İSLAMİ HAREKETİN MAHİYETİ
Yusuf KERİMOĞLU
Bu ay sizlere tanıtımını yapacağımız kitap
“İslami Hareketin Mahiyeti”
adlı bir kitaptır. Kitabın yazarı yıllarca fıkhi konularda yapmış olduğu ilmi
çalışmalarla kendisini bu sahanın uzmanı ve otoritesi olduğunu dünya
Müslümanlarına kabul ettirmiş olan
Yusuf Kerimoğlu hoca efendidir. Bu kitabı
okuyan bir Müslüman kitabı bitirdikten sonra hangi gurubun İslami gurup
olduğunu, hangi cemaatin İslami cemaat olduğunu, İslami cemaat olmanın şartları
ve rükunları nelerdir? Eminim ki bu konularda çok rahat bir şekilde kendi
kararını kendisi verebilecektir.
Kitaba böyle bir ismin verilmesi ve içerik olarak böyle
bir kitabın yazılması elbette ki bir ihtiyaca binaendir. Daha doğrusu son iki
asırdır dünya Müslümanlarının içine düştüğü girdapta sapla samanı birbirine
karıştırdığı böyle bir zamanda böyle bir kitabın kaleme alınmış olması zaruret
haline gelmiş olmasındandır. Dünyanın çeşitli beldelerinde ve çeşitli
bölgelerinde yaşayan müslümanlar yalnız kendilerinin İslami bir gurup
olduklarını veya İslam’i bir cemaat olduklarını ve hem de İslam’ı yalnız
kendilerinin temsil ettiklerini, dolayısıyla diğer cemaatlerin İslami cemaatlar
olmadıklarını, batıl yolda olduklarını, hatta biraz daha ileri giderek küfürde
ve şirkte olduklarını iddia eder olmuşlardır!!! Oysa bir hareketin veya bir
gurubun veya bir cemaatin İslami olup olmadığı, İslami olması için hangi
şartları taşımaları gerektiği üzerinde fazla kafa yormadıkları bir vakıadır.
Maalesef günümüzde;
“İslami cemaat nasıl oluşur, hangi şartları taşıması
gerekir? Rükünleri nelerdir?” gibi suallerin cevapları Ehl-i Sünnet
kaynaklarında aranarak verilmiş değildir. Mesela mescitlerde herhangi bir vaktin
namazını eda edebilmek için bir araya gelen Müslümanların bir cemaat
oluşturabilmeleri için bir imama uymuş olmaları şarttır. O müslümanların “Cemaat
olduk ve cemaatle namaz kıldık” diyebilmeleri için önlerinde mutlaka bir
imamlarının bulunması şarttır. İmama uymuş, imama bağlanmış olmak için de ilgili
Müslümanların samimi bir niyetle imama uymaları şarttır. “İslam cemaati”
olduklarını söyleyen cemaatlerinde aynen böyle olması şarttır. İşte
tanıtacağımız bu kitapta aklınıza gelebilecek bu konularla ilgili her türlü
sorunun cevabını burada bulabileceğinizi söylememiz mümkündür. Kitabın önemi hem
özellikle seçilmiş olan konusundan, hem de yazarının konulara hakim bir otorite
oluşundan neşet etmiştir. Hemen şu hususu da belirtelim ki, bu kitap “Misak
mecmuasının” abonelerine ücretsiz olarak dağıtmış olduğu hediye bir kitaptır.
Biz sözü fazla uzatmasan kitapla ilgili tanıtımımıza geçebiliriz.
Kitap bir “Takdim”, bir “Önsöz”
ve Üç bölümden meydana gelmiştir.
Birinci Bölümde;
“Cahiliyye Devrindeki Genel Manzara”, “Mekke'deki Mücadelenin
Ana Esasları”, “İslâmın Temel Hedefi”, “Durum Tesbiti ve Dar Anlayışı”, “Hayatın
Manası: İman ve Cihad”
İkinci Bölümde; “Siyasi Sisteme Giriş”, “Adil Siyasetin Temeli: Velayet ve
Adalet”, “Yönetim ve Siyasi Vekâlet”, “İslami Cemaatin Temeli: Şûra”, “Hisbe
Sistemi ve Önemi”, “Kaza Muhkem Bir Farzdır”, “Mali İbadetlerin Edası ve Amil'in
Görevleri”
Üçüncü Bölümde; “Sosyal Sistemimizin Rükünleri”, “Birinci Rükün: Güzel Ahlak ve
Edeb”, “İkinci Rükün: Vazife ve Mesuliyet Şuuru”, “Üçüncü Rükün: Haberlerin
Tahkik Edilmesi Şarttır”, “Dördüncü Rükün: İtidal Üzere Olmak Vaciptir”,
“Beşinci Rükün- Mülayemetle Hareket Esastır” gibi başlıklar altında yüzlerce
konu işlenmiştir.
Yusuf Kerimoğlu hoca efendi, kitabının başına her okuyucunun çok hoşuna
gideceğinden, memnun olacağından emin olduğum bir “önsöz” koymuştur. Öyle ki bu
önsözde sanki kitabın içeriği hakkında özet bilgi verilmiştir.
“Allah’a kul olma şuuru ve ibadet” başlığı altında aynen şu cümleler yer
almıştır : “Kelime-i Şehadet getirirken: "- Bütün ilahları (Tağutları)
reddettiğimizi, yalnız Allahû Teâla (cc.)'ya iman ettiğimizi, Peygamberimiz
efendimizin (s.a.s.) önce "Allah'ın kulu", sonra "O'nun Resulü" olduğunu kalben
tasdik edip, dilimizle ikrar ediyoruz". İslam'ın bütün emirleri ve nehiyleri, bu
mahiyet ile açıklanabilir. Esasen bu keyfiyetteki bir tasdik ve ikrar; ferdin
hayatına hakim olmadığı süre içerisinde, hidayet söz konusu değildir.
Kelime-i Şehadet getiren bir kimse; küfür ahkamına razı oluyorsa, kalbi tasdik hakkı ile
mevcut değildir. Zira o kimse Allahü Teala (cc) ile birlikte, küfür ahkamını
icra eden tağuti güçlere de inanıyor demektir. Halbuki Kur'an-ı Kerimde: "-
Andolsun ki biz her kavme: "-Allah'a iman edin, tağuta kulluk etmekten kaçının"
diye (tebligat yapması için) bir peygamber göndermişizdir." (En Nahl Sûresi,
Ayet: 36) hükmü beyan buyurulmuş ve insanlar uyarılmışlardır. Tağut'a iman eden
ve O'nun yönetimini meşru sayan bir kimse; velev ki alnı secdeden kalkmasa bile,
ibadet etmiş sayılmaz.
Çünkü her ibadette aranan ilk şart, sahih
bir imandır. Nitekim İslâm uleması: "- İbadette aranan ilk şart, ferdin müslüman
olmasıdır. Zira kafir ibadete ehil değildir" hükmünde ittifak etmiştir. (sh:14-15)
“Cahiliyye devrindeki genel manzara” başlığı altında o güne gelinceye Arabistan
ve çevresinde hakim olan “Mecusilik”, “Yahudilik” ve “Hırıstiyanlık” gibi dinler
hakkında bilgi verilmiş; Mekke’ye ilk putun nasıl sokulduğu nakledilmiştir. (sh:25-35)
“Mekke mücadelesinin ana esasları” başlığı altında
“Daru’n- Nedve” den
bahsedilmiş, Peygamberimiz Efendimiz (SAV)’in kendisine vahiy gelmeden önce dahi
bu Mekke parlamentosu sayılan
“Daru’n- Nedve” ye girmediği (sh:36), Efendimizin
(sav) hicretine sebep olan ölüm kararının bu binada alındığı hassaten
belirtmiştir. (sh:38) Daha sonra Rasul-i Ekrem (sav) ile Mekke müşrikleri
arasındaki amansız mücadelelerden bahsedilmiş,(sh:38-52) Rasul-i Ekrem (sav)’in
hicretinden ve Hicretin hükümleri dile getirilmiştir. (sh:54-57)
Daha sonra İslamın temel hedefleri üzerinde durulmuş ve
şeriatın maksatları kabul edilen beş emniyet misaller verilerek açıklanmıştır. (sh:58-78)
Akıl emniyetinin sağlanamaması neticesinde, İdeolojik sistemlerde geleceğe
hükmetme tutkularının ve
"Mahfuz Şeyh" teorilerinin hortlatıldığı vurgulanmıştır.
(sh:71) “Durum tesbiti ve dar anlayışı” başlığı altında
“Daru’l-Harp ve Daru’l-İslam”
(sh:79-86) konuları o kadar muazzam işlenmiş ki selim akıl sahibi bir mü’minin
“ben bu konuyu okudum ancak anlayamadım” demesi mümkün değildir. Ayrıca Osmanlı
İslam devletinin son Şeyhülislamı Mustafa Sabri (Rh.a) Efendinin konuya ait
genel hükümleri usule uygun bir şekilde nakledilmiş; özelde ise Türkiye’nin
durumuna has hususi fetvayı vererek son noktayı koyduğu, nakledilmiştir.
“Hayatın manası : İman ve cihad” başlığı altında cihadın tarifi, çeşitleri ve
şartları üzerinde durulmuş, bu konularda takip edilmesi gereken hususlar çok
güzel şekilde izah edilmiştir. (sh:87-94)
Kerimoğlu hoca efendi;
“Siyasi sisteme giriş” başlığı
altında “devlet”, “siyaset”, “otorite”, “egemenlik” kavramlarını Kur’an-ı
Kerim’den Peygamberler (sav)’in hayatlarıyla ilgili bölümleri ayetlerle izah
etmişlerdir. (sh:99-107) Daha sonra “Adil Siyasetin Temeli: Velayet ve Adalet”
başlığı altında “velayetin ve adaletin” tarifleri yapılmış, “mü’minlerin
birbirlerinin velileri olduğu”, “Siyasetin çeşitleri”, “Tağuti güçlerin mü’mimler üzerinde velayet hakkı olmadığını” çok güzel bir şekilde muteber
kaynaklarımızdan şer’i delillerle izah etmişlerdir. (sh:108-116) Ayrıca bu
izahlar yapılırken Rasul-ü Ekrem (sav)’in Efendimizin cemaatin önemi ile ilgili
şu mübarek tavsiyeleri de ihmal edilmemiştir :
“Dünyanın ücra bir köşesinde bile
olsa, üç kişinin içlerinden birini kendilerine emir tayin etmeden yaşamaları
helal olmaz.” (İ.Ahmed,Müsned,C/2, sh:177) Hz. Ömer (r.a)’in
“Muhakkak ki İslam
İslam olmaz cemaat olmadıkça, cemaat cemaat olmaz, emir olmadıkça, emir emir
olmaz, ona itaat olmadıkça” Daha sonra “ Yönetim ve Siyasi Vekalet”
kavramlarının tarifleri yapılmış, konular çok güzel bir şekilde herkesimden
mükellefin anlayabileceği sadelikle izah edilmişlerdir. Hele hele İslami
ulemasının “Bey’at farzdır” dediği unutulmaya yüz tutmuş olan “Bey!at” kavramı
çok net bir şekilde izah edilmiş; Bey’atın kitap, sünnet ve sahabe-i kiram’ın
icmaı ile sabit olan bir amel olduğu vurgulanmış, “Bey’at’ın farz olabilmesi
için, İslam’i bir yönetim şarttır” iddiasının delilden yoksun olduğu kaynaklar
zikredilerek reddedilmiştir. (sh:122)
“İstilaya Uğrayan Müslümanlar” başlığı altında
günümüz Müslümanlarına asırlar önce yaşamış İslam ulemasının çok güzel bir
reçetesi sunulmuştur. Şöyle ki; “ Hanefi fükahası: "- Eğer görev verecek bir
ûlû'lemr yoksa veya kendisinden görev alınacak bir yetkili yoksa nasıl hareket
edilecektir?" suali üzerinde hassasiyetle durmuştur. Ibn-i Nüceym'in "El Bahrû'r
Raik", İîbn-i Hümam'ın "Fethû'l-Kadir" ve İbn-i Abidin'in "Reddü'l Muhtar"
isimli kıymetli eserlerinde, gayr-i müslimlerin istilâsına uğrayan İspanya'nın
(Endülüs'ün) durumu misal verilerek, şu tavsiyede bulunulmuştur:
"- Orada
Müslümanlar mahkûm durumda, gayr-i Müslimler ise hakim durumdadırlar. Bu durumda
ne yapılmalıdır? Gerekli olan müslümanlara aralarından birine Ûlû'lemr (Harp
emiri) görevini vermeleridir. Hepsinin onda ittifak etmeleri vaciptir.
Seçtikleri bu kimse; kadı (Hakim) tayin eder. Böylece kendi aralarında vûkû
bulan hadiselerin (ihtilafların) mahkemeye intikâli sağlanır. Yine buralarda
kendilerine Cum'a namazı kıldıracak bir imam nasbederler" Dikkat edilirse;
müstevli kafirlere İslâm toprağını terketmemek için, acilen alınması gereken
tedbir izah edilmiştir. İbn-i Abidin:
"- İnsanın mutmain olduğu ve kabul
edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikametinde amel edilmelidir"
(İbn-i Abidin-Redd'ül Muhtar Ale'd Dürril Muhtar ist: 1985 C: 12 Sh:) demiştir.
Burada önemli olan hususlardan birisi de; Endülüs işgal edildiğinde, Mısır'da
"Halife" vardır. Buna rağmen ayrı bir emir seçiminden söz edilmiştir. Günümüzde
aynı hal, değişik bir şekilde gündemdedir. Müslümanların, kendi içlerinden en
ehil olana velayetlerini vermeleri ve İslam’ın hükümlerini hakkı ile eda
etmeleri şarttır.” (sh:124)
Yusuf Kerimoğlu hocamız
“Otorite Boşluğu Kabul
Edilemez” başlığı altında hareketin asıl yapısını şu cümlelerle vermiştir:
“İslâm dini; küfrü ve nifakı ne ölçüde tehlikeli bulmuş ve yasaklamışsa, toplum
hayatında otorite boşluğundan doğan kargaşayı da o ölçüde tehlikeli bulmuştur.
Bazı âlimler "- Zalim bir hükümdarın emrinde geçen altmış yıl, hükümdarsız geçen
tek bir geceden daha hayırlıdır" (El Harrani-Es Siyasetu'ş Şer'iyye-Beyrm ty Sh:
139) demişlerdir. Siyasi vekâlet; en küçük toplum birimine kadar, her yerde aynı
öneme haizdir. Ebû Said El Hudri (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Resûl-i
Ekrem (s.a.s.) "- Üç kişi sefere çıkarlarsa, mutlaka içlerinden birini emir
(imam) tayin etsinler" (Sünen-i Ebû Davud- ist: 1401 K. Cihad: 80) emrini
vermiştir. En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün toplumları; ihtilâftan,
çekişmekten, zaman ve güç kaybından kurtarıp birlikte ve süratle hareket etme
imkânına kavuşmalarının yegane prensibi budur. Ayrıca
"İmamet-i Suğra" ve
"İmamet-i Kübra" arasındaki farkı kavramakla mükellefiz. Hevâ ve heveslerine
göre yaşayan kimseler, hesap günü şuurundan hızla uzaklaşma ve imtihanı kaybetme
durumundadırlar. Dolayısıyle "Zerre miktarı hayrın ve zerre miktarı şerrin"
hesabının sorulacağı güne hazırlanan mü'minlerin “siyasi vekâlet ve be'yat”
konusunda hassasiyet göstermeleri farzdır. "Velayet-i Fakih" esasında, İslâm’i
cemaatin kuruluşunda temel rükündür.” (sh:125)
HİSBE SİSTEMİ VE TEBLİĞDE USUL MESELESİ
“Hisbe Sistemi ve Önemi” başlığı altında İslam’ın temel
müesseselerinden biri olan “Hisbe” teşkilatının önemine dikkat çekilmiş,
Müslümanların, İslam’ın emir ve nehiylerini tebliğ ederken uyulması gereken
usulü en güzel şekilde ifade etmişlerdir. Elbette bu görevleri yapacak
muhtesiplerin belli özelliklerinin ve bu görevleri ifa ederken uymaları gereken
şartların olduğunu bu şartlara uyulması gerektiği üzerinde durulmuştur. Zira
“tebliğ yapacağım diye” ortaya çıkıp tebliğ usulüne uymayan davranışlarda
bulunmak isteyen kimselerin varlığı malumdur. Pek tabiidir ki bu yanlış usulün
temelinde henüz “Hisbe Teşkilatını” ve onun görev, yetki ve sorumluluklarını
kavrayamama hastalığı yatmaktadır.
“ Kuran-ı Kerim'de: "—İnsanları Allah'a davet eden, salih ameller
işleyen ve "—Ben şüphesiz müslümanlardanım" diyen kimseden daha güzel sözlü kim
olabilir? Ne (her) iyilik, ne de (her) kötülük bir olmaz, sen kötülüğü (münkeri)
en güzel yol ne ise, onunla önle!.. O zaman görürsün ki, seninle arasında
düşmanlık bulunan kimse bile, sanki yakın dostun olmuştur"( Fussüet
Sûresi:33-34.) hükmü beyan buyurulmuştur. Şurası muhakkaktır ki; insanları hayra
çağırmak, iyiliği emretmek (Emr-i bi'l ma'ruf) ve onları kötülükten (münkerden)
vaz geçirmeye çalışmak; ilim ve ihlâs isteyen salih bir ameldir. Her insanın "Emr-i
Bi’l Ma’ruf, Nehy-i Anil münker" hizmetini edâ etmesi mümkün değildir. İslam
uleması; bu hizmeti edâ edebilecek kimselerde, zaruri olarak bulunması gereken
vasıflar üzerinde durmuşlardır. İttifak ettikleri şartlar şunlardır:
1. İlim!.. İnsanları hayra çağırmak, iyilikleri emretmek ve kötülüklerden vaz
geçirebilmek için ilim şarttır. Zira bilgisi olmayan kimselerin "Emri Bi'l
Ma'ruf” yapması caiz olmaz.
2. Sabırlı ve halim-selim olmak!.. İbn-i Abidin: "iyiliği emreden kimse,
karşısındakinin sözden anlamayacağını, kötülüklerinden sözle, fiil ile
vazgeçmeyeceğini, hatta onu men etmeye kudreti olan hükümete, kocasına ve
babasına bildirmekle dahi yola gelmeyeceğini bilirse, bu vazifeyi yapmak yine de
kendisine lâzım gelir. Ancak terk ettiğinden dolayı günaha da girmez: Fakat
iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak yine de efdaldir. Velev ki, dövüleceğine
veya öldürüleceğine kalbi kanaat getirsin!.. Çünkü şehid olur. Allahû Teâla(c.c):
"—Namazı dosdoğru kıl!., iyiliği emret, kötülükten vaz geçirmeye çalış!. Sana
(bu emir ve nehiy sebebiyle) isabet eden her şeye sabret. Çünkü bunlar kati
surette farzedilen umurdandır" (Lokman Sûresi:17) buyurulmuştur. Yani, iyiliği
emrettiğin vakit, sana bir hakaret ve tecavüz vaki olursa sabret!. Şüphesiz bu,
umurun azim olanlarındandır. Yani hak olan işlerindendir. Bazıları bunu farz
olan işlerdendir" diye tefsir etmişlerdir. Bahsin tamamı Fusül" dedir" diyerek,
bir inceliğe işaret etmiştir. Sabretmeyen ve katı yürekli olan kimselerin; "Emri
Bi'l Ma'ruf” yapmaları, husumetlere sebep olabilir.
3. Emr-i Bi'l Ma'rufu; sadece Allahû Teâla (c.c.)'nın rızası ve ilây-ı
kelimetûllah niyetiyle yapmak şarttır. Bu olgunluğa erişemeyen kimse, öncelikle
nefsine ağırlık vermelidir.
4. Mükellefin; iyiliği emrettiği ve kötülükten vazgeçirmeye çalıştığı kimseye
karşı, şefkatli ve mülayim olması şarttır.
5. Kişinin; emrettiği ma'rufu, önce kendi nefsinde yaşaması esastır. Allahû
Teâla (c.c.)'nın "—Ey iman edenler!.. Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz?
Yapmayacağınızı söylemeniz, şiddetli bir buğzu davet etme noktasında, Allah
indinde büyüdü" (Es Saf Sûresi:2-3) ihtarını dikkate almak şarttır. Mükellefin,
nehyettiği kötülük için durum farklıdır. Aynı kötülüğü kendisi yapsa bile , yine
de muhatabını nehyetmesi gerekir.
Çünkü esas olan kötülüğü hem kendisinin terketmesi, hem de muhatabını ondan vaz
geçirmesidir. Birinin terki, diğerinin edasını iskat etmez. İzah ettiğimiz bu
beş vasıf, Feteva-ı Hindiyye'de zikredilmiştir. (Şeyh Nizamüddin ve Bir heyet
-A.g.e. C:5 Sh:352-353.)
İnsanları hayra çağırmak, iyilikleri emretmek ve
kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmak; hem ferdi, hem içtimai bir görevdir. Allahû
Teâla (c.c); bu salih amel için gayret sarfeden, bir cemaatin (ümmetin)
bulunmasını emretmiş ve o cemaati müjdelemiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) "Hisbe
Teşkilâtını" kurarak; hayra çağırma, iyiliği emretme ve kötülükten vaz geçirmeye
çalışma hizmetini muesseseleştirmiştir. Muhtesib'lerin görevi budur. Ayrıca
Resûl-i Ekrem (s.a.s.)'in:
"— İnsanlara ancak emir vaaz-ü nasihat eder veya emir
tarafından görevlendirilmiş bir kimse!.. Üçüncüsü ancak mürai (riya ve gösteriş
yapan) kimse olur" (Mansur Ali Nasıf - Tac Tercemesi İst: 1976. Eser Yay. C:l Sh:lll.
Had. No: 127.) buyurduğu bilinmektedir. Meseleyi bu açıdan ele alan fûkaha:
"Hangi emr-i bi'l ma'ruf kimin vazifedisir? sualini, şu şekilde
cevaplandırmıştır: "—El ile yapılacak "İyiliği emretme " (Emr-i Bi'l Maruf)
âmirlerin vazifesidir. Dil ile emr-i bi'l ma'ruf yapmak ise, âlimlerin
görevidir. Kalb ile emr-i bi'l ma'ruf yapmak ise avamın vazifesidir." (Şeyh Nizamüddin ve bir Heyet - A.g.e. C:5 :353.) ………..
Dört Halife devrinden sonra teşekkül eden İslâm Hükümetlerinde ise
Muhtesiplik teşkilâtı genişlemiş ve çeşitli görevleri içine almıştır.
Osmanlı Devleti, idarî ve şer'î teşkilâtında, kendinden evvel gelen İslâm
Hükümetlerini taklit etliği için, ihtisap işinde de böyle yapmıştır. Hükümet
tarafından nereye bir Kadı gönderilmişse, orada bir de Muhtesip
bulundurulmuştur.
Muhtesiplik dini bir görev olduğundan, bu görev ancak itibar sahibi olan, ilim,
dine bağlılık (vera) ve güzel ahlâk sıfatlarıyla sıfatlanmış kişilere verilirdi.
Muhtesiplere yol göstermek üzere çeşitli asırlarda birçok
kitaplar yazılmış, sağlam esaslar konulmuştur. Bu kitaplardan bir kısmının
konusu, halka vaaz ve nasihatten, Namaz gibi, İslâm’ın şartlarından olan
ibadetlere teşvikten ibarettir. Diğer bir kısmı da, bunlarla birlikte, dünya
işleri ile, memleketin nizam ve asayişi ile ilgili konulan da içine almaktadır.
Hepsinde ortak olan esas ise "iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak"
ilkesinin tabi olduğu hükümleri belirtmektir ki, bizi asıl ilgilendiren de
hisbe'nin bu yönüdür.
Muhtesibin görevi, nerede ve her ne şekilde olursa olsun, münkeri gördüğü zaman,
onu bertaraf etmeğe çalışmasıdır. Her kim bir münkeri görüp de sükût ederse
mâsiyet işlemiş olur. Şu var ki, bu görevin yerine getirilmesinde şeriat beş
mertebe tayin etmiştir. Bu konuda, Şeyhülislâm Haydarîzade İbrahim Efendinin
Sebülürreşad'da yayınlanmış makale serisine bakılmalıdır. Bu beş mertebeye bir
bakalım.
1-Ta'rif (etraflıca anlatıp bildirme)
2-Kelâm-ı leyyin iradiyle mev'ize (güzel sözle nasihat)
3-Ta'zir ve ta'nif (Şiddetli azarlama, tekdir)
4-Şiddet kullanmak suretiyle menetmek. Meselâ çalgı ve işret aletlerini kırmak.
5-Tahvif ve darb (korkutma ve dövme ile menetme.)
Başlangıçta muhtesipler, ilk dört mertebeyi, yerine göre
kendi reyleriyle uygulayabilirler, ancak beşincisi için imamdan izin almaları
gerekirdi. Daha sonra ise, birinci ve ikinci mertebeler hariç, diğer üç mertebe
izne tabi tutulmuştur. Çünkü şiddet kullanarak yapılan uyarma ve tenbihler, yine
şiddetle mukabele görebilirler. Bu takdirde de muhtesibin hayatı tehlikeye
girebilir veya fayda umulan işten, hiçbir netice alınamayabilir. Halbuki
şeriatta "İyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma" görevi, sonunda bir fayda elde
edilmesinin muhakkak görüldüğü hallerde uygulanır. Böyle bir fayda muhakkak
görülmüyor, hatta tehlike seziliyorsa, muhtesip mazurdur ve şiddet kullanmaktan
kaçınması gerekir. Burada, eğitim metodlarına sosyal şartların ne derece etkili
olduğu görülmektedir.
Aynı şekilde muhtesip, Müslümanların yaşadığı her yerde, onların Cuma namazları
için camiye gitmelerine dikkat eder, sayıları kırkı geçen topluluklarda bir
cemaat teşkilâtının kurulmasını sağlardı.” (sh:138-143) Muhtesiplik konusunda
aktardıklarımız İslam devletinde ki uygulamalardır. İslam devletinde son derece
hassas ve kısıtlı olan bu uygulama acaba istila altındaki beldelerde nasıl
yapılmalıdır? Bu husustaki düşünceleri kardeşlerimizin takdirine bırakıyorum.
Zira istila altında yaşayan bazı kardeşlerimiz muhtesiplik görevlerini eda
ederlerken “münker fiili işleyen münkirleri gördükleri yerlerde gırtlaklarını
sıkarak” yapabilirlermiş!!!
“Kaza muhkem bir Farzdır” başlığı altında “Teşri hakkı ve
İhtilafların çözümü” konusu çok güzel bir şekilde gündeme getirilmiş,
“Ulu’l-Emr” kavramı en güzel bir şekilde açıklanmıştır. (sh:152) Oysa kaza
sistemi ve müessesesi nice Müslüman tarafından unutulmuş bir farzdır. “Azınlıkta
Kalan veya İstilaya Uğrayan Müslümanlar da Kaza Sistemi Kurmak Zorundadırlar”
başlığı altında aşağıdaki şu malumat verilmiştir.
“Müslümanların azınlıkta olduğu veya, gayr-i müslimlerin galip
bulundukları ülke'de; Müslümanlar nasıl hareket edeceklerdir? Zira küfre rıza
gösterme ve küfür ahkâmına tabi olma hakları yoktur. Bu hususta farklı
rivayetler vardır. İbn-i Abidin: "Fetih'te bu konuda şöyle denilmektedir: Eğer
görev verecek sultan (Ulû'lemr) yoksa veya kendisinden görev alınacak bir
yetkili bulunmazsa —ki bazı Müslümanların yaşadığı bölgelerde olduğu gibi— o
bölgelerde gayr-i müslimler hakim olmuşlar, rnüslümanlar bir bakıma azınlıkta
kalmışlar veya Müslümanlar mahkûm durumda, gayr-i müslimler hakim durumdadırlar.
Kurtuba'da bugün olduğu gibi. Bu durumda ne yapılmalıdır? Gerekli olan,
Müslümanların kendi aralarından birine bu görevi vermeleridir. Onda ittifak
etmeleri vaciptir. Onu kendilerine imam olarak seçerler, o da kadı tayin eder.
Böylece kendi aralarında vuku bulan hadiselerin yargı organlarına aktarılması
sağlanmış olur. Yine buralarda kendilerine Cum'a namazı kıldıracak bir imam
nasbederler." İnsanın mutmain olduğu, kabul edebileceği görüş de bu olsa gerek.
Bu görüş istikametinde amel edilmelidir" (Ibn-i Abidin-Reddüî Muhtar Ale'd
Dürril Muhtar-îst: 1985 C:12, Sh:145.) hükmünü zikretmektedir. İbni Abidin'in:
"İnsanın mutmain olduğu, kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş
istikametinde amel edilmelidir" demesinin sebebi; bazılarının gayr-i Müslimlerin
tayin ettiği kadı'lara müracaat edebileceği yolundaki görüşlerini reddetmek
içindir. Hanefi fûkahası;
"istila anında mü'minlerin kendi içlerinden bir İmam
seçmelerinin vacip olduğunda müttefiktir. İstilâya uğrayan bir İslâm beldesi
derhal "Darû'l Harp" durumuna geçmez. Ancak orada küfür ahkamı îcra olunur ve
orada İslâm ahkamı ile hükmedilmez, Müslümanlar kendi içlerinden seçtikleri
Kadı'ya müracat etmezlerse Darû'l Harbe dönüşür." (El Kuhistani-Camiû'r
Rumuz-İst:1300 C:2 Sh:311. Ayrıca Feteva-i Bezzaziye (Fetvea-ı Hindiyye'nin
Hamişinde) Beyrut: 1400 C:6) Dikkat edilirse burada
"Müslümanların kendi
içlerinden seçtikleri kadı'ya müracaat etmemeleri" hassaten zikredilmektedir.” (sh:153-154)
Daha sonra
“Kadı tayininin Hükmü”, “Kadıların
Vazifeleri”, “Kadı’nın maaşını Nereden Alacağı”, “Kadı’ların Tarafsızlığı”,
“Muhakeme Usulü”, “Dava”, “Davanın Tarifi ve Mahiyeti”, “davanın Hükmü”,
“Davaların Ne Zaman Sonuçlanacağı”, “Hakem tayin Etmenin Hükmü” vb. ıstılahlar
çok mükemmel bir şekilde her yerde bulamayacağınız bir şekilde izah
edilmişlerdir. (sh:159-178) Bu konuyla ilgili olarak sonuç olarak şu
söylenmiştir: “Kaza Sistemi Olmayan Bir Hareket, İslami Hareket Değildir.” (sh:179-180)
“Mali İbadetlerin Edası ve Amil’İn Görevleri” başlığı altında “Amilde aranan
vasıflar”, “Beytü’l Mal’ın Gelirleri ve Sarf Yerleri” gibi konular izah
edilmiştir. (sh:181-186)
Yusuf Kerimoğlu hoca efendi; daha sonra
üç esas yedi prensip
üzerinde durarak bu
hususları maddeler halinde tek tek izaha gayret etmişlerdir. (187-216)
Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür. Asrımızın fakihi
kabul edilen Yusuf Kerimoğlu hoca efendi; diğer çalışmalarında gösterdiği
ihlaslı başarıyı bu eserinde de ortaya koymuştur. Kitap çok sade ve çok akıcı
bir üslupla kaleme alındığı için her kesimden ve her seviyeden insana hitap
etmektedir. Kitap okunduğu zaman anlatılmak istenen her şey anlaşılmış oluyor.
Bir cemaate “İslam’i cemaat” denilebilmesi için zaruri yapı çok ince noktalarına
kadar izah edilmiştir. Kaza sistemini oluşturmayan hareketlerin hiçbirisinin İslam’i hareket olamayacaklarını ancak ve ancak “İslam yanlısı hareketler”
olabilecekleri beyan edilmiştir. Bu kıymetli eser okunduğu zaman Medineyi arzu
eden mü’min kardeşlerimizin önce Mekke’lerini kurmaları gerektiği ayan beyan
ortaya çıkmaktadır. Rabbim cümle “Ümmet-i Muhammed”i Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat
yolundan ayırmasın. Allahü Teala (cc)’ya emanet olunuz. AMİN…
(Misak Dergisi, Nizameddin
DEMİR)
Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi
30/10/05
![]()
Abdullah AZİZ