KİM  ALLAH'IN  HÜKMÜYLE  HÜKMETMEZSE

     Muhterem          Misak  Okuyucusu  kardeşlerim,  bu sayımızda  sizlere  tanıtımını  yapacağımız  kitap hacim  olarak  küçük  olmasına  rağmen  içerik  olarak  çok büyük  ve ilmi  kıymete  haiz  bir kitaptır. Kitap   o  kadar  mükemmel  hazırlanmış ki,  okuyan   bir  mükellef  mutlaka  hiçbir  yanlış  anlamaya  fırsat  vermeden , başka   türlü  algılamaya  girmeden,  başka  manalara  çekmeye  lüzum  görmeden   konuyu  olduğu  gibi  kavrayacaktır.   Bu  kitap  dışında  başka  bir  kitaba  bakmaya da  ihtiyaç  duymayacaktır.   Bu  cümleyi  yazarken   niçin  böyle  yazdığımı da  hemen  hatırlatayım. Kitabı  alıp  inceleyen  kardeşlerimiz  göreceklerdir ki,  ne  kadar  güvenilir  tefsir  ve  fıkıh  kitabı   varsa  hemen  hemen  hepsi  taranmış   en  güvenilir  ve  kendisine  itibar  edilir  en  sahih  görüşler  bu  kitaba  dercedilmişlerdir.  Onun  için;  “Bu  kitap  dışında başka  bir kitaba  bakmaya  ihtiyaç  duymayacaktır.”  diyoruz.  Bunun  dışında  başka  bir  niyetimiz  yoktur.  Yoksa  mükellef  her  zaman, her  yerde  her  istediği  kitabı  okuyabilir,  okumalıdır da!  Kitaba  mükemmellik  kazandıran   bir  diğer  özellik  ise     Ulemanın  usulüne   uyularak  hazırlanmış  olmasıdır.   Kitap,  “ KİM  ALLAH’IN  İNDİRDİĞİ İLE  HÜKMETMEZSE!..”   adlı  bir  kitaptır.  Ama  kitabın  orijinal  adı  bu  değildir.   Orijinal  adının  “Asnafulhükkam  ve  Ahkamuhum” olduğu  kitabın  baş  tarafında  belirtilmiştir. Terceme  eden kardeşimiz  böyle  dilemiş  ve  bu adı  koymuşlar.  Bu  başlık  hepinizin  malumu  olduğu  gibi Maide  suresindeki  bir  ayet-i  kerime’nin   meali  alisidir.   Soruyu   soran   hakimler  hakimi  Yüce  Rabb’imizdir.  Rabbimiz   soruyu  sormuşta  cevabını  vermemiş  midir?   Elbette  vermişdir!   Ancak   bu  soru  ve  cevap   etrafında  yapılan  münakaşalar  ve  tartışmalar  yıllarca  bitmemiş,  tükenmemiştir.  Görünen  o  ki,  bitip  tükeneceğe de  benzemiyor!   Akla  hemen  şu  sual  gelebilir.  Peki  soruyu  soran  belli  ise,  sorunun  cevabı da  belli  ise  daha  bu  münakaşalar  neyin  nesidir?   Bu  şekilde  soruların  akla  gelmesi   çok  doğaldır!  Düşünen, akleden   her  mükellef  için  geçerli  bir  sualdir.   Ancak  noksan  ve  eksik   sorulan  bir  sualdir!  Zira   İslam  Vahyinde   “Yalnız  akıl”  hüccet  değildir.  Vahye  bağlı  bir   hakikattir.   Vahye  bağlı  kaldığı  müddetçe  çok  mübarektir,  çok  mükerremdir,  çok  muhteremdir. Ancak  ne  zaman ki,   vahiyden  ayrı  kalır  kendisini   bağımsız  sayar  ve  hakikatleri   yalnızca  kendisiyle  (Yani  akılla)  kaim   ve  daim  görürse  işte  o  zaman  Allah  muhafaza!  Herşey  berbat  olur.   Meselelerin  çözümleri,  yumağın  kör  düğümünü  çözmek  gibi olur!  Nitekim  tarih  buna  şahittir.   Tarih  bu  tür   kötü  misallerle  doludur.  Filozofların   önderliğini  yaptığı  Rasyonalist  felsefe  dahi  bu  taşkınlıktan  doğmuştur.   Onun   için  akaidi    fırkalardan  Mutezile  işlenirken  “Onlar  bu  konuda  tam  rasyonalisttir.”  denilir.  Hatta   Mutezile  bu  konuda  daha  da  ileri  giderek : “Aklın  idrak  edemediği,  hakkında  iyi  veya  kötü  hükmü  veremediği  konularda  bile  dini  delillerin  hüküm  vermesini    kabul  etmezler.  Bu   sebepten,  ahirette  Allahü  Teala’nın   görüleceği  meselesini  inkar  ederler.”  ( Ömer  Nesefi,  İslam  İnancının  Temelleri  AKAİD,  sh:45. Bayrak  yay. 1971.İst.)  Aklıma  gelmişken  şu  hususu da  belirteyim  ki;   Fıkıhta   İmam-ı Azam  Ebu  Hanife (Rh.A)’ye   “daha  rasyonalisttir”  diyenler   çok  büyük  bir  vebalin  altına  girmişlerdir. ( Keskioğlu  Osman, Fıkıh Tarihi  ve İslam  Hukuku,sh:85. Müftüoğlu Yay.1969.Ankara)  Oysa  tam  tersine,  bizim  bildiğimiz   İmam-ı Azam  Ebu  Hanife  (rh.a),  aklı   vahiyden  (Kur’an ve Sünnet’ten)   ayrı  olarak   hiç mi  hiç kullanmamıştır.  Azıcık  ilmi  olan  herkes  bilir ki,  zayıf  hadislerin  olduğu  alanlarda  dahi  kendi  reyiyle  içtihad  etmemişlerdir! Elbette  bu   çok  önemli   konu   yediden  yetmişe   tüm  mü’minleri;  özellikle de  her  mükellefi   ilgilendiren   bir  konudur.   Konu   hassas  bir  konu  olduğu  için  ve  herkesi   aynı  derecede  ilgilendirdiği  için   bu  konuda   çoook   sözler  söylendi,   çoook   yazılar   yazıldı.   Ancak   bu  konuda  Hakk’tan    sapmalar  oldu.    Bir  kısım   mükellefler  çok  aşırı   gidip   “Tekfir”   hastalığına   yakalanıp  ifrat  noktasının  doruğuna   varırken,   bir  kısım   mükellefler  de  işi   iyice  sulandırıp   izzetsizlik  tefritine   saplandı!   İşte   bu  noktada;   Ehl-i  Sünnet  ve’l  Cemaa’   yine   orta  yolu  takip  ederek   en  güzel   ve  en  mutedil  tefsiri  yaptı,  en  doğru  yolu  gösterdi.  Allah   (c.c) cümlesinden   razı  olsun.   Ehl-i  Sünnet’ten   ayrılan  tüm  Ehl-i Bid’a  sapıkları  da   Yüce  Rabb’imiz   islah   eylesin.   Ama  ne  yazık ki,  Ehl-i Sünnet’im   diyen   bazı  yazarlar da   bu  konuda  Ehl-i Bid’a  fırkaların  görüşlerine  tabi  olarak  Ehl-i Sünnet’ten  ayrılmışlardır.   Bir  zamanların  slogan  söylemi  olarak  kullanılan  bu  ayet  mealinin  ne  kadar    bilinçsiz  kullanıldığına   bakın  ki;  kullanan  hiçbir  mükellef   kendi  öz nefsini   ön  plana  çıkararak  kullanmamıştır.  Bu  ayet  mealini  slogan  olarak  kullanan   tüm  mükellefler,   hiç  şüphesiz  karşılarında kilerini   tekfir  için  kullanmışlardır!   Sanki   kendileri   dokunulmazlık   zırhına  bürünerek  kullanmışlardır.    Çok  yerde   ve  yanlış  bir  şekilde  bu  ayeti  kerimenin  kullanıldığına  şahit  olmuşumdur.   Hatta  bir  defasında  yaşlı  bir  zat  aynı  hatayı  yapınca;  ona  “Siz de  bu  hükme  dahilmisiniz?”  diye  sorduğumda    ne  kadar   büyük  bir  yanlışın  içinde  olduğunu   anlamış  oldu!      Yine   bir   sohbet   esnasında   ilgili   ayet-i  kerimenin   ilgili  tefsirini   söylediğimizde   sohbet  esnasında  bazı  kardeşlerimizin   afalladıklarını    gördük.   İşin   ilginç  tarafı   afallayan   kardeşlerimiz  Ehl-i Sünnet   akaidine  sahip  kardeşlerimizdi!   Ve   sırf  bu yüzden de  münakaşaya   girmişlerdi.  Biz  bu  görüşün   Ehl-i  Sünnet’in  görüşü  olduğunu,  “Emanet  ve  Ehliyet’ te;   İbn-i  Kesir’den  bir  alıntı  yapılarak :  “ İbn-i Abbas  (RA) :  “Her  kim  Kur’an-ı Kerim’i red  ve Resul-i Ekrem (SAV)’in sözünü  İNKAR  EDEREK,  Allah’ın indirdiği  hükümlerle  hükmetmezse   kafir  olur.”  (Emanet ve Ehliyet, C:2, sh:62.  Madde:1238. Ölçü Yay. 1985.İst.)  hükmünün  nakledildiğini   söyledik.  Tabii  bu  kardeşlerimiz  de  bir  yerlere   şartlanmışlardı!   Bazı  “alimim”  diyenlerin  görüşlerine  bağlanmışlardı.  Tabii ki  yanlıştı!   Bunlar  “Hüküm  Allah’ındır”  diyerek   ortaya  çıkan  Haricilerin  tesirinde   kalanların  ahval-i  haliyeleri!     Peki   tam  tersi  istikamette   hız  alan   “Mürcie”  taifesinin   ahval-i haliyesi  nedir?    Birbirlerinden  hiç mi    farkları  yoktur?    Elbette  aralarında  dünyalar  kadar   farklar  vardır.   En   başta  ibadet  meselesi  gelmektedir.   Bir  defa   Mürcie’nin   akaidinde   ibadet  zorunluluğu  yoktur.   Bilmem  daha   diğer   meselelerin  detayına   inmeğe   lüzum  var mıdır?    Öyle  bir  tablo ki,  birinci  fırkaya  göre  kendileri  hariç  yeryüzünde  ne  kadar   müslüman   varsa  hepsi  kafirdir!  Diğer  fırkaya  göre ise  ne  yaparsa  yapsınlar,  ne  halt  işlerlerse  işlesinler  küçük-büyük  tüm  günahlarına  rağmen,  yine  tüm  küfür  ve  şirklerine   rağmen  insanlar   bir  defa  şehadet  kelimesini  söyledikleri  için  cennetliktirler!  Sanki   şunu  söylemek  istemektedirler:  “Yeryüzünde  cehennemlik  hiçbir  kul  yoktur.”  Yüce  Allah  (CC)  her  iki  sapkın  fırka  mensuplarına  da  basiret  nasibeylesin!   Rabb’imizden  bu  iki  fırkanın  da   ıslah  olmalarını,  Hakkı  ve  hakikati  görmelerini   temenni  etmekteyiz.      Kitabın  baş  kısmında   müellifin   bir  “ÖNSÖZÜ”  bulunmaktadır.  Bu  önsözü  sizler için  kısa olduğu  için  aynen   buraya  alıyorum. : “ Rahman  ve  Rahim  olan  Allah’ın  adıyla.  Hamd  Allah’a  mahsustur.  Salat  ve selam  Allah’ın  Rasulüne  olsun.   Şimdi :  Hakikaten  devlet  başkanlarından  ve  bunlar  hakkındaki  İslam’ın  hükümlerinden  bahsedilirken  -kasıtlı olarak  veya  cehaletten  dolayı-  birçok  hata  meydana  gelmiştir:      Devlet  başkanına  itaat  ne  zaman  farz,  ne  zaman  haramdır? İmamının  zulüm  ve  fasıklığına  karşı  sabretmek  ne  zaman  farz  olur?  Keza  devlet  başkan(lar)ına  karşı  kıyam  etmek  ne zaman  farz  olur?  Gerçekten  alim  olduğunu  iddia  eden  kimselerden  birçoğu  zamanımızın  yöneticilerine  yaklaşabilmek  arzusuyla  bildikleri  hakkı  gizlemekte,  fani  dünyayı  ve  yok  olup  gidecek  dünya  metaını  arzu  ederek  hakkı  yerinden  saptırmaktadırlar.   Bu  sebeple-Allah’ın  rahmet  ve  tevfikiyle-  biz de  Allah’ın,  alimlerin  omuzlarına  bıraktığı  emaneti  yüklenerek  bu  meseleler  hususundaki  doğruları  beyan  ve  hakikati  izah  etmeye  başladık.  “O  alimler ki  Allah’ın  risaletlerini  tebliğ  ederler  ve  O’ndan  korkarlar,  Allah’dan  başka  hiçbir  kimseden  korkmazlar...”  (Ahzab:39)  “       Kitabın  arka  kapağında  ise  şu  bilgiler  sunulmuştur.   “ İslam’da  kanun  yapma  ve  kanun  koyma  hakkı  sadece  Allah’ın  hakkı  olup,  bu  hususta  hiçbir  insanın  ona  muhalefet  etmesi  caiz  değildir. Laikliğe  göre  kanun  koyma  hakkı  sadece  insanların  hakkı  olup,  Allah  Teala’nın  bu  hususta  onlara  muhalefet  etmesi  caiz  değildir.  Allah,  onların  söylediklerinden  ve  uydurduklarından  münezzehtir.  O  çok  yüce  ve  çok  büyüktür...Buradan   İslam’la  laiklik  arasındaki  tezadın  sınırı  ve  de  bir  kimsenin  aynı  anda  her  iki  dine  mensup  olmasının  hiçbir  şekilde  mümkün  olmadığı  hususu  anlaşılmış  oluyor.   Evet  bir  insanın  aynı  zamanda  hem  İslam’ı   hem  de  laikliği   din  olarak  benimsemesi  mümkün  değildir.  Şayet  İslam  akaidine  noksansız  olarak  inanır  ve  kanun  koyma  ve  hükmetme  (hakimiyet)  hakkının   sadece  Allah’ın  hakkı  olduğunu  ikrar  ederse   o  kimse  müslümandır.  Şayet   kanun  koyma   hakkı   insanların  hakkıdır  derse,  bu  durumda  o  kimse  müslüman  değildir,  kafirdir... Ülkelerimizi  yöneten  idarecilerin   bu  iki   ekolden  ve  bu  iki  dinden  hangisine  mensup  olduklarını   anlamak  için  kendilerine  baktığımız  zaman,  onların  laiklik  dinine  mensup  olduklarını  görürüz... Bu  hakikati  iki  gözü  olan  herkes  için  gün  gibi  açıktır.   Bu  gerçeği  inkar  edenler  varsa  şayet,  onlar  bize   zarar  vermez...”      Uzunca  bir  tanıtıma  rağmen  kitaptan   hiçbir   alıntı  yapmadığımın   sebebi,  kitabı  mutlaka  alıp  okumanız  içindir.   Ancak  yine  de  mütercimle  ilgili  bir  hususu  aktarmadan  edemeyeceğim.   Kitabın  83.  ve  84. sayfalarında :  “Şu  halde  Allah’ın  ahkamını  uydurma  beşer  kanunlarıyla  değiştiren  devlet  başkanı,  Allah’ın  şeriatıyla  hükmeden,  tatbik  edilmesi  vacip  olanın –başkası değil-  bizzat  Allah’ın   şeriatı  olduğuna  itikad  eden,  kendisine  göre  mesele  ve  olayların  havale  edileceği  uydurma  bir  kanun  bulunmayan  ama  buna  rağmen  isyankarlık  ederek  bir  olay  hakkında  Allah’ın  indirdiği  hükümlerle  hükmetmeyi  bırakan  müslüman  devlet  başkanıyla  asla   bir  olamaz.  Bu  meseleyi  vuzuha  kavuşturmak  için    bir   misal  verelim :  Allah’ın  kitabıyla  hükmeden  bir  devlet  başkanının  oğlu  hırsızlık  yapmış  olsa   devlet  başkanı  da   oğluna  muhabbeti  sebebiyle   onun  elini  kesmese  -ki  bu  Allah’ın  indirdiği  hükümlerle  hüküm  vermeyi  terk etme  yollarından  biridir-   İşte  bu (hareket); devlet  başkanı  Allah’ın  bu  hükmünü   bile  bile   inkar  etmedikçe,  ve  Allah’ın  koymuş  olduğu  hükümden   ayrı  olarak   hırsızın  cezalandırılması  için  umumi  olarak  yeni  bir  kanun  koymadığı  müddetçe   bir  masiyettir...   Ama  böyle  davranmakla   Allah’a  meydan  okuyarak  yeni  bir  kanun  koymasına  ve  Allah’ın    meşru  kıldığı  kanundan  ayrı  olarak  hırsız  için  yeni  bir  ceza  şekli  belirlemesine   ve  bütün  hırsızlık  olayları  hususunda   hüküm  mercii  olarak  kendi  koyduğu   kanunu kabul  etmesine  gelince  ... İşte  bu,   Allah’ın  hükmünü  değiştirmek  ve  apaçık  bir  kafirliktir.  Dolayısıyla  bu  iki  sınıf  devlet  başkanından   Allah’ın  izniyle  ileriki  sahifelerde  bahsedeceğiz...” denilmiştir.    Mütercim   kardeşimiz   Ehl-i  Sünnet  ulemanın  bu  konudaki  görüşünü   anlayamamış  olacak  ki,  sayfanın  altına   dipnot  düşerek   Ehl-i Sünnet’ten   ayrı  düşmüştür.   Hem de  yakışık  almaz   “Yamuk  izah”    ifadesiyle !   Yani  yukarıdaki   ikinci   devlet  başkanı   ile  ilgili  hükmü  yamuk  izah  diye  nitelendirmiştir.    Ayrıca  Mütercim  aynı  dipnotta ;  “Bütün  ehli  kıble   ameli  imandan  bir  cüz  saymakla  beraber, bunun  konumu  ihtilaflıdır.”   demiştir  ki   bu  ifade  ehli  kıblenin  bir  kesimine  tamamen  iftiradır.   Çünkü  Amelde  Hanefi  mezhebini,  Akaid’de  Maturidi   mezhebini  benimseyen  ulemaya  göre  “amel   imandan  bir  cüz  değildir. ”   hususunda   ittifak  vardır.   Dipnotun   sonları   tamamen  Haricilerin   tezlerini   gündeme   getirmektedir.    Okuyucularımız   buraları  okurken   dikkatli  okumalıdırlar. 

      Sonuç  olarak  şunları  söyleyebiliriz.    Kitap,  hacim  olarak  küçük  olmasına  rağmen   ilmi   değeri   çok  büyük  olan  bir  kitaptır.    Allah (cc)’ın  hükmüyle  hükmetmeyenlerin  durumları   en  ince  ayrıntılarına  kadar   ilmine  güvenilir   ulemanın    eserlerinden    kaynaklar   taranarak  gözler  önüne  serilmiştir.   Bu  konuda  hiçbir  şüphe  bırakılmamıştır.    Kitap   piyasasında   Harici  ve  Mürcie   akaidinin   etkisiyle  kaleme   alınan  eserlerin  varlığı    malumdur.    Bu  durum  dikkate  alındığında  tanıtımını  yaptığımız   kitabın    hiçbir  tereddüde   düşülmeden  okunacak   bir  kitap  olduğu   ortaya   çıkmaktadır.    Allah  (cc)   cümle  mü’min   kardeşlerimizi   Ehl-i  sünnet   yolundan  ayırmasın.   Allahü  teala  (cc)’ya  emanet  olunuz.              

Kitabın  adı   :Kim  Allah’ın İndirdiği ile Hükmetmezse          

Kitabın  yazarı                : Prf.Dr.Ömer Abdurrahman           

Kitabın  tercemesi           :  Recep ÇETİNTAŞ

Kitabın  bas.tar. ve yeri  :  1993. İst.

Kitabın  Yayınevi           :   Usül  Yayınları           

Kitabınsayfas126.                                                                                                                                                      mail:medine@ihlas.net.tr   20.5.2000