Katar  Diyanet  İşleri  Başkanının  "Çağdaş  Meselelere  Fetvalar"ı

     "İKİ cihan Sultanı Efendimiz Hz. Muhammed (sav), Mübarek bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır.: "İnsanlar üzerine (öyle) bir zaman gelir ki, Ulema köpekler öldürülür gibi öldürülür. Keşke o zaman Ulema birlik olsaydı." (Ramuz El Ehadis, C/ 2, Sh:503, Had. No:12. Fıkhi Meseleler, C:l, Sh:176-177 Y.Kerimoğlu)

    Bu mübarek tesbitin ışığında, günümüz İslam coğrafyasına şöyle bir göz atıp ta sıhhatli bir gözle bakacak olursak;  korkunç akıbetleri belirtilen ve Ulema zümresinden sayılabilecek o mübarek zevatın sayısının oldukça az olduğu görülecektir! Buna rağmen yani sayılarının çok az olmasına rağmen bu mübarek zevat o korkunç akıbetlerini bildikleri halde yinede ne hikmetse bir araya gelememektedirler. Her ne sebeple olursa olsun Ulemanın bir araya gelmemesi için bu sebepler bir mazeret sebebi sayılmamalıdır. Ulemadan hiç bir kimsenin gelişi güzel mazeretler öne sürerek bu mazeretler arkasına sığınması caiz değildir!!! Her halükarda Ulema birlik içinde olmalıdır. Ulemanın o korkunç akıbete düşmemesi için birlik şarttır. Bizi en fazla üzen husus korkunç günü çok çetin geçeceği bildirilen o korkunç günü çok iyi düşünmek lazımdır!!! Hiç bir kimse kendi kendini aldatmamalıdır. İsmi ve unvanı ne olursa olsun hiç kimseye Sünnet'e muhalefet etme hakkı verilmemiştir. Hiç bir kimsenin de kalkıp; Ben İslam'ı Hz. Peygamberden (sav) daha iyi bilirim demesi mümkün değildir. Zira; böyle bir zırvanın asla te'vili olamaz! Böyle bir zırva olsa olsa apaçık bir "küfür" düpe düz bir ilhad olur! Başka da bir alternatif yoktur.

     Bu cümleleri yazarken Ulema zümresinden sayılan bir kısım zevattan şu cümleleri duyar gibi oluyorum.(!)  "İçinde bulunduğumuz şartlardan hiç haberiniz var mı? Ne zor şartlar altında yaşıyoruz. Her an her şey olabilir. Tüm alimleri tutuklayabilirler. Zindanlara atabilirler. Hatta, siz o günleri görmediniz, bizler gördük. Nice alimler iplere çekildi! Kimsenin gıkı bile çıkmadı. Bizleri dahi bir gecede toplayıp hepimizi ipe çekebilirler! Ve yine kimsenin gıkı çıkmayabilir! Bakış açınız ve ufkunuz çok dar. Oynanan oyunları göremiyorsunuz. Aslında oynanan oyunların hepsi müslümanların başında oynanıyor!!! Bakın işte bizler bu oyuna gelmiyoruz. Hem sonra bunların hepsinin birer hikmeti vardır! Bu işlere kimsenin aklı ermez evladım. Evliya ... için ... bekliyor. Gemiler demir almak üzeredir!! Bu işlere fazla girmeyin. Bu görevler ne sizin, ne de bizimdir. Bu görev kıyamete yakın bir zamanda gelmesi beklenen "Mehdi" nin görevidir. Siz niçin bu işlere burnunuzu sokuyorsunuz?" daha neleeer neler!!!

  Müslümanların yapmakla yükümlü oldukları mükellefiyetlerin bir çoğunu "Mehdi"ye yükleme inancı ne derece korkunç ve yanlış bir akaid ise; Bu konuda ifrat ederek Kıyametin kopmasına yakın bir zamanda gelmesi beklenen ve kat'i haberlerle (Hadis-i Şeriflerle) haber verilen "Mehdi" (as) inancının bazı zındıklar tarafından inkâr edilmesi de o derece korkunç ve  sapık  bir  akaiddir...  Yeri gelmişken bu hususta böylece biline!

   Acep bu mübarek zümrenin bir araya gelmelerinden doğacak yukarıda ki tehlikeler; "Köpek öldürülür gibi öldürülmek" olarak zikredilen tehlikeden daha mı büyük tehlikelerdir? Kaldı ki; şehitliği ve şehadeti hiç bir zaman gönülden uzak tutmamak lazımıdır. En büyük cihadın zalimlere hakkı tavsiye etmek olduğu haberinin müjdesini bizlere ulaştıran zümrenin de yine Ulema zümresinin olduğunu unutmamak lazımdır!!! Zor zamanda konuşmak, zor zamanda hakkı ve sabrı tavsiye etmek Peygamber (sav) mesleği değil midir? Bu söylenilenlerin tümü olayın dünyevi yönüdür. İşin bir de uhrevi yönü vardır. O dehşetli günde "Ateşten Gemle gemlenmek" te vardır. Ne korkunç bir tablo Yarabbi! Bu nakledilenler sanki hiç olmayacakmış gibi, Ulemadan olduğunu duyduğumuz zevat; bir araya gelmemek için adeta cihad (!) etmektedirler.  Hasbel kader bir cenaze namazı vesilesiyle de olsa Allahü Teala (cc) bu zevattan bir-iki kişiyi bir araya getirmişse, özel durum sebebiyle bir araya gelen bu zevat göz göze gelmemek için, musafaha yapmamak için ne gülünç görüntülere sahne oluyorlar!   Ne komik durumlara düşüyorlar! Aman Ya-Rabbi! Her fırsatta Ehl-i Sünnet V'el Cemaat'tan olduklarını söyleyen bu zevat, yukarıda ki fiilleriyle sanki Sünnet'e mualefet yarışındadırlar! Oysa Ehl-i Sünnet V'el Cemaat demek: Kur'an ve Sünnet etrafında bir Cemaat olmak demektir.

      O mübarek Hadis-i Şerifin son kısmında Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuyorlar mıydı? "Keski o zaman Ulema birlik olsaydı". Peki tüm bu emirlere rağmen, Ulema birliğe teşvik edildiği halde, Ulemayı ayrılığa zorlayan amiller nelerdir? Bu konuda tek bir ayet ve yahut tek bir Hadis gösterilebilir mi? Elbetteki hayır! Tek bir delil gösteremezler.

   Ammaaa çok nadir de olsa, Ulema kılığına bürünmüş bazı dalkavuklar da var ki; bir kısım müşriklerle bir araya gelebilmek için, çok  önemli  konuları oturup konuşabilmek için ne çileler! Ne mesailer harcarlar!  Ne masraflar  yaparlar!  Hemen şu hususu da arzedelim ki; Bu Bel'am kılıklı tipleri Ulemadan saymak, Ulemaya çok büyük bir zulüm olur. Samimi kanaatimiz budur. Bu mübarek Hadis-i Şerif, hakiki Ulemanın akıbetinin böyle olacağını bildirirken; Peki ya Ulema kılığına  girmiş  müflis  zenadık  zümresinin hali nice olacaktır? Bu zümrenin  akıbetini  hiç düşünmek  bile  istemiyorum! Zira, bu hal bana  çok  korkunç  geliyor.   Ki bu zümre tarih boyunca hep  suret-i Hakk' tan görünerek İslam' ı   içten  yıkmaya çalışmışlardır.  Onun içinde bu zümre, müslümanlar indinde hep satılmış alçak ve hain zümre olarak  bilinirler.  Yüce Rabbimiz bu şerli zümrenin şerrinden Ümmet-i Muhammed'i muhafaza  eyleye!   Amin.

  "Bütün bunları niçin gündeme getirdiniz" diye soracak olursanız. Bunları şunun için gündeme getirdik.  "Genelde tüm İslam coğrafyasında,  özelde ise üzerinde yaşadığımız topraklarda ilim adına, İslam adına ortaya çıkan Ulema kılıklı tipler; Peygamber (sav) varisi Ulemaya muhalefet  etmek  ve  Ulemanın  mü'minler nezdindeki güvenirliğini yitirmek için adeta Şeytani bir yarış içinde olduklarını haber vermek için, diyebiliriz." Ulema kılığına bürünen bu zümre her zaman ve her yerde, kendilerini kaf dağının tepesinde görmeyi bir marifet saymışlardır. Ve hala da öyle saymaya devam etmektedirler. Usul ve adetleri gereği hep geçmiş Ulemayı  küçümserler, onlara küfretmeyi ibadet zannederler. Meşhur olabilmek için biricik yolun bu yol olduğunu iman ederler de başka bir yol tanımazlar! Bu vesveselerini de ilim zannederler. Gördükleri üç-beş yıllık kör-topal sakat eğitimleriyle İslam'ı anladıklarını, kavradıklarını zannederler. Bu kupkuru zanlarını da zavallı müslüman halka  ilim  diye  takdim ederler!!!

      Son dönemlere ilmi ehliyetiyle damgasını vuran  merhum Ahmed DAVUTOĞLU Hocamız (Allah gani gani Rahmet eylesin) Mezhepsizler kervanında yer almış bazı mezhepsizleri  ifşa  ederken  ilgili eserinin baş kısımlarında o günkü Yüksek İslam enstitülerinin  müfredat programları ve bu programlarla yetişen  öğrencilerin  İslam'i ilimlerde ki ehliyetlerini dile getirirken (özellikle Fıkıh ve Usulü Fkıh sahasında ne derece sıhhatli bilgi verildiği,   öğrencilerinde ne derece sıhhatli bilgilerle yetiştirildiği konusunda)  aynen  şunları   söylüyor:  "Bize Milli Eğitim Bakanlığı üç defa müfredat programı hazırlatmıştır. Öğretmenlerden müteşekkil bir heyet olarak biz bunların içinde  imkan  nisbetinde  FIKIH  VE USUL-Ü  FIKIH   ilimlerine yer vermiştik.  Her nedense yaptığımız programların (25-30 öncesi) üçü de   kabul edilmemiştir. Şimdi ki programlarını bilmiyorum. Fakat benim ayrıldığım  yıllarda Enstitüde FIKIH'la USUL-Ü FIKIH'ın birleştirilmek suretiyle yalnız isimleri  var,  cisimleri yoktu."  (sh:12)

     İşte şu acı gerçeği gördünüz değil mi?   Fıkıh   ve Usul-ü Fıkıh ilimleri öyle önemli ilimlerdir ki; bu ilimlerde derinleşmeyen  zatların  fetva  vermeye kalkışması olsa olsa ancak dinde cinayet olur. Bu ilmin önemine binaen olmuş  olacak ki, bu sahada yani, Fıkıh ve Usul-ü Fıkıh sahasında çokça  müstakil  eserler yazılmıştır. Bu eserler boşuna mı kaleme alınmışlardır?   Elbette değil!   Onun için hem bu ilimler, hem de bu ilimlerle uğraşanlarla ilgili olarak bakın neler buyurulmuştur.   Allah'ın   Resulü (sav) şöyle buyurmuşlardır: "Allahü Teala (cc) kime  hayır  murad ederse onu dinde fakih kılar." "FIKIH OLMAYAN İBADETTE HAYIR YOKTUR" (K.Sitte C/15, Sh:185)  "Bir FAKİH; Şeytana bin Abid'den daha şiddetli gelir." (İbn-i Mace C/l, Sh:383)  Fakih olmak ve Fıkıh bilmek demek ki bu kadar önemlidir. Peki  "Fıkıh ve Usul-ü Fıkhın önemi nedir" diyecek olursanız, hemen onu da arz edelim.   Usul kitaplarında deniliyor ki;  "....Yukarıda ki, söylediklerimizle de  izah olunduğu  üzere  Fıkıh  Usulünü  (Bir ilim olarak) vazetmekten gaye, Müctehid'in hata ve yanlışlığa düşmeksizin şer'i a-meli hükümlere ulaşmasını temin için bun hazırlayıcı kaide ve metotları tespit edip ortaya koymaktır. Buna göre Fıkıh ve Usul-ü Fıkıh, gayelerinin  şer'i hükümlere ulaşmak oluşunda birleşiyorlar. Ancak USUL, bu ulaşmanın  metotlarını  ve  hüküm  çıkarmanın  yollarını açıklamakta, Fıkıh ise, Usul ilminin çizdiği metotlar ışığında ve tespit ettiği kaideleri tatbik ederek fiilen hükümleri istinbat etmektedir."   (Fıkıh Usulü, Sh: 29-30, Prf. Dr. Abdülkerim Zeydan)  Demek ki;  Fetva-Fıkıh-Fakih  kelimeleri arasında bir illiyet bağı varmış. Biri diğersiz olmayan üç kelime. İşte size, okullardan  mezun olurken  "Müctehid"  olarak me'zun olduklarını  zanneden  gülünç insanların  gülünç  halleri!!!

     Bu reformist Din Tahripçilerinin aldıkları ilimler ve onları okutan hocalarının gerçek tesbitleri  ortada  iken  ilim  payesi  sarhoşluğu  ile neler zırvaladıklarının farkında dahi olmayan bu gafillerin acınacak hallerine bakın. Koskoca ümmet niçin param parça olmuş görüyor  musunuz?   Allah aşkına siz bu durum karşısında güler misiniz, ağlar mısınız?   Müfredat programlarını  yapan ve bu programları uygulayan hocaefendiler programların ve uygulamaların  çok yetersiz olduğunu  söylerken,    bu şartlar altında eğitim görerek me'zun olan öğrenciler kendilerinin  "Müctehid" (!) olarak  me'zun olduklarını söylüyorlar!!! Fe Sübha-nallah! Hem de bin kerre.  Bir yanda yeterli eğitimin olmadığı itirafı, diğer yanda  ictihad yapacak seviyede ilim sahibi olma iddiası! Boşuna mı söylemişler.   "İlim  ilim  bilmektir.  İlim kendin bilmektir".

      Bu uzunca girişten sonra  tanıtacağımız kitaba geçebiliriz. Kitap son zamanlarda bir  hayli popülerleşti.   Bizde bu yüzden kitabın tanımını biraz daha kolaylaştırmaya çalışalım dedik!

    Kitabın Musannifi hala hayattadır. Allah (cc) musannıfa daha hayırlı çalışmalar ve daha hayırlı kitap yazmalar nasibetsin! Amin.  Hocamız Fetva kitabı yazıyor amma kitabının başında bir eksik tarafının olduğunu itiraf ediyor. Hocamızın o eksik tarafı da şudur:  "Her ne kadar Ezher'in akide, felsefe, tefsir ve hadis dallarını içeren Usulu'd-Din bölümünden mezun oldum-sada -ki Fıkıh ve Fıkıh Usulünü içeren  Şeria  bölümünü okumamıştım- bu benim Fıkıh, Fıkıh tarihi ve Fıkıh Usulünde derinlemesine bilgi sahibi olmamı engellememişti." (sh.8)

     Demekki Hocamız; El-Ezher'de fıkıh ve fıkıh usulünü görmemişler! Ama hocamız bu boşluğu kendi kendine başka yerlerden doldurmuştur.  İşin ilginç tarafı Hocamızın yazdığı kitap  Fıkıh ve Usul-ü Fıkıhla ilgili bir kitaptır. Kitabın adı, "Çağdaş Meselelere Fetvalar" dır. Aslında Fetva denilince akla hemen "Fakih" kavramı gelmektedir. Fakih denilince de akla Fıkıh ilmi ile uğraşan ve o ilmin inceliklerine vukufiyeti sözkonusu olan ulema gelmektedir. Yani Fıkıh denilince Fakih, Fakih denilince de akla Fıkıh gelmektedir. Nasıl ki; operatör doktor denilince akla ameliyat; ameliyat denilince de akla hemen operatör doktor geliyor. Bu konuda aynen  öyledir. Her aklı selimde kabul ederler ki; "Ben operatör doktor değilim amma her türlü ameliyatı yapmak benim işimdir." diyen insana kimse hastasını götürüp ameliyat yaptırmaz.  Hiç bir aklı selim  insanda  gidip o insanın neşterinin altına yatmayı gözüne alamaz.

     Ehl-i Sünnet Ulemanın Cumhuru da bu konu ile ilgili olarak buyururlar ki; Fetva işi ile ilgilenen alimin  ya  Müctehid olması ve yahutta  Müctehit olan bir kimseyi taklid etmesi şarttır. Üçüncüsü ise felakettir. Bizim Ezherli Hocamız Müctehid olmadığına göre mutlaka birini taklid etmesi gerekirdi. Taklide de karşı olduğuna göre Hocamız ilhamını kimden almıştır?   Bu husus insanı çok düşündürüyor.  Fazlaca  düşünmeğe   fırsat  vermeden     Hocamız Fıkıh ve Metod konusunda kimi taklit ettiğini bakın şu bir cümle ile ne de güzel  izhar  ediyorlar: "Şeyh Sabık'ın, Fıkhu's-Sünnedeki  Metoduna  göre  Fıkıh  çalışmalarına  başladım." (sh:10)

    Başta Kur'an olmak üzere Resul-i Ekrem (sav)', Sahabe-i Kiram ve Müctehid Ulemanın yolundakileri taklide gelince böyle bir taklidi kendi nefislerine yediremeyenler Ehl-i Sünnet çizgisinin dışındaki sapıkları taklide gelince hemen teslim oluyorlar. Bu garip tavrı anlamak mümkün değildir! Peki sormak lazım, kimdir bu Şeyh Sabık? İlmi dirayeti, Ulema indindeki yeri nedir?  Hangi  hizmetlerde  bulunmuştur?  Veya  hangi  hizmetin  sahibidir bu adam? Azıcık bir zahmete katlansanız da ismi  geçen eserine bir baksanız, hemen anlarsınız bu adamın kim olduğu.  Oysa  gözlerinde büyüttükleri bu adam tam bir mezhepsizdir. Ömür boyu yaptığı hizmet ise, sadece mezhepleri  ortadan  kaldırmak için çırpınmasıdır! Peki sonuçta ne olacak, sonuçta olsa olsa şu olacak. Ehl-i Sünnet Ulemanın ortaya koyduğu hakikatler  ortadan  kaldırılıp,  Ehl-i  Bida sapıkların görüşleri hakim kılınacak! Hepsi bu kadar.

    Hocamız Kardavi, "Tutuculuk ve Taklidin olması" başlığı altında ise şunları söylüyor: "Mezhebi tutuculuktan, önceki ve son devir alimlerini körü körüne taklitten kurtulmak." (Sh:13) Tutuculuk ve taklitin olmamasında Hocamız santimi iseler kendileri niçin  Şeyh Sabık'ı taklit  etmişlerdir?  Yoksa Şeyh Sabık, mezhepsiz olduğu için mi?  Başka  bir  anlam  bilen  varsa  geçsin  bu  tarafa!!!    Peki  siz bunun adına ne derseniz deyin  sonuçta  taklit edilen kişi   yine  mezhep  imamı  olmuyor mu? 

    Hem su "körü körüne taklit"  kavramından daha çirkin bir kavram var mıdır? Kim kimi körü körüne taklit etmiş?  Bilinçli  veya  bilinçsiz  bu kavramları kullananlar asırlar boyunca tek bir misal gösterebilmişler  midir?  "Körü  körüne  taklitten"  maksat   bir alimin fıkıh ve usulüne  bağlılık  kastediliyorsa  kendileri de  Sabık'ı  taklit  ederek mukallit olmuyorlar mı? Bu da körü körüne taklid  olmuyor  mu?   Aksi  söylenirse  ortaya  şu  acı  hakikat  çıkar : "  Ehl-i Sünnet Müctehidleri taklit  ederseniz "Körü  körüne  taklit" ;   Ama  Ehl-i Bid'a  sapıkları taklid  ederseniz   bu   "Körü  körüne  taklit"  değildir,  bunda  sakınca  yoktur!  Bundan  daha  büyük  bir  taassup,   bundan  daha  büyük  körlük  olur mu?  Varın  sizler  düşünün!!!

     Bir diğer hususta şudur. Mezhep imamlarını  ve  onların  içtihadlarını  taklid  noktasında şu sakızı çiğnerler. "Ben sırf bir mezhebin Fıkıh kitabına baş vur-maktansa Kur'an ve Sünnet'e baş vurmayı yeğlerim."  (sh:9)  Allah aşkına siz buyurun. Şu cümleden daha ağır hakaretâmiz bir cümle var mıdır?  Yani Ehl-i Sünnet'in Müctehid imamları Kur'ana ve Sünnet'e baş vurmamışlarda peki neye baş vurmuşlardır? Ümmetin gözbebeği mesabesinde sayılan  o  büyük  imamlar  Tevrat'a  mı,  yoksa  İncil'e  mi  başvurmuşlardır?

     Bu cümleler ne kadar çirkin cümlelerdir!   Hocamız bu cümleyi kullanırken farkında değiller miydi?  Bu  kadar  gaflet  olur  mu?

      İkinci önemli husus; Hocamız  hiçbir  Mezhebin  Fıkıh  kitabına  bakmadan  direk  Kur'an ve  Sünnet'ten  cevaplar  verdi  ise  bu  cevapları  kimlere  verdi?

Hemen bu bağlamda sormak lazım. Hocamız verdiği tüm cevapları Kur'an'a ve Sünnet'e dayanarak verdiğine göre sigaranın haram olduğunu cevap verirken  hangi ayete ve yahut hangi Sünnet'e dayanmışlardır?  İlgili  ayet  veya  hadisi  niçin  vermemişlerdir?  Yine ayrıca,  Hocamız  Müziğin,  Heykel'in  mubah  olduklarına  cevap   verirken  hangi  ayete ve hangi Hadis'e  dayanmışlardır?   Bu   sorular  cevap  beklemektedirler!!!

      Şahsi tecrübelerime dayanarak söylüyorum. Mezhepsiz sapıkların ekserisi fıkıh ilminden ve  fıkıh  ilminin  inceliklerinden  kaçan  insanlardır.  Zira  o  ilimleri  elde  etmek  için  epeyce bir tahsil gerekmektedir. Bir hayli usul kitabı okumak gerekmektedir.  En  önemlisi de  ulemanın  miras  bıraktıkları  kaynak  eserleri  anlamada,  kavramada  zorlanmalarıdır!!!  Bu hatırlatma  unutulmamalıdır!!!

    Hocamız hiç bir mezhebe bağlı olmadığına göre, Hocamızın Mezhebi nedir? Hocamız çaktırmadan   "Kardaviye"  diye  yeni bir mezhep mi kuruyor? Kurmasına birşey diyecek değiliz amma adını  niçin  açıklamazlar?   Aldığımız  bazı duyumlara göre, Hocamıza "Hanbeli",  "Şafii" diyenler   var,  "Vehhabi" diyenler var, hatta "Hanefi" diyenler dahi var. Ama ben bu duyumların hiç birisine  inanmıyorum.  Sakın  sizde inanmayın.  Zira Hocamızın kendisi  hiç  bir  mezhebe  bağlı  olmadığını  kitabında  kendisi  ilan  etmektedir.(sh:13)

      Belki şöyle denilebilir. "Bu kadar sözü uzatacağınıza kitap içinde yanlış olan konularla ilgili olarak_ bir iki misal verseydiniz daha uygun olmaz mıydı"? Çok doğru söylemiş  olursunuz.

      Bizim bu konudaki usulümüzü bilenler, bu konuda ne kadar hassas olduğumuzu da bilirler. Biz bir yanlış hükmün  yanlışlığını gösterirken neye göre yanlış olduğunu da gösterecektik.   İşte hal  böyle  olunca   "şu  hüküm  yanlış  veyahut  bu  hüküm  yanlış"  diyeceğimiz zaman arıza çıkıyor. Zaten Hocamız her hangi bir mezhebe göre fetva vermediğini,  kendi  görüşlerine  SABIK  kanallı  ilhamlarına  göre  fetva  verdiğini açıkça söylüyor. Biz şimdi yanlış derken veya doğru derken neye göre doğru, veya neye  göre  yanlış diyeceğimiz  hususunda  müşkilde kalmaktayız.  Yani Hocamızın  içtihadlarını beğenmemek gibi  bir  durumla  karşı  karşıya  geliyoruz!

      Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz.  Yusuf  El-Kardavi  Hocamız, bu eserini yazarken hiç bir Mezhep İmamının usulüne ve Usul-ü Fıkhına göre yazmadığını açıkça dile getirerek usulsüz bir kitap yazdığını ortaya koymuştur. Bu tavrıyla da usulsüzlüğü yaymaya çalıştığı görülmüştür.  Oysa  "Keşki Ulema Birlik olsaydı" mübarek tesbitinde istenen ise usul birliğiydi.  Ümmet  param parça çil yavrusu gibi dağılmaktan ancak birlik sayesinde kurtulabilir. Bunun içinde  usulsüzlük  değil de  usule bağlılık vurgulanarak  hareket  edilmiş  olsa  idi, çok daha hoş olurdu, inancındayız. Dolayısıyla   herhangi   bir mezhebin usulüne göre   yazılmayan  bu  Çağdaş  Fetvalarla  amel  etmek  hiçbir  mükellef için mümkün değildir.  Vadeli  satış  meselesinde   şahsi  kanaatleriyle   ticari   hususları  altüst  eden aşağıda  isimleri  verilen  bu  şahısların  görüşlerine  karşılık  Asrın  fakihi  Yusuf  Kerimoğlu  hoca  efendi  aynen  şöyle  diyor:

"Türkiye'de   Prof.  Dr. Muhammed Hamidullah'ın «Modern İktisad ve İslam»  isimli eseri ve Yusuf El Kardavi'nin  «Helâl ve Haram» adını taşıyan  kitabı yayınlanınca   «Vadeli satıştaki vade farkı» ile ilgili tartışmalar hızlandı.   Prof. Dr. Muhammed  Hamidullah,   adı   geçen   eserinde  (Sh: 52-53) özetle   şunu   vurguluyor: «— Malını  satıp  parasını peşin alan işini bitirmiştir.  Vadeli  satış  yapan  kimse   ise; takip etmek, tahsil etmek  ve muhasebeci tutmak gibi ek işlerle karşı-karşıyadar. Dolayısıyle   taksitle   satışta   fiat   farkının   olması tabiidir».   Yusuf   El   Kardavi   ise (Sh: 383) «— Vadeden doğan fiat farkı ile ilgili  Ayet-i Kerime  ve  Hadis-i Şerif  olmadığını, bu durumda  asıl  olan onun mübahlığı ve çeşitli bakımlardan  faize  benzemediğini»  ileri   sürmektedir.

    Sünen-i Ebû Davud'da, Sünen-i Tirmizi'de,  İmam Ahmed b. Hanbel (Rh.A.)'in «Müsned'inde»   ve   İmam-ı Malik'in «Muvatta» isimli  eserlerinde;   «Bir satış içerisinde iki  satışla  ilgili»   hadisler   mevcuttur.   Bu hadislerin; «malın fiatındaki  cehaletle» izah  edilmesi   mümkün   olduğu   gibi,   «zaman faktörü sebebiyle fiat artırma» şeklinde tefsir edilmesi de mümkündür!..  Ancak bu konuda hiç hadis olmadığını söylemek  doğru  değildir.   Takip, tahsil ve avukatlık ücretlerinin; satış akdi ile ilgisinin  (Doğrudan) olmadığı malûm!.. Her iki müellifin ileri sürdüğü gerekçeler;  ûsûlü   fıkha   uygun   değildir.

     Alış-verişte   fazla   şart   ileri   sürmenin   mü'minlerin  kalplerini muzdar (ızdıraplı) hale getireceğini bizzat Resûl-i Ekrem (SAV) açıklamıştır. Nitekim bir hutbelerinde: «— Bazı kimseler, bilmem hangi niyetle alış-verişte Allah (CC)'ın kitabında  bulunmayan  şartlar  ileri  sürüyorlar.   Allah (CC)'ın kitabında bulunmayan   her   şart,   yüz  şart  bile  olsa   muhakkak  ki  batıldır»" (7) buyurmuşlardır."

      Bu  kitap,  mükellefe  faydası  olmayan  usulsüz  fetvalarla  doludur. Usule göre hareket eden  mükellefe faydadan çok zararı olabilir.  Onun  içinde bu  kitabı  okuyan kardeşlerimiz bu kitabı okurken çok dikkatli okumak zorundadırlar!!!   Bu  kitabı  okuyacak   mükellefelerin kitabı okurken  taklid ettiği mezhebin kaynaklarına tekrar bakmak zorunda olduklarını hassaten  vurgulamak  isterim.   Zira bu tür usulsüz eserler, Ümmet'in birliğine değil; birliğin daha çok  parçalanmasına  vesile  olmaktadırlar.  Usule bağlı kardeşlerimiz kaş yapayım derken  göz  çıkarmamalıdırlar.   Allah (cc)'a   emanet  olunuz." (Misak  Mecmuası, Sayı:100, Sh:44-48)