SELAMET YOLLARI MUKADDİME
Bu sayimizda tanitacagimiz eser, hayatinda cesitli badireler atlatan ve yaşadıklarını ifade için "Ölüm daha güzeldi" tesbitinde bulunan Ahmed Davudoglu (Rh.a) Hocaefendinin hazırladığı «Buluğ-ul-Merâm, min Edillet-il Ahkâm- Tercümesi ve Şerhi Selamet Yolları» adli kitaptır. Hocaefendi (Rh.a) böyle bir eseri terceme ve şerh etmekle ne kadar hayirli bir iş yaptigini ve isabetli davrandiğini; son yıllarda yaşanan tartışmaları dikkate aldığımız zaman, doğru olarak kavramamız mümkündür. gelismelerin ve tartismalarin su yüzüne cikmasiyla daha net bir sekilde anlayabiliyoruz. Kitabin ismi taşıdığı mesajı haber vermektedir. Usul açisindan, fukahanin Sünnet`ten aldigi delilleri ortaya koyan bu eseri dikkatle okumakta fayda vardır. Kitabin adının "Dört mezhebin" veya "Beş mezhebin" fikhı gibi iddialı bir kayfiyete dayanmadığınıu söylemek mümkündür. Hatta ismi dikkate alındığı zaman Fikih ve Ilmihal bilgileriyle hic alakasi yok gibi görünmektedir. Ancak kitap okundugu zaman görülecektir ki şer`i ahkam ve fikhi hüküm olarak ashab-i kiram`in ve müctehid-i izam`in ortaya koydugu tüm meselelerin ve görüşlerin temel referanslari (dayandiklari delilleri) hadis-i şeriflerdir.
Islam fikhinin asli kaynaklarindan ikincisi Sünnettir. Sünnetin yeri vahiy gerceginin insan boyutuyla ortaya cikmasidir . Sünnetsiz din olmaz. Vahiyle sünneti birbirinden ayiranların, Allah`in indirdiği kitaba (ilahi vahye) ihanet ettiklerini bilmeleri gerekir. İlahi vahyin kadr-ü kıymetini bilmek için, sahih bir imana sahip olmak gerekir. Adına "Globalleşme" denilen ve "batilin Hakk, Hakkin batil" gibi gösterilmeye çalişildiği bir zaman diliminde, açıkça Islam`a meydan okuyan yerli ve yabanci müsteşrikler ve onlarin safında yer alan kuyruk takimi zihinsel özürlü modernist mezhepsizler; nakarat halinde zihinlere hep şu sihirli hurafeyi kazima gayretindedirler : "Kur`an bize yeter". Sloganlaştırılan "Kur`an bize yeter" sihirli hurafesi adeta akademik ünvan sahibi olmanin "olmazsa olmaz" şarti haline gelmiş gibidir! Akademik ünvana kavusan bir kimi ilahiyatciların, kendilerini Peygamber (sav) konumunda görmeye calistiklarinı görmek mümkündür. Son yıllarda dini bir mesele gündeme geldiği zaman, muhatabından "bu meselede Hz.Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur" sözünü duydukları zaman, ne yapacaklarını şaşırmaktadırlar. Din konusunda Peygamberimiz Efendimizin (sav) söz söyleme hakkini iptal eden bu akademik zindiklar, din konusunda söz söyleme hakkinin kendilerinde oldugunu da iddia edebilmektedirler!
Gecçtigimiz günlerde "Hz. Isa (as)`in gelecegi ile ilgili sahih haberleri" tartisma konusu haline getiren bir programda medyatik ilahiyatci Profesörlerin bir kismi Kur`an da bu hususta hicbir nass olmadigini ifade ettiler ve Ehl-i Sünnet alimlerinin "Hz. Isa (as)`nin kiyamete yakin bir zamanda yeryüzüne inecegi" iddiasının hurafe olduğunu iddia ettiler! Hızını alamayanlar bu konuda, Hz. Muhammed (sav)`den de bu konuda "sahih hicbir rivayetin olmadigini, olamayacagini" ihmal etmediler! Bu akademik zindik zümreye göre Hz. Peygamber (sav)`den günümüze sadece üç veya yedi "sahih hadis" gelmiştir. Fakat kendilerinin din hususunda sayısız sahih görüşlerinin oldugunu, (olabilecegini) hatta "Kur`an-i Kerim`i ancak kendilerinin yahut kendileri gibi inananlarin anlayip yorumlayabilecekleri" şeklindeki iddialarını ısrarla savunmaktadırlar. Muhakkak ki, global müsteşriklerin ve modernist mezhepsizlerin temel hedefleri, Peygambersiz bir Islam projesini hayata geçirmek ve insanlara kabul ettirmektir! Yani Sünnetsiz bir Islam, hayattan uzaklastirilmis bir Islam! Hiristiyanlastirilmis (protestan-kalvinist) bir Islam! Bu proje Emperyalist hacli vampirlerin Islam alemine dayattigi BOP projesinin tabii bir sonucudur. Heyhat Islamcilarin reyleriyle iktidar olan AKP`de bu projenin uygulanmasinda üstlendigi misyonu geregi, aldigi emirleri adim adim yerine getirmektedir!
Islam inancina göre Resül-i Ekrem (sav)`in nübüvvetine iman etmek farz oldugu gibi; itaat etmekte farzdir. Bu konuda bir cok ayet-i celile mevcuttur. Iste bu ayet-i celilelerden birkac tanesi :
“Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir.” (Haşr: 7)
“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab: 36)
“Ey iman edenler!
Allah'ın ve Rasûlünün önüne geçmeyin. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir,
bilendir.” (Hucurat :1
“De ki: Allah'a ve
Rasûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez”.
(Al-i imran :32)
“ Sana gelen iyilik
Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi
gönderdik; şahit olarak da Allah yeter. Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a itaat
etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik! "Başüstüne"
derler, ama yanından ayrılınca onlardan bir kısmı, senin dediğinden başkasını
gizlice kurar. Allah da onların gizlice kurduklarını yazar. Sen onlara aldırma
ve Allah'a dayan; sana vekil olarak Allah yeter.” (Nisa :79-80-81
“ Allah'a itaat edin,
Resûle de itaat edin ve (kötülüklerden) sakının. Eğer (itaatten) yüz
çevirirseniz bilin ki Rasûlümüzün vazifesi apaçık duyurmak ve bildirmektir.” (Maide
:92
Müslümanim diyen bir kimsenin böyle inanmadigi müddetce müslüman sayilmasi mümkün degildir. Imanin sartlari icerisinde Peygamberlere imanda vardir... Global müstesrikler ve modernist mezhepsizler bu hakikati bilmeyebilirler ama, müslümanlar sahih bir iman icin Rasullere inanmanin imanin bir sarti oldugunu asla unutmazlar. Zira bir konuda Allah (cc) ve Rasülü (sav) bir hüküm vermişse mü`minler için "İŞİTTİK ve İTAAT ETTİK" demekten başka yol yoktur.
Ahmed Davutoglu (Rh.a) Hocaefendi birinci cildin başinda kitabi nicin tercüme ve serh ettigini, neden böyle bir eseri terceme ettigini misaller vererek anlatmistir. Kitap bir müslüman icin gerekli olan tüm meselelerin kaynagina inerek Kur`an-Sünnet-Icma`- ve Müctehid ulemanin ictihatlarini gündeme getirmege calismistir. Tahkike önem veren kardeslerimiz icin, mükemmel bir kaynaktır. Her kesimden müslümanin bu eserden yararlanması mümkündür. Sözü fazla uzatmadan esein girişinde yer alan tesbitlerden bir kısmını nakledelim..
"Allahü zül Celâle sayısız hamd-ü senalar; Rasul-ü zîşanı Muhammed Mustafa ile Âlü Ashabına sonsuz salât-u selâmlardan sonra, Davud Oğlu Hasanın oğlu şu âciz Ahmed der ki:
Bu kitab meşhur Hadîs âlimlerinden Mısırlı İbni Hacer-il' Askalânî'
nin «Buluğ-ul-Merâm, min Edillet-il Ahkâm» adlı eserinin şerhidir. İbni Hacer merhum bu kıymetli eserinde her bîri İslâm Hukukuna feyizli birer menba olan Hadîsleri bir çok sahîh Hadîs kitablarından toplamış bu suretle İslâm Hukukunun Kur'an-ı Kerîmden sonra mutlak suretde ikinci delilini teşkil eden Sünnet'den istinad etdiği bütün deliller bir araya gelmişdir. Allah ondan razî olsun.Bu kıymetli eseri Mağrib Ulemasından Kadı Şerefü'ddin El Hüseyin b. Muhammed-ül Mağribî şerhetmiş ve kitabına «El' Bedrüt Tamâm» adını vermiştir. Fakat mezkûr şerh uzun olduğu için onu Yemen Ulemâsından Muhammed b. İsmail-üs' San'anî kısaltmak ve kendi tarafından bazı mütâlealar ilâve etmek suretiyle yeni bir eser meydana getirmiş ve buna «-Sübül Üs Selâm şerhü Bülûğul-Merâm-» unvanını vermişdir.
Bu zatın halâ Yemende hüküm sürmekde olan Zahiriyye ve Zeydiyye koluna sâlik olduğu zannediliyor. Vakıa kimseyi taklîd etmez serbest bir müctehid gibi görünmek istiyorsa da eserinin bazı mahrem yerlerinde farkına varmadan hakikati sızdırmış ve sezdirmiştir. Bu sebeble olacak ki; Hâdiviyye, Kasımiyye, İmami'yye, Yahya b. Hamza Âl imamları, Şerefüddin ve saire gibi Ehl-i Sünnet Uleması arasında sözü geçmeyen birçok mezhep ve imamları eserinde Ehl-i Sünnet îmamlarıyla birlikde zikretmişdir. Bunu gören Allâme Ebu'l Hayr Nur'u Hasan Han, Sanânî'nin eserini ele almış ve aynen onun yaptığı gibi bazı yerlerini kısaltmak, bazı yerlerine lüzumlu gördüğü malûmatı katmak suretiyle yeni bir eser meydana getirmiştir. Nur-ul Hasan'in kısalttığı yerler ekseriyetle Ehl-i Sünnet harici mezheb ve kavillerdir. Böylelikle eser bîr dereceye kadar tenkih edilmiştir. Nuru`l-Hasan eserine « Fethul Allâm li Şerh-i Bülûğul-Meram» ismini vermisdir. Bunlardan maada «Bulûğu`l-Merâm`in?» bazı haşiyeleri de vardır. «Sübül-üs Selâm» bundan 29 sene evvel talebeliğim zamanında Mısırda Camiü'l-Ezher'in Şeriat Fakültesinde ders kitabı olarak okutuluyordu. İşittiğime göre halâ da okutuluyormuş. Fakir bundaki nükteye bir parçacık olsun temas etmeden geçemiyeceğim.
19 uncu asrın sonlarına doğru İslâmın düşmanları tarafından müslümanlar arasında bir de «Dinde Islahat» modası sokulmuşdu. İslâm dinine düşman olanların bununla neyi kasdettiklerini izaha lüzum yokdur. Fakat, ne yazıkdır ki Mısırda bazı din âlimleri bu menhus propagandaya mahiyetini anlamadan âlet olmuşlardır. Bu zevat üç beş günlük dünya hayatında şöhret kazanmak sevdasıyla, caiz midir, değil midir, bakmadan körü körüne düşmanın eline âlet olmuşlar, hatta Mısırda Masonluk Locasını kendi elleriyle kurmuşlardır. İddialarının hulâsası şudur : «Eski müctehidler hata etmişlerdir!.. Müctehidlik sade onların hakkı değildir. Bir parça dinî bilgisi olan herkes İcfihad edebilir. Eskiden yazılan eserler sıkıcı ve faîdesizdir. Onları yenileştirmelidir. Dini mutlaka zamanın modasına uydurmalıdır..»
Bugünün tabiriyle düpedüz «Dinde Reform»culuk olan bu hareketin serdarları Efganlı Cemaleddin ile Mısırlı talebesi Şeyh Muhammed Abduh'dur. (Buracıkta sunuda arzetmeliyim ki: Şöhretleri yedi iklimi tutan bu zevat hakkında benim gibilerin söz söylemesini, yakıştıramıyanlar vardır, ihtimal naçiz eserimi okuduktan sonra da, ayni fikire sahib olanlar bulunacaktır. Bu hal karşısında bana düşen, söz edenin sade ben olmadığımı, benim icraatımın daha ziyade, söylenenleri nakilden ibaret olduğunu beyan ve ispat ekmektir.
İmdi derimki: Sultan Hamid devrinde İstanbul`a gelen Cemaleddini Efgani'nin bir risalecikten başka telifatı yok ise de, hummalı çalışmalarıyla müslümanları, dinde reforma teşvik ettiği ve bu yüzden Türk ülemâsıyla araları açılarak, İstanbul'dan Mısır'a kaçtığı tevatüren sabit ve o zamanın matbuatında da müsecceldir. Hattâ reform babında şiddet göstermeye taraftar olduğu söylenir. Maamafih eserleri olmadığı için, onunla Şeyh Abduh kadar meşgul olunmamıştır.
Şeyh Abduh'a gelince; bu zat Efgani'nin en mümtaz tilmizidir. O da üstadı gibi reformcu olmakla, beraber, bu hususta şiddet taraftarı değildir. Kendisi iyi bir ediptir. Eserleri vardır. Eserlerinde dinin donuk bir halde bırakılmasını suç sayar. Ve bu suçu eski ulemâya yükler. Dinin neşvünema bulması yani zamana, uymasını ister. Türkçesi içtihad sevdasındadır. Ve nitekim içtihadları vardır. Fakat maalesef içtihadlarmdaki hataları, kavaidi İslâmiye karşısında derhal kendini göstermiş ve kendisine cevablar yazılmak suretiyle hataları meydana çıkarılarak, ümmct-i merhumenin ayni hatalara düşmesinin önüne geçilmiştir. Şeyh Abduh merhumun dünyevi içtihadlarını bilmem, lâkin dinî içtihadlarınin içinde, İmam-ı Azam Ebu Hanîfenin haksız, Şeyh Abduh'un haklı olduğu bir tek mesele görmüş değilim. Bilâkis daima tenkid ettiği Eslâf-ı Kiram, haklı, kendisi haksız çıkmıştır.
Meselâ: Kur'an-ı Kerîmin Fil suresini tefsir ederken «Ebrehenin Askerini helak eden, kuşların attıkları ufak taşlar değil, çiçek hastalığı mikroblarıvdi» demiş, Büyük âlim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır meşhur tefsiri, «Hak dini, Kur'an dili; Cild 8, Sn. 126» ayni sureyi tefsir ederken, kendisine cevab vermek zaruretini duymuştur. Ustad Hamdi Yazır merhum bu hususta sahifelerce izahat vermiştir. Mezkûr izahatı görmek isteyenlerin zikri geçen tefsire müracaat buyurmalarını rica ederken İlk cümlelerinden bir iki örnek vermeyi münasib görürüm. Merhum Üstad, meşhur Alman tarihçisi Hammer'in «Fil vakası» hakkındaki mütealâsina işaret ettikten sonra sözüne, şöyle devam ediyor :
«— Fakat Hammer'in bile bir ihtimalden ileri götüremediği bu çiçek illeti sözünü, teessüf olunur ki Abduh fahiş bir tedlis ve teşviş ile tevatür meyanma karıştırıp rivayetlerin ittifak ettiği sahih bir haber imiş gibi, ileri sürmeğe çalışmış ve güzel bir başlangıçla başlayan kelamını, güya bir incelik göstermek üzere, mikroblara bulamıştır.»
Şeyh Abduh, Kadir Gecesinde, hadd-i zatında hiç bir fazilet ve hayır olmadığıni, ona bin aydan fazla hayırı, Kur'an-ı Kerîmin o gece nazil oluşunun verdiğini iddia, etmiş ve bu güne kadar gelmiş geçmiş bütün müfessirlerden tek birinin söylemediği bu sözü ispata çalışırken Buhari, hadîslerinden birkaç tanesinin zayıf, hatta mevzu olduğunu iddia edecek kadarda ileri gitmiştir. Bu hususta kendisine Mısır Ulemâsından ve Ezher Şeyhlerinden Abdurrahman Tac merhum «Leyletü'l - Kadr» adlı bir risale yazarak cevab vermiş ve hatalarını birer birer göstermiştir.
Şeyh Abduh'un Mısır'da Masonluk locasını kurduğunu Ezher mecmualarından birinde okudum.
Âcizleri sözü uzatmamak için nakil namına bu kadarla iktifa edeceğim. Yalnız bu münasebetle merakta kalınacağını tahmin ettiğim Kadir Gecesi hakkında sözümü tamamlamadan geçemiyeceğim. Evet, bu meselede hak, Şeyh Muhammed Abduh ile değil, "Ulemâ-ı İslâmiyye" ile beraberdir. Kadir Gecesi, Kur'an-ı Kerîm inmezden önce dahi, bin aydan hayırlıydı. Bu babta akl-ı selime müracaat edersek bize «Sultana saray gerekir» der. O halde semavî kitapların sultani mesabesindeki Kur'an-ı Kerîm'de saraylik edecek bir gece elbet lâzımdır ve işte o da Kadir Gecesidir.
Sahih-i Buharinin hadîslerine gelince; onların içinde uydurma hadîs bulunmak şöyle dursun, zayıf bile yoktur. Vak'ıa bazı zayıflar görülmüşsede bu hadislerin başka yollardan şahidleri vardır. Binaenaleyh onlarla kuvvet bulmuşlardır. Yalnış anlaşılmaya meydan vermemek için bir parçacık içtihad meselesine temas edeceğim.
İçtihad kapısı kapalı değildir. Ne yazık ki müçtehid yoktur. Müçtetiid olabilmek İçin bir takım şartlar vardır ki, o şartlara haiz âlim son asırlarda nedense yetişemez olmuştur. Kendilerini îçtihad mertebesine yükselmiş görenlerin hayal peşinde koştukları, anlaşılmış bir hakikattir. Bu zevatın müçtehid olmaları şöyle dursun, atıp tuttukları, hakiki müçtehidlere, müstaid birer talebe olmak vasfından bile mahrum oldukları, İslâm Ulemâsı tarafından ispat edilmiş bir hakikattir. Bir çivi çakmak için mütehassıs olmak icin 20. ci asırda mütehassıslar mütehassısı unvanı ile bile ifade edilemiyecek kadar yüksek olan içtihad mertebesine kolay kolay çıkı vermek, aklen dahi, müteazzir değilse, müteassirdir. (müteazzir : imkânsız. müteassir : pek güç)
Şeyh Abduh Merhum ile ona tabi olanların sık sık tekrarladıkları bir mesele de dinin donuk kalması meselesidir. Onlarca din büyümcli, gelişmeliymiş. Bundan neyi kaydettiklerini ben fakir anlıyamıyorum. Şayet dinin hükümleri çoğalmalıdır, demek istiyorlarsa bu iddiaya benim güleceğim gelir. Kendilerine haydi siz mevcud hükümlerle amel edin de fazlasını istemeyin derim, yok muradları dini, fenne, modaya ve bir sözle Avrupaya uydurmak ise o halde kendilerine şu kafi cevabı vermekte bir an bile tereddüt etmem; «Din çömlekçi çamuru değildir efendiler!» Öyle olsaydı ondan İstediğiniz gibi çanak, çömlek vaso, heykel yapardınız. Fakat o ilâhi bir vazı'dır. Hele esasata ait kısımları yalnız bizim dinimizde değil semavi dinlerin hiç birinde değişmemiştir. Meselâ hiçbir semavi dinde — Haşa - Allah ikidir denilmemiştir. Füruata ait kısımlarında şeriatlar arasında bazı değişiklikler yapılmıştır. Ama dikkat etmelidir ki bunları yapan da sen ben değil, dinin sahibi olan Allahu Zülcelâldir. Binaenaleyh böyle bir şeye yeltenmek, içtihad değil, Hindlilerin Buda'sinin yaptığı gibi yeni bir din uydurmaktan farksızdır. Elhasıl din neşvünema bulmakla değil, ancak çelik gibi donuk durmakla ilahi vasfını muhafaza etmiş ve edecektir. Hakikatta suç onu donuk bırakmakda değil şişirmekdedir.
Kitabullah ile Sünnet-i Resûlüllahı mutlaka zamanın fennî nazariyyelerine uydurmak suretiyle haberleri olmadan bindikleri dalı kesen bu dalgın zevat o günkü hakikî İslâm Ulemâsını bir hayli uğraştırmışlardır. Nitekim kendilerine halef olanlar halâ da uğraştırmaktadırlar.
Asla unutamıyacağım bir hadisedir : 1936 yılında Mısır'da Cami-ul' Ezher'in Şeriat fakültesinde talebe idim. O zaman dünyaca meşhur dinî ilimler müessesesi Ezher'in başında Şeyh Muhammed Abduh'un güzide talebesi Muhammed Mustafa el Meragî bulunuyordu. Mısırlılar bu zata «İmam» yani «müctehid» diyorlardı. Üstad Muhammed Abduh'un ateşli bir halefi idi.
İşte bu zat başta olmak üzere Mısır'ın bütün modern din adamları San'anî'nin pek serbest kaleme aldığı «Sübülü's- Selâm»nı Ezherin Şeriat Fakültesinde okutmağa karar vermişlerdi. Buna muvazi olarak bazı Fakülte hocalarına da «Mükarenet-ül Mezahib» «Mezheblerin birbirine kıyası» namı altında yeni bir eser yazdırılmışdı; o da ayni fakültede okutuluyordu. «Sübülü's-Selâm» ı okutmanın mânası şu idi. «Ey dört Mezhebin dört İmamı! Sîz birer Müctehid iseniz işte San'anî ve onun gösterdiği Hâdiler, Yahyalar, Kasımlar, Hamzalar ve sairler de birer İmam ve Müctehiddirler. Binaenaleyh darılmayın amma biz işimize yararsa sizin kavilleriniz ile amel edeceğiz. Fakat işimize gelmediği zaman onların kavilleri ile amel etmekde de tereddüt göstermeyeceğiz. Hatta onlarda da sadra şâfî fetvayı bulamazsak kendimiz İçtihad edeceğiz, çünkü içtihad kapısıa çıkdır ve Müctehidlerimîz hazırdır. İşte başta zamanın İmam-ı Âzami Muslih-i Kebîr Merâgî!...»
Türkçesi: Bu hareket şimdiye kadar misli görülmedik orijinal bir dava; yanıbaşındaki «Mukarenetü'l-Mezahib» de bu davaya bakan bir adalet mahkemesi idi.. Şer'î bir mes'ele hakkında dört mezhebin dört çeşit delilleri bu mahkemenin huzur-u adaletine celbedilir. Oradaki dur dıraz, muhakeme ve münakaşa neticesinde: bir misli bir daha cihana gelmeyen İmam-ı Azam çok defa davayı kaybeder; sararmış solmuş kan terlere batmış perişan haliyle bu amansız mahkemenin yaman huzurundan çıkardı. Bazan da bu günün tabiri ile davalı mevkiinde bulunan dört mezhebin dördü birden mahkûm olur; davayı hükümet savcısı makamında bulunan Mısırın yeni Müçtehidleri kazanırdı.
Bir tarafdan bu iki eser «Sübülü's-Selam» ile «Mukarenetü'l - Mezâhib» arzettiğim şekilde harıl harıl Şeriat Fakültesi kürsülerinde okutulurken, diğer taraftan zamanın en büyük müctehidi (!) İmam-ı Merâgî resmî ve gayr-i resmî mahfillerde münasebetli ve münasebetsiz daima bu mevzu üzerinde durur, eskinin içtihad tarzını, müctehidlerini mezheblerini, kitablarını, yazma, okuma ve okutma şekillerini velhasıl her şeyini... her şeyini... en acı bir lisanla ve ülkeler kaybetmişçesine derin bir hüsranla tenkid ederdi. 1936 yılında şöhretinin evc-i bâlâ'sına vardığı bir sırada en mes'ul devlet ricali huzurunda: «— Ben Ezherde bîr çok müctehidler görüyorum ki; taklid kendilerine haramdır.» dediği meşhurdur. Merâgî merhumdan sonra Ezher idaresine getirilen b'azı zevat da o günün kalbur-üstü müctehidlerinden sayılırlardı.
Hasılı: maruzatımı daha da ciddileştirerek demek isterim ki: Kaş yapmağa çalışırken göz çikaran bu adamlar iyi yapıyoruz zan ve iddiasıyla mübarek dine ve mübarek müslümanlara en büyük darbe-i hakaret ve zilleti indiriyorlardı. Din-i Mübini yar ve ağyara karşı oyuncak haline getirmişlerdi. Maamafih zaman zaman hakettikleri sille-i intibahı da hakikî Ulemâ şimşek çakar gibi suratlarına İndirmiyor da değildi. Cenab-ı Hak cümlesinin taksiratını afvü mağfiret buyursun.
İşte fakir hiç beğenmediğim bu tarz-ı tedris île senelerce okudum. Nihayet fakülteden mezun olarak ayrıldım. Fakat İslâmî tedrisata ve İslâmın en benam Ulemâsına karşı kıyasıya girişilen şu suikasde karşı damarlarıma yerleşen derin teessür o gün bugün yakamı bırakmamışdır. Çünkü; bu adamların yapdığı İslama hizmet değil husumetdi.
Vakıa kendilerine kıymetli makaleler, risaleler, hatta kitablar yazarak cevap veren ve hatta Merâgî gibi bazılarını son ömründe dalâl-ı kadîminden döndüren Ulemâ ve fudalâ hamdolsun bulunmuşdur. Lâkin bu yanlış yolun çarpık yolcuları maatteessüf halâ mevcuddur.
Hulâsa: «Yer pek. Gök yüksek» darb-ı meselemiz fehvasında şu hal karşısında bir acz-ı mutlak içinde çırpına çırpına bugünü buldum. Yaşım Elli üçdür. Artık iyiden iyiye göründü bize sefer yolları... Bu seferin nereye olduğunu bu yollara niçin, düşdüğümü hamdolsun bilenlerdenim. Adeta koşa koşa gittiğim hedef bir Mahkeme-i Kübrâ'dır. Ben oraya muhakeme edilmeye, hesap vermeğe gidiyorum. Âdil-i Mutlak hazretlerine; her dilediğini yapan Melik-i Muktedir, Cebbar-ı Mütekebbir hazretlerine divan durmağa gidiyorum. Ben bu müthiş Mahkemeye nasıl girer nasıl çıkarım Ya Rabbî!... Hesabım açık; hazırlığım küçük benîm halim ne olur Allahım!...
İşte yıllardır akşam sabah bu sualleri kendime sorar dururum, fakat cevap alamam. Düşünürken başım saçım ağardı. Nihayet Rabb-ül Alemin hazretlerinin huzur-u mânevisine «Karınca kaderince» bir vesika ile çıkmağa niyyet etdim. Ve bir hayli düşünüp taşındıktan sonra bazı muhterem arkadaşlarımın yardımı, teşvik ve teşci-i ile İbn-i Hacer-ir Askalâni merhumun «Bülûğül-Merâm» adlı eserini Türkçeye tercüme ederek üzerine mümkün olan sahih şerh ve tefsiri de yapmak suretile mümkün mertebe dinde Reform salgınının önüne geçmeğe karar verdim. İkmaline muvaffak olabilirsem inşaallah Mahkeme-i Kübra'da bana şahid olur. Bu sayede Hazret-i Fahr-î kainat efendimizin şefaat-ı uzmâsıni ummağa belki bir parçacık yüzüm olur.
Yalnız ortada pek mühim bir mes'ele var. Bugün dünya değişmişdir. Vakıa maddî ve teknik cihetten müthiş ilerlemeler oluyor, rahat yollar çeşitli nakil vasıtaları, kuşlar gibi havalarda uçuşan tayyareler, balıklar misâli, deryalarda yüzen gemiler, bir anda dünyaya seslenen radyolar, telefonlar, telgraflar, çeşitli elektrik tenviratı ve sanayi'i ve sair nice istirahat sebebleri keşfedilmiş ve halâ da edilmekte.. İnsanoğlu Ay'a, yıldızlara seyahat etmenin yolunu düşünmekde ve bu uğurda hummalı bir suretde geceli gündüzlü çalışmaktadır. Bunlar şüphesiz ki güzel şeylerdir. Lâkin itirafa mecburuz ki maddenin bu hay-ı huyu içinde insanlık maalesef işin mâna cephesini tamamiyle ihmal etmiş; madde ile birlikde beşerin aklı da maddîleşmiştir. Bugün bütün dünya müthiş bir ahlâk çöküntüsü içindedir. Milletler düştükleri bu korkunç vartadan bir an evvel kurtuluş çaresi arayacaklarına bilâkis oraya daha evvel yuvarlanmak hususunda birbirleriyle yarış ediyorlar. Umumî ahlâk bir füze sür'atiyle sükût ediyor. Bu sür'atli sükût Adem oğlunun adetâ aklını başından almıştır. Beşeriyet sanki «Dalton anomalisi» hastalığına müptelâ olmuşdur. Ne yazık ki şu acaib illetten aziz milletimizin de pek çok ferdi muzdaribtir. Bugün göz baka baka haklıya haksız, aka kara, fenaya iyi diyenler var. Dâvamı misâllerle izah edeyim :
İnsanlığın en büyük düşmanı olan Komünizmi en iyi bir idare sistemi görmek, insanları insan eden, onlara ilericilik, fazilet ve kurtuluş yollarını gösteren dine; düşman nazariyle bakmak; ona hiç utanmadan geriletîci, uyuşturucu demek; dindarlara gerici, zenpârelere, sarhoşlara, kumarbazlara vesair mühlikât hastalarına ilerici namını vermek daha neler neler, hep bu hastalığın menhus eserleri değil midir? Böyle batmış bir cemiyete lâfzın hangi manasıyla medenî denilir. Ve yirminci asrın medenî insanı diye hangi yüzlerle öğünülür bilmem. Benim muhakkak bildiğim bir şey varsa o da yüzde yüz bir cahiliyet-iİ salîse devri geçirmekde olduğumuzdur. Kur'an-ı Kerimde ve Tefsir kitablarında Adem oğullarının iki tane Cahiliyet devri geçirdiklerinden bahsedilir. Bu devirlerin nereden başlayıp nereye kadar devam ettiği; alâmat-ı farikalarının neler olduğu yine tefsirlerden öğrenilebilir. Fakat işte bu iki Cahiliyet devrine şimdi biz bir üçüncüsünü de katmak mecburiyetindeyiz.
Evet yirminci asır, kim ne derse desin, ve maddî terakkiyat ne olursa olsun, hakîkî manasıyla tam üçüncü bir cahiliyet devridir. Ben tekâmül kanununu mutlak olarak kabul edenlerden değilim. Bununla beraber kabul etdiğim müstesnalar arasında Cehaletde tekâmül de vardır. Kanaatimce Yirminci asır modern bir cehalet devri halini almışdır. Öyle mükemmel bir cehalet ki bir günü nice
"Cehalet-i Ülâ" yıllarına bedeldir.Şimdi burada mukadder bir sual ile karşı karşıya olduğumu hisseder gibiyim; peki
o halde sen niçin kalkıp da Hadîs-i Şerif şerhi yazmağa özeniyorsun? Bu kitabı kimlere okutup kimleri yola getireceksin? Cevaben derim ki:— Bu sual bir an için pek haklı görünüyor. Hatta böyle düşününce tamamiyle yeise kapılmamak, ümidi kesmemek için sebeb bile yok. Lâkin bence öyle değil, bence milletimizin ahlâki ve dînî ıslahından ümid kesmemek için değil, kesmek için bir sebeb yokdur. Çünkü Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerîmde «Allahm Rahmetinden ümidinizi kesmeyin» buyuruyor. Zaman zaman kullarına elçi olarak gönderdiği Peygamberlerine de: «Sapıklari mutlaka doğru yola getireceksiniz» dememişdir. Bilâkis onlara yalnız emrolundukları tebliğ vazifesini yapmakla iktifa etmelerini, istediklerini yola getirmek onların elinde olmadığını beyan buyurmuşdur. Şu halde ümidi kesmeğe bir sebeb yokdur. Bizde, bize düşeni yapar bırakırız. Elbette bu kitabı da okuyanlar bulunur.. Hidayet ve tesir Allah'dandır.
İşte şu düşünce ile bütün yukarıdaki mülâhazalara reğmen bu âcizane eseri yazmakdan vazgeçmedim. Bilâkis «Besmele» yi çekerek işe başladım. Tevfik Allah'dandır.
Yaptığım şudur: «Bülûg-ul-Merâm» hadislerinin tercümelerini Hadîs-i Şeriflerin altlarına yazdım. Sonra «Sübülü-Üsselâm»i bazan da «Fethu'l-Allâm»ı karşıma alarak onlardaki izahatın dört mezhebe uyanlarını hemen hemen olduğu gibi kitabıma naklettim ve bunları tercemeden satırbaşı yapmak suretile ayırdım. Bidayetde bu iki eserden birini terceme etmek de hatırımdan geçmedi değil, fakat «Sübülü's-Selâm-»in bir çok Ehl-i Sünnet harici kavillerle dolu olduğunu yukarıda arz etmisdim. Binaenaleyh onu sırf tercüme edemezdim. «Feth'ul-Allâm»a, gelince : Ondan da her nekadar Ehl-i Sünnet harici sözler bir dereceye kadar kaldırılmış ise de onu da bugünün kendimce zarurî addettiğim ihtiyacına cevap verir mahiyetde bulmadım. İşte bu sebeblerle mezkûr iki eserden ve bilhassa «Sübülü's-selâm-» dan azamî derecede istifade etmeme rağmen eser yine tercüme değil, âcizane kendi telifim oldu. Ben de kitabımdan ekseriyetle fazla kavilleri, itiraz ve cevapları hazfettiğim gibi hazfetmediklerime dahi sırası geldikçe lâzım gelen cevabı vermeğe ve yine yeri geldikçe muteber Ehl-i Sünnet kitablarindan topladığım lüzumlu malûmatı dercetmeğe çalıştım. İcabında âcizane kanaatimi izhar ederek dindaşlarımın nazarı dikkatini çekmekden ve Reformculara lâzım gelen cevapları vermekden çekinmedim. Eserimin adını da «Sübülü's-selâm» dan pek çok istifade ettiğimi hatta bu eserin onun bir «Tercüme»si mesabesinde olduğunu iş'âr için «SELÂMET YOLLARI» koydum.
Eserde mümkün olduğu kadar sade bir dil kullanmak tarafını iltizam
ettiysem de günün modası haline gelen
yeni uydurma tabirlerden bililtizam
kaçındım. Vakıa bunları kullanıp kullanmamamın dînen hiç bir ehemmiyeti yokdur. Fakat ne de olsa kelimeler mânaların kalıbıdır. Gönül ister ki bir kalibdan çıkan
mânâ aslıni inkâr etmesin. Halbuki; yeni tabirler böyle olmakdan maalesef uzakdır. Müddeamı isbat için misal arzedeyim
«Etki, Bitki, Bakım» kelimeleri
Uydurma Türkçenin en tutulanlarindandır. Mânaları:
Etki = Tesir, Bitki
= Nebat, Bakım = Nok-ta-î Nazardır. Halbuki ayni kelimeler birer
ecdad yadigârı olmak üzere bir çok yerlerde meselâ: Deli Ormanda, Dobruca, Aydos
ve sairede halâ kullanılmakda iselerde hiç biri
yukarıda gösterilen mânada değildir. Bilâkis
Etki = Zulmetmek demektir. «Filân
kadın gelinine etki edermiş
baksana!...» derler.
Bitki = Son
demektir. Tarlasından mahsûl taşıyan bir
çiftçiye daha var mı? diye sorarsanız.
«Bu Bitki arabadır» diye cevap
verir. Yani bu son demektir,
«Küpün dibinden Bal'ın bitkisini çıkardım»
derler. (Yani
bal`in sonunu cikardim demek)
Bakım = Besi demektir. Bakımlı hayvan» derler. «Besili» demektir. Bu ve emsali kelimeler arzettiğim manalarda halâ kullanılıp dururken
dil işleriyle uğraşanların niçin değiştirmeğe lüzum hissettiklerini bilemem.
İşte arzettiğim sebeblerden dolayı yeni tâbirleri kullanmadım. Beyan-ı itizar
eylerim... Kitabda geçen
Hadîs i Şeriflerin başlarındaki
«rivayet edümîşdîr», «demîşdir ki» gibi tâbirlerle tercüme esnasında parantez ( ) içine alınan muktaza sözler hususunda merhum Ahmed Naim Bey taklid edilmişdir. Maamafih zaruret icabı «bu» «Çünkü» «Zira» «Bîna'enaleyh», «nitekim» gibi bir çok kelimeler tekrardan kurtarılamamısdır. «Sübül-Üs Selâm» sahibi ile diğer şarihlerin sözlerî Sarih gibi hususî tâbirler ile değil sair sözler gibi (bazılarına göre) tabiriyle ifade edilmiş yahud isimleri açıklanmışdır.Yalnız İbni Hacer merhum için daima musannif tabiri kullanılmıştır.
Okuyanlara kolaylık olmak üzere usulü Fıkh'ın ve Hadîs-i Şeriflerin istilahlarını gösteren bir cedveli kitabın başına Ravîlerin Terceme-i halleri kitap da geçtiği yerde sahife altında yazılmışdır. Sözüme nihayet verirken bu naçiz eseri hazırlâmakda emeği geçen arkadaşlara bahusus bir çok malî fedakârlıklar göstererek tab'ı ve neşrini üzerine alan «SÖNMEZ» şirketi mensublanna en derin şükranlarımı arzeder, kitabda bilmîyerek yapacağım hatalarımdan dolayı beni muaheze buyurmamalarını okuyan din kardeşlerimden istirham eylerim. (Ahmed Davutoglu, Selamet Yollari, Mukaddime, sh:b-i)
Sonuc olarak şunu söyleyebiliriz. Ahmed Davutoglu (Rh.a) Hocaefendi, "Selamet Yollari" kitabini yazarak dinde yapilmasi emredilen ibadetlerin anlaşilmasini saglayan hadislerin kaynaklarini, müctehit imamlarin ictihatlarina referans kabul ettikleri hadisleri biraraya toplamislardir. Bu eseri müçtehidlerin içtihatları hakkında vesveseye kapılanlara tavsiye ederim... Bu eseri okuduktan sonra tetavi olmalari mümkündür. Ehl-i Sünnet alimlerine ne kadar dua etsek haklarini ödeyemeyiz. Hepsini hayirla anmamız gerekir. Allahü Teala (cc) müctehit ulemanin cümlesinden razi olsun. Allahü Teala (cc)`ya emanet olunuz...
Kitabın Adı : Bulugu`l-Meram Tercümesi ve Serhi Selamet Yollari
Kitabın Yazarı : Ahmed Davutoglu
Kitabın Yayın evi : Sönmez Nesriyat
Kitabın Bsk.Tar.Yeri : Istanbul. 1967
Kitabın Sayfası : 4 cilt. 2450 sayfa
N. DEMIR/ Hamburg 11.03.2006