AHMEDİYE

 

         Değerli  Misak  okuyucusu kardeşlerim,  bu  sayımız da  sizlere  hangi  kitabı  tanıtabilirim  diye  kitaplığım  da  dolaşırken  birden   gözüme  bir  kitap  ilişti ki  bu  kitabın  bende  birkaç  tane  anısı  vardı.   Bu  vesile  ile hem  bu  anılarımdan  bir-ikisini  anlatmaya  ve  hemde  kitabı  tanıtmaya  karar  verdim.       

         Tanıtımını  yapmaya  karar   verdiğim   bu  kitap;  Yazıcıoğlu  Ahmed-i  Bican (rh.a)’ e  ait  olan  ve   “ Envar-ül Aşıkın”  adıyla  şöhret  bulan,  Cumhuriyet  öncesi  ve sonrası dönemlerde   Anadolu  halkımızın  bir kısmı  tarafından  beş  asrı  geçen uzun  bir  müddetten beri hararetle  okuna  gelen   “Sevimli  bir  İslam  klasiği”  kitaptır!   Kitabı;   H.Mahmud SERDAROĞLU- A.Lütfi  AYDIN  kardeşlerimiz   sadeleştirirlerken,  M.Şevket  EYGİ  kardeşimiz  “Eseri  Takdim-Önsöz” ünü  yazmış, Hasan  EGE  Hocamız   ise,  “Kitabın tashih, tertib ve tanzimi”ni  yapmıştır.

            Kitabı  tanıtırken;   elbette “müspet  veya  menfi”  bazı  tenkitler  alacağımızı  bilerek   tanıtıma   karar  verdiğimiz  muhakkaktır.  Bu  hususu  göze  almasaydık  zaten bu  tanıtımı  yapmazdık.          

             Kitabı  tanıtmaya  geçmeden  önce,  yukarıda  bahsettiğim   tarihi  anılarımdan  birini  anlatmaya  geçeyim.  Seksen  öncesi  idi.   Gümüşhane  İli’nin  ilçelerinden  bir  ilçe.  Fahri  vaizlerden   yaşlı   bir  vaiz!  Ramazan  ayında  öğlen  vaktinde  kürsüde  vaaz  ediyor (Rh.a).  İki  gözü  yaşlı.  Tabi  dinleyenlerin  bir kısmı da  aynı.  O  çevrenin   çok   büyük  hocası  fahri  vaiz  aynen  şunları  anlatıyor:  “ Nuh  (Aleyhisselam)  karaya  çıktığı  vakit  (oğullarından başka) bir de kızı,  bir merkebi ve bir köpeği vardı.  Bu  arada  birisi  kızını istedi, Nuh  (Aleyhisselam)  ona söz verdi. Bundan  sonra  iki  kişi  daha  kızını  istedi, onlara da söz verdi.  Böylece ayrı ayrı  üç kişiye  söz vermiş oldu. Nihayet  kızı  hangisine  vereceğini  şaşırdı. Bu sırada  kızının yanında bulunan   eşek  ile  köpek  de  birer   kız  oldular. Nuh (Aleyhisselam)  baksa ki  üç kız oturuyor. Bunlardan hangisinin  kendi  kızı  olduğunu  bilemedi.  İsteyen  üç kişiye  birer  kız vermiş oldu.  İşte  bazı  kadınların  dalaşması  ve  bazılarının  da  eşek  inadında  olması  bundandır.....”    Vaazdan  sonra  bir  kardeşimizle  bu  konuyu  konuşuyoruz.  Kardeşimiz;  “Böyle  bir şey   nasıl  olur?”   diye  itiraz  ediyordu.   Acizane   ozaman  dedim ki, olur (!)   Hem   hoca efendinin   suçu ne ki, kitapta  öyle  yazmıyor mu?.  Kardeşimiz  yine  sordu;  “Ne kitabı?  Yani  bu  anlatılanlar  kitapta mı  yazılı?”    Evet,  bu  anlatılanlar  kitapta yazılı  dedik. Kardeşimiz, “Hangi  kitapta ? ”  diye  sordu.  Bizde  “Envarü’l –Aşıkın,( sh:54).”da  dedik.   Duyan  kardeşlerimiz  hayretler  içerisinde  kalmışlardı!    İkinci  anım  ise  şudur.  Yıllar  aynı  yıllar.  Yer; görevli  olduğum  köy.  Meclis, taziye  meclisi  ve  meclis  her  yaştan  insanlarla  tıklım -tıklım  dolu.  Yaşlı  bir  hacı  efendi  anlatıyor, herkes  pür dikkat  dinliyor.  Özet olarak, Davud  (Aleyhisselam)  mübtela  edilmek  istiyor.  Allahu  Teala  dileğini  kabul ederek:

-Ey Davud, hazır ol ve sabretmesini bil. Falan ayın falanca günü ibtila edileceksin, buyurdu. Davud (Aleyhisselam) da o gün  ibadethanesine girerek  kapıları kitledi, mihrabında  namaz  kıldı ve Zebur’u  okumağa başladı. Tam  bu sırada inciden ve zebercedden  kanatları olduğu halde  altın bir güvercin suretinde  şeytan çıkageldi  ve  Davud (Aleyhisselam)’un  önüne kondu.  Davud  (Aleyhisselam) güzelliğine hayran kaldığı bu kuşu  yakalayıp bundaki  Allah’ın kudret  ve  san’atını  İsrailoğullarına  göstermek  istedi.  Fakat  güvercini tam yakalayacağı  sırada o ileri  sıçradı durdu. Yine yakalarken  sıçradı ve nihayet  hafif  sıçramalarla  Davud (Aleyhisselam)’u  bir bahçeye kadar  götürdü.  Bahçede bir kadın  yıkanıyordu. Hz.Davud’u  görünce  hemen bütün saçları ile  bedenini  örttü. Bir  yandan  vücut  güzelliği,  öte  yandan  bütün vücudunu  örten saçları Hz.Davud’u  medfun etti, kadına aşık  oldu.Kadın ile evlenmek istedi, fakat kadın  Uriya adında  bir kumandanın hanımı idi.  

    Davut (Aleyhisselam)  Uriya’yı  ordunun  önünde  savaşa  gönderdi. Uriya  şehid oldu.  Davud (Aleyhisselam)’da  bu kadını aldı.   Süleyman  (Aleyhisselam) bu kadından doğdu..... ”   

Ulemanın  ittifakla  “İsrailiyat tandır”   diyerek  reddettiği  bu  hikaye,  yukarıda  özetle  anlatıldığı gibi  çok  daha  uzunca  bir  şekilde hep  böyle  anlatılır  durur.   (Envarü’l-Aşıkın, sh:124-128)   Bu  rivayeti  anlatan   hacı efendiye  dedim ki;    Hacı  efendi  siz  anlattınız  bunca  insan dinledi.  Siz  anlattığınız  için de kimseden ses çıkmadı. Bu  hikaye  sizlerden sonra  daha  nice  insanlar  tarafından  dilden dile, kulaktan kulağa  anlatılıp  duracak.  Peki  gerçekten  böyle  bir olay  olmuş mudur?  Siz  bir  Peygamberin  böyle bir  şey  yapacağına  inanıyor musunuz?   Hacı efendi  : “Evet, ne demek!  Bu  olay  kitapta  yazılı, ben kitaptan  okudum.  Kitaba  şek  mi  var ?   Sen   Hz.Yunus’un   balığın karnında  kalmasını da mı  kabul  etmiyorsun? .... ”    Dedim ki,   Sizin  anlattığınız  hikayenin  haber   kaynağı  Yahudiler,   Yunus  (Aleyhisselam)’ın  balığın  karnında  kalmasını  haber  veren  kaynak  ise  Kur’an’dır.    Yine  aynı  olayı  başka  bir  yerde   emekli  bir  imam  efendi   çok  tatlı  bir  lisanla  anlatmıştı.  Ona da  aynı  hususları  hatırlattığım da,  O  hoca efendi  bu  hikayeyi   bir  tefsirde  okuduğunu  söylemişti!   Ne  hazindir  ki,  bu  İsraili  merdut  hurafeler  tefsir kitaplarımıza  kadar  girebilmiştir!          

     Batın ilimler  iddiasında  bulunmak orda  dursun; Ehl-i  Sünnet  itikadına  göre  bu  haberlerin    Ulema  indindeki   yeri  ve değeri  bellidir.   Bu  tür  bilgileri  öğrenmek   hiçte zor  değildir.  Muhakkik Ulema  bu  tür  rivayetler  hakkında  görüş ve fikirlerini  beyan  etmişlerdir. Herşey  apaçık  ayan beyan  ortadadır.  Azıcık  ilmi  olanlar  bu  hususları   bilirler!   Zaten  her  iki  rivayetin   dipnotlarında da  çok  güzel  açıklamalara  yer  verilmiştir.  Bu  açıklamaları  koyanlardan  Allah (cc)  sayısızca  razı  olsun.  Mesela  birinci  rivayetin  dipnotunda; “Bu  rivayetin  kaynağı  bulunamamıştır.Bir  peygamberin  böyle davranması  düşünülemez.”   denilmiş,  ikinci  rivayetin  dipnotunda  ise: “Müellif  mukaddimede de belirttiği gibi, diğer  kitaplardan  nakledilen  ve Vehb b. Münebbih,  Ka’bu’l- Ahbar  gibi  eski  Yahudi  bilginlerinden  olup  sonradan  müslüman olmuş  zatların  getirdikleri  İsraili  haberleri de kitabına almıştır. Ancak  muhakkik  ulema,  bu  gibi  rivayetleri  kesinlikle reddeder   ve  peygamberleri  bu  gibi  isnadlardan  tenzih  ederler.”   denilmiştir. (sh:128)   Yine   Hz.Süleyman  (Aleyhisselam)’ın  mührünün  bir  Devin  eline  geçmesi  ve  dolayısıyle  iktidarın da  deve  geçmesi  ile  ilgili  olarak  düşülen  dipnotta da  şunlar  dile  getirilmiştir   : “ Ahmed-i Bican’ın da  dediği  gibi sorumluluk  raviye  aittir.  Bu  hikaye  daha  uzun  bir  şekilde  daha  pek  çok  kitaplarda  anlatılır, fakat  bunun  aslı  yoktur.  Çünkü  Süleyman  (Aleyhisselam)  bir  peygamberdir.  Ortada  dev  diye  bir şey  yoktur, olsa   bile  bir  peygamberin  yüzüğünü  çalıp  tahtına  çıkıp  hükmedemez.  Yukarda da  buna benzer  bazı  peygamberler  hakkında  anlatılan  hikayeler  var  ki  bunlar  tamamen  İsrailiyattan  geçme  uydurmalardır.  Ka’bül- Ahbar  ve  Vehb  b. Münebbih’e  izafe  edilen  bir  çok  rivayetler  böyledir.  Bunlar  peygamberlik  vasıfları  ile  bağdaşmaz.”  denilmiştir. (sh:142)   Nasıl  denilmesin ki;  özellikle  ikinci  rivayetle  ilgili  olarak  İmam-ı Muhammed   Birgivi  (Rh.a.)

şunları  söylemektedir : “...anlatılan  çirkin  hikayeyi  Haşviyye  taifesi  uydurdular. Aslı  yoktur.  Davud  Aleyhisselam’a  büyük  iftiradır.  Hatta  Hz.Ali (Radıyallahu  anh) : Bu  hikayeyi  anlatanlara  yüz altmış  değnek  vururum,  peygamberlere iftira edenlerin  had  cezası  budur,  buyurmuştur.  Bunu  Ebu’s-Suud  tefsiri ve  Şerh-i  Mevakıf  yazmaktadır.”  (Birgivi  Vasiyetnamesi, sh:60)   Peki “sorumluluk raviye aittir”  diyerek akıl  almaz  rivayetleri  kitabına  alan   müellif   bu  tavrıyla  sorumluluktan   kurtulmuş mudur?   Yahut  şöyle   soralım;  İslam’ın  reddettiği   bu  anlayışı  ön  plana  çıkarmak  caiz  midir?   Müellif  (Rh.A.)  Muharref Tevrat’ta  geçen :  “Peygamber .....içki  içip  kızıyla  zina etti.”   uydurmasını   alıp  kitabına  yerleştirerek   sorumluluk  raviye   aittir   diyerek  ilgili  safsatayı  rivayet   etse  yine aynı  mantık mı  yürütülecektir?  Aslında  hiç  kimsenin  kendini  boşuna  zorlamasına  gerek  yoktur.   Doğruya  doğru, yanlışa  yanlış  diyerek  hak  teslim  edilmelidir.  Müellif  merhum  yaptığı  hataların  ip  uçlarını   kitabın  başında ve  sonunda  şu  cümle  ile  vermiştir : “ Tevrat, Zebur, İncil  ve  Kur’an’da  ne  gibi  ilahi  hitap  varsa .......her  şey’i  bu  kitabda  derledim.”  (Sh:9)    İşte  kitaptaki  tüm  hataların   kaynağını  teşkil  eden ip ucu  cümle  bu  cümledir.  Belki   “ Dinler  arası  Hoşgörü  Örgütü”nün  hoşuna  gitmeyecek  ama  gerçek  bu!   Tabii  “İbrahim’i   dinler”   denilerek   ümmet  arasına   sokulan  bu   safsata  kavram da  aynı  mahiyette  merdut   bir  kavramdır.  Bu  kavramlara  sıcak  bakanların  akıllarına   şaşarım!   Ehl-i Sünnet  mü’minlerin  bu tür  kavramlardan  uzak  durması  icabeder.  Merdutlaşmak  için   çırpınan   reformistlere, müsteşriklere  sözümüz  yoktur!    

      Hakikat  bu  kadar  açık ve  net  olarak  ortada  dururken;  ilmen,  aklen  ve  naklen  yukarıda  dile  getirilen  her iki  rivayeti de  kabul  etmeyerek   reddetmek   her  Ehl-i  sünnet  mü’minin   şiarı  olmalı  iken,  kalkıp ta  : “Bu  popüler  eseri, ilmi  yönden  derin  olmamakla  suçlamak,  fikir  züppeliğinden  doğan bir  insafsızlıktan  başka  bir şey  değildir.”  diyen  insanların  İslam  anlayışlarına  da şaşarım!  Bu  hususu  insaf  ehlinin  insafına  havale  etmekle  yetiniyorum!   Belki  bu  ifadelerle  bazı  yerlere  göndermeler  yapılmış  olabilir  ama,  göndermeyi  yapanların,  yanlışı  yanlışla  gidermeye  kalkışması da  bir  yanlış  değil midir?  Doğruya  doğru,  yanlışa yanlış demek  insaf ehlinin  insafından  değil midir?  Aksini  iddia  etmeye  niyetlenmek  nifak  alametlerinden  değil midir?  Değil mi ki;  “ bevl   lekesi    şarapla  yıkanmakla temizlenmez!”   demişlerdir.    Hem  kendileri  “İslam  klasiği”  değimini

nasıl  kabullenmişlerdir?                                          

  Mesela;  “İbn  Abbas (R.A)  rivayetinde; meleklerin bir kısmı da Adem’e secde  etmemişlerdi. Allah-u  Teala onları ateşle yaktı.”  ( sh:33)   rivayeti   hakkında   düşülen  dipnotta  : “Bu  rivayet  tamamen  Kur’an’a aykırıdır ve asılsızdır.”   denilmiştir.   Hocamız; bu  rivayeti  tamamen  Kur’an’a  aykırı  bulduğundan  dolayı  dipnot  düşme  gereği  duyduğu   için  “Fikir  züppesi mi  oldu?”    Edeb  bu mu, insaf  bu mu, hakkaniyet  bu mu?   Ehl-i  Sünnet  itikadında   olmak  bu mu?     Elbette  hayır!   Hatta  yüzlerce,  belki  binlerce  hayır!

   Gelelim  kitabın  tanıtımına.  Kitap  beş  babdan meydana  gelmiştir.   Birinci  Bab: Mevcudatın  tertip ve düzeni  beyanındadır.   İkinci Bab: Allah-ü  Teala’nın  Hitapları  beyanındadır.  Üçüncü  Bab:Melaike-i  Kiram  Beyanındadır.   Dördüncü  Bab: Kıyamet  günü  Allah-ü  Teala’nın Hitapları  Beyanındadır.   Beşinci  Bab: Üstün makamlar  hakkında Allah-ü  Teala’nın  kelimeleri  Beyanındadır.   Birinci  Babda,  mevcudatın  ilk yaratılışın başlanarak  yer , gökler  ve  bunlarda  bulunanlar  açıklanmıştır.  Alemde  yetmiş altı bin  altı yüz  yetmiş üç   dağın  olduğu;   Allah-ü Teala’nın   bu  dağların  bütün  damarlarını  Kaf dağına  bağladığını ,  Kaf  Dağı’na  da   bir  Melek  görevlendirdiğini,  Bir  Kavmi  helak  etmek  dilediği  vakit, o meleğe   emrederek  oranın  damarını  çekeceği,  böylece  o yerde  deprem  olacağı  veyahut  çökerek  orada  bulunanların  helak  olacağı  yazılıdır. (sh:21)   İkinci  Babda,  Peygamberlerin  ilki  Hz.Adem  (A.S.)’den  başlayarak  Hz.Muhammed  (Sallallahu  Aleyhi Ve-sellem)’ e  kadar  otuzdan  ziyade  peygamberin (A.S.) ve  Hulafa-i Raşid’inin  hayatlarından  bahsedilmiştir. (Sh:31-256)   Dördüncü  Babda,  Muhtelif  İtikadlardan, Küfrün  tarifi  ile  çeşitlerinden, Namazın  önemi  ve  terkinin  kişiyi  bekleyen  kötü  akıbetlerden, Büyük  günahlardan,  Müslümanı  küfre  sürükleyen  söz  fiil  ve  davranışlardan  bahsedilmiş  (Sh: 280-299) ve  kaynakları  muteber  fıkıh  kitaplarından  verilmiştir.  Gönül  isterdi ki   diğer  tüm  bilgilerin  kaynakları da  aynen  böyle  belli  olsaydı ve  muteber  eserlerden  verilmiş   olsaydı!  Bu  babda  daha  sonra, Cum’a  Faslı, Mescidler, Zekat Bölümü, Oruç Faslı, Kadir gecesi,  Hac Faslı ve  Cihad’dan  bahsedilmiştir.  Daha  sonra  Kur’an-ı Kerim’den,  Zikrin Faziletinden ve çeşitlerinden, Sabır ve Sadakalar  bölümünden, İlmin ve Ulemanın Faziletlerinden, Emr-i Maruf ve Nehy-i Anil-Münker’den, Yoksulluktan  bahsedilmiş,  asıl  yoksulluğun  Ehl-i Sünnet  yoksulluğu  olduğu  vurgulanmıştır. (sh:342)  Bunların  on  sınıf  olduğu  hepsinin de  helak  oldukları  belirtilerek  isimleri  şöyle  sayılmıştır: 1-Habibiye  2-Evliyaiye 3- Şemrahiye 4-İbahiye 5-Helaliyye 6-Hululiyye   7- Huriye  8-Vakıfiyye  9- Mütecahile  10-İlhamiye.  (sh:343)  Daha  sonra  dünya ve  Kıtalarla  ilgili, Mezar  ve Ölülerle  ilgili, Dua,İstiğfar Faslı  ve Takva  Bölümü ile ilgili  bilgiler  aktarılmıştır. Sonra  Kıyamet  alametleri, Haşir ve Neşir Faslı, Yer ve Göklerin Değişmesi,Büyük Korku ve Dehşet, Mahşer Bölümü,  Şefaat Bölümü,  Ka’be,  Hesap Amel Defterleri, Mizan, Cennet ve Cehennemin  Derekeleri ve Cehennemlikler, Cennetliklerin  halleri, Havuz, Sırat gibi  konular  çok  akıcı  bir  üslupla   anlatılmıştır. ( sh:300-415)   Beşinci  Babda  ise, Cennet  ve  çeşitleri, A’ raf  ehli, Allah-u Teala’nın  Cemalini  müşahede,  Küçük  ve büyük  günah  sahiplerinin  durumları,  Cehennem ve Ateşte yanmanın hikmeti, Cinler, Tuba ağacı, Huriler, ve  daha  bir çok  konu   çok sade  ve akıcı  bir  dille aktarılarak  kitap  bitirilmiştir.  (sh:416-450)  

    

          Sonuç  olarak  şunu  söyleyebiliriz.  Dört   asırdan   buyana   Anadolu’nun   en  ücra  köşelerine  kadar  ulaşan (Envar-ül  Aşıkın)  halk  arasında  Ahmediye  diye  anılan  bu  eser,   çok  çekici  ve  akıcı  bir  üslupla  yazılmıştır.  Özellikle  Osmanlıca’yı  çok  iyi  bilen  kişilerin  elinden  ve  dilinden  düşmeyen  bir  eserdir. Ama  ne  hikmetse  bu  tür  eserleri  okuyan  müslümanların kahır ekseriyeti İslam’ı ahkamıyla  (Vahiy sistemini)  kavrayamamışlar,  kendilerini  hikayelerle  avutmuşlardır.   Mesela  kendini  yarım  molla  zanneden  bu  hikayecilerden  bir  tanesi  Resul-i  Ekrem (Sallallahu Aleyhi Ve sellem)’in  Medine’ye  hicretini anlatırken aynen  şöyle  diyordu :  “ Peygamberimiz Medine’ye  geldiği zaman  o  ölkenin  Hökümdarı  Saad bin Ebi  Vakkas  idi.  Peygamber  gelince  hökümdarlığı  hemen O’na devretti.”  İşte  bu  tür  eserleri  okuyanların  Hicret  bilinci!  İslam  dünyasının  niçin  uyuşuk  ve pısırık  bir  halde müstekbirlerin  parasız  köleleri  oldukları  her  halde azda  olsa  anlaşılmaktadır. Kitabı  okuyacak  kardeşlerimiz  hangi  konuyu  okuyacaklarsa, o  konu  ile  ilgili  sıhhatli, muteber  ve güvenilir  bir  kaynaktan  o konuyu mutlaka  ama  mutlaka tekrar  okumalıdırlar.  Bu  eserde  okunulan  bilgilerle  yetinilmemelidirler.   Bu  eser  illa da   okunacaksa  çok  dikkatli  ve  tavsiyemize  uyularak  okunmalıdır.  Yoksa  hiç  okunmamalıdır.  Çünkü  zamanımız da  öyle  baş  döndürücü  gelişmeler  yaşanıyor ki, İslam’ı  bozmak  isteyen  müsteşriklerin  çalışmaları  daha  fazla  hızla  devam  etmektedir.  Bırakın  Muharref  dinleri  ve  o dinlerin  muharref  kitaplarını,  kendi  dinimizde ki  ulema  kılığına  girmiş  reformist, mezhepsiz ve  müsteşrik severlerin  İslam  adına  ortaya  koydukları  eserleri  dahi  okumak  batılla  iştigal  mesabesindedir.  Hal  böyle  iken imkanı  ve  gücü  olan  müslümanlar, sağlam  bir  İlmihalden  sonra  sırası  ile  Tefsir, Hadis  ve Fıkıh  kitaplarını  okumalı.  Bu  tür  eserleri  okuyup  zamanlarını   boşa  heba   etmemelidirler.  Zira  bu  tür  eserler  ne  tefsir, hadis,ne fıkıh,siyer  ve nede  ilmihal  kitaplarıdırlar!  Hatta  bu  tür  eserler   kitaplıklarda  öyle  bir  yere  konulmalıdırlar ki;  Farz-ı  ayın  bilgileri  almamış   kimseler   bu  eserleri  ne  görmeli, ne de  ulaşıp  okuyabilmelidirler!  İslami  hareketlerin  önlerindeki  problemlerin  tesbit ve teşhis  edilerek  tedavilerine  başlanması  zaruret  menzilesine  varmıştır.  Herkes  hesap  günü  şuuru  ile  yatıp  kalkmalı, asli  vazifesini  ihmal  etmemelidir.  Allahü  Teala  (c.c)  tüm  müslümanların  yar ve  yardımcısı  olsun.  Yine  Allahu  Teala (c.c.) cümlemizi  Ehl-i  Sünnet  yolundan  ayırmasın.  O  yolda  sabit  ve  daim  kılsın.  Allahü Teala (c.c.)’ya  emanet  olunuz.  AMİN !    

 

    

     Kitabın  adı                    : Envar-ül  Aşıkın  (Ahmediye)

     Kitabın Yazarı                : Ahmed-i  Bican

     Kit. Bas.Sad.tar. ve yeri  : 1976. İst.

     Kitabın  Basım  evi          : Çile yayınevi                                21.06.2000

     Kitabın  sayfası                : 460                            

                                                                                                       

                                                                                                      e-mail: medine@ttnet.net.tr