SELAMET  YOLLARI            MUKADDİME

     Bu  sayimizda   tanitacagimiz   eser,     hayatinda     cesitli   badireler  atlatan   ve  yaşadıklarını  ifade  için   "Ölüm daha  güzeldi"   tesbitinde  bulunan     Ahmed   Davudoglu  (Rh.a)   Hocaefendinin  hazırladığı    «Buluğ-ul-Merâm, min Edillet-il Ahkâm-  Tercümesi  ve  Şerhi   Selamet  Yolları»  adli  kitaptır.   Hocaefendi  (Rh.a)   böyle  bir  eseri  terceme  ve  şerh  etmekle  ne  kadar   hayirli  bir  iş  yaptigini  ve  isabetli    davrandiğini;  son  yıllarda    yaşanan  tartışmaları   dikkate  aldığımız   zaman,  doğru  olarak  kavramamız  mümkündür.  gelismelerin  ve  tartismalarin    su  yüzüne  cikmasiyla   daha  net   bir  sekilde      anlayabiliyoruz.    Kitabin   ismi     taşıdığı  mesajı    haber vermektedir.     Usul  açisindan,   fukahanin    Sünnet`ten   aldigi   delilleri  ortaya  koyan  bu  eseri    dikkatle  okumakta  fayda  vardır.      Kitabin  adının   "Dört  mezhebin"  veya  "Beş  mezhebin"  fikhı   gibi  iddialı  bir  kayfiyete  dayanmadığınıu  söylemek  mümkündür.       Hatta  ismi    dikkate  alındığı  zaman  Fikih  ve   Ilmihal   bilgileriyle     hic  alakasi  yok   gibi  görünmektedir.   Ancak   kitap  okundugu   zaman  görülecektir  ki    şer`i  ahkam  ve  fikhi  hüküm  olarak   ashab-i  kiram`in  ve  müctehid-i  izam`in   ortaya    koydugu   tüm   meselelerin  ve  görüşlerin   temel    referanslari  (dayandiklari  delilleri)  hadis-i  şeriflerdir.   

     Islam  fikhinin   asli  kaynaklarindan   ikincisi  Sünnettir.  Sünnetin     yeri   vahiy   gerceginin    insan  boyutuyla   ortaya  cikmasidir .   Sünnetsiz  din  olmaz.  Vahiyle  sünneti  birbirinden  ayiranların,  Allah`in   indirdiği   kitaba  (ilahi  vahye)   ihanet  ettiklerini   bilmeleri  gerekir.  İlahi  vahyin  kadr-ü   kıymetini    bilmek  için,  sahih  bir  imana  sahip  olmak  gerekir.   Adına  "Globalleşme"   denilen    ve  "batilin  Hakk,  Hakkin  batil"  gibi   gösterilmeye  çalişildiği   bir  zaman  diliminde,  açıkça   Islam`a  meydan  okuyan  yerli   ve  yabanci   müsteşrikler    ve   onlarin   safında     yer  alan  kuyruk   takimi    zihinsel  özürlü   modernist   mezhepsizler;   nakarat   halinde    zihinlere   hep   şu  sihirli   hurafeyi    kazima    gayretindedirler :  "Kur`an  bize  yeter".     Sloganlaştırılan      "Kur`an  bize  yeter"  sihirli   hurafesi   adeta  akademik   ünvan   sahibi   olmanin  "olmazsa  olmaz"  şarti    haline   gelmiş     gibidir!      Akademik  ünvana   kavusan  bir  kimi    ilahiyatciların,   kendilerini  Peygamber  (sav)   konumunda  görmeye   calistiklari    görmek   mümkündür.   Son  yıllarda  dini  bir  mesele  gündeme  geldiği  zaman,  muhatabından  "bu  meselede  Hz.Peygamber (sav)  şöyle  buyurmuştur"   sözünü  duydukları  zaman,  ne  yapacaklarını   şaşırmaktadırlar.     Din  konusunda   Peygamberimiz  Efendimizin  (sav)  söz  söyleme  hakkini   iptal   eden    bu  akademik   zindiklar,   din  konusunda  söz  söyleme  hakkinin   kendilerinde   oldugunu   da  iddia  edebilmektedirler!

     Gecçtigimiz  günlerde   "Hz. Isa  (as)`in  gelecegi  ile  ilgili   sahih   haberleri"  tartisma  konusu  haline  getiren  bir     programda   medyatik  ilahiyatci   Profesörlerin   bir  kismi  Kur`an da   bu  hususta  hicbir  nass  olmadigini     ifade  ettiler   ve   Ehl-i  Sünnet   alimlerinin  "Hz. Isa (as)`nin   kiyamete  yakin  bir  zamanda  yeryüzüne   inecegi"    iddiasının  hurafe  olduğunu     iddia  ettiler  Hızını  alamayanlar  bu  konuda,  Hz. Muhammed (sav)`den de  bu  konuda    "sahih  hicbir   rivayetin   olmadigini,  olamayacagini"  ihmal  etmediler!    Bu  akademik  zindik  zümreye  göre  Hz. Peygamber  (sav)`den    günümüze  sadece     üç  veya  yedi  "sahih  hadis"    gelmiştir.      Fakat  kendilerinin   din  hususunda    sayısız   sahih  görüşlerinin  oldugunu,   (olabilecegini)    hatta  "Kur`an-i   Kerim`i   ancak     kendilerinin   yahut  kendileri  gibi   inananlarin       anlayip   yorumlayabilecekleri" şeklindeki    iddialarını   ısrarla  savunmaktadırlar.      Muhakkak ki, global   müsteşriklerin    ve   modernist   mezhepsizlerin   temel  hedefleri,   Peygambersiz  bir  Islam  projesini   hayata  geçirmek   ve  insanlara  kabul  ettirmektir!    Yani   Sünnetsiz  bir  Islam,  hayattan  uzaklastirilmis  bir  Islam!  Hiristiyanlastirilmis  (protestan-kalvinist)  bir  Islam!     Bu   proje   Emperyalist   hacli   vampirlerin   Islam  alemine  dayattigi   BOP   projesinin  tabii  bir  sonucudur.    Heyhat   Islamcilarin  reyleriyle  iktidar   olan   AKP`de  bu  projenin   uygulanmasinda   üstlendigi   misyonu   geregi,    aldigi  emirleri   adim   adim  yerine  getirmektedir!

         Islam  inancina  göre   Resül-i  Ekrem  (sav)`in  nübüvvetine  iman   etmek  farz   oldugu  gibi;   itaat    etmekte   farzdir.   Bu  konuda  bir  cok  ayet-i  celile  mevcuttur.    Iste   bu  ayet-i   celilelerden    birkac  tanesi :

        “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir.”  (Haşr: 7)

         “Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”  (Ahzab: 36)

“Ey iman edenler! Allah'ın ve Rasûlünün önüne geçmeyin. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.”  (Hucurat :1)

“De ki: Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez”.   (Al-i imran :32)

 “ Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter. Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!  "Başüstüne" derler, ama yanından ayrılınca onlardan bir kısmı, senin dediğinden başkasını gizlice kurar. Allah da onların gizlice kurduklarını yazar. Sen onlara aldırma ve Allah'a dayan; sana vekil olarak Allah yeter.”  (Nisa :79-80-81)

“ Allah'a itaat edin, Resûle de itaat edin ve (kötülüklerden) sakının. Eğer (itaatten) yüz çevirirseniz bilin ki Rasûlümüzün vazifesi apaçık duyurmak ve bildirmektir.”  (Maide :92)

     Müslümanim  diyen   bir   kimsenin   böyle  inanmadigi  müddetce  müslüman  sayilmasi   mümkün  degildir.    Imanin   sartlari  icerisinde   Peygamberlere    imanda  vardir...   Global  müstesrikler  ve  modernist  mezhepsizler   bu  hakikati   bilmeyebilirler   ama,  müslümanlar   sahih  bir  iman  icin   Rasullere   inanmanin   imanin    bir   sarti    oldugunu   asla    unutmazlar.      Zira  bir  konuda   Allah  (cc)   ve   Rasülü  (sav)  bir   hüküm   vermişse  mü`minler      için    "İŞİTTİK  ve  İTAAT  ETTİK"  demekten  başka   yol  yoktur. 

       Ahmed  Davutoglu (Rh.a)  Hocaefendi  birinci  cildin  başinda   kitabi  nicin  tercüme  ve  serh  ettigini,  neden   böyle  bir   eseri   terceme  ettigini   misaller  vererek   anlatmistir.    Kitap   bir  müslüman  icin  gerekli  olan  tüm  meselelerin  kaynagina  inerek   Kur`an-Sünnet-Icma`-  ve  Müctehid  ulemanin  ictihatlarini   gündeme  getirmege  calismistir.    Tahkike  önem  veren  kardeslerimiz  icin,    mükemmel  bir  kaynaktır.     Her  kesimden   müslümanin  bu  eserden  yararlanması   mümkündür.   Sözü  fazla  uzatmadan   esein  girişinde  yer  alan  tesbitlerden  bir  kısmını  nakledelim..   

         "Allahü zül Celâle sayısız hamd-ü senalar; Rasul-ü zîşanı Muhammed Mustafa ile Âlü Ashabına sonsuz salât-u selâmlardan   sonra,   Davud   Oğlu  Hasanın  oğlu  şu  âciz  Ahmed  der  ki:

         Bu kitab meşhur Hadîs âlimlerinden Mısırlı İbni Hacer-il' Askalânî'nin    «Buluğ-ul-Merâm, min Edillet-il Ahkâm»  adlı  eserinin  şerhidir. İbni Hacer merhum bu kıymetli eserinde her  bîri   İslâm Hukukuna feyizli birer  menba olan Hadîsleri bir çok sahîh Hadîs kitablarından toplamış bu suretle  İslâm  Hukukunun  Kur'an-ı Kerîmden   sonra   mutlak suretde ikinci delilini teşkil   eden  Sünnet'den  istinad  etdiği   bütün deliller bir araya gelmişdir. Allah ondan razî  olsun.

        Bu kıymetli eseri Mağrib Ulemasından Kadı Şerefü'ddin El Hüseyin b. Muhammed-ül Mağribî şerhetmiş ve kitabına    «El' Bedrüt  Tamâm» adını vermiştir.   Fakat   mezkûr  şerh uzun olduğu için onu Yemen Ulemâsından Muhammed b. İsmail-üs' San'anî  kısaltmak  ve  kendi  tarafından bazı mütâlealar  ilâve  etmek   suretiyle  yeni   bir   eser  meydana   getirmiş   ve  buna     «-Sübül Üs Selâm şerhü Bülûğul-Merâm-»  unvanını vermişdir.

         Bu zatın halâ Yemende hüküm sürmekde olan  Zahiriyye  ve  Zeydiyye   koluna sâlik olduğu zannediliyor. Vakıa kimseyi taklîd etmez serbest bir müctehid gibi görünmek istiyorsa da eserinin bazı mahrem  yerlerinde  farkına  varmadan  hakikati  sızdırmış  ve  sezdirmiştir.   Bu   sebeble olacak ki; Hâdiviyye, Kasımiyye, İmami'yye,  Yahya b. Hamza Âl imamları, Şerefüddin   ve   saire   gibi Ehl-i Sünnet Uleması arasında sözü geçmeyen birçok mezhep ve imamları   eserinde   Ehl-i  Sünnet  îmamlarıyla    birlikde    zikretmişdir.     Bunu  gören   Allâme   Ebu'l Hayr Nur'u Hasan Han, Sanânî'nin eserini   ele  almış ve aynen onun yaptığı gibi   bazı  yerlerini   kısaltmak,  bazı  yerlerine  lüzumlu  gördüğü  malûmatı  katmak  suretiyle   yeni   bir   eser     meydana   getirmiştir.   Nur-ul Hasan'in  kısalttığı   yerler   ekseriyetle   Ehl-i Sünnet  harici   mezheb   ve   kavillerdir.   Böylelikle   eser   bîr   dereceye   kadar   tenkih   edilmiştir.   Nuru`l-Hasan   eserine  « Fethul Allâm li Şerh-i Bülûğul-Meram»   ismini vermisdir.    Bunlardan   maada   «Bulûğu`l-Merâm`in?»   bazı  haşiyeleri de vardır. «Sübül-üs Selâm» bundan 29 sene evvel talebeliğim zamanında Mısırda Camiü'l-Ezher'in Şeriat Fakültesinde ders kitabı  olarak okutuluyordu.   İşittiğime   göre  halâ da  okutuluyormuş.   Fakir   bundaki   nükteye   bir   parçacık  olsun   temas   etmeden  geçemiyeceğim.

       19 uncu asrın sonlarına doğru  İslâmın  düşmanları  tarafından  müslümanlar  arasında bir  de   «Dinde Islahat»  modası sokulmuşdu. İslâm dinine düşman olanların  bununla   neyi   kasdettiklerini  izaha  lüzum   yokdur.   Fakat,   ne yazıkdır ki Mısırda bazı din âlimleri bu menhus propagandaya mahiyetini anlamadan âlet olmuşlardır.   Bu zevat üç beş günlük dünya hayatında şöhret kazanmak sevdasıyla, caiz midir, değil midir, bakmadan körü körüne düşmanın eline  âlet  olmuşlar,   hatta  Mısırda  Masonluk  Locasını kendi elleriyle kurmuşlardır. İddialarının hulâsası şudur : «Eski müctehidler hata etmişlerdir!.. Müctehidlik sade onların hakkı değildir. Bir parça dinî bilgisi olan herkes İcfihad edebilir. Eskiden yazılan eserler sıkıcı ve faîdesizdir. Onları yenileştirmelidir.  Dini  mutlaka  zamanın  modasına  uydurmalıdır..»

        Bugünün  tabiriyle  düpedüz «Dinde Reform»culuk  olan  bu  hareketin  serdarları   Efganlı Cemaleddin ile Mısırlı talebesi Şeyh Muhammed Abduh'dur.  (Buracıkta sunuda arzetmeliyim ki: Şöhretleri  yedi  iklimi  tutan  bu zevat hakkında benim gibilerin söz   söylemesini, yakıştıramıyanlar vardır, ihtimal   naçiz   eserimi   okuduktan sonra da,   ayni   fikire sahib olanlar bulunacaktır.   Bu    hal   karşısında   bana  düşen,   söz   edenin   sade  ben olmadığımı,   benim   icraatımın   daha   ziyade,   söylenenleri   nakilden   ibaret   olduğunu   beyan   ve   ispat   ekmektir.

        İmdi   derimki:  Sultan Hamid  devrinde   İstanbul`a  gelen  Cemaleddini Efgani'nin   bir   risalecikten   başka   telifatı  yok ise de, hummalı çalışmalarıyla   müslümanları,   dinde   reforma   teşvik ettiği   ve   bu   yüzden  Türk   ülemâsıyla   araları açılarak,   İstanbul'dan   Mısır'a   kaçtığı   tevatüren sabit   ve   o   zamanın   matbuatında da  müsecceldir.   Hattâ   reform   babında   şiddet   göstermeye   taraftar   olduğu   söylenir.   Maamafih   eserleri olmadığı   için,   onunla   Şeyh   Abduh   kadar  meşgul   olunmamıştır.

        Şeyh Abduh'a   gelince; bu zat Efgani'nin   en   mümtaz   tilmizidir.   O da   üstadı gibi reformcu olmakla, beraber,   bu  hususta   şiddet   taraftarı değildir.   Kendisi   iyi   bir  ediptir.   Eserleri  vardır.   Eserlerinde   dinin   donuk   bir   halde   bırakılmasını   suç   sayar.   Ve bu  suçu   eski   ulemâya   yükler.   Dinin  neşvünema   bulması yani  zamana,   uymasını  ister.   Türkçesi   içtihad  sevdasındadır.   Ve   nitekim   içtihadları  vardır.   Fakat   maalesef   içtihadlarmdaki   hataları,   kavaidi   İslâmiye   karşısında  derhal kendini göstermiş ve kendisine cevablar yazılmak suretiyle hataları meydana çıkarılarak, ümmct-i merhumenin   ayni   hatalara   düşmesinin   önüne  geçilmiştir.    Şeyh Abduh  merhumun   dünyevi   içtihadlarını   bilmem,   lâkin   dinî   içtihadlarınin içinde,   İmam-ı Azam Ebu Hanîfenin  haksız,   Şeyh Abduh'un   haklı   olduğu   bir   tek  mesele   görmüş   değilim.     Bilâkis  daima   tenkid   ettiği   Eslâf-ı Kiram,  haklı,   kendisi   haksız  çıkmıştır.   

       Meselâ: Kur'an-ı Kerîmin Fil suresini tefsir ederken «Ebrehenin Askerini helak eden, kuşların attıkları ufak taşlar değil, çiçek hastalığı mikroblarıvd demiş,   Büyük     âlim     Elmalılı   Muhammed   Hamdi  Yazır   meşhur   tefsiri,   «Hak dini, Kur'an dili; Cild 8, Sn. 126»   ayni sureyi tefsir   ederken,   kendisine   cevab  vermek  zaruretini  duymuştur.   Ustad  Hamdi  Yazır   merhum   bu   hususta  sahifelerce  izahat  vermiştir.   Mezkûr   izahatı   görmek   isteyenlerin  zikri   geçen   tefsire   müracaat   buyurmalarını   rica   ederken   İlk  cümlelerinden  bir     iki örnek   vermeyi   münasib görürüm.    Merhum Üstad, meşhur     Alman   tarihçisi   Hammer'in  «Fil vakası» hakkındaki   mütealâsina   işaret   ettikten   sonra   sözüne,   şöyle   devam  ediyor :

         «— Fakat Hammer'in   bile   bir   ihtimalden  ileri   götüremediği   bu   çiçek   illeti   sözünü,   teessüf   olunur  ki   Abduh  fahiş   bir   tedlis   ve   teşviş   ile   tevatür   meyanma karıştırıp rivayetlerin ittifak ettiği sahih bir haber imiş gibi, ileri sürmeğe çalışmış ve güzel bir başlangıçla başlayan   kelamını,    güya   bir   incelik   göstermek   üzere,   mikroblara  bulamıştır.»  

         Şeyh Abduh, Kadir Gecesinde, hadd-i zatında hiç bir fazilet ve hayır olmadığıni, ona bin aydan fazla hayırı, Kur'an-ı Kerîmin o gece nazil oluşunun verdiğini  iddia,   etmiş  ve  bu   güne   kadar   gelmiş   geçmiş   bütün   müfessirlerden   tek   birinin   söylemediği bu sözü ispata çalışırken Buhari,  hadîslerinden   birkaç   tanesinin   zayıf,   hatta   mevzu   olduğunu   iddia   edecek   kadarda   ileri   gitmiştir.    Bu   hususta   kendisine   Mısır   Ulemâsından ve   Ezher   Şeyhlerinden   Abdurrahman Tac   merhum   «Leyletü'l - Kadr»  adlı   bir   risale   yazarak   cevab   vermiş   ve   hatalarını   birer   birer   göstermiştir.

         Şeyh Abduh'un   Mısır'da   Masonluk   locasını   kurduğunu   Ezher   mecmualarından   birinde   okudum.

        Âcizleri   sözü   uzatmamak için nakil namına bu kadarla iktifa edeceğim. Yalnız bu münasebetle merakta kalınacağını tahmin ettiğim Kadir Gecesi hakkında   sözümü   tamamlamadan   geçemiyeceğim.    Evet, bu   meselede   hak, Şeyh Muhammed Abduh   ile değil,   "Ulemâ-ı   İslâmiyye"  ile beraberdir.   Kadir  Gecesi,   Kur'an-ı  Kerîm   inmezden   önce   dahi,  bin  aydan   hayırlıydı.   Bu   babta   akl-ı  selime   müracaat  edersek   bize   «Sultana saray  gerekir» der.    O  halde   semavî   kitapların   sultani   mesabesindeki   Kur'an-ı  Kerîm'de   saraylik    edecek  bir   gece   elbet   lâzımdır   ve   işte  o da  Kadir  Gecesidir.

       Sahih-i Buharinin  hadîslerine  gelince;   onların   içinde   uydurma   hadîs   bulunmak   şöyle   dursun,   zayıf   bile yoktur. Vak'ıa bazı zayıflar görülmüşsede  bu  hadislerin   başka   yollardan  şahidleri  vardır.    Binaenaleyh   onlarla   kuvvet   bulmuşlardır.   Yalnış   anlaşılmaya   meydan   vermemek için   bir   parçacık   içtihad   meselesine   temas   edeceğim.

         İçtihad  kapısı  kapalı  değildir.   Ne yazık  ki   müçtehid yoktur.   Müçtetiid   olabilmek   İçin   bir   takım   şartlar   vardır  ki,   o   şartlara haiz   âlim     son   asırlarda  nedense  yetişemez  olmuştur.  Kendilerini   îçtihad     mertebesine   yükselmiş   görenlerin   hayal    peşinde    koştukları,   anlaşılmış  bir   hakikattir.    Bu   zevatın   müçtehid   olmaları   şöyle   dursun,   atıp  tuttukları,   hakiki   müçtehidlere,   müstaid   birer   talebe   olmak   vasfından  bile   mahrum   oldukları,  İslâm   Ulemâsı   tarafından   ispat  edilmiş   bir    hakikattir.     Bir    çivi  çakmak  için  mütehassıs   olmak   icin   20. ci   asırda  mütehassıslar   mütehassısı   unvanı   ile   bile   ifade   edilemiyecek   kadar   yüksek     olan   içtihad   mertebesine   kolay   kolay   çıkı   vermek,   aklen   dahi,   müteazzir   değilse, müteassirdir. (müteazzir : imkânsız. müteassir : pek güç)

         Şeyh   Abduh   Merhum ile ona tabi olanların sık sık tekrarladıkları   bir  mesele de dinin donuk kalması   meselesidir.    Onlarca din büyümcli, gelişmeliymiş.    Bundan   neyi   kaydettiklerini   ben   fakir  anlıyamıyorum.   Şayet dinin hükümleri çoğalmalıdır,   demek   istiyorlarsa   bu   iddiaya   benim güleceğim  gelir.   Kendilerine   haydi   siz   mevcud   hükümlerle amel edin de   fazlasını   istemeyin   derim,   yok   muradları     dini,   fenne,   modaya   ve   bir  sözle Avrupaya uydurmak  ise o halde   kendilerine   şu   kafi   cevabı   vermekte   bir   an  bile   tereddüt  etmem;   «Din çömlekçi çamuru değildir efendiler!»   Öyle   olsaydı   ondan   İstediğiniz  gibi   çanak,   çömlek  vaso,   heykel   yapardınız.   Fakat   o   ilâhi   bir  vazı'dır.    Hele  esasata   ait   kısımları   yalnız   bizim   dinimizde   değil semavi dinlerin hiç birinde  değişmemiştir.   Meselâ   hiçbir   semavi   dinde — Haşa - Allah ikidir denilmemiştir.   Füruata   ait kısımlarında   şeriatlar arasında bazı değişiklikler yapılmıştır.   Ama   dikkat   etmelidir  ki   bunları   yapan da   sen ben değil, dinin sahibi olan Allahu   Zülcelâldir.   Binaenaleyh böyle   bir  şeye   yeltenmek,   içtihad değil,   Hindlilerin Buda'sinin    yaptığı   gibi   yeni   bir   din uydurmaktan farksızdır.   Elhasıl   din   neşvünema   bulmakla  değil,   ancak   çelik   gibi   donuk   durmakla   ilahi   vasfını   muhafaza   etmiş   ve   edecektir.    Hakikatta suç   onu   donuk   bırakmakda   değil   şişirmekdedir.

         Kitabullah  ile  Sünnet-i Resûlüllahı   mutlaka zamanın   fennî   nazariyyelerine uydurmak suretiyle haberleri olmadan bindikleri  dalı kesen bu dalgın   zevat   o  günkü   hakikî    İslâm  Ulemâsını  bir  hayli  uğraştırmışlardır.  Nitekim  kendilerine  halef  olanlar  halâ da uğraştırmaktadırlar.

       Asla  unutamıyacağım  bir   hadisedir : 1936 yılında Mısır'da Cami-ul' Ezher'in   Şeriat   fakültesinde     talebe   idim.   O zaman dünyaca meşhur   dinî   ilimler   müessesesi  Ezher'in   başında   Şeyh   Muhammed  Abduh'un   güzide   talebesi Muhammed Mustafa el Meragî bulunuyordu. Mısırlılar bu zata «İmam» yani «müctehid» diyorlardı.   Üstad Muhammed  Abduh'un  ateşli   bir  halefi  idi.

        İşte bu zat başta olmak üzere Mısır'ın bütün modern din adamları   San'anî'nin pek serbest kaleme aldığı  «Sübülü's- Selâm»nı  Ezherin Şeriat Fakültesinde   okutmağa  karar  vermişlerdi.    Buna   muvazi  olarak   bazı   Fakülte   hocalarına da   «Mükarenet-ül Mezahib» «Mezheblerin birbirine kıyası» namı   altında   yeni   bir   eser   yazdırılmışdı;  o da  ayni  fakültede  okutuluyordu.  «Sübülü's-Selâm» ı   okutmanın   mânası   şu idi. «Ey dört Mezhebin   dört   İmamı!   Sîz   birer   Müctehid   iseniz   işte   San'anî   ve   onun   gösterdiği   Hâdiler,   Yahyalar,   Kasımlar,   Hamzalar ve sairler de  birer İmam  ve  Müctehiddirler.     Binaenaleyh  darılmayın   amma   biz   işimize   yararsa   sizin   kavilleriniz   ile   amel   edeceğiz.   Fakat işimize   gelmediği   zaman onların   kavilleri   ile   amel   etmekde de tereddüt göstermeyeceğiz.   Hatta  onlarda da   sadra  şâfî   fetvayı   bulamazsak   kendimiz   İçtihad edeceğiz,   çünkü   içtihad   kapısıa   çıkdır   ve  Müctehidlerimîz  hazırdır.   İşte   başta   zamanın  İmam-ı Âzami Muslih-i  Kebîr   Merâgî!...»

       Türkçesi:   Bu   hareket şimdiye kadar misli görülmedik orijinal bir dava; yanıbaşındaki «Mukarenetü'l-Mezahib» de bu davaya bakan bir adalet mahkemesi   idi..   Şer'î   bir   mes'ele   hakkında dört mezhebin dört çeşit delilleri bu mahkemenin huzur-u adaletine celbedilir.   Oradaki   dur   dıraz,  muhakeme  ve münakaşa   neticesinde: bir misli bir daha cihana gelmeyen   İmam-ı Azam   çok defa davayı kaybeder; sararmış solmuş kan terlere batmış perişan   haliyle   bu   amansız   mahkemenin   yaman   huzurundan   çıkardı.   Bazan da bu   günün   tabiri   ile   davalı   mevkiinde bulunan dört mezhebin dördü   birden   mahkûm   olur;   davayı   hükümet   savcısı   makamında     bulunan   Mısırın   yeni   Müçtehidleri   kazanırdı.

        Bir   tarafdan  bu   iki   eser «Sübülü's-Selam»   ile   «Mukarenetü'l - Mezâhib»   arzettiğim   şekilde harıl harıl Şeriat Fakültesi kürsülerinde okutulurken, diğer taraftan zamanın   en   büyük müctehidi (!)  İmam-ı Merâgî   resmî   ve   gayr-i   resmî   mahfillerde   münasebetli   ve   münasebetsiz daima  bu   mevzu   üzerinde   durur,   eskinin   içtihad  tarzını,  müctehidlerini    mezheblerini,   kitablarını, yazma,   okuma  ve   okutma   şekillerini  velhasıl her   şeyini... her şeyini... en acı bir   lisanla   ve   ülkeler   kaybetmişçesine  derin   bir   hüsranla   tenkid   ederdi.   1936  yılında şöhretinin   evc-i  bâlâ'sına vardığı   bir   sırada   en   mes'ul devlet   ricali huzurunda: «— Ben Ezherde bîr çok müctehidler görüyorum ki; taklid kendilerine haramdır.» dediği meşhurdur.     Merâgî   merhumdan sonra Ezher idaresine   getirilen   b'azı    zevat da   o   günün     kalbur-üstü   müctehidlerinden  sayılırlardı.

       Hasılı:  maruzatımı  daha da  ciddileştirerek   demek   isterim ki:   Kaş yapmağa çalışırken  göz  çikaran   bu   adamlar  iyi  yapıyoruz   zan   ve   iddiasıyla mübarek dine ve mübarek müslümanlara en büyük darbe-i hakaret ve zilleti indiriyorlardı. Din-i Mübini yar ve ağyara karşı oyuncak haline getirmişlerdi. Maamafih   zaman   zaman   hakettikleri   sille-i intibahı da hakikî Ulemâ şimşek çakar gibi suratlarına İndirmiyor da değildi. Cenab-ı Hak cümlesinin taksiratını afvü mağfiret   buyursun.

       İşte fakir hiç beğenmediğim bu tarz-ı tedris île senelerce okudum. Nihayet fakülteden mezun olarak ayrıldım. Fakat İslâmî tedrisata ve İslâmın en benam Ulemâsına   karşı   kıyasıya   girişilen şu suikasde karşı damarlarıma yerleşen derin teessür o gün bugün  yakamı   bırakmamışdır.   Çünkü;   bu   adamların yapdığı   İslama  hizmet  değil  husumetdi.

       Vakıa   kendilerine   kıymetli makaleler, risaleler, hatta kitablar yazarak cevap veren ve hatta Merâgî gibi bazılarını son ömründe dalâl-ı kadîminden döndüren     Ulemâ   ve   fudalâ   hamdolsun   bulunmuşdur.    Lâkin   bu   yanlış   yolun   çarpık   yolcuları   maatteessüf   halâ   mevcuddur.

       Hulâsa: «Yer pek. Gök yüksek» darb-ı meselemiz   fehvasında   şu   hal   karşısında   bir   acz-ı mutlak   içinde  çırpına   çırpına bugünü buldum. Yaşım Elli   üçdür.   Artık  iyiden  iyiye göründü bize sefer yolları... Bu seferin nereye olduğunu bu yollara niçin, düşdüğümü hamdolsun bilenlerdenim. Adeta koşa koşa   gittiğim   hedef   bir   Mahkeme-i  Kübrâ'dır.     Ben  oraya   muhakeme   edilmeye,   hesap   vermeğe   gidiyorum. Âdil-i Mutlak hazretlerine; her dilediğini   yapan  Melik-i Muktedir, Cebbar-ı Mütekebbir hazretlerine divan durmağa gidiyorum. Ben bu müthiş Mahkemeye nasıl girer nasıl çıkarım Ya Rabbî!... Hesabım   açık;  hazırlığım   küçük   benîm   halim   ne  olur   Allahım!...

        İşte   yıllardır   akşam sabah bu sualleri kendime sorar dururum, fakat cevap alamam. Düşünürken başım saçım ağardı. Nihayet Rabb-ül Alemin hazretlerinin huzur-u mânevisine  «Karınca kaderince»   bir   vesika ile çıkmağa niyyet etdim. Ve bir hayli düşünüp taşındıktan  sonra bazı muhterem arkadaşlarımın   yardımı,   teşvik   ve   teşci-i   ile   İbn-i Hacer-ir  Askalâni  merhumun   «Bülûğül-Merâm»   adlı eserini Türkçeye tercüme ederek üzerine mümkün   olan  sahih   şerh  ve  tefsiri  de  yapmak   suretile   mümkün   mertebe   dinde   Reform  salgınının   önüne   geçmeğe  karar   verdim. İkmaline muvaffak    olabilirsem   inşaallah   Mahkeme-i   Kübra'da     bana şahid   olur.    Bu   sayede   Hazret-i   Fahr-î   kainat efendimizin şefaat-ı uzmâsıni   ummağa   belki   bir  parçacık  yüzüm  olur.

       Yalnız ortada pek mühim bir mes'ele   var.   Bugün dünya değişmişdir.   Vakıa   maddî   ve  teknik   cihetten   müthiş   ilerlemeler    oluyor, rahat yollar çeşitli   nakil   vasıtaları, kuşlar gibi havalarda   uçuşan   tayyareler,   balıklar   misâli, deryalarda   yüzen   gemiler, bir anda dünyaya seslenen radyolar, telefonlar, telgraflar, çeşitli elektrik   tenviratı   ve   sanayi'i   ve   sair   nice   istirahat   sebebleri   keşfedilmiş   ve   halâ da edilmekte..   İnsanoğlu Ay'a, yıldızlara   seyahat   etmenin   yolunu düşünmekde ve bu  uğurda  hummalı   bir   suretde  geceli  gündüzlü  çalışmaktadır.   Bunlar   şüphesiz  ki güzel   şeylerdir.   Lâkin   itirafa   mecburuz  ki   maddenin   bu   hay-ı huyu   içinde   insanlık   maalesef   işin   mâna   cephesini   tamamiyle   ihmal   etmiş;   madde ile   birlikde   beşerin   aklı da   maddîleşmiştir. Bugün bütün   dünya   müthiş   bir ahlâk çöküntüsü içindedir. Milletler düştükleri bu korkunç vartadan bir an evvel kurtuluş çaresi arayacaklarına bilâkis oraya daha evvel   yuvarlanmak   hususunda   birbirleriyle   yarış   ediyorlar.   Umumî  ahlâk   bir   füze   sür'atiyle   sükût    ediyor.   Bu sür'atli   sükût   Adem oğlunun adetâ  aklını   başından  almıştır.   Beşeriyet   sanki   «Dalton   anomalisi»   hastalığına   müptelâ  olmuşdur.   Ne yazık ki   şu   acaib   illetten   aziz   milletimizin  de  pek   çok   ferdi   muzdaribtir.   Bugün   göz   baka    baka  haklıya   haksız,   aka  kara, fenaya   iyi   diyenler  var.   Dâvamı   misâllerle  izah  edeyim :

        İnsanlığın   en   büyük   düşmanı   olan   Komünizmi en  iyi  bir  idare  sistemi  görmek,   insanları  insan eden, onlara ilericilik, fazilet ve kurtuluş yollarını gösteren dine; düşman nazariyle bakmak; ona  hiç utanmadan geriletîci, uyuşturucu demek; dindarlara gerici, zenpârelere, sarhoşlara,  kumarbazlara   vesair   mühlikât   hastalarına   ilerici   namını   vermek   daha   neler   neler,   hep   bu   hastalığın   menhus eserleri değil  midir?   Böyle   batmış   bir   cemiyete    lâfzın   hangi   manasıyla  medenî  denilir.   Ve   yirminci   asrın   medenî   insanı   diye   hangi   yüzlerle   öğünülür  bilmem.   Benim   muhakkak  bildiğim   bir  şey  varsa   o da   yüzde   yüz  bir cahiliyet-iİ salîse devri geçirmekde olduğumuzdur.   Kur'an-ı Kerimde ve  Tefsir kitablarında Adem oğullarının iki tane Cahiliyet devri geçirdiklerinden   bahsedilir.   Bu   devirlerin   nereden   başlayıp   nereye   kadar  devam   ettiği;   alâmat-ı     farikalarının   neler olduğu yine tefsirlerden öğrenilebilir.  Fakat   işte   bu   iki Cahiliyet   devrine   şimdi   biz   bir    üçüncüsünü de   katmak   mecburiyetindeyiz.

         Evet   yirminci   asır,  kim   ne derse desin, ve maddî terakkiyat ne olursa olsun, hakîkî manasıyla tam üçüncü bir cahiliyet devridir. Ben tekâmül kanununu   mutlak   olarak   kabul   edenlerden değilim.   Bununla beraber kabul etdiğim müstesnalar arasında Cehaletde tekâmül de vardır. Kanaatimce Yirminci   asır   modern   bir   cehalet   devri   halini   almışdır.    Öyle   mükemmel    bir   cehalet ki   bir   günü   nice    "Cehalet-i   Ülâ"   yıllarına  bedeldir.

         Şimdi   burada   mukadder   bir   sual ile karşı karşıya olduğumu hisseder gibiyim; peki o halde sen niçin kalkıp da Hadîs-i Şerif şerhi yazmağa özeniyorsun?    Bu   kitabı  kimlere   okutup   kimleri   yola   getireceksin?   Cevaben   derim ki:

        Bu sual bir an için pek haklı görünüyor.   Hatta   böyle   düşününce   tamamiyle   yeise   kapılmamak,   ümidi   kesmemek için sebeb bile yok. Lâkin   bence öyle değil,   bence   milletimizin   ahlâki   ve   dînî  ıslahından ümid kesmemek için değil,   kesmek  için  bir   sebeb   yokdur.   Çünkü   Cenab-ı Allah   Kur'an-ı Kerîmde     «Allahm Rahmetinden ümidinizi kesmeyin»   buyuruyor. Zaman zaman kullarına  elçi   olarak   gönderdiği   Peygamberlerine  de:   «Sapıklari  mutlaka doğru yola getireceksiniz» dememişdir.   Bilâkis onlara yalnız  emrolundukları  tebliğ   vazifesini   yapmakla iktifa etmelerini, istediklerini yola getirmek onların elinde olmadığını beyan buyurmuşdur.   Şu   halde   ümidi   kesmeğe   bir sebeb yokdur. Bizde, bize düşeni yapar bırakırız. Elbette   bu   kitabı da   okuyanlar   bulunur..   Hidayet   ve   tesir   Allah'dandır.

       İşte   şu   düşünce  ile   bütün   yukarıdaki   mülâhazalara   reğmen   bu   âcizane eseri yazmakdan vazgeçmedim. Bilâkis «Besmele» yi çekerek işe başladım.   Tevfik   Allah'dandır.

        Yaptığım şudur: «Bülûg-ul-Merâm» hadislerinin   tercümelerini   Hadîs-i   Şeriflerin   altlarına   yazdım.   Sonra   «Sübülü-Üsselâm»i   bazan da «Fethu'l-Allâm»ı   karşıma alarak onlardaki   izahatın   dört   mezhebe   uyanlarını   hemen   hemen   olduğu   gibi   kitabıma   naklettim   ve bunları tercemeden   satırbaşı   yapmak  suretile   ayırdım.   Bidayetde  bu  iki   eserden   birini    terceme   etmek de   hatırımdan   geçmedi değil, fakat «Sübülü's-Selâm-»in   bir  çok   Ehl-i Sünnet     harici kavillerle dolu olduğunu yukarıda arz etmisdim.   Binaenaleyh   onu   sırf   tercüme  edemezdim. «Feth'ul-Allâm»a, gelince : Ondan da  her  nekadar Ehl-i Sünnet harici   sözler   bir   dereceye   kadar   kaldırılmış   ise de onu da bugünün   kendimce   zarurî   addettiğim ihtiyacına cevap verir   mahiyetde   bulmadım.   İşte bu sebeblerle mezkûr iki eserden ve bilhassa «Sübülü's-selâm-» dan   azamî   derecede   istifade   etmeme   rağmen   eser   yine   tercüme  değil,   âcizane   kendi   telifim   oldu.      Ben de  kitabımdan   ekseriyetle  fazla kavilleri, itiraz   ve   cevapları   hazfettiğim gibi   hazfetmediklerime dahi sırası geldikçe lâzım gelen cevabı vermeğe ve yine yeri geldikçe   muteber  Ehl-i Sünnet kitablarindan topladığım   lüzumlu   malûmatı dercetmeğe  çalıştım.   İcabında   âcizane   kanaatimi   izhar ederek dindaşlarımın   nazarı dikkatini çekmekden   ve    Reformculara   lâzım   gelen   cevapları   vermekden  çekinmedim.   Eserimin   adını da «Sübülü's-selâm» dan pek çok istifade ettiğimi hatta  bu   eserin   onun   bir     «Tercüme»si  mesabesinde olduğunu   iş'âr   için    «SELÂMET YOLLARI»   koydum.  

     Eserde   mümkün   olduğu   kadar   sade   bir   dil   kullanmak   tarafını   iltizam   ettiysem  de   günün    modası   haline    gelen   yeni   uydurma   tabirlerden   bililtizam  kaçındım.    Vakıa     bunları kullanıp   kullanmamamın   dînen   hiç  bir   ehemmiyeti  yokdur.   Fakat   ne de   olsa   kelimeler   mânaların   kalıbıdır.   Gönül   ister ki bir   kalibdan   çıkan   mânâ   aslıni   inkâr  etmesin.   Halbuki; yeni   tabirler   böyle   olmakdan   maalesef  uzakdır.   Müddeamı   isbat   için   misal   arzedeyim   «Etki, Bitki, Bakım»   kelimeleri   Uydurma   Türkçenin   en  tutulanlarindandır. Mânaları: Etki = Tesir, Bitki = Nebat, Bakım = Nok-ta-î Nazardır.     Halbuki   ayni   kelimeler   birer    ecdad yadigârı olmak üzere bir çok yerlerde meselâ:   Deli Ormanda, Dobruca,   Aydos  ve  sairede   halâ  kullanılmakda  iselerde   hiç   biri   yukarıda     gösterilen  mânada  değildir.   Bilâkis Etki = Zulmetmek demektir.  «Filân  kadın gelinine   etki  edermiş  baksana!...» derler.    Bitki = Son demektir.  Tarlasından   mahsûl   taşıyan  bir  çiftçiye   daha  var   mı?  diye   sorarsanız.   «Bu Bitki arabadır»  diye  cevap   verir.   Yani   bu   son  demektir,   «Küpün  dibinden  Bal'ın bitkisini çıkardım» derler. (Yani  bal`in  sonunu  cikardim  demek)  Bakım = Besi demektir. Bakımlı hayvan» derler.  «Besili» demektir.    Bu   ve   emsali   kelimeler    arzettiğim   manalarda   halâ   kullanılıp   dururken   dil   işleriyle   uğraşanların   niçin   değiştirmeğe   lüzum   hissettiklerini     bilemem.   İşte   arzettiğim   sebeblerden   dolayı   yeni   tâbirleri   kullanmadım.   Beyan-ı   itizar   eylerim...

        Kitabda   geçen   «Vâcib»   ve   «Tahrim»  kelimeleri   umumî    mânâlarda   kullanılmıştır.   Yani   «Vâcib» den   ekseriyetle   «farz»   bazan   vacib manâsı   kasdsdildiği   gibi    «Tahrim» den de   sırasına   göre    «Haram»   ve   «Kerahet»  manâları  murad  edilmişdir.   Bazı    Hadîs-i şeriflerin   sonunda görülen  <(El'Hâdis)  kelimesi   türkçeye   ilâ  ah... şeklinde  tercüme   edilmişdir.

         Hadîs i Şeriflerin   başlarındaki   «rivayet edümîşdîr»,   «demîşdir ki» gibi   tâbirlerle  tercüme   esnasında parantez ( ) içine alınan muktaza sözler hususunda    merhum Ahmed   Naim   Bey taklid edilmişdir.   Maamafih zaruret icabı   «bu»   «Çünkü»   «Zira»   «Bîna'enaleyh»,   «nitekim» gibi   bir   çok   kelimeler   tekrardan   kurtarılamamısdır.   «Sübül-Üs Selâm» sahibi   ile   diğer   şarihlerin   sözlerî   Sarih  gibi   hususî   tâbirler  ile değil    sair  sözler gibi   (bazılarına göre)  tabiriyle   ifade   edilmiş   yahud   isimleri   açıklanmışdır.

          Yalnız   İbni  Hacer   merhum   için   daima   musannif   tabiri  kullanılmıştır.

         Okuyanlara  kolaylık   olmak   üzere   usulü   Fıkh'ın   ve   Hadîs-i  Şeriflerin   istilahlarını  gösteren   bir   cedveli   kitabın   başına  Ravîlerin Terceme-i halleri   kitap da   geçtiği   yerde   sahife     altında yazılmışdır.   Sözüme    nihayet   verirken   bu   naçiz   eseri   hazırlâmakda   emeği   geçen   arkadaşlara bahusus   bir   çok  malî fedakârlıklar   göstererek  tab'ı ve neşrini üzerine alan «SÖNMEZ»  şirketi  mensublanna   en   derin   şükranlarımı   arzeder,   kitabda bilmîyerek   yapacağım   hatalarımdan   dolayı  beni   muaheze   buyurmamalarını   okuyan   din   kardeşlerimden   istirham  eylerim.   (Ahmed  Davutoglu, Selamet  Yollari,  Mukaddime, sh:b-i)    

         Sonuc olarak şunu  söyleyebiliriz. Ahmed Davutoglu (Rh.a) Hocaefendi, "Selamet Yollari" kitabini yazarak dinde yapilmasi emredilen  ibadetlerin  anlaşilmasini  saglayan hadislerin kaynaklarini, müctehit imamlarin ictihatlarina referans kabul ettikleri hadisleri biraraya toplamislardir. Bu  eseri  müçtehidlerin  içtihatları  hakkında  vesveseye  kapılanlara  tavsiye  ederim...   Bu  eseri  okuduktan  sonra   tetavi  olmalari  mümkündür.    Ehl-i  Sünnet  alimlerine  ne  kadar       dua   etsek haklarini   ödeyemeyiz.    Hepsini   hayirla   anmamız  gerekir.   Allahü Teala (cc)  müctehit  ulemanin cümlesinden razi olsun.   Allahü  Teala (cc)`ya   emanet  olunuz...  

Kitabın  Adı                  : Bulugu`l-Meram Tercümesi  ve  Serhi   Selamet  Yollari

Kitabın  Yazarı              : Ahmed  Davutoglu

Kitabın Yayın evi          : Sönmez  Nesriyat                                                                                                

Kitabın Bsk.Tar.Yeri     : Istanbul. 1967                                                                                                       

Kitabın   Sayfası  : 4  cilt.  2450  sayfa                                                                                                                             

                                                                                     N.  DEMIR/   Hamburg        11.03.2006