Hadis  Usûlü  İlmi  ve  Doğuşu

     Kur'an-ı  Kerîm'i,    dünya   ve   âhiret    mutluluğunu   kazanma yollarını  gösteren   hidâyet   rehberi   olarak   gönderen Allahü  Teala (cc), onu açıklama görev ve yetkisini de elçisi  Hz. Muhammed (sav)'e  vermiştir.

     Kitap   ve sünnet arasındaki   bu   açıklanan-açıklayan   alâkasının   farkında  olan  Sahabe-i  Kiram,  ta  başlangıçtan  beri  Hz.  Peygamber'in  hadislerine   ve  yaşayışına    fevkalâde  itina göstermiş, onları ezberlemiş, yaşamış, onları aslına uygun olarak öğrenmek, uygulamak ve başkalarına    ulaştırmak   için   gerçekten   büyük   gayret   göstermişlerdir.   Hadis   kitaplarımız,   bu üstün   ve   hasbî   gayretlerin   bilimsel   delilleriyle   doludur.

   Sünnet'i öğrenmek   maksadıyla   günlerini,   geçim   temini   ve   ilim   tahsili   arasında   taksim eden ilk müslümanlar, daha sonraları yeni ülkeler fethedildikçe, tabiî olarak, bu kez yeni müslümanların   kitap ve sünneti   öğrenme   istek   ve   gayretleriyle   karşılaştılar.    Gerek  halifelerce  görevlendirilen    vali  ve  amiller,  gerekse  fetih  ordularında  mücahid  olarak  bulunan   sahabiler,   aslî   görevlerinin talim ve tebliğ   olduğu   bilinciyle   hareket   ettiler.   Fâkih   sahâbilerin bir   çoğu,   ayrı   ayrı   yörelerde   yerleşerek   oralarda   kitap   ve   sünnet   bilgisini   yaymaya çalıştı.

    Sahâbîlerin   bu   ilmî   gayretleri hiç şüphesiz, kendilerini gören tabiîleri de aynı şekilde davranmaya   sevketti.    Kendi   bölgelerindeki   sahâbîlerden   aldıkları bilgilerle yetinmeyerek   sünnetin beşiği   (danı's-sünne)   İslam'ın ilk başkenti Medine'ye gidip bilgilerini   arttırmak   isteyen   tabiîler görüldü. Dolayısıyla çok canlı ve hareketli bir ilim hayatı   yaşanmaya   başlandı. Böylece daha sonraları hadis  âlimlerinin hemen hepsi tarafından uygulanacak ve müstahab diye hükme bağlanacak olan r i h l e denen ilim yolculukları   başlatılmış   oldu.

   Öte  yandan sosyal, siyâsî ve itikadı çalkantılar, tebliğ görevi ve Hz.Peygamber'e ait olmayan bir şeyi O'na isnad etmeme dikkat ve titizliğini ve neticede bazı kaide ve ilmî gayretlerin  başlatılmasını  da  doğurdu.

     Her ilmî faaliyetin   belli   esaslara   göre   yapılacağı ne kadar tabiî ise, aynı şeylerin tekrarı da   belli   kaidelerin   bulunmasını,   yoksa   konulmasını ve onlara uyulmasını gerektirir. Bir başka ifâde ile, her şeyin bir yolu yöntemi olur. Bu sebeple yukarıda değindiğimiz   ilmî faaliyetler de bazı kaidelerin belirlenmesini gerektirmiştir, işte bu söz konusu kurallar, daha sonralan müstakil kitaplara konu teşkil edecek olan hadis usûlü prensipleridir.

   Gerek sünnet malzemesinin doğru olarak nakli, gerekse bu metinlerin sağlam bir şekilde korunup, eğitim-öğretiminin ve değerlendirmesinin yapılması ve bu değerlendirmeye yardımcı olacak   her türlü tetkik   ve   faaliyetin başlatılması, itiraf edelim ki ashâb-ı kirâm'a ait bir nasip ve şeref olmuştur. Ashâb-ı kiram, hadis metinlerinin nakline öncülük ettikleri yani rivâyetu'l-hadîs ilmini kurdukları gibi rivayet olayının vazgeçilmez kaidelerini koymuş, dirâyetü'l-hadîs   ilminin   ilk   temellerini de   atmışlardır.

     Müslümanlardan önce hiçbir millet, nakil ve rivayette ravilerin  güvenilirlik durumlarını tesbit   için   herhangi  bir araştırma yapmayı ve bunu belli kaidelere bağlamayı düşünmemiştir. Olaylar ve rivayetler sadece nakledilmiştir. Nadiren bir-iki isimlik sened zikredilmiş,   çoğu kere ona da gerek duyulmamıştır. Bu sebeple hadis metinlerini nakledenlerin   şahsî   durumlarının inceden inceye, ifâdenin tam anlamıyla kılı kırk yararcasına   araştırılması   ve   mutlaka   sened   zikrini   esas   alan   Hadis Usûlü İlmi, müslümanlara   has   bir   meziyyet olmuştur.

    "Sened ve metnin durumlarını anlamaya imkan veren bir takım kaideler ilmi" demek olan Hadis Usûlü, daha   ilk   günlerde   müslümanların  bulup geliştirdiği ilmî bir disiplindir. Konusu   ise,  red   ve   kabul   açısından   sened   ve   metindir." (İsmail  Lütfi Çakan,  Hadis  Usülü,  sh:14-16.İst.1991)