İSLAMİ  ARAŞTIRMALAR

   Günümüzde  müslümanların   içine   düştüğü handikaplardan biride ilmi ve ilim sahiplerini tanımama handikapıdır. Öyle ki hakim ideolojilerin cahiliyye kültürüyle yoğrulmuş, kimliklerini o cahiliyye kültürü içinde kaybetmiş nice müslümanlar vardır ki bu handikap içinde boğulup gitmektedirler.   Sonuçta   ise;   tüm   değer yargılarının temelini bu cahiliyye   kültürü   oluşturduğu   için  İslami algılamalar ve değerlendirmeler  hep  yanlış  oluyor.  Onun   içindir   ki;  Akademik unvanı   veya kariyeri olmayan  bir   müslüman   İslami   tüm   ilimleri tahsil  etse,   hatta   ağzıyla   havada   kuş   tutsa  dahi   resmi   standartlar nokta-i   nazarından   ilmi   bir   derecesi yoktur. Dinde söz sahibi sayılmaz! Zira dinde söz sahibi olmak  için illa da diploma şarttır! Standartlara uygun resmi diploma! Bir kısım ilahiyatçı profesörlerin: "İmam-ı Azam (rha) İlkokul mezunu bile değil, biz üniversite hocasıyız! taklid bize ar gelir." diyerek çırpınmaları boşuna değildir! Günümüzde ki vakıanın temelinde bu mantık yatmaktadır! Elbette bu gerçeği   gözler   önüne   sererken başka bir yanlışa düşmemek gerekir. Yani   "Ehliyetsiz insanlar da dinde söz  sahibi olsunlar" gibi bir yanlışa düşmemek   gerekir.   Böyle bir yanlışı savunduğumuz anlaşılmamalıdır. İslâm  literatüründe diplomanın  yerini   alan   "İcazetname" vardır.     İslami   ilimleri   tahsil edenlere   bu   "İcazetname" verilirdi.   Asıl  dinde söz  sahibi  olanlar ise bunlardı.   Müfessirler, muhaddisler, muhakkikler, mutasavvıflar  vb.

      Allah (cc)'ın   Rasulü Hz. Muhammed (sav) şöyle buyuruyorlar: "Allahu Teâla (cc)'ya dinde fakih olmaktan daha faziletli bir ibadet yapılmamıştır. Gerçekten bir fakih, şeytan'a bin abidden daha şiddetli gelir.  Her  şeyin   bir   direği vardır. Dinin direği de fakihdir."  (Darekutni,   Beyhaki,   Taberani.    İbn-i Abidin 1/38-39. İhya 1/21.)

       Bu   girişten   sonra   tanıtacağımız   kitaba ve onun yazarına geçebiliriz.   Müellifimiz Bitlis'in Adilcevaz ilçesindendir. Tahsil hayatını medreselerde  geçirmiştir.   Bu   medreselerde irili ufaklı 40-50 kitap okuyan   müellefimiz   daha   sonra   Nursi'de 20 sene   çeşitli  ilimlerde talebe  yetiştirmiştir.   Çok  kısa  bir süre müftülük   yaptıktan   sonra  yine eski   görevine  dönmüştür.   Daha sonra İstanbul'a  gelmiştir. Müellif Türkçeden  başka Arapça,  Farsça  ve  Kürtçe  bilmektedir.  Hâlen  İstanbul'da   yaşamaktadır.   Evi   fetvahane gibidir. Müellif hem Türkiye'de hem de İslâm dünyasında tanınmış Fetvasıyla amel edilen, Ehliyetli   seçkin   bir   Fakih   olmasına rağmen ne yazık ki  (!) halâ akademik   bir   unvana   kavuşamamıştır!   Üzülerek ifade etmek gerekirse;   Bu   gibi Fakihlerimiz  zamanımızda   çok   ender yetişen, sayıca da çok az olan Fakihlerimizdendir. Halen yaşamakta olmasına rağmen gerekli istifade yapılamamaktadır! Ne yazık ki; geleneğimize yerleşmiş   ve   devam   etmekte   olan   çok   kötü   bir adetimiz var ki; oda şudur:   "Bir alim hayatta iken hiç kimse tanımaz, halinden kimse bilmez,   hal-hatır   sormaz.   Tamamen kendi  haline   terkedilir! Ne zaman  ki,   O   alim   veya   o yazar ölür, biz o zaman anlarız onun değerini   ve   kıymetini!   Günlerce, haftalarca onun hakkında yazılar yazarız.   Arkasından ağıtlar yakarız!   İşte   o   zaman göklere çıkarırız onu.   Belki de  hak  etmediği  halde!   Hayatta   iken  hak  ettiği halde takdir   etmediğimiz  o  alim!!!"   Bu   yanlıştan   dönmenin zamanı yok mu? Ne zaman dönülecek bu yanlıştan? Ben bu hususu çok düşünmekteyim!

      Tanıtacağımız   kitap   iki bölümden meydana gelmiştir. Birinci bölümde   on  sekiz   konu  yer   almıştır.   İkinci   bölümde ise on altı konu yer  almıştır. İkinci bölümdeki konular  çeşitli gazete ve dergilerde daha önce   yazılan yazılardan meydana gelmiştir. Kitabın ismi: "İslâmi Araştırmalar"dır.   Kitabın birinci konusu "Allah'a iman"dır. Burada Allah'a   inanmayan   tahribatçılara,   materyalistlere,   dehriyyun   zümresine   çok ilginç ve ilmi delillerle cevaplar  verilmiştir.(sh.4-19) Verilen  cevaplar   hem aklî, hem nakli cevaplardır. İmam-ı Âzam (rha)'dan,   İmam-ı Şafîi (rha)'den,   bol bol misaller  verilmiştir. Daha sonra  Şer'i deliller üzerinde durulmuş; bu delillerin dört olduğu beyan edilmiştir.

l. Kitap,

2.Sünnet,

3.İcma,

4.Kıyas.

     Caferiler  ile   Davud-i Zahirilerin kıyası reddetdiklerini beyan etmiş daha sonra onların görüşlerinin ilmi olarak yanlış olduğunu isbat etmiştir. (sh:22-24)   Dahası var "Kıyas"ın şer'i bir delil olduğunu 21 kaynak eserden   bu   konudaki hadislerin sahih olduklarını isbat etmiş;   "Şiiler, kıyası   inkâr   etmekle çok büyük ilmi ve dini bir hataya düşmüşlerdir. Allah (cc) basiretlerini açsın!" diyerek  konuyu bitirmiştir.  (sh:29)   Daha   sonra vahiy üzerinde durmuş, çeşitlerini saymış, vahye karşı şüphesi olanların şüphelerini ilmi ve akli yöntemleri kullanarak cevaplar vermiştir.   Yabancı  filozofların müsbet çalışmalarından hareketle "hipnotizma" üzerinde durmuş ve doyurucu cevaplar vermiştir.  (sh:36-41) İsterik üzerinde durarak:  "Hülasa naklen, gayet  çürük  ve mesnetsiz bir iddiadan, daha doğrusu bir  iftiradan ibarettir"  demiştir. (sh44)

    Daha   sonra   Hocaefendi "Mucize" konusuna geçerek, her Peygamberin  (as) mucizesi olduğunu belirterek, Mucize kavramının rastgele  kullanılmmaası   gerektiğini vurgulamış bunun sadece peygamberlere  mahsus   olduğunu belirtip, Mucizelerin akla ters değil, tabiat kanunlarına ters olduğu inceliğini vermiştir. Mucizelerin tevil edilmelerinin de  doğru   olmadığını belirterek, hiçbir zaman hiçbir mucizenin   bir insan tarafından   gerçekleştirilemeyeceğinin de altını çizerek    Te'vil  hastalarının   tevillerinin de   çok   yanlış olduğunu belirtmiş. (45-50) Daha sonra "Keramet" konusuna   geçerek "Velilerin kerametlerinin hak olduğuna" dikkat çekmiştir. Kur'an da ki keramet misallerini  vermiştir. Mucize ile keramet konuları Ehl-i Sünnet Akaidi içinde   yer   alan  konulardır. Bunların   inkârı   mümkün   değildir.   Bunları   inkar   edenlere   Ehl-i sünnet   ulemâsı "ehl-i Bid'a" demiştir! Şimdi  biz bu tür insanlara: "ehl-i Bid'a" deyince   hemen   homurdanmaya  başlıyorlar   ve "Niçin bize Ehl-i Bid'a diyorsunuz" diyorlar!   Oysa onlara "Ehl-i Bid'a" diyen şu anda biz değil, Ehl-i Sünnettir!  

        Hocamız daha sonra "Teslis" (üçleme) konusuna geçerek Hiristiyanlıkla ilgili bilgiler vermiştir. Son zamanlarda Kur'an üzerinde oynanan bir oyuna parmak basarak yerli ve yabancı müsteşriklere ilmi cevaplar vermiştir.   Çok ilginçtir, kitabın yazıldığı o yıllarda bu tartışma olmadığı   halde     Hocaefendi   şöyle   demiştir: "Akla şöyle mühim bir sual  gelebilir:  Farzedelim ki, bugün  gayrimüslim   bir kişi müslümanlar gibi Allah'ın varlığına ve birliğine inandı. Fakat Hz. Muhammed (sav)'e inanmadı.   Acaba   böyle   bir   kimsenin   uhrevi   durumu   nedir?

     El-Cevap: Ebedi hüsran ve şekavettir. Çünkü Cenab-ı Hakk şöyle buyurmuştur:  "De ki: Ey insanlar, şüphesiz ben Allah'ın size, hepinize gönderdiği Peygamberim.... Öyle ise hepiniz bana iman etmekle mükellefsiniz." (A'raf:158) Konu ile ilgili yine başka ayet ve hadisler de verilmiştir.   Aksini   iddia   eden   maskaralar   ise   görüşlerin kabul ettirmek   için   Bakara Sûresi'nin 62.   ayetini   kendilerine zırh yapmışlardır.   Diyelim ki, günümüzdeki Yahudiler, Hıristiyanlar, Sabiler, Mecusiler  hatta   İslâmi   reddeden   laikçiler   ve  batıl   ideoloji   sahipleri hepsi   yüzde   bir   oranında   veya   daha ziyade inanarak ahirete göç ettiler!   Ve bu insanlar Cennetin yolunu   tuttular!   Haşa; Farz-ı Muhal Allahû Teâla (cc) dese ki, (Ki diyeceğinde hiç şüphemiz yok): "ey müşrikler,  siz   dönün cehenme!" O zaman o yahudiler, hiristiyanlar, sabiler   ve   diğer   ideloji   sahipleri demezler mi ki: "Yahu bu işin doğrusun   bize   haber   vermedinizde niçin cennete gireceğimizi söyleyerek   bizi   avuttunuz?   Niçin bize yazık ettiniz. Bize doğrusunu haber  verseydiniz, bizde İslâm'ın   istediği   gibi   inansaydık da şimdi ateşte   yanmasaydık   daha   iyi   olmaz   mıydı? Siz bize bu akaidle dostluk   mu   ettiniz,   yoksa   düşmanlık   mı ettiniz?" dediklerinde asıl "Dar   görüş   sahiplerinin"   kimler olduğu   o   zaman  ortaya   çıkacaktır!

    Hocaefendi daha sonra "Kölelik"   konusunun,   tarihi gelişimini ve İslâm hukukundaki yerini ilmi olarak incelemiş, kölelik konusuna karşı çıkan   Avrupalıların   görüşlerini   çok güzel bir  şekilde çürütmüştür.  (sh:61-75)   Daha sonra   "Faiz" konusuna   geçerek   Faizin   her çeşidinin   İslâm   dininde yasaklandığını net bir şekilde naslarla izah etmiştir.   Faiz  illetinin zamanla ekonomik gerçeklerle savunulmasının tutarlı yanının olmadığını isbat etmiştir.  (sh:76-87) Ama ne yazık ki; Konya'ilimizde toplanan "Çağdaş Ulemâ Heyeti"(!) Faiz konusunda ipe-sapa gelmeyen hezeyanlarda bulunarak, Faizin helallığına resmiyet kazandırmak   için   görüşler   ilan  ettiler (!)  Aman  dikkat  edin  "Faiz" için   dediler(!)  "Riba" için demediler!   Kendilerine Ulema süsü veren zevatın   içine düştükleri perişan halin manzarası işte budur! Elbette bu heyet   içerisindeki   bazı   hocaefendileri   istisna   tutuyoruz!   Konu ile ilgili   bir Hadis-i şerif aklıma geldi. Yeri gelmişken arz edeyim: "Ebu Hureyre   ve   İbnu Ömer (ra) anlatıyor: "Resulullah (sav) buyurdular ki "ahir  zamanda,   dinle dünyayı talebeden insanlar zuhur edecek. Bunlar, insanlar (a iyi görünüp, onları aldatmak) için öyle bir yumuşaklığa bürünürler  ki   koyun   postu   yanlarında   kalsa kalır. Dilleri de baldan daha   tatlıdır.   Ancak   kalpleri   kurtlarınkinden vahşidir."  (Tirmizi, Zühd 60, Kitüb-ü Sitte 7/312)

    Hocaefendi "Muvakkat Nikah" (Mut'a Nikahı) hakkında da detaylı bilgiler  arzetmiş   ve   "Kuvvetli   görüşe   göre her dört mezhep de de mut'a   nikahı   ile   muvakkat   nikah   birdir, aralarında hiçbir fark yoktur."   diyerek   dört mezhebe göre bu tür nikahların fasit olduğunu açıklamştır.  (Sh:106)   Bu konuda   şia'nın  delillerinin   çok yanlış olduklarını delillerle isbat etmiştir. (sh:108-112) Daha sonra "Haşr-ı Cismani" (ölümden sonra tekrar dirilme)   konusunu işleyerek Felsefecilerin ve onların görüşlerine kapılan zevatın "Haşr-i Cismani" yi inkâr   etmelerinin   çok   yanlış olduğunu  Ayet, Hadis ve kaynaklardan deliller   arz   ederek   akli   deliller   sunmuş  ve  isbat etmiştir. (sh:113-115)

   Daha sonra günümüzde ehliyetsiz   ve   liyakatsiz ne idüğü belirsiz adamlar   tarafından   ısıtılıp  ısıtılıp müslümanların  önüne sürülen  "Kur'an-ı  Kerim'in  Tercümesi  Meselesi"  konusunu işlemiş ki çok değerli   bir   yazıdır.     Konu hakkında   sağlam   bilgi isteyen kardeşlerimiz  bu nefis yazıyı okumalıdırlar!   Kur'an'ın hiçbir dile tam tercümesinin   yapılmayacağını delillerle isbat etmiştir.(sh:112-125) Hocamız   daha   sonra "Cifr ilmi"   konusuna   temas etmiştir ki; konudan cahil kalan ve fakat rast gele zırvalayan insanların bu konuyu tekrar   gözden   geçirmeleri   elzemdir! Zira konu ile ilgili "Buhari" adlı hadis   kitabımızdan hadis nakledilerek tarihi olaylara ışık tutulmuştur. Ancak   "Cifr" ilmi ile "Batiniliğin" de karıştırılmaması   gerektiği özellikle   vurgulanmıştır. (sh:128-135) Daha sonra  da  "Cin"ler  konusu incelenmiş,  bunlara  inanmanın   vücubiyeti   üzerinde durulmuştur.   Sonra  onun tedavisi  için  bilgiler  beyan edilmiştir.(sh:142-144)  

     Daha  sonra Hocamız  "Fetret Ehli" konusu üzerinde durarak: "Hulâsa Fetret  devrinde  ölenler  ehl-i necattirlar. Çünkü bu hususta kat'i ve kesin deliller vardir." demiştir.  (sh:150)  Hocaefendi   "Tarikatlar konusunda Bazı itirazlara Cevaplar" konusunda da çok mükemmel   bilgiler aktararak tarikatlara rastgele karşı çıkanların, cahil-cühela  takımından   olduklarını   beyan   ederek  birinci   bölümü bitirmiştir.  (sh: 151-158)

      İkinci   bölümün  ilk konusu   "İslâm ve İlim" dir. Bu başlık adı altında  "Avrupa'da Din ile İlmin Mücadelesi",  "Fen  ve Tabiat İlimleri", "Biyoloji ilmine teşvik", "Psikoloji", "Tarih ve Sosyoloji", "Coğrafya", "astronomi",   "Yaratılış",   Kainatın Gelişmesi" konularını Ayet   ve Hadislerle izah etmiştir. (sh:163-177) Daha ilginci: "Bazı Yıldızlarda Canlı Varlıkların Bulunması", "Atomun Parçalanacağını", "Yıldızlara Çıkmanın İmkansız Olmadığını", "Madde ve Geleceğini", "Kainatın Aslı ve Menşei", "Oksijenin Yüksek Hava Tabakasında Azaltılması", "Kai-natin Hassas Bir Ölçü İçinde Akıp gilmesi", "Okyanus A-kıntıları"   konularına   ait   ayet-i celileri   tarayarak   her   konuya ait birkaç  ayet-i kerime göstermiştir. (sh.!77-185)

     Hocaefendi daha sonra: "Müslümanların çeşitli alanlardaki Faaliyetleri" ne geçerek İlimlerin tamamına yakının İslâm alimleri tarafından bulunduğunu gündeme getirerek: "Hesap, Cebir, Geometri" ilimlerinin  kurucusunun  "Bettani" (Ebu Abdullah 858-929) olduğunu açıklamıştır. "Matematikte  SIFIR'in icadı",  "Fotoğraf Makinasının Asli, Mercekler, Saat Sarkacı" vb. icadların hepsinin   mucidinin Müslümanlar olduğunu kaydetmiştir. (sh:185-186) Daha sonra; Sanatta İcad ve Keşiflerden; "Barut, Kağıt,   Kimya   ilmi, Tıp ilmi,  Sağlık Kuralları, Makina ve Araçlar, Madenler, Baskı Makinası, Matbaa -ki matbaanın icadını Alman "Gutenberg"e bağlarlar.  Halbuki Müslümanlar  ondan  dört yüz sene evvel  yazı  basmak usulünü öğrenmişlerdi.  Körlerin Yazı Okuyabilmesi, Uçmak, Barutun  Ateşli  silahlarda  Kullanılması, Haritacılık,  Rasadhane ve Keşifler" konularının ilim öncülerinin   müslümanlar olduğunu  açıklamıştır.(sh:186-197) Daha sonra  hocamız "Darvin Nazariyesinin İlmi Tenkitleri" başlığı altında İnsanın atasının Maymun olduğu Safsatasını ve bu safsatayı savunanların görüşlerinin ilmen çoktan iflas ettiğinin delillerini açıklamıştır. (Sh:193-209)

    Daha sonra Hocamız:  "Dinde Reform Düşüncesi" üzerine 1972 yılında  yazılan   bir yazıyı tenkit ederek; Reformcunun o reformist arzusuna vermiş: "Beş vakit namazın yerine yalnız Cuma'yı kılmayı Teklifi",   Ama  ne yazık ki(!) bir türlü maya tutturamamışlar. Bu çırpınışları hala da devam ediyor! İnşa'Allah Rabbi-miz onların bu çırpınışlarını boşa çıkaracaktır. Tabiidir ki onların kahrolmamaları da ellerinde   değildir.(Sh.212-218)

     Daha sonra "Kameri Ayların Tesbiti ve Ramazının Başlangıcı" konusunu   işleyerek   Ramazanın:   "Hilal görüldüğü zaman oruç tutun. Hilâl görüldüğü zaman da Bayram edin. Eğer hava bulutlu ise -ay görülmezse-  Şaban'ı otuz gün olarak tamamlayın" (Buhari ve Müslim) Hadisinin   gerçeği   burada ölçünün "Ru'yet" olduğunu açıklamıştır. Ru'yet'e  aykırı söylenen tüm sözlerin boş laflar olduğunu, mü'minleri   aldatmak  için söylendiğini Laik bir devlette   Diyanetin  Dini   konularda   Mü'minleri  bağlamayacağını,  Diyanetin müslümanları Temsil yetkisinin olamayacağını   belirtmiştir.     Bu  konuda üç Mezhep imamı arasında da her   görüşün tüm müslümanların  birlikte hareket etmesi gerektiği, Ancak Şafiilerin ufuklar konusunda  ayrıldıklarını, onunda Kadı'nın vereceği hüküm dolayısıyla "İhtilaf-ı Metali"nin   geçersiz   olduğu ve tüm müslümanların   aynı günde   oruç tutması   veya   aynı günde bayram etmesi   gerektiğini   açıklamıştır. (sh.219-231)

    Hocaefendi daha sonra "Resmin Şer'i Durumu"nu, çok detaylı bir şekilde izah etmiş, konu ile ilgili tartışmalara ilmi cevaplar vererek bu konuda   bazı yazarların noksan, bazı yazarların ise yanlış anlamaları sonucu   resmin   şer'i   durumu   hakkında, farklı görüşlere sahip olduklarını   belirtmiştir. (sh.232-253)

    Daha sonra "Gayri Müslimlerle Münasebetlerimiz" konusunu işleyerek günümüzdeki   anlayışların  birçoğunun yanlı ve noksan olduklarını gündeme   getirmiştir.   (Sh.254-263)

     Daha sonra "Muş'daki Hitabe" başlığı altında "Sosyalizm ve Komünizm" diye adlandırılan insan fıtratına düşman sistemler hakkında, Malazgirt'in   tarihi   zaferini   kutlama sırasında yaptığı bir konuşma metnine   yer   verilmiştir.(sh.264-281)

   Müellif daha sonra "Sigorta" konusunu işleyerek, İslâm'da sigorta olduğunu belirtmiş, Beytulmal'i örnek göstermiştir!. Ancak İslâm'ın ruhuna aykırı düşmeyen şartlar dairesinde tahakkuk etmesi şartıyla! (sh:282-284) Daha sonra "İslam'ı Hükümler tahrif edilemez" başlığı altında "Kadınlarla Musafaha" konusunu işlemiş; Na'mahrem kadınlarla tokalaşmanın yasaklığı hakkında ki sahih Hadis-i Şerifleri aktarmıştır. Modernizmin etkisi altında kalarak bu benzeri hadisleri kabule yanaşmayanların  kulakları   çınlasın!   Bu tür zihniyet sahipleri acep kimlerin   rızalarını   kazanma   yarışındadırlar? (Sh.285-288)

     Hocaefendi   daha sonra "Sün'i İlkah" ve   "Dini nikah ve Belediye Nikahı"  konusunu   işleyerek;   ikisinin ayrı nikahlar olduklarını, şartlarının  ayrı   ayrı   olduklarını   açıklamıştır. Çok ilginçte örnekler vererek  konuyu izah  etmiştir.(sh.292-295)   Daha  sonra "Talak" (Yani Boşanma)  konusu işlenmiş ki, çok öz ve net bir şekilde işlenmiştir. (sh:296-331)   Sonra "İslâm'da Alın Terinin Hakkı" başlığı altında; "İşçinin sorumlulukları, İşçinin Sosyal Hakları, İşçiye Ücret Ödeme Meselesi, İslâm'a göre Alınan Ücret Yapılan Hizmetlerle Mütenasip olmalıdır, Devletin sorumluluğu, İşçinin Refahı, Ücret Eşitliği, İşsizlik" konularını   mükemmel   bir   şekilde   açıklamıştır.(sh:332-345)

     Kitap   "Reşahat'tan bir kaside"   ve   onun   tercümesi   ile  bitmiştir.

      Sonuç   olarak şunu söyleyebiliriz; Kitabın   yazarı  olan  alim, kendisi eser  yazmayı   düşünmediği   halde,   onun yazdığı makaleler toplanarak bir kitap haline getirilmiştir. Günümüz İslâm dünyasında ilme susayan ilim taliplilerinin bu gibi Ehl-i Sünnet Alimlerinin eserlerini okumaya, onlardan fayadalanmaya   ne   kadar   muhtaç   olduklarını   bir   anlayabilseler yok mu,   çok şeylerin kendiliğinden  halolunacağına   inanıyorum!   Allah (cc) ümmet   içinde   bu   tür   alimlerin   eksikliğini   nasip   etmesin.

    Allah (cc) daima bu tür fakihlerin sayısını  artırsın,   Fudayl  bin lyad (rha)'in: "Allah'a yemin ederim ki, Alim hükümdara yaklaştığı kadar, Allah'tan   uzaklaşır"   dediği  alimlerin değil yine Vehb bin Munebbih (rha)'in: "Hükümdarın hizmetine giren çok   alimler vardır ki, Müslümanlara,   kumarbazlardan   daha   fazla zararı dokunur." dediklerinin  değil,   Muhammed bin Seleme (rha)'nin: "insanın pisliği üzerine toplanan sinekler, hükümdar kapısında toplanan alimlerden hayırlıdır." dediklerinin değil!!!  (İmam-ı Gazali, Kimya-i Saadet, sh:263. İst. Bas.Tr:1976. A. Arslan Tercemesi (rha).   Allah   bu  tür koyun postuna   bürünmüş   alimlerin   şerrinden  hem gerçek ulemayı, hem de tüm   müslümanları   muhafaza   buyursun.   Amin.  (Nizameddin  Demir, Misak Dergisi,  Sayı:92,  sh:44-48. Yıl:1998)

 
                                             

 

             İSLAMİ  ARAŞTIRMALAR

   Günümüzde  müslümanların   içine   düştüğü handikaplardan biride ilmi ve ilim sahiplerini tanımama handikapıdır. Öyle ki hakim ideolojilerin cahiliyye kültürüyle yoğrulmuş, kimliklerini o cahiliyye kültürü içinde kaybetmiş nice müslümanlar vardır ki bu handikap içinde boğulup gitmektedirler.   Sonuçta   ise;   tüm   değer yargılarının temelini bu cahiliyye   kültürü   oluşturduğu   için  İslami algılamalar ve değerlendirmeler  hep  yanlış  oluyor.  Onun   içindir   ki;  Akademik unvanı   veya kariyeri olmayan  bir   müslüman   İslami   tüm   ilimleri tahsil  etse,   hatta   ağzıyla   havada   kuş   tutsa  dahi   resmi   standartlar nokta-i   nazarından   ilmi   bir   derecesi yoktur. Dinde söz sahibi sayılmaz! Zira dinde söz sahibi olmak  için illa da diploma şarttır! Standartlara uygun resmi diploma! Bir kısım ilahiyatçı profesörlerin: "İmam-ı Azam (rha) İlkokul mezunu bile değil, biz üniversite hocasıyız! taklid bize ar gelir." diyerek çırpınmaları boşuna değildir! Günümüzde ki vakıanın temelinde bu mantık yatmaktadır! Elbette bu gerçeği   gözler   önüne   sererken başka bir yanlışa düşmemek gerekir. Yani   "Ehliyetsiz insanlar da dinde söz  sahibi olsunlar" gibi bir yanlışa düşmemek   gerekir.   Böyle bir yanlışı savunduğumuz anlaşılmamalıdır. İslâm  literatüründe diplomanın  yerini   alan   "İcazetname" vardır.     İslami   ilimleri   tahsil edenlere   bu   "İcazetname" verilirdi.   Asıl  dinde söz  sahibi  olanlar ise bunlardı.   Müfessirler, muhaddisler, muhakkikler, mutasavvıflar  vb.

      Allah (cc)'ın   Rasulü Hz. Muhammed (sav) şöyle buyuruyorlar: "Allahu Teâla (cc)'ya dinde fakih olmaktan daha faziletli bir ibadet yapılmamıştır. Gerçekten bir fakih, şeytan'a bin abidden daha şiddetli gelir.  Her  şeyin   bir   direği vardır. Dinin direği de fakihdir."  (Darekutni,   Beyhaki,   Taberani.    İbn-i Abidin 1/38-39. İhya 1/21.)

       Bu   girişten   sonra   tanıtacağımız   kitaba ve onun yazarına geçebiliriz.   Müellifimiz Bitlis'in Adilcevaz ilçesindendir. Tahsil hayatını medreselerde  geçirmiştir.   Bu   medreselerde irili ufaklı 40-50 kitap okuyan   müellefimiz   daha   sonra   Nursi'de 20 sene   çeşitli  ilimlerde talebe  yetiştirmiştir.   Çok  kısa  bir süre müftülük   yaptıktan   sonra  yine eski   görevine  dönmüştür.   Daha sonra İstanbul'a  gelmiştir. Müellif Türkçeden  başka Arapça,  Farsça  ve  Kürtçe  bilmektedir.  Hâlen  İstanbul'da   yaşamaktadır.   Evi   fetvahane gibidir. Müellif hem Türkiye'de hem de İslâm dünyasında tanınmış Fetvasıyla amel edilen, Ehliyetli   seçkin   bir   Fakih   olmasına rağmen ne yazık ki  (!) halâ akademik   bir   unvana   kavuşamamıştır!   Üzülerek ifade etmek gerekirse;   Bu   gibi Fakihlerimiz  zamanımızda   çok   ender yetişen, sayıca da çok az olan Fakihlerimizdendir. Halen yaşamakta olmasına rağmen gerekli istifade yapılamamaktadır! Ne yazık ki; geleneğimize yerleşmiş   ve   devam   etmekte   olan   çok   kötü   bir adetimiz var ki; oda şudur:   "Bir alim hayatta iken hiç kimse tanımaz, halinden kimse bilmez,   hal-hatır   sormaz.   Tamamen kendi  haline   terkedilir! Ne zaman  ki,   O   alim   veya   o yazar ölür, biz o zaman anlarız onun değerini   ve   kıymetini!   Günlerce, haftalarca onun hakkında yazılar yazarız.   Arkasından ağıtlar yakarız!   İşte   o   zaman göklere çıkarırız onu.   Belki de  hak  etmediği  halde!   Hayatta   iken  hak  ettiği halde takdir   etmediğimiz  o  alim!!!"   Bu   yanlıştan   dönmenin zamanı yok mu? Ne zaman dönülecek bu yanlıştan? Ben bu hususu çok düşünmekteyim!

      Tanıtacağımız   kitap   iki bölümden meydana gelmiştir. Birinci bölümde   on  sekiz   konu  yer   almıştır.   İkinci   bölümde ise on altı konu yer  almıştır. İkinci bölümdeki konular  çeşitli gazete ve dergilerde daha önce   yazılan yazılardan meydana gelmiştir. Kitabın ismi: "İslâmi Araştırmalar"dır.   Kitabın birinci konusu "Allah'a iman"dır. Burada Allah'a   inanmayan   tahribatçılara,   materyalistlere,   dehriyyun   zümresine   çok ilginç ve ilmi delillerle cevaplar  verilmiştir.(sh.4-19) Verilen  cevaplar   hem aklî, hem nakli cevaplardır. İmam-ı Âzam (rha)'dan,   İmam-ı Şafîi (rha)'den,   bol bol misaller  verilmiştir. Daha sonra  Şer'i deliller üzerinde durulmuş; bu delillerin dört olduğu beyan edilmiştir.

l. Kitap,

2.Sünnet,

3.İcma,

4.Kıyas.

     Caferiler  ile   Davud-i Zahirilerin kıyası reddetdiklerini beyan etmiş daha sonra onların görüşlerinin ilmi olarak yanlış olduğunu isbat etmiştir. (sh:22-24)   Dahası var "Kıyas"ın şer'i bir delil olduğunu 21 kaynak eserden   bu   konudaki hadislerin sahih olduklarını isbat etmiş;   "Şiiler, kıyası   inkâr   etmekle çok büyük ilmi ve dini bir hataya düşmüşlerdir. Allah (cc) basiretlerini açsın!" diyerek  konuyu bitirmiştir.  (sh:29)   Daha   sonra vahiy üzerinde durmuş, çeşitlerini saymış, vahye karşı şüphesi olanların şüphelerini ilmi ve akli yöntemleri kullanarak cevaplar vermiştir.   Yabancı  filozofların müsbet çalışmalarından hareketle "hipnotizma" üzerinde durmuş ve doyurucu cevaplar vermiştir.  (sh:36-41) İsterik üzerinde durarak:  "Hülasa naklen, gayet  çürük  ve mesnetsiz bir iddiadan, daha doğrusu bir  iftiradan ibarettir"  demiştir. (sh44)

    Daha   sonra   Hocaefendi "Mucize" konusuna geçerek, her Peygamberin  (as) mucizesi olduğunu belirterek, Mucize kavramının rastgele  kullanılmmaası   gerektiğini vurgulamış bunun sadece peygamberlere  mahsus   olduğunu belirtip, Mucizelerin akla ters değil, tabiat kanunlarına ters olduğu inceliğini vermiştir. Mucizelerin tevil edilmelerinin de  doğru   olmadığını belirterek, hiçbir zaman hiçbir mucizenin   bir insan tarafından   gerçekleştirilemeyeceğinin de altını çizerek    Te'vil  hastalarının   tevillerinin de   çok   yanlış olduğunu belirtmiş. (45-50) Daha sonra "Keramet" konusuna   geçerek "Velilerin kerametlerinin hak olduğuna" dikkat çekmiştir. Kur'an da ki keramet misallerini  vermiştir. Mucize ile keramet konuları Ehl-i Sünnet Akaidi içinde   yer   alan  konulardır. Bunların   inkârı   mümkün   değildir.   Bunları   inkar   edenlere   Ehl-i sünnet   ulemâsı "ehl-i Bid'a" demiştir! Şimdi  biz bu tür insanlara: "ehl-i Bid'a" deyince   hemen   homurdanmaya  başlıyorlar   ve "Niçin bize Ehl-i Bid'a diyorsunuz" diyorlar!   Oysa onlara "Ehl-i Bid'a" diyen şu anda biz değil, Ehl-i Sünnettir!  

        Hocamız daha sonra "Teslis" (üçleme) konusuna geçerek Hiristiyanlıkla ilgili bilgiler vermiştir. Son zamanlarda Kur'an üzerinde oynanan bir oyuna parmak basarak yerli ve yabancı müsteşriklere ilmi cevaplar vermiştir.   Çok ilginçtir, kitabın yazıldığı o yıllarda bu tartışma olmadığı   halde     Hocaefendi   şöyle   demiştir: "Akla şöyle mühim bir sual  gelebilir:  Farzedelim ki, bugün  gayrimüslim   bir kişi müslümanlar gibi Allah'ın varlığına ve birliğine inandı. Fakat Hz. Muhammed (sav)'e inanmadı.   Acaba   böyle   bir   kimsenin   uhrevi   durumu   nedir?

     El-Cevap: Ebedi hüsran ve şekavettir. Çünkü Cenab-ı Hakk şöyle buyurmuştur:  "De ki: Ey insanlar, şüphesiz ben Allah'ın size, hepinize gönderdiği Peygamberim.... Öyle ise hepiniz bana iman etmekle mükellefsiniz." (A'raf:158) Konu ile ilgili yine başka ayet ve hadisler de verilmiştir.   Aksini   iddia   eden   maskaralar   ise   görüşlerin kabul ettirmek   için   Bakara Sûresi'nin 62.   ayetini   kendilerine zırh yapmışlardır.   Diyelim ki, günümüzdeki Yahudiler, Hıristiyanlar, Sabiler, Mecusiler  hatta   İslâmi   reddeden   laikçiler   ve  batıl   ideoloji   sahipleri hepsi   yüzde   bir   oranında   veya   daha ziyade inanarak ahirete göç ettiler!   Ve bu insanlar Cennetin yolunu   tuttular!   Haşa; Farz-ı Muhal Allahû Teâla (cc) dese ki, (Ki diyeceğinde hiç şüphemiz yok): "ey müşrikler,  siz   dönün cehenme!" O zaman o yahudiler, hiristiyanlar, sabiler   ve   diğer   ideloji   sahipleri demezler mi ki: "Yahu bu işin doğrusun   bize   haber   vermedinizde niçin cennete gireceğimizi söyleyerek   bizi   avuttunuz?   Niçin bize yazık ettiniz. Bize doğrusunu haber  verseydiniz, bizde İslâm'ın   istediği   gibi   inansaydık da şimdi ateşte   yanmasaydık   daha   iyi   olmaz   mıydı? Siz bize bu akaidle dostluk   mu   ettiniz,   yoksa   düşmanlık   mı ettiniz?" dediklerinde asıl "Dar   görüş   sahiplerinin"   kimler olduğu   o   zaman  ortaya   çıkacaktır!

    Hocaefendi daha sonra "Kölelik"   konusunun,   tarihi gelişimini ve İslâm hukukundaki yerini ilmi olarak incelemiş, kölelik konusuna karşı çıkan   Avrupalıların   görüşlerini   çok güzel bir  şekilde çürütmüştür.  (sh:61-75)   Daha sonra   "Faiz" konusuna   geçerek   Faizin   her çeşidinin   İslâm   dininde yasaklandığını net bir şekilde naslarla izah etmiştir.   Faiz  illetinin zamanla ekonomik gerçeklerle savunulmasının tutarlı yanının olmadığını isbat etmiştir.  (sh:76-87) Ama ne yazık ki; Konya'ilimizde toplanan "Çağdaş Ulemâ Heyeti"(!) Faiz konusunda ipe-sapa gelmeyen hezeyanlarda bulunarak, Faizin helallığına resmiyet kazandırmak   için   görüşler   ilan  ettiler (!)  Aman  dikkat  edin  "Faiz" için   dediler(!)  "Riba" için demediler!   Kendilerine Ulema süsü veren zevatın   içine düştükleri perişan halin manzarası işte budur! Elbette bu heyet   içerisindeki   bazı   hocaefendileri   istisna   tutuyoruz!   Konu ile ilgili   bir Hadis-i şerif aklıma geldi. Yeri gelmişken arz edeyim: "Ebu Hureyre   ve   İbnu Ömer (ra) anlatıyor: "Resulullah (sav) buyurdular ki "ahir  zamanda,   dinle dünyayı talebeden insanlar zuhur edecek. Bunlar, insanlar (a iyi görünüp, onları aldatmak) için öyle bir yumuşaklığa bürünürler  ki   koyun   postu   yanlarında   kalsa kalır. Dilleri de baldan daha   tatlıdır.   Ancak   kalpleri   kurtlarınkinden vahşidir."  (Tirmizi, Zühd 60, Kitüb-ü Sitte 7/312)

    Hocaefendi "Muvakkat Nikah" (Mut'a Nikahı) hakkında da detaylı bilgiler  arzetmiş   ve   "Kuvvetli   görüşe   göre her dört mezhep de de mut'a   nikahı   ile   muvakkat   nikah   birdir, aralarında hiçbir fark yoktur."   diyerek   dört mezhebe göre bu tür nikahların fasit olduğunu açıklamştır.  (Sh:106)   Bu konuda   şia'nın  delillerinin   çok yanlış olduklarını delillerle isbat etmiştir. (sh:108-112) Daha sonra "Haşr-ı Cismani" (ölümden sonra tekrar dirilme)   konusunu işleyerek Felsefecilerin ve onların görüşlerine kapılan zevatın "Haşr-i Cismani" yi inkâr   etmelerinin   çok   yanlış olduğunu  Ayet, Hadis ve kaynaklardan deliller   arz   ederek   akli   deliller   sunmuş  ve  isbat etmiştir. (sh:113-115)

   Daha sonra günümüzde ehliyetsiz   ve   liyakatsiz ne idüğü belirsiz adamlar   tarafından   ısıtılıp  ısıtılıp müslümanların  önüne sürülen  "Kur'an-ı  Kerim'in  Tercümesi  Meselesi"  konusunu işlemiş ki çok değerli   bir   yazıdır.     Konu hakkında   sağlam   bilgi isteyen kardeşlerimiz  bu nefis yazıyı okumalıdırlar!   Kur'an'ın hiçbir dile tam tercümesinin   yapılmayacağını delillerle isbat etmiştir.(sh:112-125) Hocamız   daha   sonra "Cifr ilmi"   konusuna   temas etmiştir ki; konudan cahil kalan ve fakat rast gele zırvalayan insanların bu konuyu tekrar   gözden   geçirmeleri   elzemdir! Zira konu ile ilgili "Buhari" adlı hadis   kitabımızdan hadis nakledilerek tarihi olaylara ışık tutulmuştur. Ancak   "Cifr" ilmi ile "Batiniliğin" de karıştırılmaması   gerektiği özellikle   vurgulanmıştır. (sh:128-135) Daha sonra  da  "Cin"ler  konusu incelenmiş,  bunlara  inanmanın   vücubiyeti   üzerinde durulmuştur.   Sonra  onun tedavisi  için  bilgiler  beyan edilmiştir.(sh:142-144)  

     Daha  sonra Hocamız  "Fetret Ehli" konusu üzerinde durarak: "Hulâsa Fetret  devrinde  ölenler  ehl-i necattirlar. Çünkü bu hususta kat'i ve kesin deliller vardir." demiştir.  (sh:150)  Hocaefendi   "Tarikatlar konusunda Bazı itirazlara Cevaplar" konusunda da çok mükemmel   bilgiler aktararak tarikatlara rastgele karşı çıkanların, cahil-cühela  takımından   olduklarını   beyan   ederek  birinci   bölümü bitirmiştir.  (sh: 151-158)

      İkinci   bölümün  ilk konusu   "İslâm ve İlim" dir. Bu başlık adı altında  "Avrupa'da Din ile İlmin Mücadelesi",  "Fen  ve Tabiat İlimleri", "Biyoloji ilmine teşvik", "Psikoloji", "Tarih ve Sosyoloji", "Coğrafya", "astronomi",   "Yaratılış",   Kainatın Gelişmesi" konularını Ayet   ve Hadislerle izah etmiştir. (sh:163-177) Daha ilginci: "Bazı Yıldızlarda Canlı Varlıkların Bulunması", "Atomun Parçalanacağını", "Yıldızlara Çıkmanın İmkansız Olmadığını", "Madde ve Geleceğini", "Kainatın Aslı ve Menşei", "Oksijenin Yüksek Hava Tabakasında Azaltılması", "Kai-natin Hassas Bir Ölçü İçinde Akıp gilmesi", "Okyanus A-kıntıları"   konularına   ait   ayet-i celileri   tarayarak   her   konuya ait birkaç  ayet-i kerime göstermiştir. (sh.!77-185)

     Hocaefendi daha sonra: "Müslümanların çeşitli alanlardaki Faaliyetleri" ne geçerek İlimlerin tamamına yakının İslâm alimleri tarafından bulunduğunu gündeme getirerek: "Hesap, Cebir, Geometri" ilimlerinin  kurucusunun  "Bettani" (Ebu Abdullah 858-929) olduğunu açıklamıştır. "Matematikte  SIFIR'in icadı",  "Fotoğraf Makinasının Asli, Mercekler, Saat Sarkacı" vb. icadların hepsinin   mucidinin Müslümanlar olduğunu kaydetmiştir. (sh:185-186) Daha sonra; Sanatta İcad ve Keşiflerden; "Barut, Kağıt,   Kimya   ilmi, Tıp ilmi,  Sağlık Kuralları, Makina ve Araçlar, Madenler, Baskı Makinası, Matbaa -ki matbaanın icadını Alman "Gutenberg"e bağlarlar.  Halbuki Müslümanlar  ondan  dört yüz sene evvel  yazı  basmak usulünü öğrenmişlerdi.  Körlerin Yazı Okuyabilmesi, Uçmak, Barutun  Ateşli  silahlarda  Kullanılması, Haritacılık,  Rasadhane ve Keşifler" konularının ilim öncülerinin   müslümanlar olduğunu  açıklamıştır.(sh:186-197) Daha sonra  hocamız "Darvin Nazariyesinin İlmi Tenkitleri" başlığı altında İnsanın atasının Maymun olduğu Safsatasını ve bu safsatayı savunanların görüşlerinin ilmen çoktan iflas ettiğinin delillerini açıklamıştır. (Sh:193-209)

    Daha sonra Hocamız:  "Dinde Reform Düşüncesi" üzerine 1972 yılında  yazılan   bir yazıyı tenkit ederek; Reformcunun o reformist arzusuna vermiş: "Beş vakit namazın yerine yalnız Cuma'yı kılmayı Teklifi",   Ama  ne yazık ki(!) bir türlü maya tutturamamışlar. Bu çırpınışları hala da devam ediyor! İnşa'Allah Rabbi-miz onların bu çırpınışlarını boşa çıkaracaktır. Tabiidir ki onların kahrolmamaları da ellerinde   değildir.(Sh.212-218)

     Daha sonra "Kameri Ayların Tesbiti ve Ramazının Başlangıcı" konusunu   işleyerek   Ramazanın:   "Hilal görüldüğü zaman oruç tutun. Hilâl görüldüğü zaman da Bayram edin. Eğer hava bulutlu ise -ay görülmezse-  Şaban'ı otuz gün olarak tamamlayın" (Buhari ve Müslim) Hadisinin   gerçeği   burada ölçünün "Ru'yet" olduğunu açıklamıştır. Ru'yet'e  aykırı söylenen tüm sözlerin boş laflar olduğunu, mü'minleri   aldatmak  için söylendiğini Laik bir devlette   Diyanetin  Dini   konularda   Mü'minleri  bağlamayacağını,  Diyanetin müslümanları Temsil yetkisinin olamayacağını   belirtmiştir.     Bu  konuda üç Mezhep imamı arasında da her   görüşün tüm müslümanların  birlikte hareket etmesi gerektiği, Ancak Şafiilerin ufuklar konusunda  ayrıldıklarını, onunda Kadı'nın vereceği hüküm dolayısıyla "İhtilaf-ı Metali"nin   geçersiz   olduğu ve tüm müslümanların   aynı günde   oruç tutması   veya   aynı günde bayram etmesi   gerektiğini   açıklamıştır. (sh.219-231)

    Hocaefendi daha sonra "Resmin Şer'i Durumu"nu, çok detaylı bir şekilde izah etmiş, konu ile ilgili tartışmalara ilmi cevaplar vererek bu konuda   bazı yazarların noksan, bazı yazarların ise yanlış anlamaları sonucu   resmin   şer'i   durumu   hakkında, farklı görüşlere sahip olduklarını   belirtmiştir. (sh.232-253)

    Daha sonra "Gayri Müslimlerle Münasebetlerimiz" konusunu işleyerek günümüzdeki   anlayışların  birçoğunun yanlı ve noksan olduklarını gündeme   getirmiştir.   (Sh.254-263)

     Daha sonra "Muş'daki Hitabe" başlığı altında "Sosyalizm ve Komünizm" diye adlandırılan insan fıtratına düşman sistemler hakkında, Malazgirt'in   tarihi   zaferini   kutlama sırasında yaptığı bir konuşma metnine   yer   verilmiştir.(sh.264-281)

   Müellif daha sonra "Sigorta" konusunu işleyerek, İslâm'da sigorta olduğunu belirtmiş, Beytulmal'i örnek göstermiştir!. Ancak İslâm'ın ruhuna aykırı düşmeyen şartlar dairesinde tahakkuk etmesi şartıyla! (sh:282-284) Daha sonra "İslam'ı Hükümler tahrif edilemez" başlığı altında "Kadınlarla Musafaha" konusunu işlemiş; Na'mahrem kadınlarla tokalaşmanın yasaklığı hakkında ki sahih Hadis-i Şerifleri aktarmıştır. Modernizmin etkisi altında kalarak bu benzeri hadisleri kabule yanaşmayanların  kulakları   çınlasın!   Bu tür zihniyet sahipleri acep kimlerin   rızalarını   kazanma   yarışındadırlar? (Sh.285-288)

     Hocaefendi   daha sonra "Sün'i İlkah" ve   "Dini nikah ve Belediye Nikahı"  konusunu   işleyerek;   ikisinin ayrı nikahlar olduklarını, şartlarının  ayrı   ayrı   olduklarını   açıklamıştır. Çok ilginçte örnekler vererek  konuyu izah  etmiştir.(sh.292-295)   Daha  sonra "Talak" (Yani Boşanma)  konusu işlenmiş ki, çok öz ve net bir şekilde işlenmiştir. (sh:296-331)   Sonra "İslâm'da Alın Terinin Hakkı" başlığı altında; "İşçinin sorumlulukları, İşçinin Sosyal Hakları, İşçiye Ücret Ödeme Meselesi, İslâm'a göre Alınan Ücret Yapılan Hizmetlerle Mütenasip olmalıdır, Devletin sorumluluğu, İşçinin Refahı, Ücret Eşitliği, İşsizlik" konularını   mükemmel   bir   şekilde   açıklamıştır.(sh:332-345)

     Kitap   "Reşahat'tan bir kaside"   ve   onun   tercümesi   ile  bitmiştir.

      Sonuç   olarak şunu söyleyebiliriz; Kitabın   yazarı  olan  alim, kendisi eser  yazmayı   düşünmediği   halde,   onun yazdığı makaleler toplanarak bir kitap haline getirilmiştir. Günümüz İslâm dünyasında ilme susayan ilim taliplilerinin bu gibi Ehl-i Sünnet Alimlerinin eserlerini okumaya, onlardan fayadalanmaya   ne   kadar   muhtaç   olduklarını   bir   anlayabilseler yok mu,   çok şeylerin kendiliğinden  halolunacağına   inanıyorum!   Allah (cc) ümmet   içinde   bu   tür   alimlerin   eksikliğini   nasip   etmesin.

    Allah (cc) daima bu tür fakihlerin sayısını  artırsın,   Fudayl  bin lyad (rha)'in: "Allah'a yemin ederim ki, Alim hükümdara yaklaştığı kadar, Allah'tan   uzaklaşır"   dediği  alimlerin değil yine Vehb bin Munebbih (rha)'in: "Hükümdarın hizmetine giren çok   alimler vardır ki, Müslümanlara,   kumarbazlardan   daha   fazla zararı dokunur." dediklerinin  değil,   Muhammed bin Seleme (rha)'nin: "insanın pisliği üzerine toplanan sinekler, hükümdar kapısında toplanan alimlerden hayırlıdır." dediklerinin değil!!!  (İmam-ı Gazali, Kimya-i Saadet, sh:263. İst. Bas.Tr:1976. A. Arslan Tercemesi (rha).   Allah   bu  tür koyun postuna   bürünmüş   alimlerin   şerrinden  hem gerçek ulemayı, hem de tüm   müslümanları   muhafaza   buyursun.   Amin.  (Nizameddin  Demir, Misak Dergisi,  Sayı:92,  sh:44-48. Yıl:1998)