İSLAMİ ARAŞTIRMALAR
Günümüzde müslümanların içine düştüğü handikaplardan biride ilmi ve ilim sahiplerini tanımama handikapıdır. Öyle ki hakim ideolojilerin cahiliyye kültürüyle yoğrulmuş, kimliklerini o cahiliyye kültürü içinde kaybetmiş nice müslümanlar vardır ki bu handikap içinde boğulup gitmektedirler. Sonuçta ise; tüm değer yargılarının temelini bu cahiliyye kültürü oluşturduğu için İslami algılamalar ve değerlendirmeler hep yanlış oluyor. Onun içindir ki; Akademik unvanı veya kariyeri olmayan bir müslüman İslami tüm ilimleri tahsil etse, hatta ağzıyla havada kuş tutsa dahi resmi standartlar nokta-i nazarından ilmi bir derecesi yoktur. Dinde söz sahibi sayılmaz! Zira dinde söz sahibi olmak için illa da diploma şarttır! Standartlara uygun resmi diploma! Bir kısım ilahiyatçı profesörlerin: "İmam-ı Azam (rha) İlkokul mezunu bile değil, biz üniversite hocasıyız! taklid bize ar gelir." diyerek çırpınmaları boşuna değildir! Günümüzde ki vakıanın temelinde bu mantık yatmaktadır! Elbette bu gerçeği gözler önüne sererken başka bir yanlışa düşmemek gerekir. Yani "Ehliyetsiz insanlar da dinde söz sahibi olsunlar" gibi bir yanlışa düşmemek gerekir. Böyle bir yanlışı savunduğumuz anlaşılmamalıdır. İslâm literatüründe diplomanın yerini alan "İcazetname" vardır. İslami ilimleri tahsil edenlere bu "İcazetname" verilirdi. Asıl dinde söz sahibi olanlar ise bunlardı. Müfessirler, muhaddisler, muhakkikler, mutasavvıflar vb.
Allah (cc)'ın Rasulü Hz. Muhammed (sav) şöyle buyuruyorlar: "Allahu Teâla (cc)'ya dinde fakih olmaktan daha faziletli bir ibadet yapılmamıştır. Gerçekten bir fakih, şeytan'a bin abidden daha şiddetli gelir. Her şeyin bir direği vardır. Dinin direği de fakihdir." (Darekutni, Beyhaki, Taberani. İbn-i Abidin 1/38-39. İhya 1/21.)
Bu girişten sonra tanıtacağımız kitaba ve onun yazarına geçebiliriz. Müellifimiz Bitlis'in Adilcevaz ilçesindendir. Tahsil hayatını medreselerde geçirmiştir. Bu medreselerde irili ufaklı 40-50 kitap okuyan müellefimiz daha sonra Nursi'de 20 sene çeşitli ilimlerde talebe yetiştirmiştir. Çok kısa bir süre müftülük yaptıktan sonra yine eski görevine dönmüştür. Daha sonra İstanbul'a gelmiştir. Müellif Türkçeden başka Arapça, Farsça ve Kürtçe bilmektedir. Hâlen İstanbul'da yaşamaktadır. Evi fetvahane gibidir. Müellif hem Türkiye'de hem de İslâm dünyasında tanınmış Fetvasıyla amel edilen, Ehliyetli seçkin bir Fakih olmasına rağmen ne yazık ki (!) halâ akademik bir unvana kavuşamamıştır! Üzülerek ifade etmek gerekirse; Bu gibi Fakihlerimiz zamanımızda çok ender yetişen, sayıca da çok az olan Fakihlerimizdendir. Halen yaşamakta olmasına rağmen gerekli istifade yapılamamaktadır! Ne yazık ki; geleneğimize yerleşmiş ve devam etmekte olan çok kötü bir adetimiz var ki; oda şudur: "Bir alim hayatta iken hiç kimse tanımaz, halinden kimse bilmez, hal-hatır sormaz. Tamamen kendi haline terkedilir! Ne zaman ki, O alim veya o yazar ölür, biz o zaman anlarız onun değerini ve kıymetini! Günlerce, haftalarca onun hakkında yazılar yazarız. Arkasından ağıtlar yakarız! İşte o zaman göklere çıkarırız onu. Belki de hak etmediği halde! Hayatta iken hak ettiği halde takdir etmediğimiz o alim!!!" Bu yanlıştan dönmenin zamanı yok mu? Ne zaman dönülecek bu yanlıştan? Ben bu hususu çok düşünmekteyim!
Tanıtacağımız kitap iki bölümden meydana gelmiştir. Birinci bölümde on sekiz konu yer almıştır. İkinci bölümde ise on altı konu yer almıştır. İkinci bölümdeki konular çeşitli gazete ve dergilerde daha önce yazılan yazılardan meydana gelmiştir. Kitabın ismi: "İslâmi Araştırmalar"dır. Kitabın birinci konusu "Allah'a iman"dır. Burada Allah'a inanmayan tahribatçılara, materyalistlere, dehriyyun zümresine çok ilginç ve ilmi delillerle cevaplar verilmiştir.(sh.4-19) Verilen cevaplar hem aklî, hem nakli cevaplardır. İmam-ı Âzam (rha)'dan, İmam-ı Şafîi (rha)'den, bol bol misaller verilmiştir. Daha sonra Şer'i deliller üzerinde durulmuş; bu delillerin dört olduğu beyan edilmiştir.
l. Kitap,
2.Sünnet,
3.İcma,
4.Kıyas.
Caferiler ile Davud-i Zahirilerin kıyası reddetdiklerini beyan etmiş daha sonra onların görüşlerinin ilmi olarak yanlış olduğunu isbat etmiştir. (sh:22-24) Dahası var "Kıyas"ın şer'i bir delil olduğunu 21 kaynak eserden bu konudaki hadislerin sahih olduklarını isbat etmiş; "Şiiler, kıyası inkâr etmekle çok büyük ilmi ve dini bir hataya düşmüşlerdir. Allah (cc) basiretlerini açsın!" diyerek konuyu bitirmiştir. (sh:29) Daha sonra vahiy üzerinde durmuş, çeşitlerini saymış, vahye karşı şüphesi olanların şüphelerini ilmi ve akli yöntemleri kullanarak cevaplar vermiştir. Yabancı filozofların müsbet çalışmalarından hareketle "hipnotizma" üzerinde durmuş ve doyurucu cevaplar vermiştir. (sh:36-41) İsterik üzerinde durarak: "Hülasa naklen, gayet çürük ve mesnetsiz bir iddiadan, daha doğrusu bir iftiradan ibarettir" demiştir. (sh44)
Daha sonra Hocaefendi "Mucize" konusuna geçerek, her Peygamberin (as) mucizesi olduğunu belirterek, Mucize kavramının rastgele kullanılmmaası gerektiğini vurgulamış bunun sadece peygamberlere mahsus olduğunu belirtip, Mucizelerin akla ters değil, tabiat kanunlarına ters olduğu inceliğini vermiştir. Mucizelerin tevil edilmelerinin de doğru olmadığını belirterek, hiçbir zaman hiçbir mucizenin bir insan tarafından gerçekleştirilemeyeceğinin de altını çizerek Te'vil hastalarının tevillerinin de çok yanlış olduğunu belirtmiş. (45-50) Daha sonra "Keramet" konusuna geçerek "Velilerin kerametlerinin hak olduğuna" dikkat çekmiştir. Kur'an da ki keramet misallerini vermiştir. Mucize ile keramet konuları Ehl-i Sünnet Akaidi içinde yer alan konulardır. Bunların inkârı mümkün değildir. Bunları inkar edenlere Ehl-i sünnet ulemâsı "ehl-i Bid'a" demiştir! Şimdi biz bu tür insanlara: "ehl-i Bid'a" deyince hemen homurdanmaya başlıyorlar ve "Niçin bize Ehl-i Bid'a diyorsunuz" diyorlar! Oysa onlara "Ehl-i Bid'a" diyen şu anda biz değil, Ehl-i Sünnettir!
Hocamız daha sonra "Teslis" (üçleme) konusuna geçerek Hiristiyanlıkla ilgili bilgiler vermiştir. Son zamanlarda Kur'an üzerinde oynanan bir oyuna parmak basarak yerli ve yabancı müsteşriklere ilmi cevaplar vermiştir. Çok ilginçtir, kitabın yazıldığı o yıllarda bu tartışma olmadığı halde Hocaefendi şöyle demiştir: "Akla şöyle mühim bir sual gelebilir: Farzedelim ki, bugün gayrimüslim bir kişi müslümanlar gibi Allah'ın varlığına ve birliğine inandı. Fakat Hz. Muhammed (sav)'e inanmadı. Acaba böyle bir kimsenin uhrevi durumu nedir?
El-Cevap: Ebedi hüsran ve şekavettir. Çünkü Cenab-ı Hakk şöyle buyurmuştur: "De ki: Ey insanlar, şüphesiz ben Allah'ın size, hepinize gönderdiği Peygamberim.... Öyle ise hepiniz bana iman etmekle mükellefsiniz." (A'raf:158) Konu ile ilgili yine başka ayet ve hadisler de verilmiştir. Aksini iddia eden maskaralar ise görüşlerin kabul ettirmek için Bakara Sûresi'nin 62. ayetini kendilerine zırh yapmışlardır. Diyelim ki, günümüzdeki Yahudiler, Hıristiyanlar, Sabiler, Mecusiler hatta İslâmi reddeden laikçiler ve batıl ideoloji sahipleri hepsi yüzde bir oranında veya daha ziyade inanarak ahirete göç ettiler! Ve bu insanlar Cennetin yolunu tuttular! Haşa; Farz-ı Muhal Allahû Teâla (cc) dese ki, (Ki diyeceğinde hiç şüphemiz yok): "ey müşrikler, siz dönün cehenme!" O zaman o yahudiler, hiristiyanlar, sabiler ve diğer ideloji sahipleri demezler mi ki: "Yahu bu işin doğrusun bize haber vermedinizde niçin cennete gireceğimizi söyleyerek bizi avuttunuz? Niçin bize yazık ettiniz. Bize doğrusunu haber verseydiniz, bizde İslâm'ın istediği gibi inansaydık da şimdi ateşte yanmasaydık daha iyi olmaz mıydı? Siz bize bu akaidle dostluk mu ettiniz, yoksa düşmanlık mı ettiniz?" dediklerinde asıl "Dar görüş sahiplerinin" kimler olduğu o zaman ortaya çıkacaktır!
Hocaefendi daha sonra "Kölelik" konusunun, tarihi gelişimini ve İslâm hukukundaki yerini ilmi olarak incelemiş, kölelik konusuna karşı çıkan Avrupalıların görüşlerini çok güzel bir şekilde çürütmüştür. (sh:61-75) Daha sonra "Faiz" konusuna geçerek Faizin her çeşidinin İslâm dininde yasaklandığını net bir şekilde naslarla izah etmiştir. Faiz illetinin zamanla ekonomik gerçeklerle savunulmasının tutarlı yanının olmadığını isbat etmiştir. (sh:76-87) Ama ne yazık ki; Konya'ilimizde toplanan "Çağdaş Ulemâ Heyeti"(!) Faiz konusunda ipe-sapa gelmeyen hezeyanlarda bulunarak, Faizin helallığına resmiyet kazandırmak için görüşler ilan ettiler (!) Aman dikkat edin "Faiz" için dediler(!) "Riba" için demediler! Kendilerine Ulema süsü veren zevatın içine düştükleri perişan halin manzarası işte budur! Elbette bu heyet içerisindeki bazı hocaefendileri istisna tutuyoruz! Konu ile ilgili bir Hadis-i şerif aklıma geldi. Yeri gelmişken arz edeyim: "Ebu Hureyre ve İbnu Ömer (ra) anlatıyor: "Resulullah (sav) buyurdular ki "ahir zamanda, dinle dünyayı talebeden insanlar zuhur edecek. Bunlar, insanlar (a iyi görünüp, onları aldatmak) için öyle bir yumuşaklığa bürünürler ki koyun postu yanlarında kalsa kalır. Dilleri de baldan daha tatlıdır. Ancak kalpleri kurtlarınkinden vahşidir." (Tirmizi, Zühd 60, Kitüb-ü Sitte 7/312)
Hocaefendi "Muvakkat Nikah" (Mut'a Nikahı) hakkında da detaylı bilgiler arzetmiş ve "Kuvvetli görüşe göre her dört mezhep de de mut'a nikahı ile muvakkat nikah birdir, aralarında hiçbir fark yoktur." diyerek dört mezhebe göre bu tür nikahların fasit olduğunu açıklamştır. (Sh:106) Bu konuda şia'nın delillerinin çok yanlış olduklarını delillerle isbat etmiştir. (sh:108-112) Daha sonra "Haşr-ı Cismani" (ölümden sonra tekrar dirilme) konusunu işleyerek Felsefecilerin ve onların görüşlerine kapılan zevatın "Haşr-i Cismani" yi inkâr etmelerinin çok yanlış olduğunu Ayet, Hadis ve kaynaklardan deliller arz ederek akli deliller sunmuş ve isbat etmiştir. (sh:113-115)
Daha sonra günümüzde ehliyetsiz ve liyakatsiz ne idüğü belirsiz adamlar tarafından ısıtılıp ısıtılıp müslümanların önüne sürülen "Kur'an-ı Kerim'in Tercümesi Meselesi" konusunu işlemiş ki çok değerli bir yazıdır. Konu hakkında sağlam bilgi isteyen kardeşlerimiz bu nefis yazıyı okumalıdırlar! Kur'an'ın hiçbir dile tam tercümesinin yapılmayacağını delillerle isbat etmiştir.(sh:112-125) Hocamız daha sonra "Cifr ilmi" konusuna temas etmiştir ki; konudan cahil kalan ve fakat rast gele zırvalayan insanların bu konuyu tekrar gözden geçirmeleri elzemdir! Zira konu ile ilgili "Buhari" adlı hadis kitabımızdan hadis nakledilerek tarihi olaylara ışık tutulmuştur. Ancak "Cifr" ilmi ile "Batiniliğin" de karıştırılmaması gerektiği özellikle vurgulanmıştır. (sh:128-135) Daha sonra da "Cin"ler konusu incelenmiş, bunlara inanmanın vücubiyeti üzerinde durulmuştur. Sonra onun tedavisi için bilgiler beyan edilmiştir.(sh:142-144)
Daha sonra Hocamız "Fetret Ehli" konusu üzerinde durarak: "Hulâsa Fetret devrinde ölenler ehl-i necattirlar. Çünkü bu hususta kat'i ve kesin deliller vardir." demiştir. (sh:150) Hocaefendi "Tarikatlar konusunda Bazı itirazlara Cevaplar" konusunda da çok mükemmel bilgiler aktararak tarikatlara rastgele karşı çıkanların, cahil-cühela takımından olduklarını beyan ederek birinci bölümü bitirmiştir. (sh: 151-158)
İkinci bölümün ilk konusu "İslâm ve İlim" dir. Bu başlık adı altında "Avrupa'da Din ile İlmin Mücadelesi", "Fen ve Tabiat İlimleri", "Biyoloji ilmine teşvik", "Psikoloji", "Tarih ve Sosyoloji", "Coğrafya", "astronomi", "Yaratılış", Kainatın Gelişmesi" konularını Ayet ve Hadislerle izah etmiştir. (sh:163-177) Daha ilginci: "Bazı Yıldızlarda Canlı Varlıkların Bulunması", "Atomun Parçalanacağını", "Yıldızlara Çıkmanın İmkansız Olmadığını", "Madde ve Geleceğini", "Kainatın Aslı ve Menşei", "Oksijenin Yüksek Hava Tabakasında Azaltılması", "Kai-natin Hassas Bir Ölçü İçinde Akıp gilmesi", "Okyanus A-kıntıları" konularına ait ayet-i celileri tarayarak her konuya ait birkaç ayet-i kerime göstermiştir. (sh.!77-185)
Hocaefendi daha sonra: "Müslümanların çeşitli alanlardaki Faaliyetleri" ne geçerek İlimlerin tamamına yakının İslâm alimleri tarafından bulunduğunu gündeme getirerek: "Hesap, Cebir, Geometri" ilimlerinin kurucusunun "Bettani" (Ebu Abdullah 858-929) olduğunu açıklamıştır. "Matematikte SIFIR'in icadı", "Fotoğraf Makinasının Asli, Mercekler, Saat Sarkacı" vb. icadların hepsinin mucidinin Müslümanlar olduğunu kaydetmiştir. (sh:185-186) Daha sonra; Sanatta İcad ve Keşiflerden; "Barut, Kağıt, Kimya ilmi, Tıp ilmi, Sağlık Kuralları, Makina ve Araçlar, Madenler, Baskı Makinası, Matbaa -ki matbaanın icadını Alman "Gutenberg"e bağlarlar. Halbuki Müslümanlar ondan dört yüz sene evvel yazı basmak usulünü öğrenmişlerdi. Körlerin Yazı Okuyabilmesi, Uçmak, Barutun Ateşli silahlarda Kullanılması, Haritacılık, Rasadhane ve Keşifler" konularının ilim öncülerinin müslümanlar olduğunu açıklamıştır.(sh:186-197) Daha sonra hocamız "Darvin Nazariyesinin İlmi Tenkitleri" başlığı altında İnsanın atasının Maymun olduğu Safsatasını ve bu safsatayı savunanların görüşlerinin ilmen çoktan iflas ettiğinin delillerini açıklamıştır. (Sh:193-209)
Daha sonra Hocamız: "Dinde Reform Düşüncesi" üzerine 1972 yılında yazılan bir yazıyı tenkit ederek; Reformcunun o reformist arzusuna vermiş: "Beş vakit namazın yerine yalnız Cuma'yı kılmayı Teklifi", Ama ne yazık ki(!) bir türlü maya tutturamamışlar. Bu çırpınışları hala da devam ediyor! İnşa'Allah Rabbi-miz onların bu çırpınışlarını boşa çıkaracaktır. Tabiidir ki onların kahrolmamaları da ellerinde değildir.(Sh.212-218)
Daha sonra "Kameri Ayların Tesbiti ve Ramazının Başlangıcı" konusunu işleyerek Ramazanın: "Hilal görüldüğü zaman oruç tutun. Hilâl görüldüğü zaman da Bayram edin. Eğer hava bulutlu ise -ay görülmezse- Şaban'ı otuz gün olarak tamamlayın" (Buhari ve Müslim) Hadisinin gerçeği burada ölçünün "Ru'yet" olduğunu açıklamıştır. Ru'yet'e aykırı söylenen tüm sözlerin boş laflar olduğunu, mü'minleri aldatmak için söylendiğini Laik bir devlette Diyanetin Dini konularda Mü'minleri bağlamayacağını, Diyanetin müslümanları Temsil yetkisinin olamayacağını belirtmiştir. Bu konuda üç Mezhep imamı arasında da her görüşün tüm müslümanların birlikte hareket etmesi gerektiği, Ancak Şafiilerin ufuklar konusunda ayrıldıklarını, onunda Kadı'nın vereceği hüküm dolayısıyla "İhtilaf-ı Metali"nin geçersiz olduğu ve tüm müslümanların aynı günde oruç tutması veya aynı günde bayram etmesi gerektiğini açıklamıştır. (sh.219-231)
Hocaefendi daha sonra "Resmin Şer'i Durumu"nu, çok detaylı bir şekilde izah etmiş, konu ile ilgili tartışmalara ilmi cevaplar vererek bu konuda bazı yazarların noksan, bazı yazarların ise yanlış anlamaları sonucu resmin şer'i durumu hakkında, farklı görüşlere sahip olduklarını belirtmiştir. (sh.232-253)
Daha sonra "Gayri Müslimlerle Münasebetlerimiz" konusunu işleyerek günümüzdeki anlayışların birçoğunun yanlı ve noksan olduklarını gündeme getirmiştir. (Sh.254-263)
Daha sonra "Muş'daki Hitabe" başlığı altında "Sosyalizm ve Komünizm" diye adlandırılan insan fıtratına düşman sistemler hakkında, Malazgirt'in tarihi zaferini kutlama sırasında yaptığı bir konuşma metnine yer verilmiştir.(sh.264-281)
Müellif daha sonra "Sigorta" konusunu işleyerek, İslâm'da sigorta olduğunu belirtmiş, Beytulmal'i örnek göstermiştir!. Ancak İslâm'ın ruhuna aykırı düşmeyen şartlar dairesinde tahakkuk etmesi şartıyla! (sh:282-284) Daha sonra "İslam'ı Hükümler tahrif edilemez" başlığı altında "Kadınlarla Musafaha" konusunu işlemiş; Na'mahrem kadınlarla tokalaşmanın yasaklığı hakkında ki sahih Hadis-i Şerifleri aktarmıştır. Modernizmin etkisi altında kalarak bu benzeri hadisleri kabule yanaşmayanların kulakları çınlasın! Bu tür zihniyet sahipleri acep kimlerin rızalarını kazanma yarışındadırlar? (Sh.285-288)
Hocaefendi daha sonra "Sün'i İlkah" ve "Dini nikah ve Belediye Nikahı" konusunu işleyerek; ikisinin ayrı nikahlar olduklarını, şartlarının ayrı ayrı olduklarını açıklamıştır. Çok ilginçte örnekler vererek konuyu izah etmiştir.(sh.292-295) Daha sonra "Talak" (Yani Boşanma) konusu işlenmiş ki, çok öz ve net bir şekilde işlenmiştir. (sh:296-331) Sonra "İslâm'da Alın Terinin Hakkı" başlığı altında; "İşçinin sorumlulukları, İşçinin Sosyal Hakları, İşçiye Ücret Ödeme Meselesi, İslâm'a göre Alınan Ücret Yapılan Hizmetlerle Mütenasip olmalıdır, Devletin sorumluluğu, İşçinin Refahı, Ücret Eşitliği, İşsizlik" konularını mükemmel bir şekilde açıklamıştır.(sh:332-345)
Kitap "Reşahat'tan bir kaside" ve onun tercümesi ile bitmiştir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; Kitabın yazarı olan alim, kendisi eser yazmayı düşünmediği halde, onun yazdığı makaleler toplanarak bir kitap haline getirilmiştir. Günümüz İslâm dünyasında ilme susayan ilim taliplilerinin bu gibi Ehl-i Sünnet Alimlerinin eserlerini okumaya, onlardan fayadalanmaya ne kadar muhtaç olduklarını bir anlayabilseler yok mu, çok şeylerin kendiliğinden halolunacağına inanıyorum! Allah (cc) ümmet içinde bu tür alimlerin eksikliğini nasip etmesin.
Allah (cc) daima bu tür fakihlerin sayısını artırsın, Fudayl bin lyad (rha)'in: "Allah'a yemin ederim ki, Alim hükümdara yaklaştığı kadar, Allah'tan uzaklaşır" dediği alimlerin değil yine Vehb bin Munebbih (rha)'in: "Hükümdarın hizmetine giren çok alimler vardır ki, Müslümanlara, kumarbazlardan daha fazla zararı dokunur." dediklerinin değil, Muhammed bin Seleme (rha)'nin: "insanın pisliği üzerine toplanan sinekler, hükümdar kapısında toplanan alimlerden hayırlıdır." dediklerinin değil!!! (İmam-ı Gazali, Kimya-i Saadet, sh:263. İst. Bas.Tr:1976. A. Arslan Tercemesi (rha). Allah bu tür koyun postuna bürünmüş alimlerin şerrinden hem gerçek ulemayı, hem de tüm müslümanları muhafaza buyursun. Amin. (Nizameddin Demir, Misak Dergisi, Sayı:92, sh:44-48. Yıl:1998)