"VAHİY  KÜLTÜRÜ"

      Kitabımız   Kur'an-ı Kerim'de:  Yüce Rabbimiz Allah'u Teala (cc)  Yeryüzünde yaşayan insanlara niçin Peygamber gönderdiğini açık bir şekilde beyan etmektedir. Gönderilen peygamberlerle de "Kitap ve Hikmet" gönderdiğini yine Yüce Rabbimizin kendisi kendi beyanıyla   bizlere  bildirmektedir.

    Elbette peygamberleri ve Kitapları gönderen  Rabbimiz  peygamberlerin  asli  görevlerini de açıkça beyan etmektedir.  Hiçbir  konu  saklı  ve   gizli   bırakılmamıştır.   Nedir  bu  görevler? diye  sorulacak olursa  ve  bizde  tek  cümle  ile  arz etmeye çalışacak olursak o da sudur: "Allah'a  kulluğa  davet,  Tağut'lara  kulluktan  men" dir.'

    Öyleyse şöyle diyebiliriz: Demek ki gönderilenler asla boşa gönderilmemiştir! Peki gönderilenler  boşuna gönderilmemiştir de yazılanlar boşuna mı yazılmıştır? Elbette "Hayır" O  zaman şöyle diyebiliriz; Yazılanlar  okunsunlar, anlaşılsınlar, amel edilsinler, diye yazılmışlardır!

    Bu noktada "Misak" okuyucusu   kardeşlerimize de şöyle bir teklifimiz ve sorumuz olacak: "Misak gibi bir dergide çıkan yazılar acep boşuna mı yazılmaktadır?" Okuyucu kardeşlerimize  tavsiyemiz;   Allah (cc)  rızası   için "Ehl-i Sünnet Akaidi" ne bağlı, Mü'minlerin  sesi  ve  kalesi  olan  bu  dergiyi  hakettiği  yere çıkarmaya çalışsınlar! Bu dergide yazılan tüm yazılar mü'minler için manen şifa kaynağıdır. Dergimizin temel hedefi budur. Müstekbir  müşrikler ve mürtedler çatlasa da, Ehl-i Bid'a zihin özürlü müslümanlar rahatsız  olsa  da!

    Bu  girişten  sonra  tanıtacağımız  kitabın  tanıtımına  geçebiliriz.

    "Vahiy Kültürü"  olarak  basılan  kitabın rahmetli Ruhi  Özcan  hocamızın konferanslarından derlenmiş bir kitap olduğu anlaşılmaktadır.  Kitaba  takdim yazısı yazan çok değerli Hocamız İslam Tarihçisi Prof. Dr. İhsan Süreyya SIRMA Efendi aslında bu kitabı özetlemiş  gibidir. Bu takdim yazısını okuyan bir müslüman, sanki kitabın asıl mesajını okumuş  gibi  olmaktadır.

   SIRMA Hocamız; bu takdim yazısında Van'lı Ali Hoca (Melâ Ali) diye bilinen hoca efendiden bahsetmiştir ki; Ruhi Hocamız da bu Melâ Ali Hocaya çok hayran olduğunu dilinden  düşürmezmiş!   Melâ Ali (rha)'yi anarken:  "Azizim İhsan Bey, hayran  oldum bu Kürt Hocasına.   Bu ne ilim, bu ne kültür?   Konuştuğu   her   mevzua   delil  olmak üzere bir ayet  okuyor.   Bu ne muazzam Kur'an   kültürü- Vahiy   kültürü?   "İşte  rahmetli Ruhi Hoca ilk defa kullanmıştı, vahiy kültürü tabirini. Vefat edinceye kadar da ağzından düşürmedi bu veciz konunun gerekliliğini. Van'da ki bir sohbetinde bize şöyle tanımlıyordu ülke (dar kavramını:  "Ülke, başkalarının değil, benim inandığım İlkelerin uygulandığı yerdir. "Ne yazık ki Müslümanların ister avam tabakasından olsun, isterse havas tabakasından olsun kahır ekseriyeti, bahse konu olan bu ülke kavramını, İslam hukukundaki dar taksimatını henüz kavramış değillerdir! Bu konunun temelinde, Söz konusu hakimiyetin kime ait olduğu inceliğini, ahkâmın değişkenliği ilkesini kavrayamamanın yattığı  aşikardır. Dolayısıyle İslam Fıkhının usûlünü, kavrayamamış bir takım usulsüz yazar-çizer, Usul-ü Fıkıh'tan habersiz olarak ulu orta konuşarak  geçmiş  ulamanın   kemiklerini sızlatmaktadırlar!

     Melâ Ali Hocamıza   Allah  bolbol rahmet eylesin, diyoruz.   Zira azıcık fıkıh bilgisine sahip olanlar da bilirler ki Hanefi fukahasına göre  bu   konudaki fetvanın İmamcync (rha) göre olduğu İmameynin  ise:  "Küfür  ahkâmının uygulandığı her belde Dar-ı Harptir." buyurdukları  kat'idir.   Tabii  bu  konudaki  farklı  ictihadları   ve  o  ictihadlara  bağlı  ulemayı  tenzih  ediyoruz.  Onlara  sözümüz  yoktur.  Sözlerimiz   İmam-ı Şafii (rha)  müntesiplerinin  dışındaki  insanlar  içindir. Demek ki kaâl adamı değil,  hal adamı olmak gerekiyormuş,  ilim  ehlini   anlamak  için  fazla  söze de  gerek  kalmıyormuş!

      Kitapta hepsi üç başlık vardır. Birinci başlık "Vahye Açılan Kapı" İkinci başlık "İbadetlerde Şekil ve Manâ İlişkisi", Üçüncü  başlık  "İbadetlerde Şekil ve Çarelerimiz" dir.   Ruhu Hocamız "Vahye Açılan Kapı" başlığı altında, "Hz. Muhammed (sav) Efendimizden bizlere ulaşan Kur'an ve Sünnet'in insan yaşamının vazgeçilmez kuralları oluşları, bu iki ilahi hayat kaynağının insanca bilinmesini  gerekli   kılmaktadır." (Sh:14) diyerek mü'minlerin bilgi kaynağı olarak neye yönelmesi gerektiğini vurgulamıştır. Vahiy kapısından içeri girilmesi gerektiğini Vahiy kapısı dışında kalan kapıların tamamen insan haysiyetiyle  bağdaşmayan, insan  fıtratına  aykırı  kapılar olduğunu belirtmiştir. Hocamızın çok haklı olarak yakındığı husus ise şudur: "Günümüzde 'Müslümanım diyen topluma bakıldığında bu toplumun her şeyden hissedar olduğu fakat genelde Kur'an ve Sünnet bilgisinden yani  "Vahiy Kültüründen"  yeterince hissedar olmadığı görülecektir. En bilinmeyen,   farkında   olunmayan  adeta   "Kur'an", En meçhul kişi de adeta Hz. Muhammed (sav)'dir....  Günümüz  müslümanların  bir  numaralı   sıkıntısı Vahiy Kültüründen yoksunluklarıdır. Bu mesele halledilmeden Müslümanlar dini vicdanlarını  sızlamaktan   alıkoyamayacaklardır."(Sh:15-16)

    Ruhi Hocamız (rha), "İbadetlerde şekil ve manâ ilişkisi" başlığı altında ise birçok tabiat kanunundan  (Sünnetullah) bahsettikten sonra şunları söylemektedir:  "Özetleyecek   olursak, biz insanlar kendimizin hazırlamadığı bir hayat tarzını yaşamaya mahkum edilmiş canlılarız. Yaşamak zorunda olduğumuz  hayat şartlarını biz tesbit etmedik. Bizim dışımızdaki bir kuvvet, yaşamaya mecbur olduğumuz hayat şartlarını ve prensiplerini  tesbit  etmiş  durumda. Bu  prensiplerin  bir  kısmını,  tecrübelerimizle  farkediyoruz.  Fakat bunların bir kısmını tecrübe ve deneylerle fark edemiyoruz. Bu ikinci cins, insan hayatında hükmeden, onu şekillendiren  prensiplerin  adı  "Din" kurallarıdır. Diğer bir söyleyişle din demek insan hayatına tabiat kanunları gibi hükmeden ona şekil ve bir norm kazandıran, insanın kendi tabiatını onlara uyduğu zaman fark edip hissedebileceği hayat şartları ve stadartlarından ibarettir. O halde, ilahi olduğu yüzde yüz ve kesinlikle belli olan Din Kuralının Yerçekimi kurallarından farkı yoktur. (Sh:20-21)

     Daha  sonra  "İbadet"   kelimesi üzerinde durarak; İbn-i Kesir (rha) ve Elmalılı Muhammed  Hamdi  Yazır (rha)'a   ait   "Hak Dini Kur'an Dili"  adlı tefsirlerden Tevbe süresinin 31.  Ayet-i  Kerimesinin  tefsirlerini  vermiştir. (Sh:24-26) Daha sonra niçin günde 40 defa Fatiha süresini   okuduğumuz  hususuna  dikkat   çekerek: "Şirk koşmak ve Müşriklik" tabirlerini sakız gibi çiğneriz. Fakat   mana ve mefhumlarını anlamaktan ve düşünmekten uzak bir topluluk haline geldik." demektedir. (Sh:28)   Yapılan  ibadetlerden gafil olunduğuna dikkat çekerken de şöyle demektedir:  "İki üç kişi gıybet ediyorlar, birinin aleyhine konuşuyorlar. Hoparlörden ezanı işitip camiye giderek cemaatle namazı eda ediyorlar. Tekrar geri dönüyorlar ve işlemiş oldukları günaha oldukları yerden devam ediyorlar.  Bu  namaz  değildir.

      Bu, Allah'ın istediği namaz değildir.  İblis'in  isteği  namazdır.  Davut (as)'ın  lisanıyla  Hz. Allah,  Kur'an-ı Kerim'de bazı kullarını lanetliyor. "Lanetlendiler" diyor.  Ayetin alt  tarafında  niçin  lanetlendiklerini  insan topluluklarla izah ediyor.  Diyor ki: "Dinin ve aklın kabul  etmediği  bir iş  yapardı,  hiç de bundan vaz  geçmezlerdi." diyor.  Maide: 79.... Böyle bir topluluk, ibadetin şekline bağlı, manâsını  atmış  manâsıyla  alâkası olmayan bir topluluktur.   Böyle bir topluluk  ibadet  eden bir topluluk değildir.   Siz, size anlatılanın kırk defa şuurunda bulunmazsanız yaptığınız ibadetler başınızın belasıdır."(Sh:36) Daha sonra İslam hukukunda Nesil Emniyetinin teminatı olarak emredilen ve Allah (cc) Rasulu (sav)'nun • uyguladığı "Recm" cezasından bahsetmiştir. (Sh:40-41) Hocamız daha sonra iç-dış benzetmeleriyle   müminlerin   çoğunluğunun  ibadetlerin  özüne  inmediğini  kabukta kaldığını,  Mesela "Hatim", ibadetinin  aslının, özünün kaybolduğunu söyleyerek bu görüşünü şu cümlelerle dile getiriyor: "Kur'an-ı Kerim'i   bi.. bi..bi şeklinde okumak hatim değildir. Peygamber böyle hatim indirmedi, böyle hatim de bize öğretmedi. Hatim niçin indirilir?. Niçin Kur'an-ı Kerim okunur?" diye soruyor hemen peşinden de nefis bir cevapla cevaplandırıyor:  "Bize  ne gelmişse  onu  öğrenelim,   unuttuysak  tekrar  edelim  diye  hatim okunur. "(Sh:47)  

    Bu durumlardan kurtulabilmek için ise şöyle bir yol tavsiye ediyor Hocamız:  "Önce  güvenilir  kalemden  çıkmış  bir  Kur'an-ı Kerim  mealinden  başlıyabilirsiniz.   Zihninizde hasıl olacak   istifhamlar için bir takım yetkililerden sorarak yardım isteyebilir, onlara danışabilirsiniz. Daha sonra ikinci kademe bunların biraz daha fazla genişletilmiş tefsiri mahiyetindeki  anlamlarına  yönelebilirsiniz." (Sh:48)  Tabii bunları formül olarak sunarken haklı  endişelerini de  gündeme getirmiyor değil!   Zira  günümüzün   en büyük hastalıklarından biri bu mealcilik hastalığıdır!   Kur'an   Meali  okuyan önce Rabbani mesajlarla  tanışma amacıyla Kur'an okumaya başlıyor, Biraz mesaj almaya başlayınca kendini dev aynasında  görmeye başlıyor. Neticede Kur'an-ı Kerim'in tamamına vakıf olmadan   "İctihad"  yapmaya  kalkışıyor.   İşte  ne  oluyorsa  bundan  sonra  oluyor!

       Önceki halis niyet kayboluyor, yerine "Ben herşeyi daha iyi biliyorum, önceki mücte-hidler bizim ufkumuzu karartmışlar, önümüze set çekmişler, İslam'ın anlaşılmasını engellemişler" şeklindeki  hezeyanlar  ve  ipe-sapa   gelmeyen  gevezeliklerle Müctehid ulemayı   zan ve töhmet  altında   bırakmak   ve onları reddetmek için binbir dereden bir damla   su   taşımaya   başlıyorlar!   Sonuçta  ise   tamı  tamına  Ümmet   içinde  yüz karası birer  maskara  oluyorlar!   Bir meyve ki  mükemmel  Ebu  Cehil  karpuzu! Acı olan husus ise;  yemekten  doymuyor  yiyenleri!

  "İnsanların  dünya  görüşlerini  ve  yaşama  şekillerini  ifade  eden kavramlardan birisi de  kültürdür.  Vahye tabi olan müslümanlar ile hevâlanna göre yaşayan insanların  kültürleri,  farklıdır.  Tıpkı  gündüz  ile  gecenin  farkı  olduğu  gibi."

     Ruhi Hocamız (rha) kulluk ve ibadet konularında şunları söylüyor: "Hiç kimse kendini aldatmasın. Kulluk Allah'ın istediği gibi yapılır. Kendiniz istediğiniz gibi yapamazsınız. Bu hususta Allah (cc) müstebittir."(Sh:62) Ve devam ediyor.: "İnsan bazan anasının kulu olur, bazan babasının kulu olur, bazısı hocasının kulu olur, bazen komşusunun kulu olur, bazen emirin kulu olur, bazen ihtiram ettiği insanın kulu olur, bazen düşünüp takdir ettiği fikirlerin kulu olur, bazen teşhirlerin kulu olur. Kul olmak demek İlah tanımaktır." (Sh:63-64)  

    Rahmetli Hocamız "Problemlerimiz ve Hal Çareleri" başlığı   altında  ise Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet kavramları üzerinde durarak: "Biz bugüne kadar çocuklarımıza, gençlerimize  ve yaşlılarımıza hatta sohbetlerimize  iştirak eden kişilere   -İnsan,  Kelime-i Tevhid   veya Kelime-i Şehadet söylerse, müslüman olur- diye öğrettik, öğle söylemeye devam ediyoruz. Esasında bu sözleri söyleyen insanlar gerçekten müslüman olmazlar. Bu sözlerin   anlattığı manâya gönül bağlayıp kalben bağlanmış insanlar  müslüman olurlar, mü'min olurlar."  diyerek şöyle devam ediyor:  "Ne var ki, sözler manâyı anlatmak içindir. Manâsı   olmayan  sözlerin  bir   gürültü  ve ses olmaktan öteye bir değerleri yoktur. Kelimeler, manâların kalıbıdır. Manâlar olmadıkça kelimeler değer ifade etmezler."(Sh:71)

    Yine hocamızın muzdarıp olduğu problemlerden bir  diğer temel problem ise insanların "İlâhı" tanıyamama  problemi  olduğunu  söyler!   (Sh:73-74) Daha sonra ise haklı olarak ve bu konuya bağlı olarak   "Şirk ve Müşrik"   kavramlarını gündeme getirir.  (Sh:76-80) Tevhid   konusunda hiç bir bilgiye sahip  olmayan bir insan sadece bu bahsi okusa kanaatimize   göre  çok mükemmel bir Akaide sahip olmuş olur. O kadar muazzam hazırlanmış ki  kelimelerle ifade edilemiyor.   Adeta   mükellef   papağan olmaktan kurtarılıyor. Mükellef o inancıyla tüm sahte ilahları reddedip yalnız, bir olan Allah'a iman etmekle   baş başa   bırakılıyor.   Zira başka yol kalmıyor!   Konuyla  ilgili Al-i İmran Süresinin 103. Ayet-i celilesini delil  getirerek.   "Allah'ın ipi" gönderdiği  ilahi  mesajdır" diyor. (Sh:86)

     Ruhi Hoca (rha) daha sonra ilimle ilgili olarak da şunları söylüyor: "Peygamberimiz (sav) bir hadislerinde buyuruyorlar ki  "Biz peygamberler miras bırakmayız. Alimler (İlim adamaları) bizim mirascımızdır." (Keşful Hafa. 2/64. Beyrut. 1353) Daha sonra ilim adamlarının bir olgusundan bahsediyor:   "Benim görüşüm doğrudur, hatalı olması muhtemeldir. Diğerinin görüşü  bana göre hatalıdır,  doğru olması daima muhtemeldir." diyerek  fırkalaşma  (Sh:87)  bazı  problemlere ve onların çözüm şekillerine de parmak basıyor. Mesela; sigara problemine karşı çok hassas olduğunu belirterek: "Kısaca israfta bulunmaması  lazım.   Bu, zaman olur, mal olur, haysiyet olur, her şey olur. Her  şeyin  israfı bahis mevzuudur. Dinimizde israfın hepsi kötü görülmüştür." diyor. (Sh:94) Daha sonra "Saygı" tabiri ile "Tolerans" tabirlerinin  birbirine   karıştırıldığını  belirterek "Bizim başkalarının inancına saygımız vardır" tabirinin çok yanlış olduğunu vurguluyor. (Sh:95) Hocamız kitabın sonunda Yüce Rabbimizin "Sünnetullah" denilen kanununu gündeme getirerek şöyle diyor: "Allah'ın kanunu şudur.: İnsan (Müslüman), kitabını ne zaman aziz bildiyse Allah kulunu izzet sahibi yapmıştır. Ne zaman Allah'ın kitabı kulların sosyal yapısı içinde   azizliğini   yitirmişse   o   millet   izzetten  zillete düşmüştür. Bu bir kanundur."(Sh:106)

    Kitap, Vahiy Kültürü hakkında sıhhatli bilgi almak isteyenler için, Vahiy kavramını almak isteyenler için Vahiy Kültürüyle tanışmak isteyenler için çok mükemmel   bir  eserdir. Hacmi küçük   amma   içerik   bakımından oldukça yüklü bir eserdir... Her yaştan insanın tereddütsüz   okuyabileceği, bizim de tereddütsüz okunmasını tavsiye edebileceğimiz bir eserdir.