SÜNNETİN KATİ HÜKÜM BİLDİREN DELİL OLUŞU
![]()
1- "Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının". "size ne yasakladıysa" ifadesinden, haramlık bildiren bir nehiy anlaşıldığına göre "size ne verdiyse" ifadesinde de emirleri anlaşılmaktadır.
2- Peygambere itaat etmenin ve ona tabi olmanın farz olduğunu ifade eden bir çok ayeti kerime mevcuttur. "Biz her türlü peygamberi Allah'ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik" (-nisa-64) Burada peygambere itaat, peygamberliğin gayesi olarak gösterilmiştir. Binaenaleyh efendimiz (s.a.v.) sözleri ve fiilleri zorunlu olarak delil olacaktır.
3- "De ki eğer Allah'ı seviyorsanız, bana tabi olunuz ki, Allah da sizi sevsin." (ali imran -31) Bu ayeti kerime Rasulü Ekrem (s.a.v.)'in bütün sünnetlerinin, söz, fiil, takrir ve ictihadlarının son derece kati birer hüccet oldukları konusunda apaçık bir delildir. Buna göre, her kim peygamberin (s.a.v.) sünnetine tabi olursa, en yüce mertebeye ulaşacaktır. Zira Allah'ın rızasını ve sevgisini kazanmanın tek yolu, efendimize tabi olmaktan geçmektedir.
4- "Namazı kılın, zekatı verin, Allah'a ve Rasulüne itaat edin" (mucadele -13)"Namazı kılın, zekatı verin, peygambere itaat ediniz ki merhamet göresiniz" (nur- 56) Her iki ayette de peygambere itaat namaz ve zekat derecesinde bir hüküm olarak yer almıştır. Namaz ve zekat nasıl farzsa peygambere itaat de öylece farzdır.
5- "De ki, işte bu, benim yolumdur. Ben Allah'a çağırıyorum. Ben ve bana tabi olanlar aydınlık bir yol (basiret) üzereyiz." (yusuf-108) Bu ayetten şunlar anlaşılmaktadır.
a- Bu getirdiklerim benim ve bana tabi olanların yoludur.
b- Ben ve bana tabi olanlar Allah'a davet ediyoruz.
c- Ben ve bana tabi olanlar aydınlık bir yol üzereyiz. Buna göre sünnet, apaçık bir delildir. Aksi takdirde ona tabi olmayanların başkalarını hakka davet gibi bir hak ve salahiyetleri yoktur.
6- "O kimseler Ümmi olan Rasüle tabi olurlar. O Nebi ki, Tevrat'ta ve incil'de yazılı bulduklarıdır. İşte o peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder. Onlara temiz ve güzel şeyleri helal, pis ve zararlı şeyleri haram kılar ve üzerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki bağları kaldırır(yani hata ile adam öldürmek kısas icrasını, günah işleyen azaların, pislik değen elbisenin kesilmesi gibi ağır teklifleri). O peygambere inanıp ona saygı gösteren, yardım eden ve onunla birlikte gönderilen Nur'a tabi olanlar var ya , işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (araf-157) Ayette onun helal ve haram kıldığı şeylerden bahsediliyor, bu onun sünneti değil de ya nedir? Çünkü o "Bana biliniz ki, Kitabın misli gibi bir kitap verildi" (ebu davut) buyurmuştur.
7- "De ki: Allah ve Rasulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah kafirleri sevmez" (ali imran-30) Allah ona muhalefet etmenin küfür olduğunu ilan ediyor. Bu beni titretiyor. Hangi aklı selim sünnetin delil ve kaynak olmadığını söyleyebilir bundan sonra. Bunun aksini iddia etmek ancak ve ancak nasipsizlik ve edepsizlikle izah edilebilir.
8- "Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (ahzap-36) Buna rağmen Rasulullah'ın sünnetini yok saymak hangi aklın ürünüdür acaba!!!???
9- "Bazı insanlar "Allah'a ve peygambere inandık ve itaat ettik" diyorlar; ondan sonrada içlerinden bir grup yüz çeviriyor. "Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve peygambere çağrıldıklarında, bakarsın ki, içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler." (nur- 47/48 Ayetler peygamberin hüküm ve emirlerinden yüz çevirmeyi nifak olarak görüyor.
10- "De ki: Allah'a itaat edin, peygamberlere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz, şunu iyi bilin ki peygamberin sorumluluğu kendisine yüklenen tebliğdir. Sizin sorumluluğunuz da size yüklenen görevi yerine getirmenizdir. Eğer peygambere itaat ederseniz, hak yolu bulmuş olursunuz. Peygambere düşen sadece apaçık bir tebliğdir." (nur-54) Hala mı Rasulullah'ın sünnetlerini red? Ona itaat fiili, kavli ve takriri sünnetlerinin bütünü değil de ya nedir? Ashabı kiram bütün emir ve nehiyleri ondan aldılar. "Namazı benim kıldığım gibi kılınız" (buhari) "Hac menasikinizi benden alınız" (muslim)
11- "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan (!) emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir hususta ihtilafa düşerseniz - Allaha ve Ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah ve Rasulüne götürün. Bu hem hayırlı ve hem de netice bakımından daha hayırlıdır." (nisa-59) Evet bizzat Rabbimiz bizi Rasulunun (s.a.v.) sünnetlerine irşad ediyor. Daha fazla ne söyleyebiliriz ki. Acaba bize Kur'an yeter diyenler hiç mi Kur'an okumuyorlar. Bir arkadaşla internetteki tartışmamızda (sünneti red ediyordu) sormuştum. Allah namaz kılın diyor. Mahiyetini bildirmiyor. Bana izah edermisin şimdi biz namazı nasıl kılacağız dediğimde "Onu ayetin ruhundan anlayacaksın" diyor. Nasıl yani dediğimde beni islamdan atmıştı . Buraya kadar yazdığımız ayetler sünnetin kat-i bir delil olduğunu ilan ediyor. Devam edelim ayetlere:
12- "Namazı kılın zekatı verin." (bakara-43) Burada namazın adedi, rekatları, vakitleri ve keyfiyeti belli değildir. Bunlar ancak Rasulü Ekremin pak ve nezih sünnetiyle beyan edilmiştir.
13- "Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan başkalarına ibret olmak üzere ellerini kesin" (maide-38) Hırsızlıkla ilgili hükümler nedir. Ellerden murat nedir ve nereden kesilir, bütün bunlar sünnetle ortaya konmuştur.
14- "Zina eden kadın ve erkeğe, her birine yüz sopa vurun" (nur-2) Bu hüküm kimin içindir? Kime uygulanır. Bekarlara yüz sopa evlilere yüz sopa ve recm sünnetle ortaya konmuştur.
15- "Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınlar ölünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin" (nisa-15) Allah'ın Rasulü bu ayeti tefsir ederken "Benden alınız, benden alınız, benden alınız. Bekar bekarla yaparsa yüz sopa ve sürgün, evli evliyle yaparsa yüz sopa ve recm" (ibni hanbel müsned, müslim, tirmizi, nesai, ebu davud, ibni mace) buyurmuştur. Bu haddin hududu da sünneti nebi ile beyan olunmuştur.
16- "Arafat'tan indiğiniz zaman, Meş'ari Haramda Allah'ı zikredin" (bakara-198)buyurmuştur. Burada Arafat'tan haccın bir esası olarak değil, sadece bir mekan olarak söz edilmiştir. Binaenaleyh Haccın en büyük rüknü olan Arafat'ta vakfe sünnetle belirlenmiştir. Efendimiz (s.a.v.) "Hac arafattır" (ebu davut,menasik,69) buyurmuştur.
18- "Biz bu kitabı sana sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklaman ve iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olması için indirdik" (nahl-64) İnsanların ihtilafa düştüğünde Allah Resulüne açıklamasını emrediyor. O da bunu sünnetiyle ortaya koymuştur.
19- "İçlerinden kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan, kötülüklerden, inkardan) kendilerini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lutufta bulunmuştur." (ali imran 64) Alimlerin cumhuru hikmet Kur'an'dan ayrı bir şeydir ki o da Sünneti Nebi (s.a.v.) dir" demişlerdir.(es-sunne Mustafa Sibai s:50) İmam Şafi (r.a.); Hikmet burada Kur'an'a tabidir. Allah kitabı zikretti ki, O KUR'ANDIR. Hikmeti de zikretti ki, o da Resulünün sünnetidir. es-sunne s:51) Çünkü Rasulullah "Kur'anla birlikte bana onun gibisi verildi" (ebu davut) buyurmaktadır. Buraya kadar Kur'an'ın tek kaynak olmadığını bunun bizzat Kur'anın ruhuna aykırı olduğunu, sünnetin önemi bizzat ayetlerle açıklandı.
Sünnetin Hücciyyetine Dair Sünnetten deliller
Sünnetin
hüccet olduğuna, Kur’an-ı Kerim’de yer verildiği gibi, Hz. Peygamber (sav) de
sünnetinin ehemmiyetini vurgulamış, ümmetinin sünnete sahip çıkması gerektiğini
anlatmıştır. Bununla alakalı pek çok hadis vardır ve hadis âlimleri bunları
hadis kitaplarında özenle bir araya getirmişlerdir. Biz burada, öncelikle ilgili
pek çok hadisten birkaç tanesini zikredecek, ardından da sünnetin Kur’an
karşısındaki durumunu işlemeye çalışacağız.
Bu hadislerden bir tanesinin meali şöyledir:
"Bana,
Kur’ân-ı Kerim ve onun bir misli (hüccet olmada eş değer bir benzeri) daha
verilmiştir. Karnı tok vaziyette koltuğunda oturarak, ‘sadece şu Kur’ân'a
sarılınız; içinde helal olarak gördüğünüz şeyleri helal sayın, haram olarak
gördüğünüzü de haram kabul edin’ diyecek bazı kimselerin gelmesi yakınlaşmıştır.
Şüphesiz Allah Resûlünün haram kıldığı şey, Allah’ın haram kılması
demektir." 1
Aynı muhtevaya sahip bir başka
hadis de Mikdâm b. Ma'dîkerib (radıyallahu anh) tarafından rivayet edilmiştir. 2
Büyük tefsir âlimi İmam Kurtubi bu hadislerin anlaşılmasıyla ilgili bir iki
ihtimali sıralar:
"Bana Kur’ân ve benzeri verildi
" sözünün iki anlamı
vardır. İlki okunan zahiri vahiy (yani Kur’an), ikincisi, okunmayan gizli vahiy
yani sünnet. Diğer bir ihtimal ise, Kur’ân okunan zahiri vahiy ve onun benzeri
hükmünde kitapta bulunanları açıklama izni. Dolayısıyla Kur’ân’ın emirlerine
uymak nasıl vacip ise sünnetin emirlerine de uymak vaciptir, sonucuna ulaşır. 3
Sünnetin hücciyetine işaret eden benzeri hadisler oldukça fazladır.
Resûlüllah (s.a.v), Kur’an ve sünnetin ehemmiyetini beraberce vurguladığı bir
hadislerinde,
"Size Allah’ın kitabı ve
Resûlünun sünneti olmak üzere iki şey bıraktım. Onlara sıkı sıkı sarıldığınız
müddetçe ebediyyen sapıklığa düşmezsiniz" buyurur.4
Aynı mealde bir başka
hadisi de biraz daha uzunca Yezid b. Erkam (radıyallahu anh) naklediyor:
"Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm) buyurdular ki: "Size, uyduğunuz takdirde benden sonra asla
sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür.
İlki, Allah'ın Kitabı'dır. Semâdan arza uzatılmış bir ip durumundadır. (Diğeri
de) kendi neslim, Ehl-i Beytim'dir. Bu iki şey, cennette Kevser havuzunun
başında bana gelip (hakkınızda bilgi verinceye kadar) birbirlerinden
ayrılmayacaklardır. Öyleyse bunlar hakkında, ardımdan bana nasıl bir halef
olacağınızı siz düşünün."5
Bu hadisin diğer bir
varyantını İmam Malik rivayet eder. Onun rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.v)
şöyle buyurmuştur: "Size
iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız:
Allah'ın Kitab'ı ve Resûlünün sünneti".6
Bir başka hadiste Ebu
Musa (r.a) anlatıyor: "Hz.
Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: "Benim misalimle Cenab-ı Hakk'ın benimle göndermiş
bulunduğu şeyin misâli şu adamın misali gibidir: "Bir adam kendi kavmine gelip:
"Ben gözlerimle düşman ordusunu gördüm, tehlikeyi haber veriyorum, tedbir alın!"
der. Kavminden bir kısmı tavsiyesine uyup, geceleyin, telaşa düşmeden oradan
uzaklaşır. Bir kısmı da bu haberciyi yalanlar ve yerinden ayrılmaz. Ancak
sabahleyin ordu onları yakalar ve imha eder. İşte bu temsil bana itaat edip
getirdiklerime uyanlarla, bana isyan edip Cenab-ı Hakk'tan getirdiklerimi tekzip
edip yalanlayanları göstermektedir." 7
Pek çok hadiste de
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendisine itaati Allah'a itaatle denk saymıştır.
Buhari'nin Ebu Hureyre kanalıyla tahric ettiği hadiste Resûlüllah (s.a.v)
"Diretenler dışında ümmetimin
hepsi cennete girecektir. Kendilerine: ‘Direten kimdir ey Allah’ın Resûlü?’
denildiğinde: ‘Kim bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş ve kim de bana isyan
ederse Allah'a isyan etmiş olur." 8
buyurmuştur.
Ebu Hüreyre’nin diğer bir riayetinde Efendimizin şöyle buyurduğu nakledilir:
"Kim bana itaat ederse,
muhakkak ki Allah'a itaat etmiştir. Kim de bana isyan ederse muhakkak ki Allah'a
isyan etmiştir."
Sünnetine tabi olmanın
nesiller boyu önemine dikkat çeken Allah Resûlü,
"Ümmetimin fesadı zamanında
sünnetime, sımsıkı sarılana yüz şehid sevabı verilir."9
buyurmuşlardır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kur’an ve Sünnetin önemine daima dikkat çekmiştir.
Bir keresinde namaz kıldırdıktan sonra yaptığı, veda konuşmasına benzer bir
vaazı Irbâz b. Sâriye (r.a) aktarıyor: "Bir gün Resûlüllah (s.a.v) bize namaz
kıldırdı. Sonra yüzünü cemaate çevirerek çok beliğ, çok mânidar bir vaazda
bulundu. Öyle ki dinleyenlerin gözleri yaşla, kalpleri de heyecanla doldu.
Cemaatten biri: ‘Ey Allah'ın Resûlü, sanki bu, bir veda konuşmasıdır, bize ne
tavsiye ediyorsunuz?’ dedi.
‘Size, buyurdu,
Allah'a karşı takvada bulunmanızı, başınızda Habeşli bir köle olsa bile
emirlerini dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Zira, sizden hayatta kalanlar
benden sonra nice ihtilaflar görecek. Öyle ise size sünnetimi ve hidayet üzere
olan Hulefâ-i Râşidîn'in sünnetini hatırlatırım; bunlara uyun ve sımsıkı
sarılın. Sonradan çıkarılan şeylere karşı da son derece dikkatli ve uyanık olun.
Zira (sünnette bulunana zıt olarak) her yeni çıkarılan şey bir bid'attır, her
bid'at de dalalettir, sapıklıktır."
10 Bu hadisin Ebu Dâvud
rivayetinin baş kısmında şu ziyâde vardır:
"Haberiniz olsun, bana Kitap ve
bir o kadar da (sünnet) verildi."
Rivayetin gerisi yukarıdaki
mânada devam eder. Sonunda şu ziyade mevcuttur: "Haberiniz olsun (Kur'ân'da
zikri geçmeyen) ehlî eşeğin eti de size helâl değildir, vahşi hayvanlardan
parçalayıcı dişi (köpek dişi) olanlar, keza muâhedeli olanların yitikleri de
haramdır. Ancak eşya sâhibi, ihtiyacı olmadığı için, kasten terketmişse o
müstesna. Bir kimse bir kavme uğradığı zaman, ona ikram etmek, o kavme vazife
olur. Şayet ikram etmezlerse, o kimse, hak ettiği ikramın mislince onları
cezalandırır."
Resul-i Ekrem Efendimiz’den dersini tam alan sahabe sünnete tam riayet
etmiştir. Onlar da sünnetin önemine dikkat çekmişlerdir. Örnek olarak bir-iki
tanesini nakledelim: Ömer Ibnu'l-Hattâb (radıyallahu anh)'dan rivayet edildiğine
göre o şöyle buyurmuştur:
"Gecesi gündüz gibi olan çok aydınlık İslâm üzere terk edildiniz. Çöldeki
bedevîlerin ve mahalle mekteplerindeki çocukların dini üzere olun. (ayet ve
hadisten öğretilenleri olduğu gibi takib edin, kendinizden katıp karıştırmadan
taklid edin.) 11
İbnu Mes'ûd (radıyallahu
anh) hazretleri de şöyle der:
"Bir yol takip etmek
isteyen, bu yolu, ölmüş olanların yolundan seçsin. Zira hayatta olanların
fitnesinden emin olunamaz. Ölmüş olanlar ise Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'in Ashâbıdırlar. Onlar bu ümmetin en efdalidir. Kalpçe en temizleri,
ilimce en derînleri, amelce en ihlaslıları yine onlardır. Allah, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'in sohbeti ve dininin yerleşmesi için onları seçmiştir. Öyleyse sizler
onların üstünlüğünü idrak edin, onların yolundan gidin, elinizden geldikçe
onların ahlâkını ve yaşayış tarzlarını kendinize örnek kılın. Zira onlar en
doğru yolda idiler.12
Bir başka zaman da İbn
Mes'ud (r.a) da şöyle demiştir:
"Muhakkak ki, en güzel söz
Allah'ın kitabıdır. En güzel yol da Muhammed (s.a.s)'in yoludur. İşlerin en
kötüsü de dine aykırı olarak sonradan çıkarılanıdır."13
Sünnetin dindeki
ehemmiyetine dair hadisler, elbetteki bu kadarla sınırlı değildir. Örnek olması
açısından naklettiğimiz bu hadislerle iktifa ediyoruz. Bundan sonra, Sünnetin
Kur’an’a karşı durumunu değerlendirmeye çalışacağız.
“Bana, Kur’ân-ı Kerim ve
onun bir misli (hüccet olmada eş değer bir benzeri) daha verilmiştir. Karnı tok
vaziyette koltuğunda oturarak, ‘Sadece şu Kur’ân'a sarılınız; içinde helal
olarak gördüğünüz şeyleri helal sayın, haram olarak gördüğünüzü de haram kabul
edin’ diyecek bazı kimselerin gelmesi yakınlaşmıştır. Şüphesiz Allah Resûlünün
haram kıldığı şey, Allah’ın haram kılması demektir.”
Sünnet’in Kur’ân’ı
Beyan Etmesi
Sünnetin hüccet olduğuna
bir başka delil de Sünnetin Kur’ân’ın bir nevi tefsiri olması özelliğidir.
Kur’ân-ı Kerim bir takım genel metodlar ve küllî kaideler getirmiştir. Nitekim
dinin özellikle ibadet ve muamelata bakan büyük bir kısmı sünnet yorumuyla
sekillenmiştir. İmam Nevevî (ö.676/1277) bu hususta,
"Muhakkak ki bizim
dinimiz Kitab-ı Aziz ve rivayet olunan sünnetler üzerine bina edilmiştir. Fıkhî
ahkâmın bir çoğu sünnetlerle yapılanmıştır. Füruatla ilgili âyetlerin pek çoğu
mücmel olup, açıklamaları muhkemattan olan sünnetlerdedir."14
der.
Kur’ân’da yer alan
nasların bazı hususiyetleri vardır.
Birincisi: net olarak
belirlenmiş, kesinliği şüphe götürmez hükümlerdir: Namaz kılma, oruç tutma,
zekat verme vb. ibadetlerin farziyeti ile şarap, leş, kan, domuz eti vb.
şeylerin yenilmesinin haram olması bu neviden sayılır. Sünnetin bu tür hükümlere
herhangi bir açıklama veya yorum getirme ihtiyacı yoktur. Belki bu hükümleri
destekler mahiyette teşvik edici ve vurgulayıcı beyanda bulunabilir.
İkincisi: Kur’an-ı
Kerim’in, farziyetini bildirip tatbik keyfiyetini Resûlüne bırakmış olduğu
hükümler: Bu çeşit hükümler daha çok kapalı ifadelerle gelmiş olduğundan sünnet
bu noktada sadece tavzih rolü oynar. Mücmel15 örneğinde olduğu gibi sünnetin
açıklaması olmaksızın
namazın vakitleri, şartları, erkanı, farzları ve adabı; ve yine orucun, haccın
ve zekatın şekli, hangi maldan ne kadar verileceği
gibi ayrıntılar anlaşılamazdı.
Hatta bu babtan olmak
üzere tâbiînin büyük âlimi Mekhûl (ö.113/731)
"Sünnet Kur’ân'a kâdi'dir."
yani Kur’ân sünnetin açıklamasına ihtiyaç duyar demiştir.
16
Kur’ân’da yer alan âmm17
nasların tahsis edilerek keyfiyetini, çoğu ahad olan hadisler açıklamaktadır.
Yani onun izahı olmadan o ayetlerin anlaşılması mümkün olamaz.
Vücub, nedb, irşad
şeklindeki emir
çeşitleri, nehy nevileri,
hak ve hadleri, mahlukatın
yekdiğerlerine karşı lazım gelen
hükümleri ve emsali âyetlerin ahkamı bu cümledendir. Allah’ın Resûlünden bir
nass olmadıkça yahut ümmetini onun tefsirine irşad edecek bir delâlet vârid
olmadıkça, bu hususlarda hiç kimsenin söz söylemesi caiz olamaz."18
Durum hac, oruç, zekat vb., dinin temeli saydığımız diğer ibadetler içinde
aynıdır. Ayrıca muamelatdan sayılan hudud'un detayları hadisler olmaksızın
anlaşılamaz. İşte bütün bu ayrıntıları bize açıklayan mutlak19 lafızları
takyid20 edici sünnetdir.
Bir örnek olarak ‘Muharremat’la ilgili ayeti incelemek istiyoruz: ayet-i
kerime’de Allahu Taâlâ nikahla alınması haram olanları beyan etmiştir:
"Analarınız, kızlarınız, kız
kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kızkardeş kızları,
sizi emziren analarınız, süt kızkardeşleriniz, kayınvalideleriniz, kendileriyle
zifafa girdiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size
haram kılındı. -Eğer onlarla (nikâhlanıp da) henüz birleşmemişseniz kızlarını
almanızda size bir mahzur yoktur.- Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri
ve iki kız kardeşi birden almak da size haram kılındı.
Ancak daha önce geçen
geçmiştir…"21 . (Yani, bu
âyet inmeden yapılanları Allah affeder.)
Nikahla alınması haram olup âyette zikredilen sınıflar şunlardır:
Kayıtsız şartsız kadınların, yani ister kendisiyle zifafa girmiş olunsun ve
ister zifafa girilmesin nikahlı hanımlarınızın anneleri (kayınvalideler).
Kendisiyle birleştiğiniz hanımlarınızdan olma umumiyetle himayenizdeki üvey
kızlarınız. (Eğer anneleri ile cinsi temasta bulunmamış iseniz üvey kızlarınızla
evlenmenizde bir mahzur yoktur.)
Sulbunüzden bizzat ve dolaylı olarak gelen oğullarınızın eşleri olan
gelinleriniz ki, bütün
torunların eşlerini de kapsar.
("sülbünüzden" kaydı ile,
üvey oğullar ve
evlatlıklar bu hükümden
çıkarılmıştır.)
İki kızkardeşle bir arada evlenmeniz.
Ama dikkat edilecek olursa âyette zikri geçmeyen muharremattan başka sınıflar da
bulunmaktadır. Bunlar bir
kızla halasını, bir kızla teyzesini aynı nikah altında bulundurmak ile ra’da
yoluyla olan yasaktır.
İşte Kur’ân’ın açıklamayıp sustuğu bu sınıfları sünnet tafsil etmektedir.
Elmalılı merhum ilgili âyetin tefsirinde şöyle der:
"Gerçi birşeyin
bildirildiği yerde bazı şeyleri zikretmemek hasr (daraltma) ifade ederse de
delalet-i iltizamiyye (Bir lafzın vaz olunduğu mânânın lazımına yani o mânâ ile
beraber bulunması zaruri olan diğer bir mânâya delaleti) ile işaret bulununca
diğer mânâların düşmesi söz konusu olamaz. Gerçekten Hz. Peygamber (s.a.v.) bu
işareti veya bu kapalılığı açıklamak için "Nesebden haram olanların hepsi, süt
emmeden de haram olur."
buyurmuştur.
Nasların keyfiyetini,
çoğu âhâd olan hadisler açıklamaktadır. Yani hadislerin izahı olmadan o
ayetlerin anlaşılması mümkün olamaz.
Bundan dolayı burada "o ikisine mukayese et" meâlinde bir işaret ve îcaz
(kısaltma) bulunduğu ve bu şekilde buraya kadar neseb ile yedi, süt emmeden de
yedi olmak üzere toplam olarak on dört nikahı düşmeyen kadın sayılmış olduğu
unutulmamalıdır."
Bunun için Hz. Peygamber (s.a.v.) meşhur bir hadisinde buyurmuştur ki: "Bir
kadın ne halasının, ne teyzesinin ne kardeşin kızının ne kızkardeşinin kızının
üzerine nikah olunmaz", ancak eski devirlerde geçmiş olanlar başka. Onlardan
dolayı sorumluluk yoktur. Bu durumda sünnet mücmel olan âyetin tafsilini yaparak
yeni bir hüküm tesis etmiş olmaktadır.
Üçüncüsü: Hakkında herhangi bir nass olmayıp sadece Resûlüllah’ın
sünnetiyle beyan edilmiş hükümlerdir: Bu tür sünnet Kur’ân’ın kabul veya red
beyanı bulunmadığı bir hususta yeni bir hüküm getiren sünnettir. Haram kılınmış
yırtıcı hayvanların etlerinin yenmesi bu kabildendir. Ebu Sa’lebe kanalıyla
rivayet edilen bir hadiste
"Parçalayıcı dişi
bulunan her yırtıcı hayvanın yenilmesi haramdır." denilmektedir. Ve yine "Hayızlı
kadın orucu kaza eder ama namazı kaza etmez." hadisi de bu çeşit sünnete örnek
olabilir.
Hadis-i
şeriflerin bir kısmı tevatüren nakledilmiş ise de hadislerin hepsi her zaman bu
şarta ulaşamamıştır. Bir kısmı da ‘ahad’ rivayetle bize gelmişlerdir. Şartlarını
haiz olduğu sürece ‘ahad’ hadislerle de amel edilir. İmam Buhari, bu
kanaattedir. Sahih’inde ahad haberlerin delil olması ile ilgili açtığı babta 9,
Tevbe:122 âyetini göstererek ahad haberle amel edilebileceği ve onun hüccet
olduğunu söyler. Zira âyette gecen "Taife" kelimesi bir ve daha çok sayı ifade
etmektedir. Bu tefsir İbn Abbas'tan da nakledilmiştir. 23
Benzeri bir kanaati İbn Hazm da paylaşır. Bu ayeti delil getirerek Ahad
haberlerle amel edilebileceğini söyler.24
Ahad hadislerle amel edileceğine dair bir örnek, Buhari’nin Abdullah
ibn Ömer (r.a.)’dan rivayet ettiği kıblenin tahvili ile ilgili hadistir. İmam
Şafiî bu hadis ile ilgili yorumunda
"Kuba ehli daha önce
Beytu'l Makdis yönüne doğru namaz kılıyorlardı.
Kendilerine bir sahabenin kıblenin Kabe'ye doğru olacağını haber vermesi ile
Kabe'ye yöneldiler. Şayet ahad hadis hüccet olmasaydı üzerlerine farz olan eski
kıblelerini değiştirmezlerdi" der. 25
Yukarıda zikredilen hadisler ve Hulefa-ı Râşidîn’in uygulamaları
göstermektedir ki, Kur’ân ve Hadis şer’î bir hükmün aydınlatılması adına
birbirlerini tamamlayan iki unsurdur. Hüküm önce Kur’ân’da aranır, bulunamadığı
takdirde sünnete müracaat edilir ve onunla amel edilir.
c) Sünnetin Kaynak olduğuna dair
Ümmetin İcma etmesi
Sünnetin delil olmasını önce Kur’ân’dan âyetlerle
delillendirdik. Ardından naklettiğimiz hadislerle de mevzunun sünnette de aynı
şekilde yer aldığını gördük. Şimdi de bir diğer delil üzerinde durmak istiyoruz.
Sünnetin
hüccet oluşuna bir başka kuvvetli delil de icma-i ümmettir.
İbn Hazm "Allah'a ve
ahiret gününe iman ediyorsanız ihtilafa düştüğünüz bir şeyde o işi Allah ve
Resûlüne (onların hükmüne) havale ediniz" âyetini delil getirerek sünnetin
hücciyetinin icma ile sabit olduğunu söyler.26 Bir başka yerde de
"Biz sadece Kur’ân'da bulduğumuz
şeyleri alırız"
diyenlerin tehlikeli bir söz söylediklerine dikkat çeker. 27
Bilindiği gibi sünnet Kur’ân’ın tefsiridir. Sünnetin tamamlayıcı özelliği
olmazsa Kur’ân’ın anlaşılması mümkün değildir.
Kur’ân da sadece işaret edilmiş ve sünnet ile ayrıntıları açıklanmış ibadetler
asırlardır ümmet nezdinde kabul görmüş ve günümüze kadar yapılagelmiştir.
Kur’ân’da tafsilatı açıklanmamış, sünnete bırakılmış o kadar çok hüküm vardır
ki, sünnetin irşadatı olmasa bunları anlamak mümkün olmayacaktı.
Yazımızın devamında bir iki kelime ile de olsa, sünneti delil kabul
etmeyenlerin sözlerine çok kısa olarak temas etmeyi
uygun buluyoruz. İleride –eğer imkan olursa- bu konuda daha geniş bir yazı ile
bu hususu işlemeyi düşünüyoruz.
"Ümmetimin
fesadı zamanında sünnetime, sımsıkı sarılana yüz şehid sevabı verilir."
d. Sünnetin hücciyetini kabul
etmeyenlerin ileri sürdükleri başlıca deliller
ile bu delillerin kısaca
değerlendirilmesi
Daha önceki bölümlerde tarih boyunca sünnetin hücciyetini kabul etmeyen ekolleri
incelemiş, yer yer kısaca görüşlerini zikretmiştik. Şimdi bu görüşlere esas
teşkil eden delilleri değerlendirmek istiyoruz.
1- Genel olarak bu
görüştekilerin öne sürdüğü en önemli delil Allahu Teala’nın Kur’ân-ı Kerim’de
her şeyi beyân ettiği, eksik bir hüküm bırakmadığını ifade eden
"Ayrıca bu Kitab'ı da sana, her
şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve mü’minler için bir müjde
olarak indirdik."28 Ve "Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık."29
âyetleridir. Bu durumda
sünnetin Kur’ân’a yeni bir hüküm getirmesi mümkün olabilir mi?
Bu iddiaya verilecek cevap oldukça basit olsa gerekir: Önce Kur’ân-ı Kerim
bir âyetler mecmuasıdır. Yukarıda delil olarak serdedilen bu iki âyet o bütünden
sadece bir kaçıdır. Bağlamından koparılmış, mutlak iki âyetle Kur’ân’ın ruhunu
anlamak, onu tefsire kalkışmak tefsir usûlü açısından sakıncalıdır. Diğer bir
ifade ile içinde her şey olan Kur’ân’dan o "her şey" i ayıklamak ve alabilmek
herkese nasip olamaz. Belki ilmi ve kapasitesi ölçüsünde bir şeyler
yakalayabilir ama "her şey" i değil. Bunun içindir ki Allahu Teâla, Resûlünü
göndermiş, Kur’ân’ın açıklama vazifesini uhdesine yüklemiştir. Zira Kur’ân-ı
Kerim’de daha önce zikri geçen "Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini
kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir
peygamber gönder." gibi âyetler Hz. Peygamber(s.a.v)’ı nazara verip, O’nun
Kur’ân’ı tebyin edici vazifesi olduğunu vurgulamaktadırlar. Tefsir sahibi büyük
imam Taberî (ö.310/922) konuyla ilgili olarak şöyle der: " Kur’ân’ın bir
kısmının tefsirine, Resûlüllah’ın açıklaması olmaksızın ulaşabilmek mümkün
değildir. Vücub, nedb,
irşad gibi emir çeşitleri, nehy çeşitleri, hak ve hadleri, mahlukatının
birbirlerine karşı yükümlü olduğu hükümleri
ve benzeri âyetlerin ahkamı bu
cümledendir. Allah Resûlünden bir nass olmadıkça veya tefsirine işaret eden bir
delâlet bulunmadıkça, bu mevzularda hiç kimsenin söz söylemesi doğru
değildir."31
2- Sık sık dile getirilen ikinci iddia da
"Bize Kur’ân yeter, ondan
başkasını almayız, zira Kur’ân tevatür yoluyla gelmiştir. Oysa sünnet bir çoğu
ahad olan hadisler mecmuasıdır."
sözüdür.
Bu mevzu asırlar önce tartışılmış, hükme bağlanmıştır. Önce
unutulmamalıdır ki beşeriyet Kur’ân-ı Kerim’i Hz. Peygamber kanalıyla
tanımıştır. Yani öncelikle Kur’ân’ın ve ondaki dini hükümlerin ümmete
nakledilmesi bir cemaat tarafından değil, Hz. Peygamber tarafından
gerçekleşmiştir. Daha sonra topluluklardan nakledile nakledile günümüze kadar
gelmiştir. Bu demektir ki Kur’ân bile Sahabe-i Kiram’a haberi vahidle intikal
etmiştir. Şayet hüccet olmasaydı Hz. Peygamberin yanında daha başkalarının da bu
vazifeye iştiraki şart koşulması gerekirdi.
Bir diğer husus da Kur’ân-ı Kerim’deki bazı hükümlerin ümmete naklinde
haberi vahidle iktifa edilmesidir. Bunun en açık örneği, yukarıda temas edildiği
üzere Kıblenin tahvili meselesidir.
Kabe’nin kıble olması emri nazil
olduktan sonra bu haberin Kuba’da sabah namazı kılan bir topluluğa bir kişi
tarafından ulaştırılmasıyla o topluluk Kabe’ye doğru dönmüşlerdir. Şayet haberi
vahidle amel caiz olmasaydı
Hz. Peygamber bu hükmü bir şahısla
gönderir, sahabe de bir kişinin getirdiği haberle amel eder miydi?
Ve yine dinin tebliği mevzuunda Hz. Peygamberin ashabtan bazılarını belli
yerlere memur ve elçi olarak gönderdiği bilinmektedir. Buradan anlaşılmaktadır
ki haberi vahidle amel etmenin hiç bir sakıncası olamaz. Hatta diyebiliriz ki
din büyük çoğunluğu itibariyle haberi vahid üzere kaimdir.
İmam Şafii konu ile alakalı olarak der ki: "Herkesçe bilinen bir şeydir ki,
Ashab-ı Kiram, haber-i vahidi alırlardı. Kur’ân-ı Kerim’de hükmü bulunmayan bir
mesele kendilerine arz olununca onu Hz. Peygamber’in Sünnetinde ararlardı. Bu
hususta mütevatir haberi, meşhur haberi ve bir kişinin haberini ayırmadan kabul
ederlerdi. Bu husustaki örnekler sayılmayacak kadar çoktur. Hadisi
bilmediklerinden dolayı bir mesele hakkında reyleriyle hüküm verirlerse, sonra o
konuda bir Hadis öğrenirlerse, hemen Hadise dönerlerdi.’
3- Öne sürülen bir diğer şey de Hz. Peygamberin sünnetinin yazılmasını
yasaklamış olmasıdır. Oysa sünnet Kur’ân gibi dinde hüccet kabul edilseydi,
neden Hz. Peygamber tarafından böyle önemli bir ikinci kaynak kayda geçirilmiş
olmasın ?
Bu iddiaya bir çok yönden cevap verilebilir; Öncelikle sünnetin yazılı olarak
muhafaza edilmesinin onun hücciyetiyle irtbatlandırılması sıhhatli bir kıyas
olmasa gerekir. Hadislerin tesbit ve rivayetleri hususunda yazılı veya şifahi
ayırımının bir önemi olmamalıdır.
Sünnetin kayda
geçirilmesini yasaklayan bazı hadislerin sıhhatleri tartışılmıştır.
Bunlardan "Kitabet mevzuunda peygamberden izin istedik, bize izin vermedi."
hadisinin sıhhati şüphelidir. Müslim hadisinde kastedilen yasaklamanın;
sünnetin Kur’ân âyetleri ile aynı sayfa içerisinde yazılması olarak da
yorumlanmıştır. Yazma yasağıyla ilgili söylenecek bir başka şey de şudur: Yazılı
şeylerin hayata tatbiki, ezberlenenlere oranla az olacaktır. Onun yazıda kalması
tehlikesi vardır. Bunun için ilk başlarda hadis yazımı yasaklanmış, ezberlenmeye
önem verilerek hayata intikali sağlanmak istenmiştir.
Müslim tarafından tahric edilen
"Benden bir şey yazmayınız. Kim
benden Kur’ân dışında bir şey yazmışşa onu imha etsin."
Sahih hadisine gelince; bu hadisle
beraber daha sonraları Hz. Peygamber tarafından irad edilmiş, yazmaya izin
verdiği başka hadisler bulunmaktadır.32
Buradan Müslim hadisinin Vahiy katiplerinin az olduğu, Kur’ân’la sünnetin
birbirleriyle karışabileceği endişesiyle, bir dönem için ihtiyaten yasaklanmış
olduğu, daha sonra bu endişenin kalkmasıyla tekrardan izin verildiği şeklinde
anlamamız, en muvafık olanıdır. Hatta bazı sahabilerin Hz. Peygamberin sünnetini
kaleme aldığı, onları tedvin ettiği sahifeler bulunmaktaydı.
"Abdullah İbn Amr el-As’tan başka Efendimiz’in hadislerinden hiç olmazsa
bazılarını yazan başka sahabiler de vardı. Mesela Seyyidina
Hz. Ali (r.a) içinde yaraların
diyeti, Medine’nin hürmeti, kafir karşısında mü’minin öldürülmeyeceği ve daha
başka hususlarla alakalı hükümler bulunan bir sahifeyi kılıcının bir yanında
asılı taşırdı."33 Yine Hz. Ömer’in kılıcının bir yanında içinde savâim
yani kırda yayılan hayvanların zekatı ile ilgili hükümler bulunan bir sahife
vardı.34
Aynı şekilde İbn Sa’d’ın
Tabakât’ında kaydedildiğine göre
İbn Abbas, vefatında
geriye bir deve yükü kitap bırakmıştı ki, bunlar umumiyetle Allah Resûlü’nden ve
ashab-ı kiramdan duyduğu şeyleri ihtiva ediyordu.35
Türkçe eserler
arasında, M. Hamidullah’ın neşrettiği Hemmam b. Münebbih’in Sahife’sinde ve
Prof. Dr. Talat Koçyiğit’in kaleme aldığı
‘Hadislerin Yazıya Geçirilmesi’
isimli eserlerde daha fazla
bilgi vardır.
Bu hakikat, bilhassa hadisin yazılmasına müsaade eden, hatta emreden ve
yasaklayan hadislerden çok daha fazla, tespit üzerinde duran sahih rivayetle bir
arada mütalaa edildiğinde daha iyi anlaşılacaktır.
4- Sünnetin
hücciyetini inkar edenlerin ileri sürdükleri bir diğer iddia da Allahu
Teâla’nın Kur’ân’ı muhafaza edeceğine dâir vaâd ettiği bu tekeffülün sünnet için
yapmadığıdır.
Bu iddiaya mesned olarak ileri sürülen ayet-i kerime ise
"Hiç şüphe yok ki o zikri
Biz indirdik Biz, hiç şüphesiz onun koruyucusu da mutlaka Biziz."36
âyetidir. Ekser ulema âyette
geçen "zikr" kelimesini Kur’ân olarak yorumlamış, Allah tarafından kıyamete
kadar muhafaza edileceğini iddia etmişlerdir. Elmalılı da bu hususta "Yani Allah
Teâlâ, bununla Kur'ân'ın fazlalık veya noksanlıkla bozma ve değiştirmeden
korumasını üzerine almış ve korunarak kalmasını anlatmıştır." demektedir.37 Bu
tefsir doğru dahi olsa; Kur’ân’ın muhafaza edilmesi olarak yorumlanan "hiç
şüphesiz onun koruyucusu da mutlaka biziz" ifadesi sünnetin dışlanmasını
gerektirmez. Başka bir ifadeyle Kur’ân’ın muhafazası, ancak sünnetin muhafazası
ile gerçekleşebilir. 38
Ayette geçen "lehu" zamirinin "Hz. Muhammed’e de işaret edebileceği
iddia edilmiştir. Bu yorum halinde de Hz. Muhammed (s.a.v)’le kastolunan
sünnetin muhafaza altında olduğu anlaşılır.
Yukarıdan beri, gerek Kur’ân’da, gerek hadislerde ve gerekse de ümmetin
icmaı ile sünnetin hücciyyeti üzerinde durduk. Daha önceki asırlarda, sünnetin
delil olma keyfiyeti bu kadar tartışılmamıştı. Bunun günümüzde daha yoğun olarak
tartışılır olması, düşündürücüdür. Tartışmanın bilhassa batılı müsteşrikler
tarafından başlatılması, hele de Hindistan ve Mısır gibi işgal altındaki
ülkelerde daha yoğun olması, Hadisin devre dışı bırakılmasının kimlerin işine
yarayacağı hakkında bize bir fikir vermelidir, kanaatindeyiz.
DİPNOTLAR
1 Musned:4/130-133, Tirmizi, İlm,
2660 nolu hadis. 2 Ebu Dâvud, Sünne, 6, (4604); Tirmizî, İlm, 60, (2666); İbnu
Mace, Mukaddime 2, (12). 3 Muhammed b. Ahmed el-Kurtubi, el-Câmi li Ahkâmil
Kur’ân, Beyrut, trs, 1:38. 4 Hâkim, el-Mustedrâk, 1:93. 5 Tirmizî, Menâkıb 77,
(3790). 6 Muvatta, Kader 3, (2, 899). 7 Buhârî, Rikak, 26; Müslim, Fezâil, 15,
(2283). 8 Buhârî, (Bulak, 1313), 13:91. 9 İbn Mace, Mukaddime, 6. 10 Tirmizî,
İlim, 16, (2678); Ebu Dâvud, Sünne, 6, (4607). 11 Benzeri için bkz.: Müsned
4:126 ve İbnu Mace, Mukaddime 6, (43). 12 İbnu Abdilberr, Câmi'ul-Beyâni'l-İlm,
2:9. 13 Buhârî, İ'tisam, 2, Edeb, 70. 14 Muhammed Cemâluddîn el-Kâsımî,
Mehâsinu’t-Te’vîl, Kahire, 1376/1957, 3:828. 15 Mücmel: Bir manaya delâleti açık
olmayan, maksadın kesin olarak anlaşılması için açıklanması gereken ifadelere
denir. 16 İbn Abdilber, Câmiu’l Beyân, 2:234; Şatibi, el-Muvafakat, 4:19. 17 mm
: Herhangi bir şekilde hasredilmeyen müsemmâların tamamına şâmil olan lafızlara
denir. 18 Taberi, 1:74. 19 Mutlak : Delâlet ettiği efrattan herhangi birini
ifade eden has lafza denir. 20 Takyîd: Delâlet ettiği efrattan herhangi birine
şâmil olmayıp bunlardan muayyen birini veya bir çeşidini ifade eden lafızdır. 21
4, Nisa 23. 22 Buharî, Cenâiz, 36. 23 Bkn:el-Emin es Sadık el Emin, Mevkifu'l
Medresetü’l- Akliyye mine's-Sünneti'n-Nebeviyye, Riyad, trs, 1:147. 24 el Emin,
age, 1:147. 25 Muhammed b. İdris es Şafii, er-Risale, 1309, s.407. 26 İbn Hazm
el-Endelusî , el-İhkam fi Usûli'l Ahkam, Kahire, trs. 1: 88. 27 İbn Hazm, age.
1:214. 28 16, Nahl:89. 29 6,Enam:38. 30 2, Bakara:129. 31 Taberi, 1:74. 32
Tirmizi, İlm, 12; Kenzu’l-Ummal, 10:232; Müsned, 2:215. 33 Buhari, İlim, 39;
Müsned, 1:100. 34 Tirmizi, Zekat, 4; Hatip el-Bağdadi, el-Kifaye, s. 353-354. 35
el-Hatip M. Accâc, es-Sünnetü Kable’t-Tedvin, s. 352. 36 15, Hicr 9. 38
Elmalılı, age, 5:193 39 39 Konuyla ilgili izahat için bak. Çalışmamızın Sünnetin
Kaynak Oluşunun Delilleri adlı bölümü. 40 Buradaki "lehu" zamiri iki ayrı
şekilde yorumlanmıştır. Birincisi "zikr"e ait olmasıdır; tefsircilerin çoğunun
görüşü budur. İkincisi Ferrâ ve İbnü'l Enbârî'nin görüşleridir ki, Kur'ân,
üzerine indirilen Hz. Peygambere ait olmasıdır. Bu durumda mânâsı onu cin ve
şeytan şerrinden ve düşman tecavüzünden koruyan ve koruyacak olan da biz şanı
Yüce Allah'ız demek olur. Bkz., Elmalılı, age, 5:193-194.
(Yeni Ümit Adlı Bir Siteden Alınmıştır.) A. AZİZ
![]()