YAHUDİLEŞME  TEMAYÜLÜ

                                                                          Mustafa  İslamoğlu

     Bu  sayımızda  tanıtacağımız kitap "İsrailoğulları'ndan Ümmeti Muhammed'e Yahudileşme Temayülü" isimli  eserdir.  Kitap  beş  bölümden  ibarettir.

   Kitabın   tamamını aktarmaya elbette bu sayfalarımız yeterli değildir. Okuyucularımıza kitapla   ilgili   olarak   maddeler   halinde  bazı   bilgiler   vermeye  çalışacağız.

      1- "İsrailoğulları 72 guruba bölünmüştü. Ümmetim de 73 guruba ayrılacak."  hadis-i şerifini  ve  kaynaklarını çok güzel bir şekilde verilmiştir. (Sh:63. Tirmizi, Ebu Davut, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel, Darimi.)  Ehl-i Bid'a denilen tüm sapık fırkalar bu hadis-i Şerifi hadis  olarak  kabul etmezler.   Bir kısmı zayıf olduğu bir kısmı ise mevzu olduğu gerekçesiyle.   Elbette  bu onların cehaletlerinden kaynaklanmaktadır. Ancak bu Hadis-i Şerifin  son  kısmı  gündeme   getirilmemiş!   Hadis-i Şerifin   son   kısmı ise şöyledir: "Bunlardan biri müstesna (73 fırkadan) hepsi cehenneme girecektir." buyuruyorlar. Sahabe-i Kiram : "O müstesna  fırka hangisidir ya Resulullah?" diye sonunca, Peygamberimiz Efendimiz (sav): "Benim ve Sahabemin yolunda, olan Cemaattır."  müjdesini  vermiştir. Yani   Ehl-i  Sünnet Ve'l Cemaattır.  Bu da  gündeme   getirilseymiş  daha  güzel olurmuş! Zira  bu  Hadis-i  Şerif   "Ehl-i Bid'a"  fırkalarla   ilgili  zikredilmiş  bir  hadistir.

    2- "RECM" konusunda yazarımız kendini bir hayli zorlamış! Fikir paradoksunda kaybolmuş  gitmiş. Sıhhatli ve sağlam bir nesil emniyetinin muhafazası için farz kılınan recm cezasının varlığını onuruna yedirememiş, aksine reddetmeye çalışmıştır. Oysa ümmet içerisinde zanilere ve zaniyelere uygulanması kati nasla farz olan recm cezasını, Haricilerin ezarika  kolu  ile Mutezile'den   bir  kısım bid'at ehli inkâr etmişlerdir. Ehl-i Sünnet Ulemadan  "recm"i inkâr eden görüşüne itibar edilen tek bir alim yoktur! Ancak on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda ortaya çıkan müsteşrikler ve onları taklid eden yerli müsteşrik hayranı mukallidler inkar etmeye başlamışlardır. Tabii  yazarımız  recmi  inkar etmemiş. Resul-i Ekrem (sav)'in  recm  uygulamasını  "Hendek savaşı öncesinde inen Nur süresinin 2. ayetinden önceki Tevrat'ın hükmü olarak kabul etmiş. "(Sh: 143-147)  Dolayısiyle  Nur  Suresinin 2. ayeti ile recm cezasının "Nesh"  edildiğini ısbata çalışmış! Yazarımız belki iyi niyetli olarak bu satırları kaleme almış olabilir, ancak iyi niyet, batıl iddianın mazereti olabilir mi?  Birazcık  düşünülmesi  gerekmez  mi?

   Yoksa bin bir dereden bir damla su taşıyarak recm cezasının İslam'dan çıkarılmaya çalışılması da  "Yahudileşme Temayülü"nün   bir   işareti  midir?

    Kaldı ki yazarımız kitabının 195-206 sayfalarında Nesh'i kabul etmez. Hatta istisna etmeden  "Ümmet-i Muhammed'de "Nesh" meselesinde İsrailoğullarının düştüğü yanlışa düştü." diyerek  tüm  Müslümanları  Akidevi   yönden  büyük   bir   töhmet altına sokmuştur. (Sh: 196)    Yine büyük   bir   iddia   ile şöyle demiştir: "Kur'an'ın  iki  kapağı  arasında  yazılı    olup  da   hükmü   geçersiz   olan   hiçbir   ayet   yoktur."  (Sh: 198)   Oysa  Nesh  ile ilgili olarak  "Ehl-i Sünnet"  kaynakları  delillerle  doludur.   Misâl   isteyenler,   usûl   kitaplarında bulabilirler.  Biz ancak şunu söyleyelim ki;   İbn-i  Abidin  (rha)  Neshle ilgili olarak: "Öğrenilmesi  Farz-ı  Kifaye  ilimler"    diyerek  meselenin  önemini  vurgularken,  (c/1. Sh:41) İmam   Suyuti (rh.a)'de   "Cahiller ve Ahmaklar dışında onu kimse inkar etmez, "demiştir. İmam-ı  Kurtubi (rh.a)  ise:  "nesh  konusunda  icma"   olduğunu belirtmiştir. (El-Esas Fit-tefsir 1/280)   Yine   Ehl-i Sünnet Mezheplerin tümünde de "Müctehid" olabilmenin ve "İctihad" yapabilmenin  şartlarından  birisi; "Nasihi ile mensuhu bilmek " şeklinde  ifade etmişlerdir.   Demek ki   İslam  ahkamı   hakkında   bir  şeyler söyleyebilmek için "Müctehid"  olmak  şartmış!  Geriye kalıyor  mukallidler.   Mukallidlerde   müctehidlere  tabii olmak   zarureti   içindedirler.    Peki   bu   temayülleşme  neye?   Yoksa  müctehidliğe mi?

    Peki   müctehid   olmak   için birilerinden   izin almaya gerek var mı? Ebette yoktur! Öyleyse   isteyen  kursun   kendi   mezhebini   düşsün yola, kim gelirse gelsin. Sizin kurduğunuz  mezhebi   bizim  kabul   etmemizi kendi mezhebimizi terk etmemizi bekliyor sanız   boşuna   beklemeyin.

    Sizler kendinizi yeni mezhepler kurmada nasıl  hür,  etkili  ve yetkili görüyorsanız. Müsaade  ediniz  de  bizlerde  kendi   mezhebimizi   seçmede  hür  olalım!!!

    Kaldi ki;   Recm   cezası   ile   ilgili ahkâm, İslam dünyasının en sağlam Hadis kaynağı sayılan  eserlerde   (Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'de) mevcuttur.   On  dört   asırdır bunlara   kimse  dil   uzatamamıştır.   (El-Lu'lu Vel-Mercan c/1 Sh: 699. Akit Gaz.)   Bu  bölüm  okunduğu  zaman   mesele  daha iyi kavranabilir! Neshi inkâr  edenler;  Allahü Teâlâ'nın   indirdiği  Zebur, Tevrat  ve  İncil  hakkında  ne diyecekler?   Eğer  nesh  geçerli  değilse,  bu   kitapların   hükümleri  ile  amel edilemez  mi?

   Neshi   inkâr   olayının temelinde Yahudiler vardır.  Bakara suresinin 106. Ayet-i Kerimesinin   nüzul   sebebi de  budur.   Muteber tefsir  kitaplarından bu ayetin tefsiri okunduğu   zaman,   mesele  daha   net   olarak  kavranabilir.

   Nesh edilen ayetler  konusunda sayı olarak bir  sayı yoktur ama, "Nesh" in   varlığı konusunda  ittifak  ve   İCMA  vardır.

    3- "Muhammed Ümmeti'nin Kur'an'ı Tahrifi"  (Sh: l86)  Müslümanlara hakaret niyetiyle; ihaleye bir cümle  verilecek olsa,  bu   cümleden  daha   ağır   bir   cümle bulunabilir mi bilmem?    Yazarımız   Muhammed Ümmetinden olduğunu unutmuş olabilir mi? Böyle bir ifade, yani   "Muhammed Ümmetinin Kur'an'ı Tahrifi"   ifadesi,   insafa sığar mı? Guya Kur'an'ı   koruma   adına,   böyle   bir   fade  kullanmış!  Yazık.

    Bu başlık adı altında: "Birçok asıllı -asılsız rivayet zikreden hadis kaynakları naklettikleri içerisinde Kur'an'ın korunmuşluğuna gölge düşürecek rivayetlere yer verilmektedir. İşte onlardan   birisi:   "Hz. Aişe şöyle dedi: Kur'an'da indirilen ayete göre on kez bilinen emme haram   kılardı.   Sonra bu, bilenen   beş-kez   emme   ile   neshedildi. Resülullah vefat ettiğinde   Kur'an da   bu beş bilinen emme ayeti okunuyordu. En sahihleri de içinde bu rivayeti   nakleden   hadis mecmuaları galiba bir şeyi gözden kaçırmışlardı: Hadis diye nakledilen bu söze itimat etmenin  hem Kur'an'a, hem Hz. Aişe'ye iftira olacağı gerçeğini."  Kur'an-ı Kerim'in korunacağı  haberini  bizzat Rabbimizin açıkladığını yazarımız da bilmektedir. Ancak yazarımız   "Nesh"  olayını kabule  yanaşamadığı için Sahih Hadis kaynaklarımızdaki  bu   Hadisi Kur'an'a gölge düşürüyor mantığıyla reddetmeye çalışıyor! Oysa   aynı Hadisin açıklamasını "Neshin" çeşitlerine  örnek verirken  "Recmi"  ve  "Emme"nin  nasıl   beyan  edildiğini  okusaydı   (Kütüb-ü  Sitte, c: 16, Sh: 31-32) o kadar telaşa   kapılmazdı.   Hem de   Şia'nın   vesveselerini   gündeme  getirmezdi!

4- Müteşabihatla ilgili olarak: "İlkönce bu te'vil furyasına eleştirdiği Mutezile'nin yoluna girecek,   Mutezile'nin  tevilleri Ehl-i Sünnet kelâmı adı altında yaygınlaştırılacaktı."  (190) İmam   Eş'ari'(rha)'nin   hayatı  ortada. İçinden çıktığı    mutezileye  karşı  verdiği ilmi mücadele  ortada.    Ehl-i  Sünnet  ulemaya  ait  tüm  eserler  ortada!

5- Yazarımız şöyle diyor: "Hele zanni bir delil olan "hadis" ile kati bir delil olan "ayet'i neshetmenin  ne  şer'i  ne de  akli  izahı yapılamaz." (Sh: 199)

   Yazarımız  "Hadis"e   zanni bir delil demekle ne demek istemiştir? Bunu biraz daha araştırsa, gayet iyi olurdu herhalde!   Biz Hadisi şöyle bilmeliyiz: "Mütevatir Hadisler, şer'i bakımından  hemen  hemen  Kur'an  kuvvetindedir." (İslam Hukuku Metodolojisi, sh: 102. Prof. M. Ebu Zehra)    Yine: "Mütevatir Hadis zaruri olarak kesin bilgi ifade eder. Bu yüzdende  Resulullah'ın  mütevatir   hadislerini   inkar   eden   "kafir olur."   Çünkü   böyle bir   inkâr  Resulullah'ı   inkâr   anlamına   gelir."   (Hadis Usulü, Sh:107. Prof. Dr. İ. Lütfi Çakan.)   İslam   Hukukunda,   Hadis   usulünde hükümler  böyle  iken;  bütün  hadisleri  "Zanni delil"    ilân   etmenin   manası   nedir?

6- Yazarımıza   göre   şu   hadis-i   şerif   uydurma   imiş: "Kaderiye bu ümmetin mecusileridir." (Sh: 209)  Oysa  yazarımızın   uydurma  dediği   hadisler şu hadis kaynaklarında   geçmektedir:   "Ebu  Davud, Tirmizi.  Kütüb-ü  Sitte, c: 14, Sh: 34-38.   Ayrıca   Said   Havva  (rha)'nın   kaleme   aldığı   "El-Esas Fis Sünne" adlı eserinin c: 7, Sh: 552. 553. sayfasında   farklı   bir   rivayet   olarak  Taberani (rha)'nin Evsatın da Enes bin Malik (ra)'ten   rivayet   edilmiştir.

7- Yazarımız  yine  kimlere   hoş  görünmek   için   buyurmuşsa  şöyle  buyurmuş: "Eşyada asıl olanın mubahlık olduğu" ilkesi, giyecek yiyecek, resim, müzik beşeri münasebetler konularında askıya alınarak, Şeriatın koymadığı bir yığın yasak İslam adına insanlara dayatılıyordu."  (Sh: 210) Yazarımız İmam-ı Eş'ari'nin  "Eşyada asıl  olan  tevaffuftur" hükmünü   hiç duymamış gibi davranmaktadır.   Bu davranışını bozmadan, şu sualleri sorabiliriz:   Gerçekten  giyeceklerde  haram  olan   giyecek  yok  mu?   Yiyeceklerde  haram olan   yiyecekler  yok  mu?    Resimler de   haram olan resimler yok mu?   Müzikte haram olan   müzik  yok mu?   Elbette   hepsinde de haram olanlar vardır. İslam hepsinde de haramlar  koymuştur.   Peki   İslam'ın   sünnetle   sabit olan emirlerine dayatma denir mi? Hatta   ictihadi   hükümler için,   dayatma   tabiri   kullanılabilir mi? Müellifimiz "İctihad, içtihadı  nakzedemez"   kaidesini  hiç  duymamış mıdır?

8- Yazarımız yine kitabının 212 sayfasında: "İslam Mitolojisi" kavramını kullanmış'. Hem İslam,   hem de   Mitoloji? 

9- Müellif; "Seyhan, Ceyhan, Firat, Nil cennet nehirlerindendir." (Müslim, Cennet: 26) hadisini,  kaynağı   ile  birlikte  zikrediyor ve Bu hadis her bakımdan yanlışlarla doludur." diyor.  (Sh: 216)  Hem   Sahih-i Müslim  gibi  bir  eser  kaynak   gösteriliyor,   hem  de "Senedi  sahih,  lakin  metninde  israili  rivayet  olan  hadis"  diyerek  Müslim  gibi Ehl-i Sünnet' in   gözbebeği   hadis   kaynağına   gölge  düşürmeye  çalışıyor!  Aklı  sıra!!!

10- Yine Naziat Sûresinin 43. ayetinin mealini: "Sana saatin ne zaman gerçekleşeceğini soruyorlar.  Sen kim,  onun   zamanını   söylemek  kim?"   diyerek çeviren müfessir - yazarımız   bu   mealde  acep  kimi  taklit  etmiştir?   Merak  ediyorum  doğrusu!  Mealin  doğru  şekli   şöyle  olsa  edebe  daha   uygun   olmaz  mıydı?   "Sen  onu  nereden  bileceksin"   Zira   meallerde de   böyledir.  (Sh: 229-234)

11- Yazarımız:  "Bir kâfir için müslüman öldürülmez" Hadis-i şerifinin İmam-ı Azam tarafından  kabul  edilmediğini  ileri  sürmeye  çalışmıştır.  (Sh: 270)  Bu   izahı  da  yanlıştır. Zira  İmam-ı Azam (rha) Zimmi  kâfiri,  kasden  ve   teammüden   öldüren   müslümana,  kısas   cezasının   uygulanacağını",   fakih  raviden  gelen  başka  bir hadis-i şerif ile izah etmiştir. Zikredilen hadis-i şerifin  "Zimmet akdi olmayan  harbiyi  öldürdüğü için, bir müslümanın   kısas  edilemiyeceğini"   belirtmiştir.   İmam-ı  Azam'ın  "Bir kâfir için müslüman öldürülmez" hadisini   reddettiği,   hiçbir  kaynakta mevcut değildir. Herhalde  müellifimiz,   zimmi   ile   harbiyi   bir   birine   karıştırmış!     Meselenin   aslı, kaynaklarımızda   şöyle   geçmektedir:   "Kısas için; "Maktulün hayatı mutlak olarak dokunulmaz  (Yani kanı masum) olmalıdır.   Zira  Resul-i  Ekrem (sav)   "Zimmet" ehlinden bir   gayri  müslimi öldüren  kimseye  "Kısas"  cezasını   tatbik  etmiş   ve   şöyle buyurmuştur:   "Elbette ben, benim zimmetim altında bulunanların hakkını almaya en layıkıyım" (Sahih-i Buharı İst. 1401. K. Diyet:2 . C: Sh: 42-44)   Ayrıca   Hz. Ali'nin (Zimmet  ehlinin  cizye  vermeleri,  malları  bizim  mallarımız  gibi  kanları  bizim  kanlarımız  gibi  olması  içindir"  buyurduğu  bilinmektedir.   Resul-i Ekrem (sav)'in: "Kâfire karşı mü'min öldürülmez"  Hadis-i Şerifi Zimmet akdi imzalamayan harbilerle  ilgilidir.  Dolayısıyle  bir  müslüman;  müstemen (Emanlı)  bir   harbiyi   öldürürse kısas  edilmez." (Fethul Kadir- El Lubab fi Şerhil Kitab- El Hidaye Şerhu Bidayetül Mübtedi. Arapça asıllarından. Y. Kerimoğlu  Emanet  ve  Ehliyet C: 2. Sh: 103. Madde: 1318)

12- Yine yazarımız bir yerde: "Asrı Saadette kadınların Cuma namazına devam ettiğini belirten sahih rivayetler olduğu, halde İslam ortaçağ boyunca kadınların camiden soğutulması da aynı geleneksel yanlışın bir devamı olsa gerek." (Sh:286) diyerek bir ızdırabını  dile   getirmektedir.   Dikkat   ederseniz   bazı ilahiyatçı profesörlerimiz de, yazarımız   gibi   aynı   dertten muzdariptirler. Bunlardan bir tanesi bir gazete köşesinde (AKİT) şöyle diyordu:  "Kadınlara da CUMA kılmak farzdır. Ancak Mezhep imamları, bu farzın   edasını   önlemişlerdir."

     Belki yanlış anlaşılabilir ama onlara şunu sorabiliriz: "Kur'an" dan başka delil tanımıyorsanız,  "Kur'an müslümanlığı"na   davet ediyorsanız, İslam Gerçeğini keşfetmişseniz  samimi  iseniz  Kur'an'dan   cevap   veriniz:  "Kur'an'da kadınlara Cuma namazı  farzdır" diye bir hüküm gösterebilir misiniz?   Bırakın  kadınları  Kur'an'da  "Erkeklere CUMA  namazı kılmak farzdır" diye bir ayet gösterebilir misiniz? Elbette Kur'an'da   böyle   açık bir  ayet   gösteremezsiniz.  "Cuma namazı" kavramını   yan-yana  iki kelime olarak Kur'an'da  bulamazsınız!   Bu suallerim "Peygamberin sünnetini kabule yanaşmayan ve bazı müctehid   imamlarının   ictihadları   ile  amel   eden  müslümanlara, müşrik    vasfını   veren   zalimleredir.   Müellifimiz   onlardan   değildir.

   Bu mezhepsiz zalimler; öyle keskin konuşurlar ki  "Kur'an" dan  başka delil kabul etmezler. Ama  işleri   düşmeye   görsün;   Bakarsınız  ki  Hadisi kabul etmişler, Sahabeyi kabul  etmişler,  Tabiunu  kabul etmişler, Hatta İmam-ı Azam ı öyle savunurlar ki sanki gerçekten Hanefiler! Türkçe ibadet konusunu tartışırken, İmam-ı Azamı dillerinden düşürmezler.

     Günümüzün  fitne ortamında;  kadınları camillere ve cum'a namazına davet edenler, üniversitelerde   okuyan   tesettürlü   bacılarımıza   neler   yapıldığını görmüyorlar mı? Haremlik ve selâmlığa düşman kesilenler; kadın haklarını mı, şehvet duygularını mı savunuyorlar?   Azıcık şüpheliyim!   Çünkü   üniversitelerde okumaya çalışan müslüman kızlar;   başları örtülü olduğu için okul kapılarından kovulurken "Kadın-Erkek Eşitliği" hurafesini   savunan   Kur'an müslümanları,   bir gün olsun zalimleri lanetlemediler. Hatta birisi,   başörtülü  müslüman  kızlar   için   "Sıkma-baş" tabirini  kullandı.   Ben şüphemde haksız  mıyım?

13- Yazarımız son yılların orijinal konularından biri sayılan "Cünübün, Hayızlının, Adet Halindeki  kadınların  Kur'an  okumaları" meselesini  gündeme getirerek bunun cevazlığını iddia   edenlerin   safında yerini almıştır. (Sh: 286-288). Bu meselenin cevazlığını  iddia  edenler   olmuş   ama  bunların  görüşleri ile kimler  amel  etmişlerdir?   Ehl-i  Sünnet Ulema indinde   cünübün   Kur'an-ı Kerim'e dokunması ittifakla haramdır. Siz bu görüşlerinizle kimleri   taklid   ediyor sunuz? Yoksa zikir ile farz olan ibadetleri birbirine mi karıştırıyorsunuz?   Kur'an'a Sünnete, Sahabeye, Tabiine uyarak onların yaşadığı İslam'ı yaşamanın adı "Yahudileşme" oluyorsa   aksinin  ne  olması  gerekir? Tirmizi'nin (rha) rivayet   ettiği  "Hayızlı ve Cünüp Kur'an'a dokunarak, ondan  bir şey okumasın" hadisini   İmam Ahmed b.  Hanbel'in (rha)   "Bu  sahtedir" diye reddettiği iddia edilmiştir! Peki  bu  iddianız  doğru  ise,   müctehid  İmam Ahmed b. Hanbel  (rh.a)  "Hayızlı veya Cünüp  olan  mükellefin,  Kur'an-ı kerim'e   dokunmasını   ve   namaz  kılmasını niçin "Haram"  saymaktadır?  Hanbeli  Mezhebinin usûlünü benimseyen bütün  fakihler, uyumuşlar  mı?   Yoksa   bu   yanlışı   yazarımız  mı   keşfetmiştir?

14- Yazarımızın şu tabiri de çok tuhaf bir tabirdir:  "Erkeksi Fıkıh" (Sh: 288) Fıkıh ilminin cinsiyete   göre  tasnifi,  hangi  temayül  ile  açıklanabilir ?

15- Yazarımız:   "Fazlur Rahman,   Ziyaül Hak'kı ABD'ye şikayet etti, Demokrat olmadığı için"  (Sh: 339)  diyerek demokrat olan Fazlur Rahman'ı kınamıştır. Onun Demokrat ve ABD uşağı dediği   Fazlur  Rahman,  Kur'an   müslümanları   indinde   büyük  düşünürdür!

16- Yine  yazarımız:"... kimilerinin,  görevi   İslam'a   ve  Müslümanlara küfretmek olan kurum ve kuruluşlarda canla başla "Kur'an'ın İslam'ını" tebliğ etmesi, hep Sadukiyen/ Reformist   anlayışın   kimi   zaman ihanete   kadar   varan  siyasi basiretsizliğinin örnekleridir."   (Sh: 339 Dipnot)   Daha   sonra   sayfa 346'da "Ebu Davud ve Tirmizi'den (rha) Günahkarlarla  oturup kalkmanın vebalini hatırlatan bir uzun Hadis-i şerifi nakletmektedir.   Sadukiye' nin  uzantısı   saydığı   "Kur'an İslam'ını tebliğ eden Sadukiler" ile aynı  televizyon  kanalında  (Flaş tv'de)  onların   hoşlanacağı   sözleri  söylemenin  manası  nedir?

17- Yazarımız  yine:   "O bazıları, o dönemde yeryüzünün dönmediğini bir iman maddesi olarak  ele  alıp   "Ehl-i Sünnet dönmediğinde  icma etti derken dönüyor diyenleri de sapık rafizi  müşrik   olarak adlandırıyorlardı." (Sh: 365) diyor  ve  dipnotta  Abdulkahir el Bağdadi'nin (rha) bu  iddiada olduğunu belirtiyor. Eğer tercemeyi kendisi yaptı ise bu bir hatadır.   Başkasının   tercümesini  esas  aldıysa   durum   farklıdır. Meselenin doğrusu şöyledir: "Şüphesiz yeryüzünün/dünyanın döndüğü ilmi delillerle sabittir. Dünyanın dönmediğine dair  ne  Kuranda   ve   ne de Sahih Sünnette  tevil   kabul  etmeyen  kat'ı  sarih bir  nas  vardır." (El Farku Beynel Firak. Sh: 330. Beyrut/1990)   Yazarımız  yüzde yüz zıddını iddia etmektedir. Meselenin hakikati bu kadar açık ve nettir. Bu konuyu araştırdığımız  zaman bize yardımcı olan ve şimdilerde Medrese-i Yusufiye'de yatan Ehl-i Sünnet  Akidesine bağlı mücahid   kardeşimiz  ve   değerli   hocamız   Mustafa Çelik  bu metnin  aslını,   (arapça orijinalini)   ile   birlikte  bizlere  göndermiştir.

      Sonuç olarak diyebiliriz ki; kitap kendi mantalitesi çerçevesinde çok orijinal bir eserdir. Ancak Peygamber varisi Ulemanın bizlere aktardıkları bilgilere göre, Kur'an ve Sünnet merkezli   Ehl-i Sünnet Akaidi ile çatışan ve tarihin çöp sepetine atılan çok bozuk fikirlerle doludur.    Ehl-i  Sünnet   akaidine  sahip   mü'minler bu eseri okurlarken dikkatli okumalıdırlar!

   Bu   eserde,   müslümanların  "Yahudileştiği" tezi  ısbata çalışılmıştır. Yahudi  Abdullah İbn-i  Sebe   ve    şürekası   üzerinde   durulmamıştır.