1-USÛL-İ  HADÎSİN  MUHTEVASI

      Önceki   bahislerde Hadîs İminin   doğuşu,   gelişmesi,   bu sahada verilen belli başlı eserler üzerine yeterli açıklamalar yaptık. Buralarda üzerinde durulmuş mes'eleler çoğunluk itibariyle hadîslerin rivâyetiyle ilgilidir. Tanıtılan kitaplar bile rivayetle ilgili te'lîflerdir. Hadîs İlminin bu şubesine   rivâyetü'l-hadîs   ilmi denir.

   Halbuki hadîscilerin meşguliyet sahasına giren başka mes'eleler de vardır: Rivayetin şartları, çeşitleri,   herbir çeşide terettüp eden hüküm, râvilerin ahvâli, şartları, merviyyâtın envai, merviyyattan  istifâde şartlan v.s. gibi. Bu çeşit mes'elelerle meşguliyeti kendisine kunu edinen branşa dîrâyctül-hadis denir.  Usul-i hadîs deyince öncelikle hatıra gelen muhteva ve müfredat da budur.   Şunu   hemen   kaydedelim ki, Usûl-i Hadîs ilmine  ulûmu'l-hadîs de denmiştir ki, hadîs ilimleri  mânâsına  gelir.   Böylece   hadîsle  ilgili  ilimlerin  birçok şubelere  ayrıldığı   ifâde edilir.    Usûl-i Hadîs  daha  ziyâde  ıstılahlar   üzerinde  durduğu    için   ona  mustalahu '1-hadîs de denmiştir.  Bu ilme İlmu dirayeti'l   veya   İlmu'1-hadîs dirayeten   tesmiyesi de  vâriddir ki,   bu durumda, râvileri  tetkik   keyfiyeti   düşünülmüş   olmaktadır.

       Mukaddimemizin bu kısmında  daha  ziyâde   bir   kısım  nazarî bilgiler,  umumî prensipler üzerinde durup, usûle giren  ıstılahların   tarifelerini,   açıklamalarını   yapacağız: Hadîs nedir? Çeşitleri nelerdir,   hangi   şartlar   ve   vasıflarda  hadis, sahih veya hasen olur? Hadîs ne yollarla alınır   ve  verilir?  Senet nedir?,  Çeşitleri   nelerdir?   Senette  yer  alan   râvilerde  ne  gibi  vasıflar aranır,  hangi   evsafı   taşıyan   râvi   makbuldür,   hangi   evsafı  taşımayanlar  gayr-ı  makbuldür? vs.

      

                2-  USÛL  BİLGİSİNİN  GEREĞİ:

    Asıl  mevzuya  girmeden   şunu  belirtmek  isteriz:  Usûl  bilgisi hadîslerden  istifâde için şarttır. Usûl  bilmeyince   hadîslerden  ahkâm   çıkarmak   imkânsız hale gelir. Usûl, bu açıdan bir nevi istifâde  metodudur.   Onun   için "usûl"e  metodoloji de denmiştir. Bilindiği üzere hadîs dinimizin ikinci   kaynağıdır.   İster   Kur'ân-ı Kerîm'in   daha  iyi   anlaşılmasında, isterse Kur'ân'da bulunmayan   meselelerin, dinimizin ruhuna uygun şekilde açıklanıp değerlendirilmesinde olsun Resûlullah   (aleyhissalâtu vesselam)'ın sünnetine şiddetle ihtiyacımız vur Rivayet kitaplarına müracaat   ettiğimiz   zaman   bir   kısım   problemlerle   karşılaşıyor,   istifâdede  zorluk çekiyoruz. İşte   Usûl   bilgisi   bu   müşkilatları   çözmeye   ve   rivayetlerden   kolayca   istifâde  etmeye  yarar.

                     3-USÛL   KAİDELERİNİN   MENŞEİ:

     Daha  işin   başında iken bilmemiz gereken mühim bir husus daha var: O da usûl kaidelerinin menşei yani kaynağıdır. Bunu bilmenin ehemmiyetini anlamak için şöyle bir soru soralım: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam)'in söz ve davranışlarını değerlendirmede mi'yar ve "ölçü birimi" rolünü   oynayan,  bilgiler (tarifler, kaideler) nereden elde edilmiştir? Bunu ilk âlimler ortaya koyarken   şahsî düşüncelerinden mi çıkarmışlardır?.. Öyle ise biz de kendimize göre yeni baştan kaideler   koyarak   hadîsleri   daha   değişik   anlayışlara   tâbi   kılamaz  mıyız?.. vs.

    Bazı   suiniyet   sahipleri,   müslüman ve fakat dini hakkında câhil bırakılmış   yeni   nesilleri   iğfal etmek  için bu soruları sorup   arkadan da   mugalata,   yalan  ve   yanlışla dolu cevaplar veriyorlar. Bu   sebeple   usûl  kaidelerinin  menşei  hakkında  bir  ön  bilgi  gereklidir.

     Hemen   söyliyelim ki, Usûl-i Hadîs 'in kaynağı Kur'ân-ı Kerîm ve sünnettir,  tıpkı  usûl-i fıkıh, usûl-i tefsir  ve usûlü'd-din gibi diğer dinî ilimlerin usûl'-ünde olduğu üzere. Âlimler bütün prensiplerini imkan nisbetinde Kur'ân ve Sünnet'in bir sarahat veya işaretine, bir karinesine dayandırmaya   çalışmışlardır. Aksi takdirde, müşterek kaidelerden ziyâde, âlim başına bir usûl ortaya çıkardı. Nitekim bazı teferruatta, ister istemez âlimlerin şahsî yorumları   girmiş   ve   oralarda ayrılıklar, farklılıklar ortaya çıkmıştır. Bu farklılıklar mezhepler arasındaki ihtilaflı durumlarda müessir  olmuşlardır.

    Hülâsa,  hiçbir  tereddüde  mahal  bırakmadan, kesin bir dille söylüyoruz ki; usûl kaideleri, menşeini   yüzde  seksen-yüzde doksan   nisbetinde   âyet   ve   hadislerde bulur ve değiştirilmesi mümkün   değildir.   Konuları    işlerken, zaman zaman birçok kaidenin nassî menşeini de göstereceğiz.

                        4-USÛL-İ   HADÎS'İN   DOĞUŞU,   GELİŞMESİ   

        DOĞUŞ:

    Usûl-i hadîs, bir kısım târihî   gelişme   safhalarından   geçerek   kemâlini   bulmuş   bir   ilimdir. Kaideler,   prensipler   ve   tarifler   her   ne   kadar    hadîsten  alınarak   sistemleştirilmiş, tanzim edilmiş ise de, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın   hadîslerinde böyle bir ilmin adı katiyyen geçmez.   Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam) hadîslerin öğrenilmesine, aslına uygun olarak rivayetine   teşvik   etmiştir.   Kendisi   hakkında   yalana yer verilmemesini o kadar ısrarla söylemiştir ki, bu emri,   mütevâtir   hadîslerin   başında   yer   alır,   yâni   en   çok   tarîki    olan  hadîs   budur,   ikiyüzden  fazla sahabe (radıyallahu anhüm ecmaîn) bunu rivayet etmiştir. Hattâ, Aliyyu 'l-Kâri'nin   Esrâru'l-Merfû'a'da   kaydettiği bir rivayete göre, kendisi hakkında kizb'e tevessül eden bir kimseyi Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam) en ağır cezaya çarptırmış, öldürtmüştür.

     Ashâb zamanında, usûl-i hadîs 'e giren bir kısım meseleler su yüzüne çıkmıştır. Daha Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) devrinden itibaren bunların   birer  tavazzuh  etmeğe  başladığını    görürüz.     Hz.  Ebu  Bekir  yeni  bir  hadis   işitince   şâhid   istemeye   başlar.   Hz, Ömer   bir   adım daha atarak,   çok  hadis   rivâyetini   yasaklar,  bazılarını   bu  yüzden sigaya çeker ve hattâ hapse atar.  Hadisçilerin en ziyade üzerinde duracakları tesebbüt ve itkan prensi  daha ilk zamanlarda müesseseleştiğini,   istikrara   kavuştuğunu   görürüz.  Usul-i hadîsin, başta ricalle ilgili bahisleri olmak   üzere birçok mevzuları bu tesebbüt, yani Hadîs'in, Resulullah (aleyhissalâtu vesselam)' a nisbetinde   sıhhat   endîşesi   teşkil  edecektir.

    Hadîslerin   manen  veya  lafzan rivayeti, rivayette duyulan şekkin  beyanı  gibi   usûle  giren bir kısım   meselelerin   Hz. Aişe,   İbnu   Abbâs, Abdullah İbn-i  Ömer  (radıyallahu anhüm)  gibi birçok ashab   tarafından   münakaşa   edildiğine   daha   önce   temas   etmiş   idik.

    Yine hatırlatmada fayda var, bir hadîs işitilince kimden işittiğini  sormak, hadîs rivayet eden kimsenin   diyanet  ve  adaletine bakmak, söz gelimi  Ehl-i  Sünnetten   değilse   rivayetini   terketmek gibi   meseleler de   Ashab'ın   sağlığında   fitne   hareketlerinin  kızışmasıyla başlatılmıştır. Nitekim İbnu Şirin'in  şu  açıklaması   bu hususu aydınlatır: "Müslümanlar bidâyette senet sormazlardı. Ancak  ne  zaman ki  fitne ortaya çıktı,  ondan  sonra  dikkat   ettiler,   ehl-i sünnetten  olanlardan   alıp,   ehl-i bid'a   olanlardan   rivayet  almadılar. "

İbnu Sirîn'in, fitne ile neyi kastettiği rivayette belli değilse de, Fitnetu'l-Kübra da denen, Hz. Osman'ın şehâdeti hâdisesi olduğu bellidir.   Arkadan   gelecek   bir  çok  dahilî  fitnelerin temelinde bu   şehâdet   hadisesi  yatar.

      Bu hususu kaydetmekten maksadımız, Usûl-i hadîs'in  en mühimlerinden  olan  hadîs   râvilerinin ahvâlini   araştırma   ilminin   (ilmu'r-rical)  ne  kadar   erken   zamanlarda  ele  alınıp   geliştirildiğine, fiilen   tatbikata   konduğuna   dikkat   çekmektir.   Tâ ki "Usûl ilmi, yedinci asırda kemâle ermiştir" sözü   yanluş  ve   eksik   anlaşılmasın.

      Mühim Not: Usûl-i hadîs'le   ilgili   ıstılahların teşekkül ve tekevvününde  mekan  itibariyle birbirinden   uzak   birçok  âlimin   katkısı olmuştur. Ve uzun bir  devir   sonunda  ıstılahlar nihâî şeklini  almıştır.   Bu durum aynı   manayı   ifade   eden  farklı   ıstılahların konmasına sebep olduğu gibi,   lügat   yönünden  müteradif   olan  kelimelerle  farklı  mefhumların   ifade    edilmesine  sebep  olmuştur. Bilhassa bu  son  durum   ıstılahın   takip   ettiği   değişme   ve gelişmeleri bilmeyenleri hatalara  sevkedebilmektedir. Bu sebeple yeri geldikçe kelimenin "Mütekaddimine  göre" "Müteahhirine göre..." bazan da "falancaya  göre  manası  şudur... "  diye  dikkat  çekeceğiz." Prof. Dr.İ.Canan,  Kütüb-i  Sitte, C/1, sh:475-478).  A.AZİZ