İSLAMİ DEVLET DÜZENİ
Kitap takdim, önsöz, giriş ve üç bölümden meydana gelmiştir. Takdim yazısını yazan yazarımız (A.BULAÇ) o günkü kanaatlerini gündeme getirerek konu ile ilgili o meşhur hadis-i şerifi nakletmiştir: "Bir halifeye (devlet başkanına) biat etmeden ölen cahiliye ölümü üzere ölmüştür." Takdim yazısını yazan bu yazarımız bugün yine aynı inanca sahip olduğunu söyleyebilir mi? Yani dünya müslümanları için: "Bir Halifeye biat etmeden ölenlerin cahiliyye ölümü ile öldüklerine" mi inanmaktadır? Bu suale "Evet" diyorsa mesele yoktur. Aksi söz konusu ise;
1- Nakledilen hadis-i şerifin nesn edildiğine mi inanmaktadır?
2- Yoksa bu hadis-i şerif o gün sahih idide, son zamanlarda teknolojik ve bilimsel gelişmelerin ağır basması sonucu zayıf olduğu kanaati mi ortaya çıkmıştır?
3- Yoksa "Kur'an bize yeter, Hadis-i Şeriflere ihtiyacımız kalmamıştır" mı denilmektedir?
4- Yoksa, "Dünya Globalleşme" sürecini yaşarken biz hala "klasik fıkıh" görüşleriyle mi dünyaya bakacağız, çağdaş ve evrensel hukuk normlarına bakmayacak mıyız" mı denilmektedir? Bu sorulara verilecek cevapları doğrusu çok merak etmekteyiz! Halifenin varlığı ve buna bağlı diğer işlerin yerine göre "Farz-ı Ayın" veya "Farz-ı Kifaye" olduğu söylendiğine göre bu farzlarda "Reform" düşünen yazarımız diğer ibadetlerde de (Mesela: Namazda. Oruçta, Haccda, vb.) aynen böyle "reform" yapılmasını düşünüyorlar mı?
Kitabı ve önsözünü yazan yazarımız A. AĞIRAKÇA nerdeyse kitabın tanıtımını yapmış gibidir. Bizde önsözü olduğu gibi alıp daha sonra bazı ek ayrıntı bilgilerle kitabı sizlere tanıtmaya çalışacağız. İnşa' Allah...
"Cenab-ı Allah, Kur'an-ı Kerim'i Yeryüzünde uygulansın diye Rasülüne (sav)'e vahyetmiştir. İslam'i hükümlere uygun bir toplumun yer yüzünde mutlaka kurulu olması lazımdır. Bu Allah'ın emirleri gereğidir. Resul-i Ekrem (sav)'in Mekke'den Medine'ye hicretinden sonra kurduğu Devleti, Raşit Halifeler Kur'an ve Sünnet'in ışığında devam ettirmişlerdir.
Emeviler, Abbasiler ve Osmanlılar İslami devleti temsil ettiklerini söylemişlerse de bir çok hatalarla ve İslami çizgiden ayrılıp sünnetten taviz vermekle İslam Devletini on-sekizinci asra kadar getirdiler..... Batılılaşma adıyla koparılan büyük yaygara ve İslam Devletini yıkma gayelerini nihayet canavarca birinci Dünya Harbinin sonunda gerçekleştirdiler. Laik ve gayr-i İslam'i iş halkı, müslüman, kendisi batıcı bir sürü Devlet (Mısır, Suriye, Ürdün, Lübnan, Suudi Arabistan ve Türkiye....) türemiş oldu.
.... Özlemini duyduğumuz Vahiy Düzenine dayalı bir devletin kurulması ve kendi kendine her yönüyle yeterli olacak İslam'i bir Devletin kurulmasını içtenlikle arzuladığımız için böyle bir çalışmaya girdik. Allah'ın emridir, İslami bir Devlet oluşturmak zorundayız. Peygamberin metodunu uygulayarak, Kur'an ve Sünnete dayalı bir devletin oluşmasına çalışmak her müslümanın görevidir.
Biz bu kitapçığımızda bu devletin özlemi içinde olduğumuz için gücümüz nisbetinde kaynaklara inerek İslami Devlet'in bazı yönlerini araştırmağa çalıştık. Üç bölümde topladık kitabımızı...
Birinci bölümde İslamın doğuşundan önce Mekke'nin durumu ile Cahiliye Araplarının sosyal yaşantıları, Hz. Resül'ün risaletten önceki hayatı ve hicrete kadar müslümanların verdiği kavga... İkinci Bölümde Niçin İslam'i bir Devlet'e gerek vardır... İslami Devlet, Demokratik midir? Teokratik midir, yoksa her ikisinin de dışında bir rejim anlayışına mı sahiptir? Daha sonra Kur'an da Devlet Kavramı ile Hz. Peyameberin kurduğu Medine Devleti ve Resül-i Ekrem (sav)'in Medine'de hazırladığı Anayasaya dokunulmuştur....
"Resûl-i Ekrem (sav)'in vefatından, yirminci yüzyıla kadar geçen süre içerisinde "İslâm Devleti" tabiri hiç kullanılmamıştır. Bu süre içerisinde, İslâm fıkhını uygulayan yüzlerce devletin kurulduğu malûmdur. Mücerred bir mahiyeti ifade eden devlet, uyguladığı hukuka göre keyfiyet kazanır. Düzen (siyasi rejim) ise, hükümet tekniği ile ilgili bir kavramdır."
Genel olarak İslam Hukukunun önemli bölümlerinden olan İstişare ile Şûra meclisi İşlenerek, Ehl-i Hal ve'l Akdin İslam hukuku açısından durumu ile Asr-ı Saadetteki uygulamalar incelenmiştir... Ayrıca günümüzde arasıra İslam'ı anlamamış namazlı niyazlı müslümnlarla İslam'ı Kaynaklarından öğrenmek isteyenler arasında... (Yazarımız her ne kadar bu kelimeyi kullanmış olsa da ben bu kelimeyi kullanamıyorum. Zira görülmez mi ki; doktor hastasını tanıyıp mükemmel bir tedaviye başlamadan önce mutlaka sıhhatli bir teşhise ihtiyaç duyar. Teşhis tam olursa tedavi de o nisbette tam olur. Teşhis tam olmazsa tedavide tam olmaz. Aksine belki teşhis yanlış olduğundan tedavide çok zararlı olabilir!)
Son yıllarda büyük bir tartışma konusu olan "Dar'ul İslam ve Dar'ul-Harp" kavramları da İslami Kaynaklardan araştırılarak durum tam net bir şekilde açıklığa kavuşturulmuştur.
Üçüncü ve son bölümde İslam devletinde sosyal yapı işlenerek vatandaşlık durumları halk ve idarecilerin sosyal mevkileri ile ilişkileri ele alınmıştır. Nihayette kısacık olarak İslam Devletinin diğer devletlere karşı takınacağı politik duruma değinilerek kitaba son verilmiştir."
Yazarımız "Giriş" bölümünde İslami devletin gayesini şöyle izah etmektedir: "İslami devletin gayesinin en mühim özelliklerinden birisinin insanlığa mutluğun en gerçeğini tattırmaktır. Bu devletin idari şekli, batı ve batıcaların zihnindeki teokratik ve demokratik bir devlet değildir. Laik Avrupa anlayış ve düşünüşüne kafalarını şartlandıranlar İslami devletten bahsedilince papaların dini şahsiyetlerinden (kaynaklanan) devlet modeli akıllarına gelir. Dünyadan ilişkilerini kesmiş ruhban sınıfın idare ettiği teokratik devlet İslama taban tabana zıttır. Zira İslam'da bir ruhban sınıfı veya herhangi bir din adamı sınıfı olmadığı gibi böyle bir devlet ne Avrupa ıstılahlarındaki demokratik hükümet ve devlet şekli ile de aynı değildir. Demokrasi idaresinde yani Laik- Demokratik Kapitalist rejimlerde hakimiyet milletindir. Bu hakimiyet belli bir imkan ve çıkarlara sahip bir sınıfa verilmiş. Belli imkanlara sahip olmayanlar bu temsil hakkını elde edemezler. Ama İslami Devlette halkın mutluğu için birbirini sömürmesinler, ezmesinler, tepelemesinler, birbirlerine üstün bakmasınlar diye hakimiyet kayıtsız şartsız yegane kanun koyucu Allah'a aittir. Böyle bir devletin temeli, İslami temel vahyi düşünce olunca, insanlar arasındaki sosyal ve hukuki dengeyi en mükemmel bir şekilde sağlıyacak ve mutlu bir devlet ve mükemmel bir toplum kendiliğinden oluşacaktır." (Sh: IS-16)
Yazarımız birinci bölümün sonunda İslam'ın ilk döneminde işkenceye uğrayan müslümanlardan bir-kaç tanesinin İsmini ve çektikleri işkencelerin şekilleri üzerinde durmuştur. (Sh: 24.25.26.) İkinci bölümde Medine'ye hicretten bahsedilerek, Yapılan ilk nüfus sayımında Medine nüfusunun 10.000 civarında olduğu belirtiliyor. İlk yazılı bir Anayasanın hazırlanışından bahsediliyor. İsmine Medine vesikası da denilen bu anayasının 47 maddeden oluştuğu belirtiliyor. (Sh:45-60) Tabii günümüzde bu anlaşmayı kendi bozuk emellerine alet etmek isteyen bir kısım çağdaş gazeteciler, bu anlaşmanın (Bu kitapta) 23. maddesini her ne hikmetse hiç görmek istemezler! Biz bu maddeyi yinede gündeme getirmiş olalım bu vesile ile.
"Made:23 -Üzerinde ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah'a ve Muhammed'e (sav) götürülecektir." (Sh:56)
Diğer çok önemli bir hususta şudur: O gün mü'minlerin o günkü tüm müslümanları temsil yetkisi Allah'ın Resulü Hz. Muhammed (sav)'e verilmişti. Günümüzde böyle bir yola koyulanlar kimin adına bu işe koyuluyorlar? Bu yetkiyi onlara kim veriyor?" İslamla oyuncaklık olmaz! Eğer bu insanlar mükellefler sınıfından iseler İslam'la oynamayı değilde, Müslümanlar izzeti müşriklerin katında değil de; Allah (cc)'ın katında aramalıdırlar!
Yazarımız ikinci bölümde Genel olarak İslam Hukukundan bahsetmiştir. Okuyucularımızın bu bölümleri mutlaka okumaları kanaatindeyim. Zira çok mükemmel bilgiler arzedilmiştir. İnsanın taşıyamayacağı ağırlıkta yazılan "Kitab' us-Siyer' ul Kebir" kitabının yazarı İmam Muhammed (rha) hakkında yazarımız şu hakikatleri gündeme getirmitir..
"Dünyada ilk defa milletler arası hukuk sistemini ele alan Ebu Hanifenin Talebesi Muhammed İbn-i Hasan eş-Şeybani (H.132-199- Miladi:749-805) olmuştur. Bu gün her ne kadar bazı kimseler tarafından dünyada ilk defa Milletler arası Hukuk Konusunu inceleyenin Felemenkli Grotius (1583-1645) olduğu iddia ediliyorsa da, ondan dokuz asır evvel yazılmış ve hala elimizde bulunan Kitab'üs-Siret'ül Kebir, Dünya Hukuk tarihinde ilk defa İmam-ı Muhammed tarafından kaleme alındığı görülmektedir. Şimdi bu gerçek artık kabul edilmiş durumdadır. Nitekim B. Almanya'da "Şeybani Milletlet Arası Hukuk Cemiyeti" (Sheybanı soci-etyof internarional Law) adlı bir kuruluş meydana getirilmiştir." (Sh:76)
Ayrıca Yazarımız, İmam-ı Azam Ebu Hanife tarafından bir Akademi kurulduğunu bu akademide 40'a yakın fakihin görev aldığını, Ebu Hanefe'nin başkanlığında kurulan bu Akademi'nin "yarım milyona" (5OO.OOO)'e yakın hukuki meseleyi tartışarak karara bağladığını beyan etmektedir. (Sh:77) Yazarımız daha sonra İslam Hukukunun kaynaklan üzerinde durarak "Kur'an'dan başka delil tanımayız" diyen kuş beyinlilere güzel bir sofra yapmıştır. (Sh:80-103) Daha sonra yazarımız "İslam'da İdari Teşkilat konusunu işlemiştir. Konu işlenirken İcra'da Tefviz Veziri'ne yer vermiştir. Seksen öncesinde benimde kafamı bir hayli karıştıran bu husus; günümüzün heyecanlı gençleri içinde aynen geçerlidir! Kafa karıştıran bu konunun aslı şudur! Onu söyleyelim. Tarihte Selçuklular, Osmanlılar diye kurulan devletlerin meşru olmadıkları tezleri hararetle savunuluyordu ya! İşte onlardan bahsediyoruz. Bunların meşru olduklarını, Kur'an'da Vezarete dair Ayet-i Kerime'nin olduğunu biliyor muydunuz? İşte Ayet: Taha: 30. Sonra yazarımız Halifede aranan şartları ve görevlerini saymış, itaatin ve isyan etmenin sınırlarını çizerek; Devlet Başkanının seçimi üzerinde durmuştur. (Sh:122-142)
Yazarımız hemen arkasından "Hakimiyet" konusunu işlemiş, İslam'a göre Hakimiyetin çok farklı olduğunu vurgulamıştır. (Sh:142-1147) Daha sonra "Şura Meclisi" (ehl-i Hall-ve'1-Akd) konusu işlenmiş ve burada bir kavram kullanılmış ki; Ağırakça kardeşimizin böyle bir kelimeyi nasıl kullanmış olduğunu hala akıl erdirmiş değilim! "İslam, Mekke'de ideolojik bir hareket olarak ortaya çıktı." (Sh:158) İslam Vahyi bir hareket midir, yoksa ideolojik bir hareket midir? Gözden kaçırılarak yapıldığına inandığım böyle bir yanlışlığın böylece düzeltilmiş olacağı inancını taşıyorum. Yazarımız İkinci bölümü İslam Hukukunda Ülke Kavramı ile bitirmiştir. (Sh:167-170)
Yazarımız Üçüncü Bölümde; İslam devletinde sosyal yapı üzerinde durmuş; Müslümanlarla Zimmilerin haklarından bahsetmiş sonra "Harbiler" üzerinde durmuştur.
Daha sonra İslam devletinde "Eşitlik prensibi" üzerinde durarak "Devlet başkanı ile Halk arasındaki eşitlik", "Toplumda Halk arasında eşitlik", "Erkek Kadın eşitliği", "İslamda Hak ve Hürriyetler", "İnanç ve İbadet Hürriyeti" gibi konular çok güzel bir şekilde İşlenmiştir. (Sh: 192-200) Daha sonra yazarımız "İslam'da Devletler Hukuku" üzerinde de kısaca durmuş "İslam Devletinin Savaş Politikası" ndan bahsederek İslamda savaşın şu amaçlarla yapılacağına işaret etmiştir: "İslam'da savaş sırf Allah (cc) içindir. Yeryüzünde Allah'ın nizamını hakim kılmak ve mü'minleri dinlerinden döndürecek fitnelerden korumak içindir. Bu hedeflerden başka yollarda yapılan savaşlar, İslam'ın nazarında gayr-i meşrudur. İslam ayrıca kabul eden herkes ile de devamlı olarak barış yapar ve barışçı bir politika güder..." diyerek kitabını bitirmiştir. (Sh:204-205)
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Yazarımız Ahmed Ağırakça'nın her makalesinin nasıl hararetle okunduğunda her okuyucu hem fikir ise; Bu kitabın da aynı şekilde hararetle okunacağında da hiç şüphemiz yoktur. Kitap yirmi yıllık bir baskıya sahip ilaveli ve yeni baskısının olup olmadığını bilemiyoruz. Ama İslam'ın dünya görüşünün varolduğunu öğrenmek için mutlaka böyle bir kitabın veya buna benzer bir kitabın okunması gerektiğine inanıyoruz. Bu kitabın okunması içinde hiç tereddüt duymadan tüm okuyucu kardeşlerimize tavsiyede bulunuyoruz.