Hadis Usûlü İlmi ve Doğuşu
![]()
Kur'an-ı Kerîm'i, dünya ve âhiret mutluluğunu kazanma yollarını gösteren hidâyet rehberi olarak gönderen Allahü Teala (cc), onu açıklama görev ve yetkisini de elçisi Hz. Muhammed (sav)'e vermiştir.
Kitap ve sünnet arasındaki bu açıklanan-açıklayan alâkasının farkında olan Sahabe-i Kiram, ta başlangıçtan beri Hz. Peygamber'in hadislerine ve yaşayışına fevkalâde itina göstermiş, onları ezberlemiş, yaşamış, onları aslına uygun olarak öğrenmek, uygulamak ve başkalarına ulaştırmak için gerçekten büyük gayret göstermişlerdir. Hadis kitaplarımız, bu üstün ve hasbî gayretlerin bilimsel delilleriyle doludur.
Sünnet'i öğrenmek maksadıyla günlerini, geçim temini ve ilim tahsili arasında taksim eden ilk müslümanlar, daha sonraları yeni ülkeler fethedildikçe, tabiî olarak, bu kez yeni müslümanların kitap ve sünneti öğrenme istek ve gayretleriyle karşılaştılar. Gerek halifelerce görevlendirilen vali ve amiller, gerekse fetih ordularında mücahid olarak bulunan sahabiler, aslî görevlerinin talim ve tebliğ olduğu bilinciyle hareket ettiler. Fâkih sahâbilerin bir çoğu, ayrı ayrı yörelerde yerleşerek oralarda kitap ve sünnet bilgisini yaymaya çalıştı.
Sahâbîlerin bu ilmî gayretleri hiç şüphesiz, kendilerini gören tabiîleri de aynı şekilde davranmaya sevketti. Kendi bölgelerindeki sahâbîlerden aldıkları bilgilerle yetinmeyerek sünnetin beşiği (danı's-sünne) İslam'ın ilk başkenti Medine'ye gidip bilgilerini arttırmak isteyen tabiîler görüldü. Dolayısıyla çok canlı ve hareketli bir ilim hayatı
yaşanmaya başlandı. Böylece daha sonraları hadis âlimlerinin hemen hepsi tarafından uygulanacak ve müstahab diye hükme bağlanacak olan r i h l e denen ilim yolculukları başlatılmış oldu.Öte yandan sosyal, siyâsî ve itikadı çalkantılar, tebliğ görevi ve Hz.Peygamber'e ait olmayan bir şeyi O'na isnad etmeme dikkat ve titizliğini ve neticede bazı kaide ve ilmî gayretlerin başlatılmasını da doğurdu.
Her ilmî faaliyetin belli esaslara göre yapılacağı ne kadar tabiî ise, aynı şeylerin tekrarı da belli kaidelerin bulunmasını, yoksa konulmasını ve onlara uyulmasını gerektirir. Bir başka ifâde ile, her şeyin bir yolu yöntemi olur. Bu sebeple yukarıda değindiğimiz ilmî faaliyetler de bazı kaidelerin belirlenmesini gerektirmiştir, işte bu söz konusu kurallar, daha sonralan müstakil kitaplara konu teşkil edecek olan hadis usûlü prensipleridir.
Gerek sünnet malzemesinin doğru olarak nakli, gerekse bu metinlerin sağlam bir şekilde korunup, eğitim-öğretiminin ve değerlendirmesinin yapılması ve bu değerlendirmeye yardımcı olacak her türlü tetkik ve faaliyetin başlatılması, itiraf edelim ki ashâb-ı kirâm'a ait bir nasip ve şeref olmuştur. Ashâb-ı kiram, hadis metinlerinin nakline öncülük ettikleri yani rivâyetu'l-hadîs ilmini kurdukları gibi rivayet olayının vazgeçilmez kaidelerini koymuş, dirâyetü'l-hadîs ilminin ilk temellerini de atmışlardır.
Müslümanlardan önce hiçbir millet, nakil ve rivayette ravilerin güvenilirlik durumlarını tesbit için herhangi bir araştırma yapmayı ve bunu belli kaidelere bağlamayı düşünmemiştir. Olaylar ve rivayetler sadece nakledilmiştir. Nadiren bir-iki isimlik sened zikredilmiş, çoğu kere ona da gerek duyulmamıştır. Bu sebeple hadis metinlerini nakledenlerin şahsî durumlarının inceden inceye, ifâdenin tam anlamıyla kılı kırk yararcasına araştırılması ve mutlaka sened zikrini esas alan Hadis Usûlü İlmi, müslümanlara has bir meziyyet olmuştur.
"Sened ve metnin durumlarını anlamaya imkan veren bir takım kaideler ilmi" demek olan Hadis Usûlü, daha ilk günlerde müslümanların bulup geliştirdiği ilmî bir disiplindir. Konusu ise, red ve kabul açısından sened ve metindir." (İsmail Lütfi Çakan, Hadis Usülü, sh:14-16.İst.1991)
![]()