Muhterem Hocam Hüsnü Aktaş Efendiye!
Allahü Teala (c.c)'ya hamd-ü sena, Alemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v)'e, Ehl-i Beyt'ine, Ashab-ı Kiram'ına salat-ü selam ve tüm mü'minlere hayır ve dualar ederim. Ayrıca sizlere de selam ve saygılarımı arz eder, sağlık ve sıhhatler temenni ederim.
Bu sayımızda sizlere tanıtacağımız kitap "Eski Anayasa Hukukumuz Ve İslam Anayasası" adlı kitaptır. Kitabın sahibi hem ilahiyatçı hem de hukukçu kimliğine sahip, akademik kariyeri olan Prof. Dr. Ahmed Akgündüz kardeşimizdir. Prof. Dr. Akgündüz'ün kaleme aldığı bu kitapta, "Eski Anayasa Hukukumuz Ve İslam Anayasası" adıyla yayınlanan bu eserde şu temel mevzular incelenmeye çalışılmıştır: İslam Hukukunda Anayasa Hukukunun genel hükümleri ve temel esasları; Bazı hukuk tarihçileri ilk yazılı Anayasa olarak kabul edilen Medine Site Devleti Anayasası'nın Metni; Türklerin kurduğu son büyük İslam Devleti olan Osmanlı Devleti'nde özellikle Tanzimat'tan sonra müşahede edilen Anayasa hareketleri ve 1293/1876 tarihli Kanun-ı Esasi; Muasır İslam hukukçularının İslam Anayasa Hukuku ile alakalı çalışmaları ve Avrupa İslam Konseyi tarafından hazırlanan örnek İslam Anayasası'nın tam metni ve benzeri daha birçok konuyu bulabilirsiniz.
Anayasa denilince Müslümanların aklına ilk gelmesi gerekenin, "Hakimiyetin Kayıtsız ve Şartsız" kime ait olduğudur? Günümüz Müslümanlarının kahir ekseriyeti "İslam anayasası" kavramına oldukça yabancıdırlar. Anayasa ve özellikle "İslam Anayasası" hakkında bilgi sahibi olmak isteyen kardeşlerimizin mutlaka bu tür kitaplardan bir kitap okumaları gerekir.
"Allahû
Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlerle hükmedilmesi
esastır... İslâm fıkhında hakimiyet ve iktidar kavramları; birbirleriyle ilgili
olmakla beraber, farklı mahiyete haizdirler. Hakimiyet kayıtsız ve
şartsız Allahû Teâla (cc)'ya aittir. Hakim-i mutlak olan O'dur.
Müslümanlar namazlarını edâ ettikten sonra; "Lehûl Mulk (hakimiyet
o'nundur) ve lehû'l Hamd" diyerek, bunu ikrar ederler.
İktidar kavramı ise, Allahü Telâla'nın (cc) halifesi
olan insanlara ait fiilleri ifade için
kullanılabilir. Hilâfet rejiminin hedefi, insanoğlunun
hem bu dünya, hem ahiret aleminde saadetine vesile olmaktır. Günümüzde
insanların hevâlarından kaynaklanan ideolojiler, yeryüzüne hakim olma ihtirasına
kapılmışlardır. Bunun getirdiği fitne ve fesad,
bütün şiddetiyle sürmektedir. Hesap gününe hazırlanan mü'minlerin;
Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümleri
(hakikati ve adaleti) bir kenara bırakıp,
müstekbirlerin ideolojilerine hizmet etmeleri caiz
değildir." (1)
"Kur'an-ı Kerim'de
Resûl-i Ekrem (sas)'e hitaben: "(Ve şu emri indirdik) insanlar arasında,
Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmet!.. Sakın onların (insanların) heva ve
heveslerine uyma" (2) hükmü beyan buyurulmuştur.
Yeryüzünde Allahû Teâla'nın (cc) indirdiği hükümlerle mi, yoksa insanların
hevalarından kaynaklanan ideolojilerle mi hükmedilecektir? Bu suale
verilecek cevap, Hz. Adem (as)'dan itibaren devam eden mücadelenin keyfiyetini
belirleme açısından önemlidir.
Halbuki
biz biliyoruz ki, 'Allahû Teâla (cc)'nın mülkünde, O'nun verdiği
rızıklarla hayatını devam ettiren her insan;
İslâm ahkâmına teslim olmak borcundadır. Allah'ın (cc) hükümlerine
mukabil olmak ve onların yerine geçmek üzere;
insanların hüküm icad etmesi caiz
olmadığı gibi, küfür ahkamına razı olmaları da caiz
değildir. Resûl-i Ekrem (sas)'in: "Nefsim yed-i kudretinde olan
Allahû Teâla (cc)'ya yemin olsun ki,
arzusunu İslâm'a tabi kılmayan kimse
iman etmiş olmaz" (3) buyurduğu bilinmektedir. Allahû Teâla (cc)'nın mülkünde küfür ahkamı ile
hükmetme hakkı hiç kimseye tanınmamıştır. Molla
Hüsrev: "Siyerû'l ecnas'ta kaydedildiğine göre;
"bir kimse başkasına
küfür (ahkamı) ile emretmek için azmeylese, sırf bu azmi sebebiyle
kafir olur. Şayed bu kimse kelime-i küfrü konuşsa ve bir cemaat de o konuşanın sözünü kabul
eylese, o cemaatin hepsi kafir olur" (4)
hükmünü zikretmektedir." (5)
"Yeryüzünde heva ve heveslerine kapılarak; Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlere karşı ayaklanan (Tuğyan eden) her gücün tek ismi vardır: Tağut!.. Hz. Adem (as)'dan itibaren bütün Peygamberler insanları; Tağuti güçlere karşı cihad etmeye davet etmişlerdir. Tevhid mücadelesinin temeli budur. Nitekim Allahû Teâla (cc): "Andolsun ki biz her kavme: "Allah'a ibadet edin, Tağut'a kulluk etmekten kaçının" diye (tebligat yapması işin) bir peygamber göndermişizdir" (6) hükmünü beyan buyurmuştur. Tağuti güçlerle işbirliği yapan ve onların iktidarlarını, İslâm dinini istismar ederek ayakta tutmaya çalışan "Bel'am" tipli kimseler; mü'minlerin en büyük düşmanlarıdır." (7) Bu tesbitlerde de görülüyor ki "Hakimiyet kayıtsız ve şartsız Allah 'a aittir"
Şimdi "İSLÂM ANAYASASI" adlı kitabın başlıklarına gözatalım;
1- İSLÂM ANAYASA HUKUKUNUN TEMEL ÖZELLİKLERİ VE MEDİNE ANAYASASI
I-Devlet Nizamının Temel Özellikleri ve Şekli
III-Devlet Unsurları
IV-Devletin Temel Organları (sh:17-53)
2-Osmanlı Anayasa Hukuku ve 1293/1876 KANUN-İ ESASİ
I-Tanzimat Öncesi Osmanlı Anayasa Hukuku
1 - Devlet Nizamı ve Temel Haklar, 2 - Devletin Temel Organları A-Yasama Organı, B-Yürütme Organı, C-Yargı OrganıII-Tanzimat Sonrası Osmanlı Anayasa Hukuku
III-1293/1876 Tarihli Kanun-i Esasi ve Bunu Doğuran Sebepler
1 -1293/1876 Tarihli Kanun-ı Esâsi'yi Hazırlayan Sebepler 2- 1293/1876 Tarihli Kanun-ı Esâs! (sh:54- 89)
KANÛN-I ESÂSİ
Memalik-i Devlet-i Osmaniye, Tebaa-i Devlet-i Osmaniye'nin Hukuk-i Umumiyesi, Vükelay-ı Devlet, Me'murin , Meclis-i Umumi, Hey'et-i Â'yan, Hey'et-i Mebusan, Mehakim, Divan-ı Âli, Umur-ı Maliye, Vilayet, Mevadd-ı Şetta (90-110)
3- ÖRNEK BİR İSLÂM ANAYASASI VE HÜKÜMLERİ
Tam Metnin Başlıkları
Başlangıç, Birinci Bab, Temel Esaslar, İkinci Bab, Temel Haklar ve Ödevler, Üçüncü Bab, Şura Meclisi, Dördüncüsü Bab, Devlet Başkanlığı (İMAMET) , Beşinci Bab, Yargı (KAZA) , Altıncı Bab, Hisbe Müessesesi, Yedinci Bab, İktisadi Nizam, Sekizinci Bab, Savaş ve Silahlı Kuvvetler ( Velayet'ül-Cihad), Dokuzuncu Bab, Yüksek Anayasa Meclisi, Onuncu Bab, Âlimler Meclisi (Meclis-i Ulema) , Onbirinci Bab, Seçim Kurulu, Onikinci Bab, İslam Milletinin Birliği ve Devletlerarası Münasebetler, . Onüçüncü Bab, Basın ve Yayın Organları, Ondördüncü Bab, Genel ve Geçici Hükümler (sh:110-152)
4 - ŞERÎ'AT NEDİR? NE DEĞİLDİR?
1- "Şerî'at düzeni" tabiri bilhassa son dönemlerde çok sık kullanılıyor. Siz, bu tabir etrafında yürütülen tartışmaları sağlıklı buluyor musunuz?
2- Evet,Şer'at deyince ne anlamak lâzım?
3- Şer'î hukukun bütünüyle uygulanma şartlan nelerdir? Tarihde bu uygulamanın tam manasıyla gerçekleştirildiği dönemler olmuş mudur?
4- Şer'î hukuk ile laik hukukun birleştiği ve ayrıldığı noktalar üzerinde bir değerlendirme yapabilir misiniz?
5- Şerî'at nasıl bir devlet modeli öngörür? Bu modeli, demokrasi, temel hak ve hürriyetler gibi "çağdaş" kriterlerle bağdaştırmak mümkün müdür?
6- Şerî'at dendiğinde öncelikle Iran, Suudi Arabistan veya Pakistan gibi örneklerin verilmesini nasıl yorumluyorsunuz?
7- Fundemantalizm=Köktendincilik gibi batı kaynaklı suçlamalar hakkındaki değerlendirmeleriniz nasıldır? ( sh:153-167)
Bu başlıklardan sonra kitapla ilgili bilgilerin aktarımına geçebiliriz. Yazarımız kitabının başına kendisi bir takdim yazısı yazmıştır. Bizde bu yazıyı sizler için aynen aldık.
"Eski Anayasa Hukukumuz ile ilgili bilgiler, derli toplu tedvin edilmediğinden, bazı araştırmacıların konunun eski hukukumuzda derinlemesine incelenmediği kanaatini taşıdıklarını görüyoruz. Dünyada ve özellikle de Türkiye'de hukuk tarihimizle alâkalı çalışmaların azlığı, bu çeşit iddia ve yanlış bilgilerin ortaya çıkmasına sebep teşkil etmiştir. Kur'an ve Sünnet, Anayasa hukuku ile ilgili, özel hukuk ve ceza hukukunda olduğu gibi ayrıntılı hükümler vaz'etmemişse de, asırlara göre değişebilecek ve muhtelif zemin ve zamanlarda uygulanabilecek genel esaslar ve çerçeve hükümler ortaya koymuştur.
Anayasa hukuku ile ilgili şer'i hükümleri, fıkıh kitaplarının müstakil bir kitabında değil, "ahkâm-ı sultaniye" veya "siyâset-i şer'iye" isimli eserlerle "El-Emvâl" "El-Harac" yahut "El-Hilâfet" adlı kitapların ilgili bölümlerinde aramak gerekir. Hukukun kaynağı yani hâkimiyetle alakalı mevzuları İslam nazari hukuk kitapları demek olan "Usûl-ı fıkıh" eserlerinde devlet başkanlığıyla ilgili konuları ise fıkıh kitaplarının "Kitâb'ül-Cihâd" bölümlerinde aramak icab eder.
Eski Anayasa hukukumuzun temel kaynaklarını, devlet Siyasi hayatla ilgili bazı genel prensipleri ve çerçeve hükümleri vaz'eden Kur'an; Hz. Peygamber'in tatbikatı demek sünnet; İslâm'ı en doğru şekilde tatbik hususunda bütün Müslümanlara örnek teşkil eden hulefay-ı raşidin yani dört halifenin uygulamaları ve şer'i hükümlere aykırı olmayan ilmî içtihadlar teşkil eder. Osmanlı Devleti'nin bütün kanunlarında sıkça rastlamak mümkün olan "şer'-i şerife muvafık" ifadesi buna tercüman olmaktadır.
İşte biz, eski Anayasa Hukuku ile alakalı mukayeseli araştırmalara katkıda bulunmak üzere bu eseri hazırladık. Eserde üç önemli konu üzerinde duracağız:
Birincisi: İslâm hukukunda anayasa hukukunun genel hükümlerini çok özet bir şekilde anlatmaya çalıştık ve bazı hukuk tarihçileri tarafından ilk yazılı anayasa olarak kabul edilen Medine Site Devleti Anayasası'nın metnini kitabımıza aldık. Bu yazılı metin, her ne kadar ideal manada bir anayasa olmasa bile, bazı hak ve hürriyetlerin yazılı metin halinde belgelenişi bile tetkike değerdir.
İkincisi:
Türklerin kurduğu son büyük İslâm Devleti olan Osmanlı Devletinde özellikle Tanzimat'tan sonra müşahede olunan Anayasa hareketlerine kısaca işaret ettik: Türk Hukuk tarihi açısından ilk yazılı anayasa metni ve İslâm Hukuk tarihi açısından da şer'i hükümlere aykırı olmayacak şekilde hazırlanmasına gayret edilen ilk anayasa olan 1293/1876 tarihli Anayasa'yı kitabımıza aldık.Üzerinde önemle durduğumuz üçüncü konu ise, çağdaş İslâm hukukçularının eski anayasa hukukumuz üzerindeki çalışmalarının bir ürünü olan örnek bir İslâm anayasası metnidir. Avrupa İslâm konseyince bütün dünya hukukçularının istifadesine sunulan bu çalışmayı, hem Türk Hukuk Tarihi açısından arz ettiği önem ve hem de mukayeseli hukuk açısından ifade ettiği manayı gözönüne alarak, Türkçe metnini kitabımıza aldık. Bu kısa çalışmamızla hukuk tarihine az da olsa bir katkımız olursa, mutlu ve bahtiyar olacağız." (sh:15-16)
Yazarımız Akgündüz, yürütme organını izah ederken "Ulü'l-Emr"in görevlerini saymış ancak bu görevler arasında "Cuma namazını kıldırmayı" ve "yetimleri evlendirme" görevlerini gözden kaçırmışlardır. (sh:37)
Daha sonra, "Medine vesikasını" çağdaş yazarlar gibi ilk yazılı anayasa kabul etmiş; Medine vesikasının maddelerini sıralamıştır. (sh:47-53) Medine vesikası ile ilgili kısa bir tarihçe verilmiştir: "İslâm tarihinde genel hak ve görevleri tesbit eden ilk yazılı anayasa, Hz. Peygamber'e atfedilen Medine Site Devleti Anayasası'dır. Hz. Peygamber'in 622 yılında Medine'ye göç eder etmez «kitâb» ve «sahife» ismi adıyla yazılı bir anayasa hazırlatması, hukuk tarihi açısından önemli bir olaydır. Müslüman olan ve olmayan Medine Site Devleti vatandaşlarına danışılarak, Medine halkını teşkilâtlandırma gayesi güdülerek ve Hz. Peygamber'in sahabelerinden Hz. Enes'in evinde toplanılarak hazırlanan bu anayasanın 47 maddeden ibaret olduğunu görüyoruz. Bu vesika, elbette ki yukarıda özetle belirttiğimiz İslâm Anayasa Hukukunun bütün hükümlerini derleyen bir metin değildir. Zaten zikrettiğimiz hükümler, yine bir anayasa niteliğinde bulunan Kur'an ve Sünnet'in açık ve kesin, hükümlerinde yerlerini almışlardır. Ancak bu metin tedkik edildiğinde görülecektir ki, anayasa hukuku ile ilgili bazı konularda düzenleyici ve bağlayıcı hükümler ihtiva etmekte, genel hatlarıyla yürütme ve yargı fonksiyonlarına ait bazı meselelere dokunmakta, farklı zümreleri tâbi olacakları hukukî sistemde serbest bırakarak yasama konusunda bazı kaideler vazetmektedir. Diger taraftan, ayrıntılara girilmese de, gerek iktidarın ve gerekse vatandaşların hak ve görevleri metinde yer almaktadır. Bazı hukuk tarihçilerine göre, bu vesika, sadece ilk İslâm Anayasası olmakla kalmamakta, aynı zamanda bütün dünyada ilk yazılı anayasa örneği özelliğini de taşımaktadır. Zira Aristo, Konfiçyüs, Kavtiliya'nın çalışmaları, hükümdarlar tarafından vaz'edilmiş anayasalar değildir. Belki bunlar, sadece prensler ve siyasi ilim talebeleri için öğrenim vasıtalarıdır. Aristo'nun yazmış olduğu «Atina Anayasası» dahi, bu site devletin daha ziyade tarihî bir tasvirinden ibarettir." (Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi, c. I, sh. 121 vd.; Tuğ, Salih, İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, İstanbul 1970, sh. 35-40; Cin/Akgündüz, 1/148.) (sh:45-46) Medine vesikası üzerinden mevcut sistemlerle uzlaşma arayışlarına saplanan çağdaş yazarlarımız ne hikmetse bu vesikanın 23.maddesini hiç mi hiç görmek istemiyorlar! Bu maddede aynen şöyle denilmektedir : "Madde 23 — Üzerinde ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah'a ve Muhammed'e götürülecektir, selâm O'na olsun." (sh:50) Yazarımız bu kitabında, Osmanlıda Anayasa Hareketlerini doğuran sebepler üzerinde durmuş, hemen hemen hepsinin müsebbibinin Müslümanlar olmadığını Avrupa'nın baskılarıyla olduğunu beyan etmiştir. (sh:73) II Abdulhamid (Rh.a)'in Anayasa çalışmalarıyla ilgili tutumunu anlamak ve hangi şartlarda Hilafet makamına geçtiğini öğrenmek için aşağıdaki satırlara bakalım.
"1 - 1293/1876 Tarihli Kanun-ı Esâsi'yi Hazırlayan Sebepler
Dışardan yapılan tazyikler ve içerdeki haklı - haksız muhalefetlerle otoritesi zayıflayan Sultan Abdülaziz (8), 30 Mayıs 1876'da tahttan indirilmiş, bunu takiben tahta oturan V. Murad da devleti idare edemeyince, meşruti rejimi kabul ve Kanun-ı Esâsi'yi ilan etmek şartıyla II. Abdülhamit'e 19 Ağustos 1293/1878'da bîat edilmiştir. (9) Zamanın sadrazamı olan Ahmet Mithat Paşa'nın şiddetli arzularıyla meşruti rejim ve Kanun-ı Esâsî meselesini gündemine getiren II. Abdülhamit, önce böyle bir anayasa hazırlamanın ve belli konularda yasama yetkisine sahip bir meclis kurmanın, Osmanlı hukukunun temeli olan "Şer'-i Şerife" aykırı olup olmadığını öğrenmek için, yetkili İslâm hukukçularından konuyla ilgili lâyihalarını kendisine arzetmelerini istemiştir. Bu husustaki kanaatler iki noktada toplanabilir:
Birincisi: "Kavanin-i siyâset" veya "usul" denilen böyle bir anayasa hazırlamak ve bu anayasaya göre kurulan meclisin çıkardığı kanunlara uymak İslâm hukukuna aykırıdır. Bu görüş sahipleri, hazırlanacak anayasanın açıkça şer'î hükümlere aykırı kanunlar yapılmasına yol açacağını zannetmişlerdir ve çoğunluk tarafından tasvip görmemişlerdir. (10)
İkincisi: Daha önce sınırlarını tesbit ettiğimiz ülül-emre tanınan sınırlı yasama yetkisinin dairesinde kalmak ve mevcut şer'î hükümlere aykırı olmamak şartıyla "şûra meclisi" mahiyetinde bir yasama meclisi kurmak ve bunun esaslarını düzenleyen ve usul denilen bir kanun-ı esâsî hazırlamak caizdir. Hatta bir yerde zaruridir. (11)
İslâm hukukunda "anayasa, düstur yahut usûl ta'bir edilen bir temel kanun hazırlamanın caiz olduğunu belirten büyük ilmi şahsiyetler bulunmaktadır. Bunlardan bazılarını, görüşlerini özetleyerek zikretmekte yarar vardır. Şöyle ki:
A) Meşru' dairede kalmak şartıyla İslâmî bir anayasa hazırlamanın ilk müdafileri arasında büyük müfessir Alûsi bulunmaktadır. "Ruh'ul-Maâni" adlı tefsirinin 28. cildinde Mücadele süresinin tefsirini yaparken düştüğü "El-Kanun Ve'ş-Şer" adlı haşiyesinde aynen şöyle demektedir (özetle): "Usûl adı altında, İslâm hukuku tarafından imama ve ülül-emre havale edilen askeri hukuk, ta'zir cezaları, miriye ait arazi nizamı, idarî teşkilât ve benzeri konularda kanun tanzim etmekte beis yoktur. Şer'î hükümlere aykırı olmayan usûl ile amel edenleri tekfir etmek ise büyük tehlikedir. (12) 1270/1853 tarihinde vefat eden bu büyük allâmenin, sözkonusu risaleyi, Osmanlı Devletindeki yeni hukukî düzenlemeler ve anayasa tartışmaları üzerine kaleme aldığı tahmin edilmektedir.
B) Bu konuda görüş beyan eden büyük bir İslâm âlimi de Bediüzzaman lakabıyla anılan Said Nursi'dir. Çeşitli eserlerinde Kanun-i Esâsî, şûra meclisi ve meşru meşrûtiyeti müdafaa eden bu dahinin bazı görüşleri şöyle özetlenebilir: Meşrûtiyet, meşveret, adalet ve kuvvetin kanunda toplanması demektir. (......) meşveret ve medenîyetin kılıcı demek olan fikir hürriyeti ile bir devleti idare edebilir., " Bu açık görüşlerinin yanında, mecliste kanun çıkaran kanun adamlarını körü körüne tekfir edenleri de Kur'an'ı anlamamakla suçlamış ve şer'î hükümlere uygun olmak şartıyla şûra meclisini ve kanun-i esâsî'yi müdafaa etmiştir.(13)
C) Kesin tarihi belli olmamakla beraber Kahire'deki dört mezhebin ileri gelen hukukçuları da, İslâm milletinin kalbi hükmündeki millet meclisinin lehinde II. Abdülhamid'e bir layiha göndermişlerdir. Bu belge de Osmanlı Arşivinde bulunmaktadır. (14) Osmanlı Arşivinde Kanun-ı Esâsî'nin ve meclisin lehinde II. Abdülhamid'e gönderilen başka lâyihalar da vardır. Biz fazla ayrıntıya girmek istemiyoruz.(15)
Bütün bunların yanında parlamento usûlünün ve kanun-ı esâsî'nin akla ve şer'a aykırı olduğunu ısrarla müdafaa eden lâyihalar da, II. Abdülhamid'e gönderilmiştir. Bunlar, Avrupa tarzının aynen iktibasını karşılarına alarak tenkidlerini ileri sürmüşler ve şer'î hükümlere aykırı olmamak şartıyla Kanun-ı Esâsî ilânının ve parlamento usûlünü kabul etmenin mümkün olduğu cihetini düşünememişlerdir. İsminin Muhammed Ubeydullah olduğunu öğrendiğimiz bir alim, II. Meşrûtiyet öncesinde II. Abdülhamid'e gönderdiği 1316/1898 tarihli bir lâyihasında aynen şöyle demektedir: "Parlamento usûlü, şer'a muvafık değildir. Çünkü Osmanlı saltanatı hilâfet manasını haizdir. İslâm hilâfetini hâiz bir devlet ise, sadece İslâm devleti olabilir. Şu halde meclis-i meb'ûsân açılmak icabederse, Osmanlı ülkesinde gayr-i Müslim unsurlardan meclise a'za olabilecekler çıkacağına göre, Osmanlı saltanatı, İslâm devleti halinden çıkar ve çeşitli din mensuplarından oluşan dinsiz bir hükümet olur ki, Jön Türk denilen rezillerin de istedikleri budur." (16) Görüldüğü ve uzayıp giden beyanlarından anlaşıldığı gibi, haklı yönleri olsa da, ifrata gittiği cihetlerin daha fazla olduğu da bir gerçektir.
Lehdeki görüşleri esas kabul eden II. Abdülhamit, İslâm hukukundaki "şûra meclisini" esas alarak ve Ahmet Mithat Paşa başkanlığında Şûrây-ı Devlet'te hazırlanan lâyihada bazı değişiklikler yaparak, 23 Aralık 1876/7 Zilhicce 1293 tarihinde Kanun-u Esâsî ilânına müsaade edilmiştir. Böylece Osmanlı devleti meşruti bir devlet haline , gelmiş ve örfî hukukun sınırları içinde yasama görevini yürütmek üzere ilk defa bir yasama meclisi kabul edilmiştir. (17)
7 Zilhicce 1293/1876 (İrade Tarihi: 29 Rebiülahir 1294/1 Mayıs 1293'tür) tarihli Kanun-u Esâsî, esas itibarıyla, 12 fasıl ve 119 maddeden oluşmaktadır. Bu anayasa, Osmanlı Devletinin şer'î bir devlet ve padişahın da halife olma özelliğini ortadan kaldırmamıştır. Padîşah yine şer'î ve kanunî hükümler icra ile görevlidir. Devlet, İslâm dinini korumakla mükelleftir. (18) 1293/1876 tarihli Kanun-u Esâsî'ye göre yasama organı "hey'et-i a'yan" ve "hey'et-i meb'ûsân" denilen iki hey'etten oluşan bir "meclis-i umumî"dir (md. 42 - 59). Meclis-i umumî, yeni kanunlar yapmak veya mevcut kanunlardan birini ta'dil etmek yetkisine sahiptir (md. 53). (.....)
1293/1876 tarihli Kanun-i Esâsî ve bunun getirdiği meclis-i umumî, kendisinden isteneni veremeyince 1295/1878 yılında meclise son verilmiş ve Kanun-i Esâsî'nin hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. 10 Temmuz 1342/23 Temmuz 1908 yılında Kanun-ı Esâsî'nin tekrar iadesi ve II. Meşrûtiyetin ilânından sonra, toplanan Meclis, 1325/1909 yılında 1293/1876 tarihli Kanun-i Esâsî'nin bazı maddelerini değiştirmiştir. Bu değişiklik, esasa değil teferruata yöneliktir. İttihat ve Terakki hükümetinin iktidara geçmesinden sonra yapılan bu değişiklik, Osmanlı Meşrûtiyet rejimini biraz da parlamenterizme yaklaştırmıştır. (19).
Yazarımız Akgündüz'ün kendi yaptığı tesbitlerde de görüldüğü gibi, haçlı batının Osmanlıya dayattığı sihirli hurafe niteliğindeki, "anayasa ve meclis-i umumî" çalışmalarıyla başlattığı "batılılaşma" hareketleri Osmanlı İslam Devleti'nin temellerini dinamitleyen, yıkılışını hızlandıran tahribat çalışmaları olduğunu hala görmek istemeyen yazarlarımız vardır. Muhammed Ubeydullah (Rh.a)'ın II. Abdulhamit (Rh.a)'e yazarak "meclis-i umumî" için atılacak adımların ne kadar vahim, ne kadar tehlikeli olacağını dile getiren layihanın ne kadar muazzam bir layiha olduğu gün gibi ortaya çıkmış iken hala "haklı yönleri olsa da, ifrata gittiği cihetlerin daha fazla olduğu da bir gerçektir." demenin ne anlamı vardır?
Yazarımız yüzondokuz maddelik "Memalik-i Devlet-i Osmaniye" adıyla meşhur "Kanun-i Esasi"yi (sh:90-109), daha sonra 87 maddelik "Örnek Bir İslam Anayasası ve Hükümleri" ni aktarmıştır. (sh:110-152)
İslâm Anayasası'nın temel prensipleri, kısaca şöyle özetlenebilir:
1 — Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah'a aittir.
2 — Kanunlar, Kur'an ve Sünnet'e dayanmalıdır; bu iki kaynağa muhalif kanunlar yapılamaz.
3 — Devlet; ülke, dil ve soy gibi beşerî esaslar üzerine değil, İslâm'ın getirdiği ilahi esaslar üzerine kâimdir.
4 — Kitab ve Sünnet'in emir ve yasaklarını icra; ma'rufu emir ve münkeri nehiy temel esasdır.
5 — İslâm kardeşliğini tesis etmek, devletin en önemli görevidir.
6 — Devlet, sınıf ve din farkı gözetmeksizin, zaruri ihtiyaçlarını temin edemeyenlere yardım elini uzatmakla mükellefdir.
7 — Vatandaşlar, fırsat eşitliğine sahiptir ve bütün hak ve hürriyetlerden eşit olarak istifade ederler.
8 — İslâm'ın müsaade ettiği istisnai haller dışında, sözkonusu haklara tecavüz edilemez ve cezalandırmada da şahsîlik prensibi esas alınır.
9 — Meşruiyeti kabul edilen bütün mezhep müntesipleri, mezhep hürriyetinden tam olarak istifade ederler.
10 — Gayr-i müslimler, din ve vicdan hürriyetine sahiptirler; ahval-i şahsiye konusunda isterlerse kendi hukuklarını tatbik edebilirler.
11 — Gayr-i müslimlerle yapılan zimmet andlaşmasına devlet riayet etmekle mükellefdir; 7. maddedeki haklardan bunlar da istifade ederler.
12 — Devlet reisinin müslüman, erkek ve diğer aranan şartlara hâiz birisi olması gerekir.
13 — Devleti yürütme gücünün başı devlet reisidir; ancak yetkilerinin bir kısmını ferdlere yahut kurullara devredebilir.
14 — Devlet reisi, devleti şura usulüne uygun olarak idare etmekle mükelleftir.
15 — Devlet reisi, anayasayı ilga edemez ve istibdad yoluna başvuramaz.
16 — Devlet başkanını seçme hakkına sahip olanlar, azletme hakkına da sahiptirler.
17 — Devlet reisi, medeni haklar açısından diğer vatandaşlar gibidir; kanun dışına çıkamaz.
18 — Devlet ricali de dahil olmak üzere bütün vatandaşlar için tek kanun vardır; bunlan da sadece mahkemeler tatbik eder.
19 — Yargı (kaza) bağımsızdır.
20 — Devlet nizamına aykırı olan, fuhuş ve anarşiyi teşvik eden ve dini tahkir eden yayınlara müsaade edilemez.
21 — Ülkenin vilâyet ve eyâletleri, devletin idarî üniteleridir; kabile, dil ve soya dayalı ünitelere müsaade edilemez.
22 — Anayasanın hiçbir hükmü, Kur'an ve Sünnete aykırı olarak tefsir edilemez. (sh:110-112)
Kitabın son kısmında "ŞERÎ'AT NEDİR? NE DEĞİLDİR?" şeklinde bir başlık ve bu başlıkla ilgili "soru-cevap" yeralmıştır:
"1- "Şerî'at düzeni" tabiri bilhassa son dönemlerde çok sık kullanılıyor. Siz, bu tabir etrafında yürütülen tartışmaları sağlıklı buluyor musunuz?
Hayır, sağlıklı bulmuyorum. Çünkü meselenin câhili olan insanlar, hem siyâset malzemesi olarak ve hem de İslâm düşmanlığının bir nişanesi olarak bu tabiri kasden kullanıyorlar. Şimdi şunu açıklığa kavuşturmakta fayda var; bir müslümanın teokrasiye taraftar olması mümkün değildir. Çünkü gerçek anlamıyla teokrasi İslâmiyette yoktur. Teokrasi, Avrupa'da, dünyaya ait hükümleri bulunmayan İncil'i ve Hristiyanlığı papazların idareleriyle tamamlayan ruhanî devlet manasını ifade etmektedir. Bu manada ruhanî devlet anlayışı yani devleti din adamlarının idare etmesi anlayışı İslâmiyette yoktur. Ancak İslâmiyette din ile devlet birbirini tamamlayan iki cüzdür. İslâmiyet ibâdet hükümlerini tanzim ettiği kadar, hukukî hükümleri de tanzim etmiştir. Miras hükümlerini koyan, din adamları değil, Kur'an veya Sünnettir. Ceza hükümlerini koyan, Kur'an veya Sünnettir. Diğer hukukî hükümler de öyledir. Dolayısıyla, şerî'at düzeninden kasıt, İslâmiyetin hükümlerinin hâkim olduğu bir nizâmdır. Bu manasıyla şerî'at düzenine karşı olmak, bilmeden insanı küfre götürebilir. Bu sebeple meseleyi bilen bilmeyen herkesin huzurunda tartışmak tehlikelidir. Şerî'at düzeni, Kur'an ve sünnetten başka bir şey değildir. Bir müslüman, bunları inkâr edemeyeceğine göre, şerî'at düzenine karşıyım da diyemez. Ama şu vardır: Şu anda hâkim olan düzen, İslâmın hükümlerini tatbik etmeyi yasaklıyorsa ve müslüman bir insan da, müslüman olmasına rağmen bu düzeni fiilen değiştirmek durumunda değilse, o zaman mesele başkadır.
Kur'an-ı Kerim, "Kitabın bir kısım hükümlerine iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorlar?" diye soru sormaktadır.
Bir önemli meseleye dikkat çekmek istiyorum; Biz müslümanız, ama şerî'at düzenine karşıyız diyenler bir kelime oyunu içindedirler. Müslüman halkın bu oyuna gelmemesi lâzımdır. Buradan şerî'at kelimesine gelmek istiyoruz.
2- Evet, Şerî'at deyince ne anlamak lâzım?
İslâm hukukunu ifade eden kelimeler arasında fıkıh, şerî'at ve şer' kelimeleri bulunmaktadır. Şerî'at, teşrî'in köküdür ve sözlük anlamı itibarıyla, açık doğru ve düz yol veya su yolu ve cadde anlamında kullanılır. Hukukî manası ise, Allah'ın, peygamberleri vasıtasıyla kullarının mutluluğu için vaz'ettiği hükümler, şeklinde açıklanmaktadır. (....) 0 halde şeriat deyince, ilahî bir dinin değişmez temel ilkeleriyle zamana göre değişebilen her çeşit hükümler mecmuası akla gelmelidir. Şer' kelimesi de şerîatın eş anlamlısıdır. Osmanlı hukukunda bu tabir çokça kullanılmaktadır. Kısaca şerîat, insanlardan sâdır olan iradî fiilleri, ilâhî hükümlerle nizam ve intizam altına alıp sınırlayan kaidelerin bütünüdür. Bazen mecaz olarak, devletin işlerini düzenleyen nizamların, düsturların ve kanunların tamamına da bu ad verilmektedir. İzah edilen manada şerî'at, din ve İslâmiyet kelimelerinin eş anlamlısıdır. Ancak önemle ifade edelim ki, "şerî'at da, yüzde doksan dokuz ahlâk, ibâdet, âhiret ve fazilete dairdir. Yüzde bir nisbetinde siyasete mute'allıktır." (20)
"....Bir kısım insanların hem müslümanım ve hem de şerî'at düşmanıyım demelerini anlamak mümkün değildir. Her halde bu hal, cehalet için verilecek en gülünç misallerden biridir. Bir anektodu nakledeyim;
1980'li yıllarda önemli bir devlet yetkilisi, kendisini ziyarete gelen bir hoca efendiye garip laflar eder. Yanında gözetim altına alınan ve sorgulama yapılmak üzere makamına getirilen bir başka hoca efendi vardır. Ziyaretçi hocaya hitaben yetkilimiz şöyle der: "Hocam, şu kâfir hocayı görüyor musunuz?" Böyle bir ifade karşısında şaşıran ziyaretçi hoca efendi, şaşkınlığını atlatamadan peş peşe şu sorulara muhatab olur:
Hocam, bizim dinimiz en son ve en mükemmel din değil mi? Âmenna.
Bizim kitabımız en son mukaddes Kitab değil mi? Âmenna.
Bizim Peygamberimiz, en son peygamber değil mi? Âmenna.
Peki hocam, şu kâfir hocanın bizim dinimizi, kitabımızı ve peygamberimizi bile bile bir de şerî'at taraftarı olmasına ne dersin? Bu kâfir değil mi?"
Bu yetkili, şerî'atın İslâmiyetten, Kur'an'dan ve Peygamberden farklı bir şey olduğunu düşünüyor. Ve bunları bırakıp Şeriat istemeyi küfür telakki ediyor." (sh:153-155)
"7-Fundemantalizm=Köktendincilik gibi batı kaynaklı suçlamalar hakkındaki değerlendirmeleriniz nasıldır?......
Bediüzzaman'ın ifadesiyle "Avrupa oradan üflüyor, biz burada oynuyoruz.". Bu kelimeler, Amerika ve Avrupa'nın istihbarat örgütlerinin Müslüman ülkelerdeki halkı bölmek için ürettikleri oyun kelimelerdir. Soruyorum; Hangi müslüman Allah'a kökten inanmaz? Hangi müslüman Peygambere ve O'nun tebliğ ettiği şer'î hükümlere kökten inanmaz? Kökten dinci olmayanın karşılığı lügat itibariyle kökten dinsiz değil midir? Her Müslüman kökten ve tamamen dindardır. Dini esaslardan taviz verene dindar denilir mi?
Ancak bir kısım çevreler kendilerinden menkul bu kelimeye kendilerine has ve İslam'a muhalif bir kısım manalar veriyorlarsa, bunun hesabını onlara sormak lâzımdır. Onların anladığı manada fundemantalist, terör taraftarı, gerici, câhil ve saire gibi manalarla donatılmışsa, bunun Müslümanlarla alakası yoktur. Aksi takdirde bütün Müslümanlar, kökten dincidirler; sathî dinci olmaz. Bir insan İslam'ın esaslarına yani köklerine ya inanır ya inanmaz. ( sh:161-162)
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Prof. Dr. Ahmed Akgündüz hocamızın yapmış olduğu "Eski Anayasa Hukukumuz Ve İslam Anayasası" konulu çalışması çok güzel bir çalışma olmuştur. Özellikle sahasında müstakil ilk çalışmadır, diyebiliriz. "İslam Anayası" üzerinde çalışma yapacak diğer akademisyenler için de çok hayırlı bir çalışmadır, diyebiliriz. Özellikle kitabın sonunda "Şeriat kavramı" ile ilgili verdiği bilgiler için, çalışmasında muazzam bir duruş sergilediği ve güzel bir yol izlediği için kendisine teşekkür ediyor, bundan sonraki çalışmalarında da başarılı olmasını Rabbimden niyaz ediyorum.
Kitabın Adı :
Eski Anayasa Hukukumuz Ve İslam AnayasasıKitabın Yazarı :
Prof. Dr. Ahmed AkgündüzKitabın Bas.Tar. ve Yeri : İstanbul-Haziran 1997
Kitabın Yayın Evi : Cihan Matbaası. Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yay
Kitabın Sayfası : 184
(1) Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet,C/1, sh:22
(2) El Maide Sûresi: 49
(3) İbn-i Kesir-Tefsirû'l Kur'an'il Azim-Beyrut: 1969 D. Marife Yay. C: 3 Sh:490
(4) Molla Hüsrev-Dürerû'l Hükkam fi şerhi Gureri'l Ahkam-ist: 1307 C: 1 Sh: 324.
(5) Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet,C/1, sh:21
(6) En-Nahl Sûresi: 36
(7) Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet,C/1, sh:15-16
(8) Ziya Paşa Hürriyet, sy. 99
(9) Osman Nuri, Abdüthamid-i Sâni ve Devr-i Saltanatı, İstanbul 1327, sh. 30-100; Okandan, 1/116-134.
(10) Konuyla ilgili lâyiha için bkz. BOA. Yıldız tasnifi, No: 23/1515; Alûsî, Ruh'ul-Maanî, 28/20.
(11) Lehdeki görüş için bkz. Alûsî Ruh'ul-Maanî, 28/20 vd.; BOA. Yıldız Tasnifi, No: 23-1515; 14-1540, 1610; Ayrıca bkz. İbn'ül-Kayyım, l'lâm'ül Muvakkıîn, 4/372/377; Pakalın, Mehmed Zeki, Son Sadrazamlar ve Başvekiller, İstanbul 1940, c. I, sh. 325 vd.
(12) Alûsî, Ruh'ul-Maânî, 28/20-22.
(13) Said Nursî, Divan-ı Harb-ı Örfî, 66-67; Münâzarât, Teksir, 10 vd.; Mürsel, Safa, Devlet Felsefesi, 259 vd.
(14) BOA: YEE, 14-1610.
(15) BOA. YEE, 23-1421-11-71; YEE, 23-1515.
(16) BOA.YEE, 23-1516, sh. 2 vd.
(17) Konuyla ilgili gelişmeler için bkz. Ebül-Ülâ, Mardin, Medenî Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa, İstanbul 1946, sh. 8-10, 143; Ergin, Abdülhamit, 166 vd.; Karakoç, Tahşiyeli Kavanin, II/29 vd.; Okandan, 1/134 vd:; Düstur, I. Ter. 4/2-3; Kanun-u Esâsî'nin. metni için bkz. Düstur, I. Ter. 4/4-58.
(18) Md. 3, 7, 11 (Düstur, I. Ter. 4/4); Okandan, 1/150-151.
(19) 1293/1876 tarihli Kanun-i Esasi, md. 42/78; Düstur, I. Ter 4/9-14; İbn'ül-Emin Mahmut Kemal, Son Sadrazamlar, I/325 vd (II. Abdülhamit'in takdim nutku); Okandan, 1/143 vd.
(20) Bediüzzaman, Risâle-i Nur Külliyâtı, c. II, sh. 1922.