı köktentir.  Bu bir anlamda siyasi manada bir alış-veriştir. İcap ve kabulle tamamlanan bir fiildir.  Islâmi ıstılahta Bey'at: "Bir mükellefin, ehil olan bir cemâat (Ehlu'lall ve'l-akd) tarafından  tesbit edilen  halîfeye (Imam'a, Ulû'l-emr'e) itaat edeceğine ve sadık kalacağına dair  söz  vermesidir." Bu bir anlamda mükellefin İslâmî olan (meşru) her emirde  hoşuna  gitse de, gitmese de itaat edeceğine dair yaptığı bir sadakat yeminidir.

    Zira Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Müslümanlar gerek hoşlarına giden, gerek hoşlarına gitmeyen her hususta, kendilerinden olan emir sahiplerine itaat ederler. Bununda yükümlüdürler. Ancak günah işlemeleri emredilirse itaat etmezler" buyurduğu bilinmektedir. Yine diğer bir hadîs-i şerifte: "Allahû Teâla (cc)'ya isyan olan yer ve konuda malûka itaat yoktur. İtaat ancak ma'ruftadır"(2) buyurulmuştur. Dolayısıyla bey'at sonucunda ortaya çıkan  itaat İslâmî hükümlerle sınırlıdır. Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlerin hakkı ile eda edilmesi ve insanlar  arasındaki  ilişkileri  düzenlemesi için, bey'at zaruridir.  İslâm  uleması   "Bey'at"  ile ilgili  ilimlerin  mükellef olan her erkek ve kadın üzerine  "farz-ı ayn  olduğu" hususunda müttefiktir. Nitekim Ibn Hümâm: "Mü'minlerin kendi  içlerinden  bir imam seçmelerinin lüzumunun sebebi, Islâmî emirleri hakkı ile eda etmek içindir" (3) diyerek, meselenin hassasiyetine işaret eder.

    İmama itaat edilmesi için; onun kendisine itaat edilecek derecede doğru ve bilgi sahibi, cesur ve dirayetli olması, hür olması, kendisine bey'at edenler arasında bir ayırım yapmadan onlardan  her  hangi  birine  bir  zarar  geldiği  zaman  bunun   bütün topluma geldiği ve toplum  için  bir tehdit oluşturduğu görüşünde bulunması, düşmanın her türlü hile ve metodunu anlayacak kapasitede olması ve tâgûtî metotlardan uzak olarak işlerini şûra ile yapması   gerekmektedir.

      Bey'at; kitap, sünnet ve sahâbe-i  kirâm'ın   icmâı  ile  sabit  olan sâlih bir ameldir. Kur'an-ı  Kerim'de, Resûl-i Ekrem (sav)'e hitaben:  "Sana bey'at edenler, ancak Allah'a bey'at etmiş olur. Allah'ın eli onların (Bey'at edenlerin) elleri üstündedir. Şu halde kim (bu bey'at bağını, ahdini) çözerse, kendi aleyhine çözmüş olur. Kim de Allah ile sözleştiği şeye vefa ederse (Allah) ona büyük bir ecir vcrcccktir"(4) hükmü beyan buyurulmuştur. Bey'at, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde ve siyasi otorite ile olan münasebetlerinde, İslam'ın hükümlerine razı olduklarını ihlasla ortaya koyan bir akiddir. Bilindiği gibi mü'minlerin kendi aralarından seçtikleri bir Ulû'l-emr'e (siyasi otoriteye) itaat etmeleri  kati  nasslarla  farz kılınmıştır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: "Ey iman edenler!.. Allah'a  itaat  edin.  Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (Ulû'l-emr'e) de itaat edin.."(5) emri verilmiştir.    İslam'ın  temel hedeflerini gerçekleştirebilecek ve bu uğurda her türlü engeli aşabilecek vasıftaki insanın tesbiti önemli bir hadisedir. Bu sebeple  fukahâ   bey'at edilecek kimsede aranan vasıflar hususunda titizlik göstermiştir.

      Şurası  muhakkak ki, halîfe (ulû'1-emr), mü'minlerin irade beyânı ve rızaları sonucu ortaya  çıkabilir.   Zorbalıkla  ve  kılıç  zoruyla  (ikrahla alınan bey'at geçerli değildir.  Fûkahâ'dan   bazıları  "Zaruret" halinde, zorbalıkla (kuvvet kullanarak) başa geçen, fakat Islâmî  hükümleri   tatbik eden kimselere itaat edilebileceğini zikretmişlerdir. Nitekim İbn Abidin  "Red-dü'l Muhtar"da: Zaruretten dolayı zorbanın sultanlığı sahihtir" demektedir.   Ancak İmam'da bulunması gereken vasıflar kendisinde mevcut olmalıdır. Hilâfete  tayinde asıl olan, mü'minlerin seçmesidir. İmamlık akdi ya halîfenin kendi yerine birini seçmesiyle olur-nitekim Hz. Ebû bekir (ra) böyle yapmıştır, yahut ulemâdan ve söz sahiplerinden  bir  cemâatin  bey'atiyle olur.  İmam Eş'arî'ye göre şâhidler huzurunda olmak şartı  ile söz sahiplerinden meşhur bir âlimin bey'atı yeterlidir. Şâhidler huzurunda olması, şayet inkâr vâki olursa, onu defetmek içindir.

    Mutezile ise, beş kişinin bey'atını, Hanefilerden bazıları da, bir cemaatın bey'atını şart koşmuş, belli bir sayıya itibar etmemişlerdir. Zaruretten maksad fitneyi önlemektir. Bir de Resûl-i Ekrem (sav): "Size burnu kesik Habeşli  bir köle bile hükümdar olas dinleyin ve itaat edin!..(6) buyurmuştur." diyerek konunun mahiyetini izah eder. İleriyi  görebilen  İslam alimleri, "zaruret" mefhumunun sınırlarının bir hayli nazik olduğunu bilir. Zalimlerin, fasıkların, delilerin ve çocukların halifeliğine; "fitne çıkmasın" gerekçesiyle razı olmanın faturasını   ümmet  çok ağır ödemiştir.   İslam  topraklarındaki   tağuti iktidarların oluşmasında, farz olan "emaneti ehline verme" fiilinin  terkedilmesinin büyük payı vardır.

      Resûl-i Ekrem (sav)'in:  "iş, ehil olmayanın eline geçtimi, kıyameti gözetleyiniz" (7) mealindeki tesbiti üzerinde iyi düşünülmelidir. Kaldı ki sadece mü'minlerin emirinin (Halife'nin)  muttaki  olması  kafi  değildir.   Bu muttaki olan halife'nin her sahada, mü'minlerin en ehliyetli  olana  görev vermesi  zaruridir. Nitekim bir Hadis-i Şerifte: "İdaresi altında  bulunan  müslümanlardan  daha ehliyetlisi  bulunduğu halde, bir başkasına vazife veren  hakikaten  Allah'a,  O'nun  Rasülüne  ve İslâm ümmetine ihanet (hainlik) etmiş olur." (8) hükmü beyan buyurulmuştur.  Bey'at ile ilgili ilimler mükellef olan her mü'min   erkek  ve   kadın   üzerine  farz-ı  ayn'dır.

    Halife'nin  gayr-i  müslimlerle   "Zimmet Akdi" yapması ve onların hukuklarını da koruması   şarttır.

                   CEMAAT DEVLET DEĞİLDİR

      Günümüzde "bir kimseye, bey'atın farz olabilmesi için Islami bir yönetimin (devletin) bulunması şarttır" tezini  ileri süren anlayışlar vardır. Halbuki Resûl-i Ekrem (sav) ile mü'minlerin yaptığı ilk bey'at, Akabe'de gerçekleşmiştir. Bu tevatür derecesindeki haber bütün sahih kaynaklarda mevcuttur. Aksini iddia eden hiç kimsenin varlığından söz edilemez. Bu bey'at'ın Mekke tebliğ döneminin sonlarına rastladığı da bilinmektedir. Mekke Dönemiyle  ilgili olarak İmam Serahsi: "O dönemde Mekke, İslam ahkamının tatbik olunmadığı  bir darû'ş-şirkti" (9) tesbitini gündeme getirmektedir. Ibn Abbâs (r.a.)'dan rivayet  edilen bir hadis-i Şerifte, Medine'nin de aynı dönemde "darû'ş-şirk" özelliği taşıdığı kaydedilmektedir. (10)   Dolayısıyla ilk bey'atın gerçekleştiği dönemde İslâmî bir devlet mevcut değildi.   O şartlar altında, Resûl-i Ekrem (sav)'in bey'at alması, mü'minlerin her halukârda,   kendi içlerinden bir emir seçmelerinin zaruretini ortaya koymaktadır. Nitekim bir hadis-i şerif'de: "- Dünyanın ücra bir köşkünde bile olsa üç kişinin içlerinden birini kendilerine emir tayin etmeden yaşamaları helâl olmaz"(11) buyurulmuştur. Elbette bu da siyasi  bir vekâlettir.  Bu fiilde  İslâm'ın emirlerini ve nehiylerini hayata geçirme gayreti vardır. Bunu terketmek,  başlı-başına bir cürümdür.  Müslümanların bu konuda hassasiyet göstermesi  şarttır.

                CAHİLİYE ÜZERE ÖLMENİN MAHİYETİ

      Gerek Devlet,  gerek   cemaat noktasında; insanların rızasını gündeme getiren "Bey'at" fiili, bazı çevrelerce istismar edilmektedir. Hilâfetin tesisi, bütün İslâm milletinin üzerine vaciptir. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "- Her kim halifeye itaatten bir karış kadar ayrılırca kıyamet gününde Allahû Teâla (cc) ameli hususunda, lehinde hiçbir hücceti olmaksızın kavuşacaktır. Her kim de Halifeye bey'at etmeden ölürse, cahili-ye ölümüyle ölür"(12) buyurduğu malûmdur. Yine İmam Ahmed b.Hanbel'in "El Müşned" isimli eserinde "- Zamanın imamına bey'at etmeden ölen kimse, cahiliye ölümüyle ölür" hadisi (haber-i vahid olarak) yer almıştır. Hadis şarihleri; bu haberleri "Halife var olduğu halde, İslâm ahkamının uygulanmaması niyetiyle bey'at etmeyen kimsenin halini beyan ettiği' üzerinde  durmuşlardır.  Halife'nin  olmadığı noktada, bu hadislerle amel etmek mümkün değildir.   Kaldı ki; hilâfeti Kureyş'e tahsis eden hadislerin varlığı da malûmdur.

         Son yıllarda  İslâmi mücadele veren birçok gurup: "- bizim imamımıza bey'at etmeyen kimse cahiliye ölümüyle ölür" tezini gündeme getirmektedir. Hangisine bey'at ederseniz ediniz, diğerinin nazarında "Cahiliye ölümüyle ölmeniz" kaçınılmaz olmaktadır. Bazı tarikat şeyhleri de bu akıma kendilerini kaptırmaşlardır.  Bu açık bir zulümdür. Hatta hayali   devlet   kuran  bazı   çevreler: "- Bizim imamımıza bey'at etmeyen kimsenin nikahı yoktur" gibi  laflar  edebilmektedirler. Halbuki mü'min bir erkek, ehl-i kitap bir kadınla   nikâhlanabilir.   Bu şer'an caizdir. Hiçbir zaman ehl-i kitap kadından bey'at talep edilmez.   O ancak zimmet ehli olabilir.

     Devleti   her şey zanneden   ve   gece-gündüz  devletle  meşgul  olan   "totaliter" mantık, bir-çok alanda kendini hissettirmektedir. Halbuki devlet herşey değildir, sadece bir vasıtadır, însan hayatının her noktasını düzenleme iddiasını taşıyamaz. Islama göre devlet "insanların ortak ihtiyaçlarını karşılamak ve insanlığa hizmet etmek" için kurulan bir örgüttür. Diğer örgütlerden farkı "Kuvvet Kullanma" imtiyazına sahip olmasıdır. Cemaat ise, sadece müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak için kurulan  bir teşkilattır.  Gayr-i müslimlerle bir ilişkisi (velayet ve vekâlet açısından) yoktur. Zira İslâm cemaatinin gayr-i müslimlerle "Zimmet Akdi"   yapabilmesi  mümkün  değildir.

      Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Modern devlet teorileri ile İslâm'ın gündeme getirdiği siyasi otorite birbirinden farklıdır. Bunları birbirine karıştırmak ve totaliter siyasi rejim anlayışlarını   ön   plâna   çıkarmak   İslâm'a   karşı   yapılan  bir  tecavüzdür.

(1) Sahih-i Buhari K.Ahkam:4.

(2) Sahih-i müslim K.Imare: 39, Sünen-i ebû Davud-K.Cihad: 87, Sünen-i nesai-k.Bey'at: 34, Sünen-i Ibn-i Mace-K.Cihad: 40

(3) Ibn-i Hümam-Kitabu'l Müsayere-lst: 1979 Sh: 265.

(4) El Feth Sûresi: 10 (57 En Nisa Sûresi: 59.

(6) Ibn i Abidin-Reddü'l Muhtar Ale'd Dürril Muh-tar-Ist: 1982 C: l Sh: 386.

(7) Sahih-i Buhari-K.Üm: 2.

(8) Ibnl Hümam-Fethû'l Kadir-Beyrut: 1316 C: 5 Sh: 457.

(9) Imam-ı Serahsi-El Mebsut-Kahire: ty C: 14 Sh: 57.

(10) Sünen-i Nesai-K.Bey'a: 13.

(11) imam Ahmed b, Hanbel-El Müsned-C: 2 Sh: 177.

(12) Sahih-i Müslim-K.lmare: 58 Had: 1851.

                                                                         (Misak  Mecmuası,  sayı: 31, sh:44-48)    

 

 

                                       İslam  Amme  Hukukunun  en  Önemli  Müessesesi

                               "EHL-İ  HAL  VE'L-AKD"   MECLİSİ

 

    Yaratılış itibariyle birbirlerine bağımlı olan insanlar, cemiyet halinde yaşamak durumundadırlar. Her cemiyette mutlaka bir otorite ve o otoriteye bağlı kitleler vardır. Hz. Adem (as)'den beri bu sün-netullah hiç değişmemiştir, insanlığın ilerlemesini veya düşüşünü belirleyen, faktörlerin başında; siyasi iktidarların; kendilerine itaat eden insanları yönlendirmeleri gelir. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "— Ümmetimin hakkında sapık ümerânın (emir sahiplerinin), zararından korkuyorum.(1) mealindeki, mübarek tesbitindeki incelik budur.

    İnsanlık tarihi dikkatle incelenirse, iktidar sahiplerinin kitleleri nasıl etkilediği kolayca kavranır. Otorite boşluğu (anarşi) ise daha büyük bir tehlikedir. Zira Resûl-i Ekrem (sav) üç kişilik, en küçük ve geçici bir toplulukta bile, mutlaka sorumlu bir liderin seçilmesini emretmiştir. Nitekim bir Hadis-i Şerifte: "— Dünyanın ücra bir köşesinde bile olsa, üç  kişinin içlerinden birini kendilerine emir tayin etmeden yaşamaları helâl olmaz".(2) buyurulmuştur. Seçmek vekâletle ilgili bir hadisedir ve sorumluluğu paylaşmayı beraberinde getirir.  Önce, genel mahiyetiyle  "Vekâlet"  kavramı  üzerinde  duralım.  Çünkü "Ehl-i Hal ve'l  Akd"  meclisi,    mü'minlerin   vekaletiyle   kurulan   bir   müessesedir.

     Arapça  bir  kelime,   olan   vekâlet;  lügatta   muhafaza   etmek  ve  korumak  manasına gelir. Bazıları "Vekâletin tertibi; tevzif  ve itimad manasına delalet eder" demişlerdir. Tevekkülde  bu  mahiyettedir.   Nitekim   "Allahü Teala (cc)'ya tevekkül ettik" denir. Yani, "— Biz işlerimizi Allah'a tefviz ve teslim eyledik" manasınadır. Tevfiz; bir işin idaresini birine vermek veya işleri birine ısmarlamaktır. Bu sebeple tevkil (vekil kılma) lügat yönünden; işi başkasına tevfiz etmek, ısmarlamak demektir.  Islâmî ıstılahta: "— Bir kimsenin, başka bir kimseyi; kendi yerine koymasına ve tasarruflarını belirlemesine vekâlet  denilir"(4)   tarifi esas alınmıştır. Resûl-i Ekrem (sav)'in alışveriş işlerinde Hz. Hizam (ra)'ı vekil tayin ettiği bilinmektedir.(5) Hanefi fukahası: "— Bir kimsenin; bizzat kendisinin akid (anlaşma) yapması caiz olan her hususta, bir başkasını vekil tayin etmesi sahihtir. Çünkü insan bazı hallerde, kendisi bizzat yapma gücüne haiz olmayabilir. Bu gibi durumlarda ehil olan bir kimseyi vekil tayin ederek ihtiyacını giderir"(6) hükmünde ittifa etmiştir.   İbn-i Münzir: "— İlim sahiplerinin ileri gelenlerinin hepsinin icmaına göre; mahkemeye gidemeyecek durumda olan hasta ile şehirde bulunmayan  kimse,  haklarını talep edecek ve kendileri adına konuşacak bir  vekil tayin   etme   hakkına sahiptirler." (7) diyerek, vekâlet üzerinde icma olduğuna işaret etmiştir.

       Günümüzde de "vekâlet" sistemi oldukça yaygındır. Şirket işlerinde, alışverişte ve diğer sahalarda   başkalarını   temsil    eden   kimselere  rastlanmaktadır.

     Vekâletin hükmü şudur: Vekilin, kendisini tayin eden kimsenin (müvekkilin) yerine geçmesi ve O'nun adına tasarrufta bulunmasıdır. Vekil tayin eden kimsenin koyduğu şartlara aynen riayet gerekir. Sarih bir izni olmadığı müddetçe vekil, bir başkasını vekil tayin edemez.'(8) Vekâlet şartları dahilinde vekilin yaptığı her fiil kendisini tayin edenin (asilin) tasarrufu hükmündedir. Yaygın olan "vekil, asil gibidir" hükmünün   mahiyeti  budur.  Vekil;  yapacağı veya   yaptığı iş  karşılığında  müvekkilden   (kendisini tayin eden kimseden) ücret  talebinde bulunabilir. Bu gibi hallerde; vekil; ecir (ücretli kimse) durumuna geçer. (9) Genel  kaide:  Vekalet  ücreti  almak  caizdir.

        SİYASİ  VEKÂLET  VAR  MIDIR?

      Şimdi Hz. Ömer (ra)'in "cihad sonucu elde edilen toprakların fıkhi durumunu tesbit için" yaptığı istişareyi gündeme getirelim. Önce Mekke'den hicret eden fakih sahabeleri toplayıp; fethedilen Irak ve Şam topraklarının, ne yapılması gerektiğini sorar. Farklı görüşler ortaya atılır. Daha sonra Hz. Ömer (ra), beşi  Evs  kabilesinden,  beşi  de  Hazreç kabilesinden olmak üzere Ensar'dan on kişiyi çağırır. Onlar toplantı yerine gelince, Allahü Teala (cc)'ya   Hamd-ü   senadan   sonra   şöyle   hitap   eder:

   "— Sizi, size ait işlerden olup, sizin namınıza taşımakta olduğum emanetin sorumluluğunu benimle birlikte paylaşmanız için rahatsız ettim. Ben de sizlerden herhangi biri gibiyim. Siz ise, bugün hak ve doğru olanı ikrar edersiniz. Bana muhalefet eden etti, muvafık düşünen de muvafakat etti. Ben sizin, benim nefsi arzularıma tabi olmanızı istemiyorum. Sizin elinizde hakkı söyleyen bir kitap var. Allahü   Teala (cc)'ya  yemin   ederim  ki,  arzu  ettiğim  bir  şeyi  söylersem, ben onunla   ancak   hakkı   murad  ederim." (10)

      Dikkat edilirse, Hz. Ömer (ra) "Sizin namınıza taşımakta olduğum emanet" diyerek, siyasi   vekâleti   gündeme  getirmiştir.

      Siyasi vekâletin; "mü'minlerin velayetine" dayandığı hususu, kati   nasslarla  sabittir.(11)   Diğer amel ve fiillerde gündeme giren vekâlet, ferdin rızasıyla ve akdi ile ilgilidir. Ancak velayete dayanan siyasi vekâlet (Bey'at) her mü'min erkek ve kadın üzerine "farz-ı ayn" olan bir mükellefiyettir. Resûl-i Ekrem (sav)'in değişik zamanlarda, farklı şartları ihtiva eden  bey'at'lar alması, hadisenin değişik boyutlara dayandığını kavramamıza vesile olmaktadır.

        Siyasi anlamda vekâletin; velayete dayanan ve her mükellefi ilgilendiren Bey'at olduğunda şüphe yoktur. Önce "Bey'at" kelimesi üzerinde duralım. Arapça bir kelime olan bey'at: "- kabul etmek, bir akidden (anlaşmadan) razı olmak ve tasdik etmek" gibi manalara   gelir.   İslâmi ıstılahta: "- Bir mükellefin; ehil bir cemaat (Ehl-i hal ve'l akd) tarafından  tesbit  edilen imama (veya imam adayına) itaat edeceğine dair söz vermesine bey'at denilir" tarifi yaygındır.  İşte bu noktada karşımıza "Ehl-i hal ve'l Akd" kavramı   çıkmaştadır.

            MESELELERİ   ÇÖZMEK VE HÜKME BAĞLAMAK

          Ehl-i hal ve'l Akd;   İslam amme hukukuna ait bir terimdir. Genel anlamıyla  "meseleleri halletmek ve hükme bağlamak" demektir. Mü'minlerin emirini seçme , gerektiğinde onu   azletme ve  takip edilecek siyaseti belirleme yetkisine sahip olan kimselerden   müteşekkil    "Şura Meclisi", ehl-i hal ve'l Akd olarak isimlendirilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de  "mü'minlerin vasıfları"  zikredilirken "-Onların işleri aralarında şura iledir' (12) hükmü beyan buyurulmuştur.  İslam'a göre devlet müessesesi; hukuk (şeriat) ve insanların rızası esas alınarak kurulabilir. Zira Resûl-i Ekrem (sav) "zorbalıkla (kuvvetle) başa geçen ve zulümle insanların başında bulunan" kimseleri lanetlemiştir.(13) Müslümanların " devlet başkanını kontrol edecek, devlet işlerini yürütmede ve düzenlemede ona yardımcı olacak bir cemaati" (Ehl-i hal ve'l akd) seçmelerinde zaruret vardır.

       İslam toplumunda; "kimlerin devlet başkanlığına aday olacağı ve kimlerin seçmen olacağı" emaneti ehline verme prensibi ile tesbit olunur. "Ahkamu's Sultaniyye" (iktidarın Hükümleri)  ismini  taşıyan eserlerde; İslam'ın temel hedeflerini dikkate alınarak, "Ehl-i Hal ve'l Akd" meclisinde görev yapacak kimselerde bazı vasıfların bulunması gerektiği belirtilmiştir.    Şimdi   kısaca   bunlar   üzerinde  duralım:

       A) ADALET:

       Bütün   peygamberler;   yeryüzünü   fesada   veren   zümrelerle   (müstekbirlerle) mücadele etmiş ve adaleti ayakta tutmaya çalışmışlardır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:"- Andolsun ki biz peygamberlerimizi açık açık belgelerle gönderdik ve insanların adaleti ayakta tutmaları için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik'(14) hükmü beyan buyurulmuştur. Adaletin ayakta tutulmasından maksad; Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlere   göre   amel  edilmesidir.( 15)  Muttaki ve mürüvvet sahibi olmayan kimse, adaleti ayakta tutamaz. Herhangi bir mü'min kadına; zina iftirasında bulunarak "Hadd-i Kazf" cezasına   çarptırılan   kimse,   seçme   ve   seçilme   haklarını  kaybeder.

        B) İLİM:

        İslami siyasetin temelinde "iyiliklerin hakim kılınması ve kötülüklerin önlenmesi" gayreti vardır. Ma'ruf ve münker'in sınırlarını bilmeyen kimse "Ehl-i Hal ve'k Akd" şurasında görev yapamaz. Zira mü'minlerin emirliğine aday olan kimselerden hangisinin siyasete  daha  ehil  olduğunu   bilebilmesi   için  ilim  sahibi  olması  şarttır.

        C)  GÖRÜŞ  VE  HİKMET SAHİBİ OLMAK:

       Halife adaylarından hangisinin  "islam'ın temel hedeflerini gerçekleştirme'de" muvaffak olacağını tesbit kolay bir iş değildir. Bunun için görüş ve hikmet sahibi olması zaruridir. Mü'minlerin içinde bulundukları şartları dikkate alarak, adaylardan hangisinin daha faydalı olacağını tesbit  edebilecek kaabiliyette (ve bu konuda tecrübeli) olması gerekir. Mesela:    İslam topraklarında anarşi ve isyan ön planda ise; savaş siyasetini iyi bilen ve cesaretli   olan adayı seçmek, ümmetin maslahatına daha uygundur.  İdeolojilerin  taarruzu   ve  Bid'at  ehlinin  faaliyetleri  ön  planda  ise;  adaylardan  hangisi  bu  tehlikeyi  ortadan  kaldırabilecek  kaabiliyette ise, onu seçmek gerekir. Bütün bunlar  "Görüş ve hikmet sahibi kimselerin"  yapabileceği  işlerdir.

       Ehl-i hal ve'l Akd meclisinde görev yapmak; aranan vasıfları  taşıyan,  her mü'min  erkek ve  mü'min  kadının  hakkıdır.  (Zira bunun için erkek olma şartı getirilmemiştir) Dolayısıyle önce   "Ehl-i Hal ve'l Akd" meclisinin üyelerini belirleyecek bir seçimin yapılması gerekebilir.   Seçme ve seçilme şartlarını, seçim sonuçlarının ilanını ve tasdikini belirleyen seçim   sistemini de  mü'minlerin   tesbit   etmesi   esastır.

       Devlet   başkanını (mü'minlerin emirini) seçecek ve takip edilecek siyaseti belirleyecek olan kimselerin sayısı da kati nasslarla belirtilmemiştir.   İmam Maverdi; bu konuyla ilgili görüşleri   iki   maddede  toplamıştır.

      Birincisi: Bazı İslam alimlerine göre; mü'minlerin emirinin seçiminde rızanın genel olabilmesi için, her beldeden "ehl-i hal ve'l akd" meclisine katılacakların çoğunluğunun (cumhurun) reyini alması gerekir. Hz.Ebu Bekir (ra)'in hilafet makamına seçimi böyle olmuştur.

        İkincisi:  Diğer bir grup İslam alimlerine göre; ehl-i hal ve'l akd meclisi, en az beş kişiden  oluşmalıdır.   Bunlar bir aday üzerinde görüş birliği yaparlar veya diğer dördünün rızası ile, içlerinden birini devlet başkanlığına aday gösterirler. Bütün aranılan, özellikleri taşıyan bir kimse varsa, tek aday üzerinde ittifak etmeleri müstehaptır. Eğer bu mümkün değilse   bir-kaç   adayı   belirleyerek, onlar  arasında  bir seçim yapmayı ümmete bırakabilirler. 

        Yaygın olan bu iki görüşün dışında başka görüşler de vardır. "Ahkamu's Sultaniyye" (iktidarın Hükümleri) isimli eserlerde; bütün bu görüşler herhangi bir ayet-i kerime'ye veya hadise dayandırılmamıştır. Ancak bazı müellifler; Hz. Musa (as)'nın nakiplerini ve Hz. Isa (as)'nın havarilerini (sayı tesbiti için) delil olarak ileri sürmüşlerdir. Dikkate alınan hadise: "-Sahabe-i Kiram'ın gerek halife seçerken, gerek genel siyaseti tesbit ederken" nasıl davrandığıdır. Hatta aynı hadise farklı şekillerde yorumlanmıştır. Mesela: Hz. Ebubekir'e (ra) "Ben-i  Saide'de" önce beş sahabe bey'at etmiştir. Bunlar Hz. Ömer b. Hattab, Hz.Ebu Ubeyde B. Cerrah, Hz. Useyd b. Hu-dayr, Hz. Bişr b. Saad ve Hz. Huzeyfe'nin azadlısı Salim'dir (ra). Dolayısıyle  "Ehl-i Hal ve'l Akd"   durumunda  olan  kimseler bunlardır. En az beş kişinin bulunması şarttır. Aynı hadise  (önce kimlerin bey'at edip-etmediği önemli değildir diyenler) Muhacir ve Ensar'dan büyük bir cemaat Hz. Ebu Bekir'i (ra) aday göstermiş, daha  sonra  Mescid'de  bey'at  tamamlanmıştır. Dolayısıyle  geniş  bir  "Ehl-i Hal ve'l Akd"  meclisine  ihtiyaç vardır.

       Imam-ı Gazali; Hz. Ebubekir (ra)'in  halife seçimiyle ilgili olarak:"- Eğer Hz. Ebu Bekir'e (ra), Hz. Ömer'den başkası bey'at etmesiydi veya diğer sahabeler çekimser kalsalardı halife olamazdı. Ayrıca Bey'at edenlerle- bey'at etmeyenler aynı sayıda olsaydı, yine hilafet akdi gerçekleşmiş olmazdı. Çünkü çoğunluğun bey'atına ihtiyaç vardır" (16) diyerek,  çoğunluğun rızası üzerinde durmuştur.   Esasen   "iktidarın sürekliliği ve istikrarı için" mü'minlerin çoğunluğunun rızasına her zaman ihtiyaç vardır. Ehl-i Hal ve'l Akd  meclisi   aynı   zamanda   takip  edilecek  siyasetin tesbitini  yapmak  mecburiyetindedir.

       Bilindiği gibi "Emaneti ehline vermek" farzdır. Bu farzın eda edilebilmesi için, insanların birbirleriyle yardımlaşmaları şarttır Mü'minlerin kendi içlerinden birisini emir seçmeleri,   İslam'ın hükümlerini tatbik için zaruridir. Nitekim Kemalüddin tbn-i Hümam: "Mü'minlerin,  kendi içlerinden bir imam seçmelerinin sebebi; İslâm'ın emirlerini hakkı  ile  eda etmektir" .(17) diyerek, en güzel şekilde izah etmiştir. Çünkü Islâmi tekliflerin büyük bir bölümünün eda edilebilmesi imamın varlığına bağlıdır. Bütün bu izah ettiğimiz hususlar; mü'minlerin hakimiyetinde olan beldelerde (Daru'l İslam'da) yapılması gereken fiillerdir.   Müslümanların   hakim   olmadığı   beldelerde ne yapılabilir? 

              İSTİLA'YA  UĞRAYAN  MÜSLÜMANLARA 

         Daru'l  İslam   hükmünde   oları bîr belde; kafirlerin veya  mürtedlerin  işgaline  uğrarsa, o beldelerde yaşıyan müslümanlar ne yapacaktır?  Bu  durumda  cihadın  "Farz-ı Ayn" haline  geldiği   muhakkaktır.   Bu hususta "İcma" sözkonusudur.   İstilâ altındaki İslâm topraklarında, mü'minlerin, müstevli kafirlere (veya mürtedlere) karşı cihad edilebilmeleri   için   "Harp emirine"   ihtiyaçları vardır.   Hanefi fûkahası: "- Eğer görev verecek  bir  ûlû'lemr   yoksa   veya   kendisinden  görev alınacak bir yetkili yoksa nasıl hareket  edilecektir?"   suali   üzerinde   hassasiyetle   durmuştur.  İbn-i Nüceym'in "El Bahrû'r  Raik",  "Fethû'l-Kadir"  ve  İbn-i Abidin'in "Reddü'l Muhtar" isimli kıymetli eserlerinde,  gayr-i müslimlerin istilâsına uğrayan  İspanya'nın (Endülüs'ün) durumu misal verilerek, şu tavsiyede bulunulmuştur:  "-Orada müslümanlar mahkûm durumda, gayr-i müslimler   ise  hakim   durumdadırlar. Bu durumda ne yapılmalıdır? Gerekli olan müslümanlar  aralarından  birine   Ûlû'lemr  (Harp emiri)  görevini  vermeleridir. Hepsinin onda  ittifak   etmeleri vaciptir. Seçtikleri bu kimse; (Hakim) tayin eder. Böylece kendi  aralarında  vuku   bulan hadiselerin fların) mahkemeye intikâli sağlanır.  Yine buralarda kendilerine  Cum'a   namazı  kıldıracak  bir  imam  nasbederler. Dikkat edilirse; müstevli kafirlere     İslam  toprağını  terketmemek  için,  acilen   alınması  gereken  tedbir izah edilmiştir.  İbn-i  Abidin:  "- İnsanın mutmain olduğu ve kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikametinde amel edilmelidir" (18)demiştir.   

        Burada önemli olan hususlardan birisi de; Endülüs işgal edildiğinde, Mısır'da "Halife" vardır. Buna rağmen ayrı bir emir seçiminden söz edilmiştir. Elbette istila altındaki müslümanlar da "Ehl-i Hal ve'l Akd Meclisi'ni" teşekkül ettirmek ve maslahata uygun olarak seçim yapmak durumundadırlar. Seçtikleri halife değil, sadece kendi beldelerindeki mü'minlerin  emiridir.  

          OTORiTE  BOŞLUĞU  KABUL  EDİLEMEZ

     İslâm  dini;  küfrü  ve  nifakı  ne ölçüde tehlikeli bulmuş ve yasaklamışsa, toplum hayatında  otorite  boşluğundan  doğan   kargaşayı da o ölçüde tehlikeli bulmuştur. Bazı âlimler "- Zalim bir hükümdarın emrinde geçen altmış yıl, hükümdarsız geçen tek bir geceden daha hayırlıdır" (19)  demişlerdir.   Siyasi  vekâlet; en küçük toplum birimine kadar, her yerde  aynı öneme haizdir. Ebû Said El Hudri (ra)'den rivayet edildiğine göre Resûl-i  Ekrem (sav) "- Üç kişi sefere çıkarlarsa, mutlaka içlerinden birini emir (imam) tayin etsinler" (20) emrini vermiştir. En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün toplumları; ihtilâftan, çekişmekten, zaman ve güç kaybından kurtarıp birlikte ve süratle hareket etme imkânına   kavuşturmanın   yegane  prensibi budur. Selim akıl sahibi her mü'min, Resûl-i Ekrem (sav)'in  "- Dünyanın ücra bir köşesinde de olsa, üç kişinin içlerinden birini kendilerine emir (imam) tayin etmeden yaşamaları helâl olmaz" (21) mealindeki mübarek   tesbitini,  vekâlet açısından iyi değerlendirmek burcundadır.

        Sonuç olarak: "Ehl-i Hal ve'l Akd Meclisi",  İslam amme hukukunda yer alan önemli bir müessesedir. Bu müessese ihya edilmeden; mü'minlerin "Tek bir oterite (imam, emir) altında" birleşmeleri ve takip edecekleri siyasette anlaşabilmeleri mümkün değildir. Siyasi otoritenin teşekkülü, denetimi ve devredilmesi; "Ehl-i Hal ve'l Akd Meçlisi" sayesinde, süreklilik kazanabilir. Aksi takdirde zaman zaman ortaya çıkabilecek otorite boşluğu doldurulamaz   ve   fesad   gündeme girer.  

       Son yıllarda; mü'minlerin tek bir çatı altında ve aynı  hedefler  çevresinde  toplanması, değişik şekillerde ifade edilmektedir. Ancak İslam amme   hukuku'nün  en  önemli  müessesesi  "Ehl-i Hal ve'l Akd Meclisi" konusu hiç gündeme   girmemektedir. Halbuki "Ehl-i Hal ve'l Akd Meclisi" teşekkül etmeden, mü'minlerin tek bir çatı altında toplanması, güzel bir hasret ve ham bir hayal olarak kalır. Nitekim kalmaktadır da!..

        Çoğu zaman; değişik hiziplerin yaptıkları "Vahdet Çağrıları", ayrılıkların sebebi haline gelebilmektedir. Zira her hizip; kendi lideri çevresinde vahdetin gerçekleşmesini arzu etmektedir. Günümüzde İslami mücadelenin düzenini sağlayacak otoritenin teşekkülü ve denetlenmesi   bir-çok   yolla   sağlanabilir. Hemen akla gelen iki yolu zikretmekte fayda vardır.  

       Birincisi:   Her  beldede   İslami   cemaatlerin   kurulması ve o beldelerin seçeceği "Ehl-i Hal ve'l Akd Meclisi  üyelerinin"  biraraya gelerek meseleleri istişare etmeleri mümkündür.  Bu istişarelerin sonucunda, o  İslam toprağında yaşayan mü'minlerin itaat edeceği emir ve takip edeceği siyaset belirlenebilir. Oteritenin teşekkülü, denetlenmesi ve devredilmesi;   "Ehl-i Hal ve'l Akd Meclisi'nin"   belirleyeceği kurallara göre, süreklilik arzeder.

        İkincisi:  İslam'a  hizmet  niyetiyle  bir araya  gelen ve  bir hizip oluşturan müslümanlar;  "Ehl-i Hal ve'l Akd meclisi"  kurarak,  takip edecekleri siyaseti "Tek bir lider" esasına  göre  şekillendirebilirler.   Eğer o istilaya uğrayan   beldedeki diğer müslümanlar  da   bu liderin  çevresinde  toplanırsa "Otorite Teşekkülü" sağlanmış olur. Bunun  da  süreklilik   arz edebilmesi   için  usulün  belirlenmesi  lazımdır." 

           KAYNAKLAR

(1) Ebû Davud Süleyman b. Eş'as Es Sicistani-Es Sü-nen-tst: 1401 Çağrı Yay. C: 4 Sh: 442, Ayrıca  İmam Ahmed b. Hanbel-El Müsncd- C: 4 Sh: 123, Sünen-i Darimi: Mukaddeme: 23 (2) İmam Ahmed b. Hanbel-A.g.e. C: 2 Sh: 177

(3) İmam-ı  Serahsi-El Mebsut-Boyrat: ty C: 19 Sh: 2, Ayrıca Molla Hüsrev- Dürerû'l Hükkam fi Şerhi'1 Gureril Ahkâm-lst: 1307 C: 2 Sh: 282

(4) Şeyh Nizamüddin ve bir heyet-Feteva-ı Hindiyye-Beyrut: 1400 C: 3 Sh: 560

(5) İbn-i   Hümam-Fethû'l Kadir-Beyrut: 1316 C: 6 Sh: 104

(6) İmam-ı Serahsi-A.g.e. C: 19 Sh: 3, Ayrıca İmam-ı Kasani-El Bedaiû's Senai-Beyrut: 1974 C: 6 Sh: 20

(7) İmam-ı  Münzir-Kitabû'l Icma-Ank: 1983 Sh: 90

(8) İmam-ı Kasani-A.g.e. C: 6 Sh: 21, Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve bir heyet-A.g.e. C: 3 Sh: 566

(9) Ömer Nasûhi Bilmen-Hukuki tslâmiyye ve Istılâ-hat-ı Fıkhiyye Kamusu ist: 1976 C: 6 Sh: 328 Madde: 53-54

(10) Geniş bilgi için/Yusuf Kerimoğlu-Emânet ve Ehli-yet-Ist: 1985 C: 2 Sh: 178-183 Madde: 1495-1506

(11) Yusuf Kerimoğlu- İslam'i  Hareketin Mahiyeti-Ank:1991 Sh:110-113.

(12) Es Şura Suresi: 38.

(13) Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi-Mevkifu'l Be-şer-Kahire: 1352 Sh:26. . , ;

(14) El Hadid Suresi: 25.

(15) İmam-ı Şafii-  Er Risale- Kahire:1979 (2 bsm) Sh:25 Madde: 71.

(16) İmam-ı Gazali-El Reddü Ale'l Batiniyye- Kahire:ty Sh :64 vd.

(17) İbn-i Hümam Kitabu l Müşavere - ist: 1979 Sh: 265

(18) Ibn-i Abidin-Reddul Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar   İst: 1985 C: 12 Sh: 145

(19) Ibn-i Teymiyye-Es Siyasetu's. Şer'iyye-Beyrut ty.  Sh: 139

(20) Sünen-i Ebû Davud- ist: 1401 K. Cihad: 80

(21) İmam Ahmed b. Hanbel El Müsned-Ist: 1401 C: 2 Sh: 177

                                                                 (Misak  Mecmuası,  Sayı:33,  sh:41-46)     A. AZİZ