DİNLER  ARASI  DİYALOG

      Değerli   " Misak "    okuyucusu   kardeşlerim;  bu  sayımızda  sizlere  tanıtımını  yapacağımız  kitap   "Dinler Arası  Diyalog"  adlı   bir  kitaptır.  Dinler  arası  diyalog  hakkında  bilgi  sahibi  olmak  isteyen  kardeşlerimin  muhakkak  böyle  bir  kitabı  okumaları  lazımdır.  Okumaları   lazımdır ki  bu  misyoner  faaliyetlerin  perde  arkası  aktörlerini   tanıyabilsinler.  Asıl  hedeflerini   tanımaya   çalışsınlar.  Tanıtımda  belki  biraz  fazla  alıntı  yaptım, uzun  tuttum  ama  siz  okuyucu  kardeşlerimi  düşünerek   bunu  yaptım..   Şu  hususu da  unutmayalım ki  aktarmaya  çalıştıklarım  belki  deryada  bir  damla  kadardır. Kitabın  baş  kısmında  "ÖNSÖZ" de   yazar  kitabın  içeriği  hakkında    şunları  belirtiyor: 

   "Bilindiği  gibi  1960'lı  yıllardan  bu  yana  dinler   arası  diyalog  bağlamında  bu  iki  dine  mensup  insanlar  arasında  önemli  gelişmeler   yaşanmaktadır.  Her  ne  kadar  İslam'ın  Hıristiyanlara   yönelik  diyalog  çağrıları  İslam'ın  ilk  dönemlerine  kadar  gitse  bile,  maalesef  asırlardır  bu  iki  din  mensubu arasında  daha  çok  düşmanlıklar   hakim  olmuştur.   Ancak  son   zamanlarda   Kilisenin  de resmi girişimiyle,   dinler arası  diyalogda   önemli   gelişmeler   yaşanmaktadır.   Bu   konuda   hem   Batıda   hem de   İslam   aleminde  önemli   çalışmalar   yapılmaktadır.   Ancak   bu   çalışmalar   daha çok  Batıda yapıldığı   için,   bu   çalışmalardan   sadece   sınırlı   sayıda   insan  istifade  edebilmektedir. Çalışmamız   temel   olarak   bir   giriş   ve   üç   bölümden  oluşmaktadır.   Giriş   kısmında   dinler  arası  diyalogun  tarihi   gelişimi,   konusu,   amacı,   gayesi   gibi   konular   ele   alınacaktır.

Birinci   Bölümü   çağdaş   Batı   dünyasından   önde   gelen   üç   ilahiyatçı   bilim   adamının   görüşleri oluşturmaktadır.   Bunlardan   Hans   Küng   dinler   arası   diyalogu   daha   çok   Müslüman-Hıristiyan ilişkileri   açısından   ele   alırken;   John   Hick   çoğulcu   bir   yaklaşımı,   Paul   Knitter   ise daha   çok   liberalist   görüşü   savunmaktadır. İ kinci Bölümü de  İslam dünyasından  önde   gelen   üç ilahiyatçı bilim adamının görüşleri oluşturmaktadır.   Bu üç bilim adamından M. Eyub,  Hıristiyanlarla   Müslümanlar   arasındaki   çatışmaların  tarihi   kökenlerini   ve   nedenlerini;   Muhammed  Talbi  dinler  arası diyalogun Müslümanlar  açısından  önemini   ve   şartlarını;   Seyyid   Hüseyin   Nasr   ise  daha  çok gele cekte hangi   konular   üzerinde  durulması   gerektiğini   incelemektedirler.

Üçüncü   Bölümde ise,  dinler arası diyalogun imkanı, sınırları, iç yü zü  ve  muhtemel  sonuçları ele alınarak,  dinler arası diyalog konusunda daha tutarlı ve faydalı olduğunu düşündüğümüz "Kurtuluş Teolojisi"ne   Bu   çalışmanın   temel   hedefi   günümüzün   en   popüler   konularından  birisi  olan  dinler  arası  diyalog   konusunda   uluslararası   üne  sahip Hıristiyan  ve  Müslüman   bilim  adamlarının  görüşlerini objektif   olarak   ortaya  koyup,   böyle   bir   süreçte Müslümanların  takınacağı  tavrı belirlemeye çalışmaktır.   Bu amaca bir nebze  olsun katkıda bulunabilmişsek, kendimizi bahtiyar  hissedeceğiz. Yaptığımız çalışmanın müsveddesini baştan sona titizlikle okuyarak gerekli tashihleri yapan değerli meslektaşım  Dinler Tarihi Araştırma  Görevlisi  İsmail  Kazez'e   ve   eserin   basımını  üstlenen İnsan Yayınları   yetkililerine  teşekkürlerimi  sunarım".                    Yazar,  "Fundamantalizm"   kavramını  izah  ederken   gözlerden   kaçırılan  bir  inceliğe   dikkat  çekmiştir : "Fundamantalizm kelimesi  köken  olarak 1920'lerde  Hıristiyanlığın  beş  temel  esasını ......kayıtsız  şartsız   kabul  eden  bir  gurup  Amerikalı  Protestanı   tasvir   etmek  için  ortaya  atılan   bir  kavramdı. Durum  böyleyken  bu  terim,   1980'li    yıllardan  sonra   fanatik, aşırı,  gerici,  katı,  dar  düşünceli,  militan,  saldırgan  ve  şiddet  yanlısı  radikal  Müslümanları  tasvir  etmek  için    kullanılmaya  başlandı."    (sh:13)  

      Sonra  Diyalog  yanlısı  olan  batılı  üç İlahiyatçı  Hıristiyan   bilim  adamının  görüşleri  alıntılanmıştır. Mesela, Hans Küng'ün  yazılarından  alıntılar  yaparak  Geçmişte  yapılan  birçok  savaşın  "Din"  düşmanlıklarından  kaynaklandıklarını  dile  getirmiştir............  İşte  bunun  giderilmesi  ve  insanların  huzura  kavuşturulması   günümüzün  en  önemli  sorunu  haline  gelmiştir." (sh:15)  diyerek  yazar  kendisinin de  diyalog   yanlısı   olduğunu    ancak   şartlı   bir  diyalog   yanlısı   olduğunu  bunun  şartlarını da  ileriki  satırlarda  ortaya   koymuştur.  II. Vatikan  Konsili  kararlarından   alıntılar   yapılarak   şunlar  dile  getirilmiştir: "....Müslümanlar,  İsa'yı  Tanrı  olarak  kabul   etmemelerine  rağmen,  ona  bir  peygamber  olarak  saygı  göstermekte;  onun  annesi  Meryem'i  bakire  olarak  şereflendirmekte  ve  bazen  onu  dindarlığıyla  anmaktadır...." (sh:16) Günümüz  Hıristiyanları   II.Vatikan  Konsili'nin  bu  kararına  göre  Hz.  İsa  (a.s)'yı  tanrı  olarak  kabul  ettikleri  ortaya  çıkmıyor mu?   Ama  bu hakikati  işlerine  gelmeyen   yerlerde  bazen  inkar  ederler.          "Diyalogun tanımı, amacı  ve  şartları"   başlığı   altında   ise :  "Bilindiği   gibi   "diyalog"   genel   olarak,   iki   ya   da   daha   fazla   kişinin   karşılıklı   konuşması,   farklı   ırk  ve  kültürlerden,  farklı  inanç  ve  kanaatlardan,   farklı   siyasi   anlayıştan   insanların   bir   araya gelerek,   medeni   ölçüler   içerisinde   birbiriyle   konuşması   yoludur.  Dini   alanda   ise   "diyalog,"  hem aynı   dinden   kaynaklanan   grupların   kendi   aralarında   hem   de   farklı   dinlere   mensup   insanların,  inanç  ve   düşüncelerini   birbirine   zorla   kabul   ettirme   yoluna   gitmeden,   birbirlerine   sıcak ve hoşgörü   ile   bakabilmesi,   ortak   meseleler   etrafında   konuşabilmesi,   tartışabilmesi   ve   işbirliği  yapabilmesidir." (sh17)   Diyalogun  şartları  açıklanırken 2.şartında :" Diyaloga,  bir şey  öğrenebilmek,  gelişebilmek  ve  değişebilmek  için  girmek  gerekir ." (sh:18)  deniliyor.   7.şartında:  "Dinler arası  diyaloga  giren  kişiler  en  azından  minimum  derecede  hem  kendi  hem de  inandıkları  dini   geleneklere  ilişkin  bir  oto-kritik   yapmalıdırlar .  Böyle bir oto-kritiğin   eksikliği   demek   daha   baştan   o   kişinin    inancının   tüm   doğruların   tek  başına  içerdiği anlamına  gelir.   Böyle  bir  anlayış  sadece   diyalogu   gereksiz   hale   getirmez,   aynı   zamanda   imkansız hale   getirir.   Çünkü   eğer   biz   kendi   inanç   sistemimizin   tüm  doğruları   içerdiğini,   diğer   inanç sistemlerinde   doğru   hiçbir   şeyin   olmadığını   baştan   kabul   edersek,   o   zaman   diyalogun   temel  esası  olan   "birbirinden  bir  şeyler  öğrenme"  imkanı  daha  baştan  ortadan  kalkar". (sh:19)  10.şartında  ise : "Diyalog  gerçek  bir  değişim/ dönüşüm  imkanının   açıklığı  üzerine  dayanmalıdır.    Eğer  tarif  ettiğimiz    dinler  arası   diyalog   fonksiyonunu  devam   ettirecekse,  o   takdirde   tüm   ortaklar   gerçek   anlamda   ve   samimi   olarak   daha   önce   hiç   anlamadıkları,  ya  da  tamamen    reddettikleri  diğer dinlerde   de   ilahi   gerçeğin   olduğu   ihtimaline   açık   olmalıdırlar.   Böylece   onlar   kendi   dinlerindeki   Bazı  inançları    konusunda   reform   yâpmaya,  değiştirmeye,   hatta   muhtemelen   terk   etmeye   hazır  olmalıdırlar.   Bu  dâ  şu   sonuca   götürecektir  ki,   eğer,   ortaklardan   birisi   kendi   inandığı  şeyi  son  yegane   ve  reformu  im kansız   gerçek   olarak   kabul   ederse,   orada  diyalog   yok  demektir."           Bu   maddeyle  ilgili   olan   bir  Başka   husus   din değiştirme   meselesidir.   kendisiyle   diyalog   içerisinde   olan   bir   kişinin   kendi   dinine   dönmesini   arzular.   Ancak    bu   kişi   ortağının   kabul   ettiği   gerçeğe  de   dönme   ya da   onu   kabul   etmeye  açık bir şekilde samimi   olmalıdır.  Dolayısıyla   diyalog   bağlamındaki din değiştirme  daima  iki  yollu bir caddedir.   Diğer  bir  deyimle buradaki  değişme  ya da   dönme   bir   kişinin   inandığı   dine   dönme   değil,   Tanrı'nın   gerçeğine   dönmektir."   (sh:20)

     Hıristiyan  ilahiyatçı  yazarların  diyalog  için  temel  olarak  yer  yer  kendi  inanç  ilkelerinden  bazıları   üzerinde   reform    isterlerken;  aynı  şeyi  Müslüman   ilahiyatçılardan da   istemektedirler. (sh:41)

Hatta  Küng;  bir  kısım  fırak-ı  dallenin  öve  öve  bitiremediği   Fazlurrahman'ın  bu  konuda  aynı  inançta  olduğunu  ancak  bunu  açıkça  söyleyemediğini  dile  getirmiştir.  (sh:41)  Zaten  öyle  olmasaydı  diyalog  dedikleri   zifafın   gerçekleşmesi  mümkün   olabilir  miydi?

 Gelelim  bizdeki   İlahiyatçı   Müslüman   Diyalogculara.

Başta  Lübnanlı  Şii  ilim  adamı  olarak  bilinen  Mahmut  M. Eyub.  Eyub'a  göre; "Kur'an,  Hıristiyanlığı  temel  olarak  gerçek  bir  inanç,  Hıristiyanları da  meşru  bir  inanç  toplumu  olarak  kabul  ettiğinden  dolayıdır ki,  Hıristiyanlık  İslam  dünyasında  varlığını  tarih  boyunca  devam  ettirmiştir." (sh:86) der.

Yine  Eyub'a  göre, " Ne  İslam  evrenseldir,  ne de Hıristiyanlık!  Her  ikisi de  evrensel  değildir.  Zaten  bu  iki  dinin  böyle  bir  iddiaları da  yoktur,   böyle  bir  iddia  imkansızdır"  diyerek  "Allah  katında  gerçek  din  İslam'dır"  ayetinin  gelenekçiler  tarafından  yanlış  yorumlandığını  oysa  başka  ayetlerin  bu  görüşü  desteklemediğini   ileri   sürmüştür. (sh:88-89)  Eyub,  Ehl-i  küfürle  yapılan  savaşların   cihad  olmadığını  asıl  cihadın  merhum  "S. Kutub'u  referans  göstererek  İslam'daki    Cihadın  amacının  nerede  olursa  olsun  zulme  karşı  mücadele  etmek  olduğunu  belirtmektedir." (sh:91)  Hadi  diyelim  gelenekçi  dedikleri  İslam  uleması  cihad  ayetlerini    yanlış  anladılar.  Peki  iki  cihanın   sultanı  Hatemü'l- Enbiya  Hz. Muhammed (s.a.s)'in  yaptığı  savaşlara  ne  diyeceğiz?   O'da  mı  cihad  ayetlerini  yanlış  yorumladı?

 Tüm  bunlara  karşı  "Eyub, Hıristiyanların   geçmişte  olduğu  gibi  günümüzde de  hala  Haçlı   ruhu  ve  zihniyetini  devam  ettirdiklerini  örneklerle  göstermiştir... Birinci  Dünya  Savaşı'ndan  sonra  bir  albayın  "Bu  gün  Haçlı  seferleri  sona  ermiştir."  dediğini,  "Yine  benzer  şekilde  Fransa   generali  Gouraud'un  Fransız  mandasına  karşı  gelen   Suriyeli  isyancıları  bastırdığında  (1919-1920)  Şam'daki  Selahaddin  Eyyubi'nin  türbesine  gidip,  türbeyi  ayağıyla  teptikten  sonra  "Ey  Selahaddin,  biz  döndük"  şeklinde  çığlık  atmasını" (sh:92)   Yine  "Lawrens  Browne  Batı  hakimiyetinin  karşısındaki  tek  engelin  İslam  olduğunu  ilan  etmesini"   kaynaklarıyla  dile  getirmiştir.(sh:92)  Eyub'a  göre  Batı  hiçbir  zaman  İslam  birliğini  istemez.   Dolayısıyla  İslam  birliğini  yıkmak  için  de  üç  önemli  güç  bir araya  getirilmiştir : "Sömürgecilik,  Misyonerlik,  Oryantalizm."  (Sh:93)  Zaten  İslam  medeniyeti  diye  bir  medeniyeti  asla kabul  etmedikleri  zikredilerek, "İslam  medeniyeti  Bizans  medeniyetinin   eksik, tam   olmayan  kırıntılarıdır."  sözlerini   nakleder. (sh:94)  Eyub,  Ö.Faruk'dan  alıntı  yaparak : "Misyonerlik  vasıtaları   arasında   esas  yeri  eğitim  almaktadır.  Misyonerler  tarafından  açılan  okul  ve  üniversitelerde  plan  ve  programlar,  hatta  ders   konuları  tamamen   misyonerlerin  kendi  ülkelerindekine  benzemektedir.  Ders  kitapları,  hatta,  İslam  tarihi  ve  kültürüyle  ilgili  konular  bile, Oryantalistler  tarafından  yazılmıştır.  Lübnan'da  Fransız  okullarında  okutulmakta  olan  bir  kitapta,  yedinci  yüzyılda  ortaya  çıkan   İslam'ın,  "Yeni  düşman"  olarak  lanse  edildiğini  örnek  olarak  vermektedir.   Bununla da   kalınmayarak   kitabın   sonuna,  "Hilal'in  gücü  Hac  gücü  tarafından  bertaraf  edilecek  ve  İncil  Kur'an  üzerine  muzaffer  olacaktır..."  ibareleri  eklenmiştir. Papa  Leo'nun  bu  kitabı   övgüyle  onayladığını  ifade  etmektedir." (sh:95) 

"O  halde  misyoner  ve  oryantalistlerin  gerçek  amacı  nedir?   Müslümanları   dinlerinden  döndürerek onları  Hıristiyan  mı  yapmaktır?  Eyub   bu   sorulara   yine   çeşitli  Mûslüman  düşünürlerin   görüşlerini aktararak  gerçek  amacın  bu  olmadığını   ifade  etmektedir.  O  bu  konuyla  ilgili olarak   Enver  el- Cundi'yi   örnek  vermektedir. Bu  yazara  göre  misyoner  ve  oryantalistlerin  amacı,  Müslüman  aydınları  batılılaştırarak,  batı  norm  ve  teorilerini     kabul  ettirip,  onların  Batı  standartlarına  göre  düşünmelerini  ve  Batının  evrensel  entelektüalizmini   benimsemelerini  sağlamaktır.  Yazar  batılılaşma  sürecini  şu  şekilde  açıklamaktadır : "Batılılaşma, basit  bir  ifadeyle,  Müslüman  ve  Arapları,  gönüllü  bir  şekilde  Batı  zihniyetini  kabullendirmeye  ve  İslam  toplumu  üzerinde  muayyen   bir  kimliği  ve  özel  İslam'i  bir  karakteri  empoze  eden   İslam'ın  temellerini  reddetmeye  şartlandırmaktır.  Buna  ilave  olarak  İslam'ın  eğitimsel,  sosyal,  entelektüel  ve  hukuki  prensiplerine  ilişkin  konularda  şüpheler  uyandırmaya  sevk etmektir." (sh:96)   "Batı  Müslümanlarla  mücadele   stratejisinden   vazgeçmiş  ancak,  amacını  terk  etmemiş,  sadece  planını  değiştirmiştir.  Bu  planın  amacı  batı-eğitimli  Müslümanların   günlük  hayatlarının  gerçeklerinden  İslam'ın  hukuki,  sosyal  ve  ekonomik   karakterlerini  çıkararak  sadece  onları  soyut  teolojik  prensiplere  indirgemektir,  ki  bunun da  anlamı  İslam'ı  yok  etmektir.  Bunun  en  başta  gelen  örneklerinden  birisi de,  misyonerlik  ve  oryantalist  İslam'i  çalışmalar  neticesinde,  İslam  toplumunun  gelişmesi  ve  korunmasındaki  en  önemli  prensiplerden   birisi  olan,  Müslümanların  zihnindeki  CİHAD  ruhunun   öldürülmeye  çalışılmasıdır.  Bu  genel  amaç  çok  açık  ve  öz  şekilde "Samuel  Zwemer"  tarafından  ifade  edilmiştir :  "Misyonerlik  çalışmalarının  amacı  bir  Müslüman'ı  diğer  bir  dine  döndürmek  değildir;  onu İslam'dan  çıkarmaktır.  Böylece o, onun  muhalifi  ve  kuvvetli  bir  düşmanı  olabilecektir."    Yazara  göre  bu   amaca  ulaşmak  için  başka  stratejilerde  vardır.  Bunlardan  ilki  genç,  eğitimli  Müslümanlar  arasında  ahlaksızlığı  ve  ateizmi  yaygınlaştırmak,  ikinci  olarak,  İslam'i  çalışmalarda  çağdaş  Avrupa  metodolojilerini  kullanmak  suretiyle  İslam'ı  bölüm  ve  parçalara  ayırmak,  üçüncü  olarak da  Müslümanlar  arasında  aşağılık  hissini  geliştirmektir."  (sh:97)

Hatta  "İngiliz  bilim  adamı-misyoner  yazar  Temple Gairdner,  İslam'ın  en  önemli  eğitim  ve  öğrenim  merkezi  olan  El_Ezher'de  yukarıda  zikredilen  metodların  uygulandığını  ileri  sürmektedir.  Ona  göre  İslam  ülkelerinin  dört  bir  yanından  gelen  Müslüman  öğrenciler  misyonerler  tarafından  elde  edilecek  nadir  fırsatlardı.  Onlar  İncil'i  uygun  bir  merkezden  bu  öğrenciler  vasıtasıyla  yeryüzünün  en  uzak  köşelerine  taşıma  fırsatı  buluyorlardı.   Dahası,   Gairdner  buradaki  Müslüman  öğrencilerin  (1900'lü  yıllarda)  Kur'an'ı  değil,   Kitab-ı  Mukaddes'i  okuduklarını  ileri  sürmektedir." (sh:97)

Eyub,  Misyonerlik  faaliyetlerinin  II.Vatikan  Konsili'nin  aldığı  tarihi  kararlardan  sonra  hızlandığını  belirterek;  "Sonuç  olarak  insanlığın  kurtuluşunun  ne Komünizmle, ne de  Kapitalizmle  mümkün  olabileceğini,  aksine   tek  kurtuluşun  İslam'ın  tüm  yönlerini  yaşamakla  mümkün  olacağını  savunmaktadır." (sh:101)

İkinci   Diyalogcu  İlahiyatçı  Muhammed  Talbi  ise aslen  Tunus'ludur.   Talbi    tam  Hıristiyan  diyalogcular  gibi  İslam'da  da  reformlar  yapılmasını  istemektedir.  Bu  düşüncede  kendisinin  ilham  kaynağı   Mason  Abduh'tur.  Aynı  zamanda  Talbi' de  cihadı   dini  tebliğ  aracı  olarak  kabul  etmez. Kadıyani'ler de  Cihadı  tebliğ  aracı  olarak  görmezler.  Hele  hele  cihad  olarak  savaşı  hiç mi  hiç  kabul  etmezler.   Samimi  ve  dürüst  bir  hayata   sahip  olup ta  Müslüman  olmayan  kişilerin de  kurtuluşa  ereceğini  bazı  ayetler  kaynak  gösterilerek  söylerler. (sh:107)   Talbi,  mürted  ve   mürtede verilecek  ceza  ile   ilgili  hadisi  zayıf  görür  hatta   kabul  etmez. (sh:114)  Üçüncü  İlahiyatçı  Diyalogcumuz  ise Seyyid  Hüseyin  Nasr'dır.  Aslen  İran'lı  bir  Şii'dir.

  Değerlendirme  ve  sonuç  bölümünde  Diyalogun  lüzum  ve  önemi   birkaç  noktadan    ele  alınarak   kabul  edilmiştir. (sh:135)  Yazarımız  Köylü,  diyalogcu  ilahiyatçıların  görüş  ve  düşüncelerini  irdeleyerek  yanlış  yolda  olduklarını  açık  ve  net  bir  şekilde  ortaya  koymuş,  II.Vatikan  Konsili  kararlarının  Müslümanlar  için  pekte  önemli  bir  yanı  olmadığını   zikretmiştir.  (sh:138)   Yazar, Ehl-i  Kitab'ın   bir  çok  ayet-i  kerimeleri  delil  göstererek   küfür   içinde  olduklarını,  herkesin de  bunu  açıkça  söylemesi  gerektiğini   vurgulamıştır. (sh:139) Köylü şu  hususta  ne  kadar  haklı  bir  tesbit  yapmıştır: "...Diyalogcuların  bu  tür  yaklaşımları ( Yani  sizde ahirette  cennete  gireceksiniz)  sadece  İslam'ın   bu  konudaki  fikirlerini    yanlış  yorumlamaya  neden  olmaz,  aynı  zamanda  diğer  din  mensuplarını  da  yanlış  bilgilendirmeye  sevk  edebilir.  Eğer  biz  onlara  sizin  dininiz de  doğru,  sizde  hidayet  kapsamındasınız  dersek,  bir  bakıma  onların  doğru  yola  gelmelerine  fırsat  vermemiş,  onlara  zulmetmiş  oluruz." (sh:141)   Günümüzdeki  Hıristiyanların   gerçek   Hıristiyanlıkla  hiçbir  alakasının  olmadığını,  zira  günümüz  Hıristiyanlığı  Hz. İsa  tarafından  değil,  Pavlus  gibi   bir  kısım  havariler  tarafından   şekillendirilmiş  Hıristiyanlık  olduğu,  kitaplarının  tahrif  edilerek,   üç  tanrıyı  kabul  edip  bu  üç  tanrıya  ibadet  ettikleri   bir  çok  ayetle  ispat  edilmiştir.  (sh:143)

   Yazarımız  Köylü,  hem  Kilisenin  hem de  diyalogcu  yazarların  güvenilir  olmadıklarını    birçok  misallerle  dile  getirmiştir. (sh:144)  Zira  Marcello Zago ve Borge  Scahantz'in  "diyalogu   Müslümanları  Hıristiyanlaştırmada    ilk  adım  olarak  gördüklerini"  belirtmektedir. (sh:145) 

"Son  olarak  Dinler  arası  diyalogda   samimiyetle  ilgili  olarak  şu  hususa  dikkat  etmek  gerekir ki,  hiçbir  zaman   Batılı  ilahiyatçıların  İslam,  Kur'an  ve  Hz.  Peygamberden  övgüyle  bahseden  sözlerine  kanmamak  gerekir.  Bunlar  mutlaka  yazılarının  bir  yerinde  yine  saldırılarını  ihmal  etmezler."  der  ve  Küng'den  misal  verir: "Bu  gün  İncil'in    Tanrı  kelamı  olmadığının  ilmen  ispatlandığını,  dolayısıyla  böyle  bir  şeyin  neden  Kur'an  içinde  olamayacağını   söyleyerek"  kafalara  şüphe  sokmaya  çalışmıştır.   (sh:149)  Demek ki,  "Demokrat  kafalı"  Fazlurrahman'ın   "Kur'an'ın  Tarihselliği"  tezinin  de  ilham  kaynağı  bu  müşriklermiş!!!

Yazarımız   Hıristiyanlıktaki  "Kurtuluş  Teolojisi"nden  bahsetmiş,  daha  sonrada  İslam'a  göre  bir  "Kurtuluş  Teolojisi"  çerçevesi  çizmeye    bu  çerçeveyi  çizerken de    "Hılf'ul-Fudul"   müessesinden  bahsetmiştir.  (sh:157)    

     Sonuç  olarak  şunu  söyleyebiliriz.  Yıllardır    çeşitli  vesilelerle  gündeme  getirilen  ve Müslümanların   gündemlerinden  düşürülmemeğe   çalışılan  "Dinler  Arası Diyalog"  hurafesi   ilk  olarak  "Kilise"  tarafından  Misyonerlik  faaliyetlerinin  ve  çalışma  alanlarının  daha  da  genişletilmesi  ve  Müslümanların  Hıristiyanlaştırılması  amacıyla  yapılmıştır.   Hala da  yapılmaya  devam  edilmektedir. Onun  için  Diyalogcu  Müslümanların  tamamına  önce  İslam'ı  anlatacak  bir  Diyalogcunun  elzem  olduğunu  söylemek  gerekiyor. Zira,  farklı dinlere mensup kişilerce yayınlanan  deklarasyonlarda  dinler arası hoşgörü  ve diyalogu tartışırken  İslam  dinine   mensup  zevatın   hakkı  bildikleri  halde  neden diyalogun  adresinin  İslam  dininde  olduğunu  söylemedikleri  bizi  çok  düşündürmektedir?   Çeşitli   vesilelerle  daha da bunalan  dünya  insanının   aradığı  tüm dünya ve ahiret  saadetinin  İslam'da olduğunu rahatlıkla söyleyebilirler.  Görünen  o ki diyalogcular  bu gerçeği  söylemiyorlar.   Diyalogcuların   işledikleri  cinayetlerin   başında    şu  cinayet  gelmektedir.  Diyalog  ortamında   Hz.  Muhammed (s.a.v)'siz  bir  dini   gündeme  getirmeye  çalışıyor  olmalarıdır.  Batı  dünyası bugün  ciddi  bir  buhran  yaşamaktadır. Kilise, bütün  gayretlerine ve sosyal faaliyetlerine  rağmen  her  geçen   gün   sadece   yaşlıların  bir   uğrak  yeri  haline  gelmiştir.  Şu  da  bir  gerçek ki okullarda   Kur’an’ derslerinin   verilmemesi,   Kur’an  Kursları ve İmam-Hatiplerin  kapanmaya   mahkum edilmesi, haramların  teşvik edilip,  helallerin     yasaklanmaya  çalışılması   tesadüfi  değildir.  Böyle  bir  ortam  Kur’an’ın  da  Tevrat  ve  İncil   gibi   tahrif  edilmeğe  matuf  tutulduğu  bir  ortamdır.   İşte  dinler  arası  diyalogun  temelinde de  bu  hinoğlu  hinliğin  yattığını  seziyorum.  Rabbim  cümlemizi  sırat-ı  müstakimden  ayırmasın.  Allahü  Teala (c.c)'ya  emanet  olunuz.

 

Kitabın  adı               : Dinler  Arası  Diyalog

Kitabın  Yazarı          : Doç. Dr. Mustafa  Köylü

Kitabın Bas.Tarihi    :  2001 .  İst.

Kitabın  Yayınevi      : İnsan  Yay.

Kitabın  sayfası         :184                                                     07.11.2002