Muhterem  Hocam  Hüsnü  Aktaş  Efendiye!                                   

     Allahü  Teala (c.c)'ya  hamd-ü  sena,  Alemlere  rahmet  olarak  gönderilen  Efendimiz  Peygamberimiz  Hz.  Muhammed (s.a.v)'e,  Ehl-i  Beyt'ine,  Ashab-ı  Kiram'ına   salat-ü  selam  ve  tüm  mü'minlere  hayır  ve  dualar  ederim.     Ayrıca  sizlere de  selam   ve  saygılarımı  arz  eder,  sağlık  ve  sıhhatler  temenni  ederim.

    Bu  sayımızda  sizlere  tanıtacağımız   kitap  "Eski Anayasa Hukukumuz Ve İslam Anayasası"  adlı  kitaptır.   Kitabın   sahibi   hem  ilahiyatçı  hem de  hukukçu  kimliğine  sahip,   akademik  kariyeri  olan     Prof. Dr. Ahmed  Akgündüz    kardeşimizdir.    Prof. Dr. Akgündüz'ün  kaleme  aldığı  bu  kitapta,  "Eski Anayasa Hukukumuz Ve İslam Anayasası" adıyla yayınlanan  bu eserde şu temel mevzular  incelenmeye  çalışılmıştır:   İslam Hukukunda Anayasa Hukukunun  genel  hükümleri ve temel  esasları;   Bazı  hukuk tarihçileri  ilk yazılı  Anayasa  olarak  kabul  edilen  Medine Site Devleti Anayasası'nın Metni;  Türklerin  kurduğu son büyük İslam Devleti olan Osmanlı Devleti'nde özellikle Tanzimat'tan  sonra  müşahede  edilen Anayasa hareketleri  ve 1293/1876 tarihli Kanun-ı Esasi;  Muasır İslam hukukçularının  İslam Anayasa Hukuku  ile  alakalı çalışmaları ve Avrupa İslam Konseyi tarafından   hazırlanan   örnek   İslam Anayasası'nın  tam  metni   ve  benzeri    daha   birçok  konuyu  bulabilirsiniz.

      Anayasa  denilince  Müslümanların  aklına   ilk  gelmesi  gerekenin,   "Hakimiyetin  Kayıtsız  ve Şartsız"  kime  ait      olduğudur?   Günümüz   Müslümanlarının  kahir  ekseriyeti   "İslam  anayasası"  kavramına   oldukça  yabancıdırlar.   Anayasa  ve  özellikle  "İslam Anayasası"  hakkında  bilgi  sahibi  olmak  isteyen  kardeşlerimizin   mutlaka   bu  tür  kitaplardan   bir  kitap   okumaları  gerekir.

 "Allahû Teâla (cc)'nın  indirdiği  hükümlerle  hükmedilmesi  esastır... İslâm fıkhında hakimiyet ve iktidar kavramları; birbirleriyle ilgili olmakla beraber, farklı mahiyete haizdirler.  Hakimiyet  kayıtsız ve şartsız  Allahû Teâla (cc)'ya aittir. Hakim-i  mutlak olan O'dur.  Müslümanlar namazlarını edâ ettikten sonra;  "Lehûl Mulk (hakimiyet o'nundur) ve lehû'l Hamd" diyerek,   bunu  ikrar ederler.  İktidar  kavramı  ise, Allahü Telâla'nın (cc)  halifesi  olan   insanlara   ait  fiilleri   ifade için  kullanılabilir.   Hilâfet   rejiminin hedefi, insanoğlunun  hem bu dünya, hem ahiret  aleminde saadetine vesile olmaktır. Günümüzde   insanların hevâlarından kaynaklanan ideolojiler, yeryüzüne hakim olma ihtirasına kapılmışlardır. Bunun   getirdiği  fitne ve fesad,   bütün   şiddetiyle sürmektedir. Hesap gününe hazırlanan mü'minlerin; Allahû Teâla (cc)'nın   indirdiği   hükümleri   (hakikati ve adaleti)   bir   kenara   bırakıp,   müstekbirlerin   ideolojilerine hizmet  etmeleri  caiz  değildir." (1)  
"Kur'an-ı Kerim'de Resûl-i Ekrem (sas)'e hitaben: "(Ve şu emri indirdik) insanlar  arasında, Allah'ın indirdiği hükümlerle  hükmet!..  Sakın  onların (insanların) heva ve heveslerine uyma"  (2)    hükmü  beyan  buyurulmuştur.  Yeryüzünde Allahû Teâla'nın (cc) indirdiği hükümlerle mi, yoksa insanların hevalarından kaynaklanan  ideolojilerle mi hükmedilecektir?  Bu suale verilecek cevap, Hz. Adem (as)'dan itibaren devam eden  mücadelenin keyfiyetini belirleme açısından önemlidir.   Halbuki  biz  biliyoruz ki, 'Allahû Teâla (cc)'nın mülkünde, O'nun verdiği rızıklarla hayatını devam ettiren   her   insan;   İslâm  ahkâmına teslim olmak borcundadır.  Allah'ın (cc) hükümlerine mukabil  olmak ve onların   yerine geçmek  üzere;   insanların   hüküm   icad  etmesi  caiz   olmadığı gibi,   küfür   ahkamına razı olmaları da caiz değildir.   Resûl-i Ekrem (sas)'in: "Nefsim yed-i kudretinde olan Allahû Teâla (cc)'ya   yemin   olsun  ki,   arzusunu   İslâm'a   tabi   kılmayan  kimse  iman  etmiş  olmaz" (3)  buyurduğu  bilinmektedir. Allahû Teâla (cc)'nın  mülkünde  küfür  ahkamı  ile  hükmetme  hakkı  hiç  kimseye  tanınmamıştır.  Molla Hüsrev:  "Siyerû'l ecnas'ta  kaydedildiğine  göre; "bir kimse başkasına küfür (ahkamı) ile emretmek  için azmeylese, sırf bu azmi sebebiyle  kafir  olur.  Şayed  bu  kimse  kelime-i   küfrü  konuşsa  ve  bir  cemaat de o konuşanın  sözünü  kabul  eylese,  o  cemaatin   hepsi   kafir   olur" (4)  hükmünü  zikretmektedir."  (5)  

"Yeryüzünde heva ve heveslerine kapılarak; Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlere karşı ayaklanan (Tuğyan eden) her gücün tek ismi vardır: Tağut!..  Hz.  Adem (as)'dan  itibaren  bütün Peygamberler insanları; Tağuti güçlere karşı cihad etmeye davet etmişlerdir.  Tevhid mücadelesinin temeli budur. Nitekim Allahû Teâla (cc): "Andolsun ki biz her kavme: "Allah'a ibadet edin, Tağut'a kulluk etmekten kaçının" diye (tebligat yapması işin) bir peygamber göndermişizdir" (6) hükmünü  beyan  buyurmuştur.  Tağuti   güçlerle  işbirliği   yapan   ve   onların  iktidarlarını,   İslâm   dinini   istismar   ederek ayakta   tutmaya   çalışan   "Bel'am"   tipli   kimseler;   mü'minlerin   en  büyük  düşmanlarıdır." (7)    Bu  tesbitlerde  de  görülüyor  ki    "Hakimiyet  kayıtsız   ve  şartsız   Allah 'a  aittir"  

   Şimdi  "İSLÂM  ANAYASASI"  adlı   kitabın  başlıklarına  gözatalım;

1- İSLÂM ANAYASA HUKUKUNUN TEMEL ÖZELLİKLERİ VE MEDİNE ANAYASASI

          I-Devlet  Nizamının  Temel  Özellikleri  ve  Şekli

         II-Temel Hak ve  Hürriyetler  

        III-Devlet  Unsurları

        IV-Devletin Temel Organları   (sh:17-53)

 2-Osmanlı Anayasa Hukuku ve  1293/1876   KANUN-İ  ESASİ

       I-Tanzimat Öncesi Osmanlı Anayasa Hukuku

             1 - Devlet Nizamı ve Temel Haklar,  2 - Devletin Temel Organları   A-Yasama Organı,  B-Yürütme Organı,  C-Yargı Organı         

       II-Tanzimat Sonrası Osmanlı Anayasa Hukuku

      III-1293/1876 Tarihli Kanun-i  Esasi ve Bunu Doğuran Sebepler

            1 -1293/1876  Tarihli  Kanun-ı Esâsi'yi  Hazırlayan Sebepler      2- 1293/1876 Tarihli  Kanun-ı Esâs!    (sh:54- 89)

   KANÛN-I ESÂSİ

               Memalik-i Devlet-i Osmaniye,  Tebaa-i Devlet-i Osmaniye'nin  Hukuk-i Umumiyesi, Vükelay-ı  Devlet,  Me'murin , Meclis-i Umumi, Hey'et-i  Â'yan,  Hey'et-i  Mebusan,  Mehakim,  Divan-ı Âli,  Umur-ı  Maliye,  Vilayet,  Mevadd-ı  Şetta   (90-110)

 

 3- ÖRNEK BİR  İSLÂM ANAYASASI  VE  HÜKÜMLERİ

 

               Tam Metnin Başlıkları                                    

               Başlangıç, Birinci  Bab, Temel  Esaslar,  İkinci Bab, Temel  Haklar  ve  Ödevler,  Üçüncü  Bab,   Şura  Meclisi,  Dördüncüsü  Bab,    Devlet  Başkanlığı   (İMAMET) ,   Beşinci  Bab,   Yargı  (KAZA) , Altıncı  Bab,   Hisbe Müessesesi, Yedinci Bab,   İktisadi  Nizam,   Sekizinci  Bab,  Savaş   ve  Silahlı  Kuvvetler ( Velayet'ül-Cihad),  Dokuzuncu  Bab,    Yüksek  Anayasa Meclisi, Onuncu  Bab,    Âlimler  Meclisi  (Meclis-i  Ulema) ,   Onbirinci  Bab,  Seçim   Kurulu,   Onikinci    Bab,   İslam  Milletinin  Birliği   ve     Devletlerarası  Münasebetler, .  Onüçüncü Bab,    Basın  ve   Yayın  Organları,   Ondördüncü  Bab,   Genel   ve   Geçici   Hükümler     (sh:110-152)

 

  4 - ŞERÎ'AT  NEDİR?  NE  DEĞİLDİR?             

1- "Şerî'at düzeni" tabiri bilhassa son dönemlerde çok sık kullanılıyor. Siz, bu tabir etrafında yürütülen tartışmaları sağlıklı buluyor musunuz?

2- Evet,Şer'at deyince ne anlamak lâzım?

3- Şer'î hukukun bütünüyle uygulanma şartlan nelerdir? Tarihde bu uygulamanın tam manasıyla gerçekleştirildiği dönemler olmuş mudur?

4- Şer'î hukuk ile laik hukukun birleştiği ve ayrıldığı noktalar üzerinde bir değerlendirme yapabilir misiniz?

5- Şerî'at nasıl bir devlet modeli öngörür? Bu modeli, demokrasi, temel hak ve hürriyetler gibi "çağdaş" kriterlerle bağdaştırmak mümkün müdür?

6- Şerî'at dendiğinde öncelikle Iran, Suudi Arabistan veya Pakistan gibi örneklerin verilmesini nasıl yorumluyorsunuz? 

7- Fundemantalizm=Köktendincilik gibi batı kaynaklı suçlamalar hakkındaki değerlendirmeleriniz nasıldır?  ( sh:153-167)

Bu  başlıklardan  sonra   kitapla  ilgili  bilgilerin  aktarımına  geçebiliriz.  Yazarımız   kitabının  başına  kendisi   bir  takdim  yazısı   yazmıştır.  Bizde   bu  yazıyı  sizler   için  aynen   aldık.

"Eski Anayasa Hukukumuz ile ilgili bilgiler, derli toplu tedvin edilmediğinden, bazı araştırmacıların konunun eski hukukumuzda derinlemesine incelenmediği kanaatini taşıdıklarını görüyoruz. Dünyada ve özellikle de Türkiye'de hukuk tarihimizle alâkalı çalışmaların azlığı, bu çeşit iddia ve yanlış bilgilerin ortaya çıkmasına sebep teşkil etmiştir. Kur'an ve Sünnet, Anayasa hukuku ile ilgili, özel hukuk ve ceza hukukunda olduğu gibi ayrıntılı hükümler vaz'etmemişse de, asırlara göre  değişebilecek  ve  muhtelif  zemin ve zamanlarda uygulanabilecek genel esaslar ve çerçeve hükümler ortaya koymuştur.

Anayasa  hukuku ile ilgili şer'i hükümleri, fıkıh kitaplarının müstakil bir kitabında değil, "ahkâm-ı sultaniye"  veya  "siyâset-i şer'iye"  isimli  eserlerle  "El-Emvâl"  "El-Harac"  yahut   "El-Hilâfet"  adlı  kitapların  ilgili  bölümlerinde aramak  gerekir.  Hukukun  kaynağı  yani  hâkimiyetle  alakalı  mevzuları  İslam  nazari  hukuk  kitapları  demek  olan "Usûl-ı fıkıh" eserlerinde  devlet  başkanlığıyla  ilgili  konuları  ise  fıkıh  kitaplarının  "Kitâb'ül-Cihâd"  bölümlerinde aramak  icab  eder.

Eski  Anayasa  hukukumuzun  temel  kaynaklarını,  devlet   Siyasi  hayatla ilgili bazı genel prensipleri  ve  çerçeve  hükümleri  vaz'eden   Kur'an;  Hz.  Peygamber'in   tatbikatı   demek   sünnet;  İslâm'ı  en  doğru  şekilde   tatbik  hususunda  bütün  Müslümanlara  örnek   teşkil   eden  hulefay-ı  raşidin    yani  dört    halifenin   uygulamaları   ve  şer'i  hükümlere  aykırı olmayan   ilmî   içtihadlar   teşkil  eder.   Osmanlı  Devleti'nin  bütün  kanunlarında   sıkça  rastlamak  mümkün   olan  "şer'-i şerife  muvafık"   ifadesi   buna   tercüman   olmaktadır.

İşte  biz,  eski  Anayasa   Hukuku  ile alakalı mukayeseli araştırmalara katkıda bulunmak  üzere  bu  eseri  hazırladık.  Eserde  üç  önemli   konu  üzerinde  duracağız:

Birincisi: İslâm hukukunda anayasa hukukunun genel hükümlerini çok özet bir şekilde anlatmaya çalıştık ve bazı hukuk tarihçileri  tarafından  ilk   yazılı  anayasa  olarak   kabul   edilen   Medine  Site Devleti Anayasası'nın  metnini kitabımıza aldık.   Bu   yazılı   metin,   her   ne kadar ideal manada bir anayasa olmasa bile, bazı hak ve hürriyetlerin yazılı metin halinde   belgelenişi   bile   tetkike   değerdir.

İkincisi: Türklerin  kurduğu  son büyük İslâm Devleti olan Osmanlı Devletinde özellikle Tanzimat'tan sonra müşahede olunan  Anayasa hareketlerine  kısaca  işaret  ettik:  Türk Hukuk tarihi açısından ilk yazılı anayasa metni ve İslâm Hukuk tarihi   açısından da   şer'i   hükümlere aykırı olmayacak  şekilde  hazırlanmasına  gayret   edilen   ilk anayasa olan 1293/1876  tarihli   Anayasa'yı   kitabımıza  aldık.

Üzerinde önemle durduğumuz üçüncü konu ise, çağdaş İslâm hukukçularının eski anayasa hukukumuz üzerindeki çalışmalarının  bir   ürünü   olan   örnek   bir   İslâm anayasası metnidir. Avrupa İslâm konseyince bütün dünya hukukçularının   istifadesine   sunulan  bu çalışmayı,  hem Türk Hukuk Tarihi  açısından arz ettiği önem ve hem de mukayeseli   hukuk   açısından  ifade   ettiği   manayı   gözönüne   alarak,   Türkçe   metnini   kitabımıza  aldık.  Bu kısa çalışmamızla hukuk tarihine az da olsa bir katkımız olursa, mutlu ve bahtiyar olacağız."   (sh:15-16)

     Yazarımız   Akgündüz, yürütme  organını   izah   ederken  "Ulü'l-Emr"in  görevlerini  saymış  ancak  bu  görevler  arasında  "Cuma namazını  kıldırmayı"  ve  "yetimleri    evlendirme"   görevlerini  gözden  kaçırmışlardır.  (sh:37) 

Daha  sonra,  "Medine vesikasını"  çağdaş  yazarlar  gibi  ilk  yazılı  anayasa  kabul etmiş;  Medine  vesikasının  maddelerini   sıralamıştır. (sh:47-53)  Medine   vesikası  ile ilgili    kısa   bir  tarihçe   verilmiştir:   "İslâm tarihinde genel hak ve  görevleri  tesbit  eden  ilk yazılı anayasa, Hz. Peygamber'e atfedilen Medine Site Devleti Anayasası'dır. Hz. Peygamber'in  622 yılında  Medine'ye  göç  eder  etmez «kitâb» ve «sahife»  ismi  adıyla yazılı  bir  anayasa   hazırlatması, hukuk  tarihi  açısından önemli bir olaydır. Müslüman olan ve olmayan Medine Site Devleti vatandaşlarına danışılarak, Medine halkını teşkilâtlandırma gayesi güdülerek ve Hz. Peygamber'in sahabelerinden Hz. Enes'in evinde toplanılarak hazırlanan  bu  anayasanın  47 maddeden  ibaret olduğunu görüyoruz. Bu vesika, elbette ki yukarıda özetle belirttiğimiz İslâm  Anayasa Hukukunun   bütün   hükümlerini   derleyen bir metin değildir. Zaten zikrettiğimiz hükümler, yine bir anayasa  niteliğinde   bulunan   Kur'an  ve  Sünnet'in açık ve kesin, hükümlerinde yerlerini almışlardır. Ancak bu metin tedkik  edildiğinde  görülecektir  ki,  anayasa hukuku ile ilgili bazı konularda düzenleyici ve bağlayıcı hükümler ihtiva etmekte,   genel   hatlarıyla   yürütme ve yargı fonksiyonlarına ait bazı meselelere dokunmakta, farklı zümreleri tâbi olacakları hukukî sistemde  serbest   bırakarak   yasama   konusunda   bazı  kaideler vazetmektedir. Diger taraftan, ayrıntılara  girilmese de, gerek  iktidarın  ve  gerekse vatandaşların hak ve görevleri metinde yer almaktadır. Bazı hukuk tarihçilerine göre, bu vesika, sadece ilk İslâm Anayasası olmakla kalmamakta, aynı zamanda bütün dünyada ilk yazılı anayasa örneği özelliğini de taşımaktadır. Zira Aristo, Konfiçyüs, Kavtiliya'nın çalışmaları, hükümdarlar tarafından vaz'edilmiş  anayasalar  değildir.  Belki   bunlar,   sadece prensler ve siyasi ilim talebeleri için öğrenim vasıtalarıdır. Aristo'nun  yazmış olduğu «Atina Anayasası» dahi, bu site devletin daha ziyade tarihî bir tasvirinden ibarettir." (Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi, c. I, sh. 121 vd.; Tuğ, Salih, İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, İstanbul 1970, sh. 35-40; Cin/Akgündüz, 1/148.) (sh:45-46)    Medine  vesikası   üzerinden   mevcut  sistemlerle  uzlaşma  arayışlarına   saplanan   çağdaş  yazarlarımız    ne  hikmetse  bu  vesikanın  23.maddesini  hiç mi  hiç  görmek  istemiyorlar!    Bu  maddede  aynen  şöyle denilmektedir : "Madde 23 — Üzerinde ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah'a ve Muhammed'e götürülecektir, selâm O'na olsun."  (sh:50)   Yazarımız  bu  kitabında,  Osmanlıda  Anayasa  Hareketlerini  doğuran  sebepler  üzerinde  durmuş,   hemen  hemen  hepsinin  müsebbibinin  Müslümanlar  olmadığını  Avrupa'nın   baskılarıyla   olduğunu   beyan   etmiştir. (sh:73)    II Abdulhamid (Rh.a)'in  Anayasa  çalışmalarıyla  ilgili  tutumunu  anlamak  ve  hangi  şartlarda  Hilafet  makamına  geçtiğini  öğrenmek  için    aşağıdaki  satırlara  bakalım.

"1 - 1293/1876 Tarihli Kanun-ı Esâsi'yi Hazırlayan Sebepler

Dışardan yapılan tazyikler ve içerdeki haklı - haksız muhalefetlerle otoritesi zayıflayan Sultan Abdülaziz (8), 30 Mayıs 1876'da tahttan  indirilmiş,  bunu   takiben tahta oturan V. Murad da devleti idare edemeyince, meşruti rejimi kabul ve Kanun-ı Esâsi'yi  ilan  etmek  şartıyla  II. Abdülhamit'e  19 Ağustos 1293/1878'da  bîat  edilmiştir. (9)  Zamanın sadrazamı olan Ahmet  Mithat Paşa'nın şiddetli   arzularıyla   meşruti   rejim ve Kanun-ı Esâsî meselesini gündemine getiren II. Abdülhamit, önce  böyle  bir  anayasa  hazırlamanın   ve belli konularda yasama yetkisine sahip bir meclis kurmanın, Osmanlı  hukukunun  temeli  olan  "Şer'-i Şerife"  aykırı olup olmadığını  öğrenmek  için,  yetkili  İslâm  hukukçularından   konuyla   ilgili   lâyihalarını   kendisine   arzetmelerini  istemiştir.   Bu   husustaki   kanaatler   iki   noktada   toplanabilir:

Birincisi: "Kavanin-i siyâset"  veya  "usul" denilen böyle bir anayasa hazırlamak ve bu anayasaya göre kurulan meclisin çıkardığı  kanunlara  uymak  İslâm  hukukuna   aykırıdır.   Bu görüş sahipleri, hazırlanacak anayasanın açıkça şer'î hükümlere   aykırı   kanunlar   yapılmasına   yol  açacağını  zannetmişlerdir   ve   çoğunluk   tarafından tasvip görmemişlerdir. (10)

İkincisi:  Daha  önce  sınırlarını  tesbit  ettiğimiz  ülül-emre  tanınan  sınırlı  yasama  yetkisinin  dairesinde kalmak ve mevcut  şer'î  hükümlere  aykırı  olmamak  şartıyla "şûra meclisi" mahiyetinde bir yasama meclisi kurmak ve bunun esaslarını   düzenleyen  ve  usul  denilen  bir  kanun-ı  esâsî  hazırlamak  caizdir.   Hatta  bir  yerde  zaruridir. (11)

İslâm  hukukunda "anayasa, düstur yahut usûl  ta'bir  edilen  bir  temel   kanun   hazırlamanın   caiz   olduğunu belirten büyük   ilmi  şahsiyetler  bulunmaktadır.   Bunlardan   bazılarını,   görüşlerini   özetleyerek zikretmekte yarar vardır. Şöyle ki:

A) Meşru' dairede kalmak şartıyla İslâmî bir anayasa hazırlamanın ilk müdafileri arasında büyük müfessir Alûsi bulunmaktadır. "Ruh'ul-Maâni" adlı tefsirinin 28. cildinde Mücadele süresinin tefsirini yaparken düştüğü "El-Kanun Ve'ş-Şer"  adlı   haşiyesinde aynen şöyle demektedir (özetle):   "Usûl adı altında, İslâm hukuku tarafından imama ve ülül-emre havale  edilen  askeri  hukuk,  ta'zir cezaları, miriye ait arazi nizamı, idarî teşkilât ve benzeri konularda kanun tanzim etmekte   beis   yoktur.   Şer'î   hükümlere aykırı olmayan usûl   ile  amel   edenleri   tekfir   etmek   ise   büyük  tehlikedir. (12)  1270/1853  tarihinde vefat eden bu büyük allâmenin, sözkonusu risaleyi, Osmanlı Devletindeki yeni hukukî düzenlemeler   ve   anayasa   tartışmaları   üzerine   kaleme  aldığı   tahmin   edilmektedir.

B) Bu konuda görüş beyan eden büyük bir İslâm âlimi de Bediüzzaman lakabıyla anılan Said Nursi'dir. Çeşitli eserlerinde Kanun-i Esâsî, şûra meclisi ve meşru meşrûtiyeti müdafaa eden bu dahinin bazı görüşleri şöyle özetlenebilir: Meşrûtiyet,  meşveret, adalet ve kuvvetin kanunda toplanması demektir.  (......)  meşveret ve medenîyetin kılıcı demek olan fikir hürriyeti ile bir devleti idare edebilir., " Bu açık görüşlerinin yanında, mecliste kanun çıkaran kanun adamlarını körü körüne tekfir edenleri de Kur'an'ı anlamamakla suçlamış ve şer'î hükümlere uygun olmak şartıyla şûra meclisini ve kanun-i esâsî'yi müdafaa etmiştir.(13)

C) Kesin tarihi belli olmamakla beraber Kahire'deki dört mezhebin ileri gelen hukukçuları da, İslâm milletinin kalbi hükmündeki millet meclisinin lehinde II. Abdülhamid'e bir layiha göndermişlerdir. Bu belge de Osmanlı Arşivinde bulunmaktadır. (14)  Osmanlı Arşivinde Kanun-ı Esâsî'nin ve meclisin lehinde II. Abdülhamid'e gönderilen başka lâyihalar da vardır. Biz fazla ayrıntıya girmek istemiyoruz.(15)

Bütün bunların yanında parlamento usûlünün ve kanun-ı esâsî'nin akla ve şer'a aykırı olduğunu ısrarla müdafaa eden lâyihalar da,  II. Abdülhamid'e gönderilmiştir. Bunlar, Avrupa tarzının aynen iktibasını karşılarına alarak tenkidlerini ileri  sürmüşler   ve  şer'î  hükümlere aykırı olmamak şartıyla Kanun-ı Esâsî ilânının ve parlamento usûlünü kabul etmenin mümkün   olduğu cihetini düşünememişlerdir. İsminin Muhammed Ubeydullah olduğunu öğrendiğimiz bir alim, II. Meşrûtiyet  öncesinde  II. Abdülhamid'e  gönderdiği  1316/1898  tarihli  bir  lâyihasında aynen şöyle demektedir: "Parlamento usûlü,  şer'a  muvafık değildir. Çünkü Osmanlı  saltanatı  hilâfet   manasını  haizdir.   İslâm  hilâfetini   hâiz   bir devlet   ise,   sadece   İslâm  devleti  olabilir.   Şu   halde  meclis-i  meb'ûsân açılmak icabederse,  Osmanlı ülkesinde gayr-i Müslim   unsurlardan   meclise   a'za   olabilecekler   çıkacağına göre, Osmanlı  saltanatı,   İslâm  devleti  halinden  çıkar  ve  çeşitli   din   mensuplarından   oluşan   dinsiz  bir  hükümet olur ki,  Jön Türk denilen rezillerin de istedikleri budur." (16)  Görüldüğü  ve   uzayıp   giden  beyanlarından  anlaşıldığı  gibi,  haklı   yönleri olsa  da,  ifrata  gittiği  cihetlerin  daha  fazla  olduğu  da   bir  gerçektir.

Lehdeki   görüşleri   esas   kabul   eden   II. Abdülhamit,   İslâm hukukundaki "şûra meclisini" esas alarak ve Ahmet Mithat  Paşa  başkanlığında   Şûrây-ı Devlet'te  hazırlanan  lâyihada  bazı değişiklikler yaparak, 23 Aralık 1876/7 Zilhicce 1293 tarihinde   Kanun-u  Esâsî   ilânına   müsaade   edilmiştir.   Böylece  Osmanlı  devleti  meşruti bir devlet haline , gelmiş  ve   örfî  hukukun sınırları içinde yasama görevini yürütmek üzere ilk defa bir yasama meclisi kabul edilmiştir. (17)

7 Zilhicce  1293/1876   (İrade Tarihi: 29 Rebiülahir 1294/1 Mayıs 1293'tür)  tarihli  Kanun-u Esâsî, esas itibarıyla, 12 fasıl ve 119  maddeden  oluşmaktadır.   Bu anayasa, Osmanlı  Devletinin   şer'î   bir  devlet   ve  padişahın da halife olma özelliğini  ortadan  kaldırmamıştır.   Padîşah  yine   şer'î ve kanunî hükümler icra ile görevlidir. Devlet, İslâm dinini korumakla  mükelleftir. (18)  1293/1876  tarihli   Kanun-u  Esâsî'ye  göre   yasama  organı   "hey'et-i a'yan"   ve   "hey'et-i meb'ûsân" denilen  iki  hey'etten   oluşan   bir   "meclis-i umumî"dir (md. 42 - 59).   Meclis-i umumî, yeni kanunlar yapmak veya mevcut kanunlardan birini ta'dil etmek yetkisine sahiptir (md. 53).  (.....)  

1293/1876   tarihli   Kanun-i   Esâsî   ve bunun getirdiği meclis-i umumî, kendisinden isteneni veremeyince 1295/1878 yılında  meclise  son   verilmiş   ve   Kanun-i   Esâsî'nin   hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. 10 Temmuz 1342/23 Temmuz  1908   yılında   Kanun-ı Esâsî'nin   tekrar   iadesi   ve   II. Meşrûtiyetin ilânından sonra, toplanan Meclis, 1325/1909 yılında 1293/1876  tarihli  Kanun-i  Esâsî'nin   bazı   maddelerini değiştirmiştir. Bu değişiklik, esasa değil teferruata  yöneliktir.   İttihat   ve  Terakki hükümetinin iktidara geçmesinden sonra yapılan bu değişiklik, Osmanlı Meşrûtiyet  rejimini   biraz da   parlamenterizme  yaklaştırmıştır. (19).

    Yazarımız  Akgündüz'ün  kendi   yaptığı  tesbitlerde  de   görüldüğü  gibi,   haçlı batının Osmanlıya  dayattığı  sihirli  hurafe  niteliğindeki,   "anayasa  ve  meclis-i umumî"  çalışmalarıyla  başlattığı  "batılılaşma"  hareketleri  Osmanlı  İslam  Devleti'nin   temellerini  dinamitleyen,   yıkılışını  hızlandıran   tahribat   çalışmaları  olduğunu   hala  görmek  istemeyen   yazarlarımız  vardır.    Muhammed  Ubeydullah  (Rh.a)'ın   II. Abdulhamit (Rh.a)'e  yazarak  "meclis-i umumî" için  atılacak  adımların  ne  kadar  vahim,  ne  kadar  tehlikeli  olacağını  dile  getiren   layihanın   ne  kadar  muazzam  bir  layiha  olduğu  gün  gibi  ortaya   çıkmış  iken  hala "haklı   yönleri olsa  da,  ifrata  gittiği  cihetlerin  daha  fazla  olduğu  da   bir  gerçektir." demenin  ne  anlamı  vardır?

Yazarımız   yüzondokuz  maddelik "Memalik-i  Devlet-i Osmaniye"  adıyla   meşhur   "Kanun-i Esasi"yi   (sh:90-109),  daha  sonra   87  maddelik "Örnek  Bir  İslam  Anayasası ve Hükümleri" ni   aktarmıştır. (sh:110-152)

       İslâm Anayasası'nın temel prensipleri, kısaca şöyle özetlenebilir:

1 — Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah'a aittir.

2 — Kanunlar, Kur'an ve Sünnet'e dayanmalıdır; bu iki kaynağa muhalif kanunlar yapılamaz.

3 — Devlet; ülke, dil ve soy gibi beşerî esaslar üzerine değil, İslâm'ın getirdiği ilahi esaslar üzerine kâimdir.

4 — Kitab ve Sünnet'in emir ve yasaklarını icra; ma'rufu emir ve münkeri nehiy temel esasdır.

5 — İslâm kardeşliğini tesis etmek, devletin en önemli görevidir.

6 — Devlet, sınıf ve din farkı gözetmeksizin, zaruri ihtiyaçlarını temin edemeyenlere yardım elini uzatmakla mükellefdir.

7 — Vatandaşlar, fırsat eşitliğine sahiptir ve bütün hak ve hürriyetlerden eşit olarak istifade ederler.

8 — İslâm'ın müsaade ettiği istisnai haller dışında, sözkonusu haklara tecavüz edilemez ve cezalandırmada da şahsîlik prensibi esas alınır.

9 — Meşruiyeti kabul edilen bütün mezhep müntesipleri, mezhep hürriyetinden tam olarak istifade ederler.

10 — Gayr-i müslimler, din ve vicdan hürriyetine sahiptirler; ahval-i şahsiye konusunda isterlerse kendi hukuklarını tatbik edebilirler.

11 — Gayr-i müslimlerle yapılan zimmet andlaşmasına devlet riayet etmekle mükellefdir; 7. maddedeki haklardan bunlar da istifade ederler.

12 — Devlet reisinin müslüman, erkek ve diğer aranan şartlara hâiz birisi olması gerekir.

13 — Devleti yürütme gücünün başı devlet reisidir; ancak yetkilerinin bir kısmını ferdlere yahut kurullara devredebilir.

14 — Devlet reisi, devleti şura usulüne uygun olarak idare etmekle mükelleftir.

15 — Devlet reisi, anayasayı ilga edemez ve istibdad yoluna başvuramaz.

16 — Devlet başkanını seçme hakkına sahip olanlar, azletme hakkına da sahiptirler.

17 — Devlet reisi, medeni haklar açısından diğer vatandaşlar gibidir; kanun dışına çıkamaz.

18 — Devlet ricali de dahil olmak üzere bütün vatandaşlar için tek kanun vardır; bunlan da sadece mahkemeler tatbik eder.

19 — Yargı (kaza) bağımsızdır.

20 — Devlet nizamına aykırı olan, fuhuş ve anarşiyi teşvik eden ve dini tahkir eden yayınlara müsaade edilemez.

21 — Ülkenin vilâyet ve eyâletleri, devletin idarî üniteleridir; kabile, dil ve soya dayalı ünitelere müsaade edilemez.

22 — Anayasanın hiçbir hükmü, Kur'an ve Sünnete aykırı olarak tefsir edilemez. (sh:110-112)

   Kitabın  son  kısmında "ŞERÎ'AT  NEDİR?  NE  DEĞİLDİR?" şeklinde  bir  başlık  ve  bu  başlıkla  ilgili   "soru-cevap"  yeralmıştır:   

"1- "Şerî'at düzeni"  tabiri bilhassa son dönemlerde çok sık kullanılıyor. Siz, bu tabir etrafında yürütülen tartışmaları  sağlıklı  buluyor  musunuz?

Hayır, sağlıklı bulmuyorum. Çünkü meselenin câhili olan insanlar, hem siyâset malzemesi olarak ve hem de İslâm düşmanlığının bir nişanesi olarak bu tabiri kasden kullanıyorlar. Şimdi şunu açıklığa kavuşturmakta fayda var; bir müslümanın  teokrasiye taraftar olması mümkün değildir.  Çünkü  gerçek  anlamıyla  teokrasi  İslâmiyette  yoktur.  Teokrasi, Avrupa'da,  dünyaya ait hükümleri bulunmayan İncil'i ve Hristiyanlığı papazların idareleriyle tamamlayan ruhanî devlet manasını  ifade  etmektedir.  Bu  manada   ruhanî   devlet anlayışı yani devleti din adamlarının idare etmesi anlayışı İslâmiyette  yoktur.   Ancak  İslâmiyette din ile devlet  birbirini  tamamlayan   iki  cüzdür. İslâmiyet ibâdet hükümlerini tanzim  ettiği  kadar, hukukî hükümleri de tanzim etmiştir. Miras hükümlerini koyan, din adamları değil, Kur'an veya Sünnettir. Ceza hükümlerini koyan, Kur'an veya Sünnettir. Diğer hukukî hükümler de öyledir. Dolayısıyla, şerî'at düzeninden  kasıt,   İslâmiyetin hükümlerinin hâkim olduğu bir nizâmdır. Bu manasıyla şerî'at düzenine karşı olmak, bilmeden  insanı  küfre götürebilir. Bu sebeple meseleyi bilen bilmeyen herkesin huzurunda tartışmak tehlikelidir. Şerî'at düzeni,  Kur'an ve sünnetten başka bir şey değildir. Bir müslüman, bunları inkâr edemeyeceğine göre, şerî'at düzenine karşıyım da diyemez.  Ama  şu vardır: Şu anda hâkim olan düzen, İslâmın hükümlerini tatbik etmeyi  yasaklıyorsa  ve  müslüman  bir  insan da,   müslüman  olmasına  rağmen  bu  düzeni   fiilen  değiştirmek durumunda  değilse,  o  zaman  mesele  başkadır.

Kur'an-ı  Kerim,  "Kitabın  bir  kısım  hükümlerine  iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorlar?" diye  soru sormaktadır.

Bir  önemli meseleye dikkat çekmek istiyorum; Biz müslümanız, ama şerî'at düzenine karşıyız diyenler bir kelime oyunu içindedirler.   Müslüman  halkın  bu oyuna gelmemesi lâzımdır.   Buradan  şerî'at  kelimesine  gelmek  istiyoruz.

2- Evet, Şerî'at deyince ne anlamak lâzım?

İslâm hukukunu ifade eden kelimeler arasında fıkıh, şerî'at ve şer' kelimeleri bulunmaktadır. Şerî'at, teşrî'in köküdür ve sözlük anlamı itibarıyla, açık doğru ve düz yol veya su yolu ve cadde anlamında kullanılır. Hukukî manası ise, Allah'ın, peygamberleri  vasıtasıyla  kullarının  mutluluğu  için  vaz'ettiği hükümler, şeklinde açıklanmaktadır.  (....)   0 halde şeriat deyince, ilahî bir dinin değişmez   temel   ilkeleriyle  zamana  göre değişebilen  her çeşit hükümler mecmuası akla gelmelidir. Şer' kelimesi de şerîatın eş   anlamlısıdır. Osmanlı hukukunda bu tabir çokça kullanılmaktadır.   Kısaca şerîat, insanlardan sâdır olan iradî fiilleri, ilâhî   hükümlerle nizam ve intizam altına alıp sınırlayan kaidelerin bütünüdür.   Bazen mecaz olarak, devletin işlerini  düzenleyen   nizamların, düsturların ve kanunların tamamına da bu ad verilmektedir. İzah edilen manada şerî'at, din ve  İslâmiyet  kelimelerinin eş anlamlısıdır. Ancak önemle ifade edelim ki,  "şerî'at da, yüzde doksan dokuz ahlâk,  ibâdet,  âhiret  ve  fazilete  dairdir.  Yüzde  bir  nisbetinde  siyasete  mute'allıktır." (20) 

 "....Bir  kısım  insanların  hem müslümanım ve hem de şerî'at düşmanıyım demelerini anlamak mümkün değildir.   Her  halde  bu  hal,  cehalet  için  verilecek  en  gülünç  misallerden  biridir.   Bir  anektodu  nakledeyim;

1980'li yıllarda önemli bir devlet yetkilisi, kendisini ziyarete gelen bir hoca efendiye garip laflar eder. Yanında gözetim altına alınan ve sorgulama yapılmak üzere makamına getirilen bir başka hoca efendi vardır. Ziyaretçi hocaya hitaben yetkilimiz şöyle  der: "Hocam,  şu  kâfir  hocayı  görüyor musunuz?" Böyle bir ifade karşısında şaşıran ziyaretçi hoca efendi, şaşkınlığını  atlatamadan  peş  peşe  şu  sorulara   muhatab  olur: 

Hocam, bizim dinimiz en son ve en mükemmel din değil mi? Âmenna.

Bizim  kitabımız  en  son  mukaddes  Kitab değil mi?  Âmenna.

Bizim  Peygamberimiz,  en  son  peygamber  değil  mi?  Âmenna.

Peki  hocam, şu kâfir hocanın bizim dinimizi, kitabımızı ve peygamberimizi bile bile bir de şerî'at taraftarı olmasına ne dersin?   Bu  kâfir  değil  mi?"

Bu yetkili, şerî'atın  İslâmiyetten,  Kur'an'dan ve Peygamberden farklı bir şey olduğunu düşünüyor. Ve  bunları bırakıp  Şeriat  istemeyi  küfür  telakki  ediyor."  (sh:153-155)

 

"7-Fundemantalizm=Köktendincilik gibi batı kaynaklı suçlamalar hakkındaki değerlendirmeleriniz nasıldır?......

Bediüzzaman'ın ifadesiyle "Avrupa oradan üflüyor, biz burada oynuyoruz.".  Bu kelimeler, Amerika ve Avrupa'nın istihbarat örgütlerinin  Müslüman  ülkelerdeki halkı bölmek için ürettikleri oyun kelimelerdir. Soruyorum; Hangi müslüman Allah'a kökten inanmaz? Hangi müslüman Peygambere ve O'nun tebliğ ettiği şer'î hükümlere kökten inanmaz? Kökten dinci olmayanın karşılığı lügat itibariyle kökten dinsiz değil midir? Her Müslüman kökten ve tamamen dindardır. Dini  esaslardan taviz  verene  dindar denilir mi?

Ancak  bir kısım çevreler kendilerinden menkul bu kelimeye kendilerine has ve İslam'a muhalif bir kısım manalar veriyorlarsa,  bunun  hesabını  onlara  sormak lâzımdır. Onların anladığı manada fundemantalist, terör taraftarı, gerici, câhil ve saire gibi manalarla donatılmışsa, bunun Müslümanlarla alakası yoktur.  Aksi takdirde bütün Müslümanlar, kökten dincidirler;  sathî  dinci  olmaz.   Bir  insan  İslam'ın  esaslarına  yani  köklerine  ya  inanır  ya  inanmaz. ( sh:161-162)

  Sonuç  olarak  şunu  söyleyebiliriz.    Prof. Dr. Ahmed Akgündüz  hocamızın  yapmış  olduğu  "Eski Anayasa Hukukumuz Ve İslam Anayasası"  konulu   çalışması   çok  güzel  bir  çalışma  olmuştur.  Özellikle  sahasında  müstakil   ilk  çalışmadır,  diyebiliriz.     "İslam Anayası"  üzerinde  çalışma  yapacak  diğer  akademisyenler  için  de çok  hayırlı  bir  çalışmadır, diyebiliriz.     Özellikle   kitabın  sonunda   "Şeriat kavramı"  ile  ilgili   verdiği   bilgiler   için,  çalışmasında   muazzam   bir  duruş  sergilediği   ve  güzel  bir   yol   izlediği   için  kendisine  teşekkür  ediyor,   bundan  sonraki   çalışmalarında  da   başarılı  olmasını   Rabbimden  niyaz   ediyorum. 

Kitabın Adı                    :    Eski Anayasa Hukukumuz Ve İslam Anayasası

Kitabın Yazarı                :    Prof. Dr. Ahmed  Akgündüz

Kitabın Bas.Tar. ve Yeri :    İstanbul-Haziran 1997

Kitabın Yayın Evi           :    Cihan Matbaası. Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yay

Kitabın Sayfası               :    184

 

(1)    Yusuf  Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet,C/1, sh:22

(2)   El Maide Sûresi: 49

(3)    İbn-i Kesir-Tefsirû'l Kur'an'il Azim-Beyrut: 1969 D. Marife Yay. C: 3 Sh:490

(4)    Molla Hüsrev-Dürerû'l Hükkam fi şerhi Gureri'l Ahkam-ist: 1307 C: 1 Sh: 324.

(5)    Yusuf   Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet,C/1, sh:21 

(6)    En-Nahl  Sûresi: 36

(7)    Yusuf Kerimoğlu,  Emanet ve Ehliyet,C/1, sh:15-16

(8)    Ziya  Paşa  Hürriyet, sy. 99

(9)    Osman Nuri, Abdüthamid-i Sâni ve Devr-i Saltanatı, İstanbul 1327, sh. 30-100; Okandan, 1/116-134.

(10)  Konuyla ilgili lâyiha için bkz. BOA. Yıldız tasnifi, No: 23/1515; Alûsî, Ruh'ul-Maanî, 28/20.

(11) Lehdeki görüş için bkz. Alûsî Ruh'ul-Maanî, 28/20 vd.; BOA. Yıldız Tasnifi, No: 23-1515; 14-1540, 1610; Ayrıca bkz. İbn'ül-Kayyım, l'lâm'ül Muvakkıîn, 4/372/377; Pakalın, Mehmed Zeki, Son Sadrazamlar ve Başvekiller, İstanbul 1940, c. I, sh. 325 vd.

(12)  Alûsî, Ruh'ul-Maânî, 28/20-22.

(13)  Said Nursî, Divan-ı Harb-ı Örfî, 66-67; Münâzarât, Teksir, 10 vd.; Mürsel, Safa, Devlet Felsefesi, 259 vd.

(14)  BOA: YEE, 14-1610.

(15)  BOA. YEE, 23-1421-11-71; YEE, 23-1515.

(16)  BOA.YEE, 23-1516, sh. 2 vd.

(17)  Konuyla ilgili gelişmeler için bkz. Ebül-Ülâ, Mardin, Medenî Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa, İstanbul 1946, sh. 8-10, 143; Ergin, Abdülhamit, 166 vd.; Karakoç, Tahşiyeli Kavanin, II/29 vd.; Okandan, 1/134 vd:; Düstur, I. Ter. 4/2-3; Kanun-u Esâsî'nin. metni için bkz. Düstur, I. Ter. 4/4-58.

(18)  Md. 3, 7, 11 (Düstur, I. Ter. 4/4); Okandan, 1/150-151.

(19)  1293/1876 tarihli Kanun-i Esasi, md. 42/78; Düstur, I. Ter 4/9-14; İbn'ül-Emin Mahmut Kemal, Son Sadrazamlar, I/325 vd (II. Abdülhamit'in takdim nutku); Okandan, 1/143 vd. 

(20) Bediüzzaman, Risâle-i Nur Külliyâtı, c. II, sh. 1922.