HADİS  İLİMLERİ  İLE  İLGİLİ  SORULAR

                Hadis ve Hadis İlimlerinin  En Önemli Meselelerine Dair Soru-Cevaplar

    Soru-8: Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’deki hadisler, ilim ifade eder mi?

   Cevap-8: Muhakkık alimlerin pek çoğuna göre, Buhari ve Müslim’de mütavatir olmayan hadisler, zan ifade ederler; çünkü ahad haberlerdir. Genel bir usul kaidesi olarak ahad haberler, zan ifade ederler. Bu konuda Buhari, Müslim ve diğer hadis kitapları arasında herhangi bir fark yoktur.

   Soru-9: Ravinin cerhi (ravinin kendisinin veya rivayetinin kusur sebebiyle reddedilmesi), mutlak manada tadilden (onu güvenilir sayma) öncelikli midir?

   Cevap-9: Eğer cerh, sebep ve gerekçeleri açık bir biçimde ortaya çıkmış ise, tadilden önce gelir. Eğer değilse cerh kabul edilmez.

   Soru-10: Bidatçinin (mübtedi’) rivayeti geçerli midir?

  Cevap-10: Hadis alimleri, fakihler ve usulculer şöyle demişlerdir: Bidatinden dolayı tekfir edilen bidatçinin rivayetli ittifakla kabul edilmez. Tekfir edilmeyenin rivayetinde ise ihtilaf edilmiştir. Kimisi bu tür bir bidatçinin, fasıklığından dolayı rivayetinin genel anlamda kabul edilemeyeceğini ve tevilin ona fayda sağlamayacağını belirtir. Diğer bir kısmı ise, kendi mezhebine destek için yardım söylemeyi caiz sayan biri olmadığı müddetçe- ister bidatinin propagandasını yapan olsun veya olmasın- rivayetlerini geçerli sayarlar. Kimisi de şöyle demiştir: Kendi bidatine çağıran bir progapandacı değilse kabul edilir, aksi halde edilmez. Bu görüş alimlerin çoğunluğunun görüşü olup en tutarlı/dengeli ve doğru görüş de budur.

  Soru-11: Haberle şahitlik arasındaki fark nedir ?

 Cevap-11: Haber ve şahitlik bazı yönlerde ortak iken bazı yönlerden de farklılık arz eder. Ortak yönleri: Müslüman, akıl-bâliğ, adalet, mürüvvet, naklettiği haberi ve şahid olduğu şeyi zihnine iyice kaydedip başkalarına aktarabilecek kabiliyette olmak. Farklı yönler ise: Hürriyet, erkek olmak, sayı, töhmet (rivayette yalanla suçlama) ve aslın olduğu yerde ferin kabûlüdür. Mesela, kölenin, kadının, tek kişinin haberleri ve hocanın (asıl) huzurunda talebenin (fer’) rivayeti makbuldür. Ancak bu sayılanlar içinde kadın haricindekilerin şahitlikleri kabul edilmez. Kadının da belli yerlerdeki şahitliği –diğer şahitler gibi- geçerli sayılır.

  Soru-12: Hadis ravisi veya hadis okuyan kimse, hadisin lafzında şüpheye düşerse yahut mana olarak rivayet etmek isterse ne demelidir ?

 Cevap-12: Alimler şöyle demişlerdir: “Ravinin ve hadis okuyan kimsenin, hadis lafzında şüpheye düşmesi halinde, hadisin peşinden ‘ev kemâ kâl: yahut buna benzer bir şey söyledi’ demelidir.” Alimler şunu da ifade etmişlerdir: “Hadisleri mana olarak nakleden kişinin, tıpkı sahabe ve ondan sonraki nesillerin yaptığı gibi, hadisi rivayet ettikten sonra ‘ev kemâ kâl, nahvu hâzâ: veya buna benzer, bunun gibi’ ifadesini kullanmaları müstehaptır. Allah, yine de en doğrusunu bilir.”

  Soru-13: Yalan nedir? Bir haberin yalan sayılabilmesi için kasıtlı olması şartı aranır mı?

 Cevap-13: Alimlere göre yalan, bir şeyi olduğundan farklı bir şekilde haber vermektir. Ve kasıt şartı aranmaz. Fakat kasıt, yapılan işin günah sayılabilmesi için şarttır. Yine de en doğrusunu Allah Teala bilir.

Soru-14: Her insandan rivayette bulunmak caiz midir ? Cerhin hükmü nedir?

Cevap:14: Sadece güvenilir (sika) ravilerden rivayette bulunmak caizdir. Ravileri, taşıdıkları kusur ve yaptıkları yanlışlardan dolayı cerhetmek caiz, hatta farzdır. Üstelik bu tür bir eleştiri, haram olan bir gıybet değil, tam tersine yüce şeriatı savunma sayılır.

Soru-15: Sadaka, namaz, oruç ve Kur’an okumanın sevabı ölüye ulaşır mı?

Cevap:15: Alimlerin ortak görüşüne göre sadakanın sevabı ölüye ulaşır ve ölü bundan faydalanır. Doğru olan görüş de budur. Şafii fakihi Ebu’l-Hasen el-Maverdi el-Basri’nin el-Hâvî adlı eserinde bazı kelamcıların görüşü olarak verdiği “ölüye hiçbir sevap ulaşmaz” şeklindeki kanaat, tamamen asılsız ve Kitap, Sünnet ve ümmetin icmaına açıkça aykırı, hatalı bir kanaattir. Bu sebeple üzerinde durmaya bile değmez. Namaz ve oruçla ilgili olarak Şafii mezhebinin ve alimlerin çoğunluğunun görüşü sevabının ölüye ulaşmayacağı yönündedir. Ancak ölenin farz bir orucu varsa ve velisi yahut velinin izin verdiği bir kimse ölenin yerine kaza orucu tutmak istiyorsa, bu durumda İmam Şafii’nin iki farklı görüşü vardır. Bunlardan en meşhur olanı, böyle bir şeyin caiz olmadığıdır. Fakat Şafii mezhebinin önde gelen son devir alimlerinin doğru kabul ettiği görüş, bu tür bir orucun olabileceği şeklindedir. Kur’an okuma meselesine gelince, Şafii mezhebinin bu konuda bilinen görüşü, Kur’an okuma sevabının ölüye ulaşmayacağıdır. Fakat bu mezhebin bazı alimleri ulaşabileceği yönünde kanaat belirtmişlerdir.

     Alimlerin bazı grupları ise, namaz, oruç, Kur’an okuma gibi tüm ibadetlerin sevabının ölüye ulaşabileceğini ifade etmişlerdir. Sahih-i Buhari’nin “Babu men mâte ve aleyhi deyn: üzerinde ödeyemediği borçla ölen kimse hakkındaki bab” başlıklı bölümünde, İbn Ömer’in namaz borcuyla ölen bir kadının kızına, annesinin namazlarını kaza etmesini emrettiğini anlatan bir rivayet yer alır. el-Havi’nin müellifi, Ata b. Rabâh’ın ve İshak b. Râhûye’nin, “ölü adına namaz kılmak caiz değildir” şeklinde kanaat belirttiklerini nakleder. Bizim mezhebin (Şafii) alimlerinden İmam Ebu Muhammed el-Bağavî ise, et-Tehzîb adlı eserinde şöyle demektedir: “Ölünün, kılamadığı her namazı için bir müd yemek verilebilir.” Aslında tüm bu görüşler, zayıftır. Çünkü tek delilleri, dua, sadaka ve hac gibi sevabının ölüye ulaşması icma ile sabit olan amellere kıyas etmekten ibarettir.

   Oysa İmam Şafii ve onun gibi düşünenlerin görüşleri, “insana ancak kendi çalıştığı vardır” ayet-i kerimesine ve Peygamber Efendimizin şu hadisine dayanmaktadır: “İnsanoğlu öldüğünde üç şey haricinde amel defterine hiçbir şey kaydedilmez: Sadaka-i cariye (herhangi bir hayır hizmeti) yahut insanların faydalanabileceği bir ilim veya kendisine dua edecek bir evlat” . İbn Kayyım el-Cevziyye ise Kur’an’ın karşılıksız okunması ve sevabına ölünün ruhuna hediye edilmesi halinde, oruç ve haccın sevabının ölüye ulaşması gibi bunun da ulaşacağını ifade etmektedir.

Soru-16: Bir raviyi cerheden veya onu tadil eden kimselerde sayı şartı aranır mı?

Cevap:16: Bu konuda alimler, ihtilaf halindedir. Doğru olan görüş ise, sayı şartının aranmaması gerektiği; bir kişinin sözüyle dahi, ravinin mecruh veya adil sayılabileceğidir. Zira haber hükmündedir, haberin doğruluğu için tek kişi yeterlidir.

Soru-17: Cerh sebebini açıklamak şart mıdır?

Cevap:17: Bu konuda da alimler ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafii ve daha pek çok alim, sebebin açıklanmasını şart koşmuşlardır. Çünkü cerhedilen kimsenin, cerhi gerektirmeyen bazı gizli sebeplerden yahut alimlerin ihtilaflı olduğu meseleler yüzünden mecrûh sayılabilmektedir. Kadı Ebû Bekr el-Bâkıllânî ise bunun şart olmadığını savunur. Başka alimler de sebepleri çok iyi bilen kimseler için değil de diğerleri için şart olduğu görüşündedirler. Cerhte, gerekçe izahını şart koşanlar şöyle derler: Gerekçe gösterilmeksizin mutlak manada cerhedilen kimsenin mecruh sayılmasının faydası, söz konusu cerhin sebepleri izah edilene kadar o ravinin delil olarak gösterilememesidir”.

Soru-18: Cerh ve tadil birbiriyle çatışırsa, hangisi öncelik tanınır?

Cevap:18: Cerh ve tadil çatışırsa, muhakkık ulemanın ve alimlerin çoğunluğunun tercihine göre cerhe öncelik tanınır. Bu noktada o raviyi adil sayanların (muaddil) sayısının az veya çok olmasının hiçbir önemi yoktur. Her ne kadar “eğer raviyi adil sayanların sayısı çoksa, o vakit tadile öncelik verilir” diyenler varsa da doğru olan görüş, birincisidir. Çünkü cârih (raviyi cerheden), muaddilin bilemediği gizli bir kusura vakıftır.

Soru-19: Zayıf ravinin hadisi yazılabilir mi?

Cevap-19: Zayıf ravinin hadisi, mütabaat konusunda olduğu gibi, sadece başka hadisleri güçlendirmek veya desteklemek için (itibar veya şahid) yazılabilir, kendi başına delil olamaz. Zayıf ravilerden bazen, tergib ve terhib hadisleri, amellerin faziletine dair rivayetler, kıssalar, zühd ve güzel ahlak gibi helal, haram ve diğer şeri hükümlerle ilgisi olmayan hadisler rivayet edilmiştir. Muhaddislere göre, bu ve buna benzer konulardaki hadislerde esnek davranmak caizdir; bu hadisleri -uydurma olanları hariç- rivayet edip ve onlarla amel etmekte herhangi bir sakınca yoktur. Zira bunların esasları, şeriatta kesin bir şekilde ortaya konmuş ve erbabınca malum ilkelerdir.

    Her ne olursa olsun, imamlar, zayıf ravilerden gelen haberleri tek başlarına şeri hükümlerde delil olarak kullanmamışlardır. Böyle bir şeyi hadis imamlarından ve diğer muhakkık alimlerden hiçbiri yapmış değildir. Bu noktada fakihlerin pek çoğunun böyle yaparak zayıf rivayetlere dayanması doğru değil, hatta çok çirkin bir şeydir. Çünkü eğer, o hadisin zayıf olduğunu bilerek bunu yapıyorsa, bu tür bir hadisle şeri hükümler konusunda amel etmek caiz değildir. Yok eğer söz konusu hadisin zayıf olduğunu bilmiyorsa, iyice araştırıp incelemeden hemen delil olarak kullanmaya kalkışmamalıdır. Bu inceleme ve araştırmayı da şayet –biliyorsa- bizzat kendisi yapmalı, bilmiyorsa ilim ehlinden birine sorarak öğrenmelidir.

Soru-20: Mütevatir haber ve haber-i vahid ne demektir? Haber-i vahid delil sayılır mı? İlim ifade eder mi?

Cevap:20  Alimler, haberleri mütavatir ve âhâd olmak üzere iki kısma ayırmışlardır. Mütevatir haber: Yalan üzere birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir topluluğun kendileriyle aynı vasıf ve sayıdaki bir topluluktan rivayet ettikleri haberdir. Bu haber, ravilerin gördükleri veya işittikleri bir şey olmalı, zanna dayalı olmamalıdır. Aynı zamanda ilim ifade etmelidir. Alimlerin çoğunluğuna göre sözü edilen topluluğun belli bir sayısı yoktur; ayrıca müslüman veya adil olma şaı da aranmaz. Bu hususta, usul kitaplarında ayrıntılarıyla izah edilen başka zayıf görüşler de vardır.

    Haber-vahid, ise mütavatir hadisin şartlarını taşımayan haberdir. Bu noktada haberi rivayet eden kimsenin bir veya birden fazla olması arasında herhangi bir fark yoktur. Hükmü konusunda ise ihtilaf edilmiştir: Sahabe, Tabiun ve onlardan sonraki muhaddis, fakih ve usulcülerin büyük çoğunluğu, güvenilir tek kişinin (vahid) haberinin şeriatın delillerinden bir delil olduğunu; zan ve ilim ifade ettiğini, bu sebeple onunla amel etmek gerektiğini belirtmişlerdir. Haber-I vahidle amel, aklen değil şeran sabittir. Kaderiyye, Rafiziler ve bir kısım Zahiriler, onunla amelin vacip olmadığı görüşündedirler. Hatta bazıları: Akli delil, haber-i vahidler amel etmeye engeldir, demişlerdir. Mutezile’den el-Cubbâî ise şöyle der: “Sadece iki kişinin, iki kişiden rivayet ettiği hadislerle amel etmek gerekir.” Bir başkası: “Amel etmek için dört kişinin, diğer dört kişiden rivayeti gereklidir” demektedir. Bir grup hadisçi ise, haber-i  vahidin ameli gerektirdiğini savunurlar.

     Bazıları: “Batınî ilim haricinde sadece zahiri ilmi gerektirir” demiştir. Bir kısım muhaddisler de, sadece Buhari veya Müslim’de geçen ahad haberlerin ilim ifade ettiğini, diğer hadis kitaplarındaki rivayetlerin ilim ifade etmeyeceğini iddia etmişlerdir. Cumhurun görüşü dışındaki bu görüşlerin hepsi, asılsız ve geçersizdir. Zira Rasulullah’ın (s.a.v.), yazdırdığı (diplomatik) mektuplar ve çevre ülkelere gönderdiği elçiler, amel konusunda yeterli bir delildir. Peygamber (s.a.v.) insanları bu elçi ve mektuplara göre amel etmekle sorumlu tutmuş olmaktadır. Aynı durum Hulefa-i Raşidin ve onlardan sonraki dönemde de devam etmiş; dört halife, diğer sahabiler ve onlardan sonra gelen selef ve halef nesli, bir sünneti haber veren tek kişinin haberine hep bağlı kalmışlar, dava ve fetva konularında ona müracaat ederek verdiği kararı dikkate almışlardır.

     Hatta haber-i  vahidin aksine verdikleri kararları bile bozmuşlardır. Herhangi şeri bir delilin bilinmediği bir durumda, haber-I vahide başvurmaları, kendilerine muhalefet edenlere bu haberle delil getirmeleri ve muhalifin de buna boyun eğmesi, bunların hepsi bilinen şeyler olup, asla bir şüphe götürmez. Öte yandan akıl da, haber-i vahidle amel etmeye aykırı değildir. Kaldı ki şeriat zaten onunla amel etmenin vacip olduğunu ifade etmiştir. O halde şeriatın emrine göre hareket etmek vaciptir. Ancak ‘haber-i vahid ilim ifade eder’, diyenler mantıksız bir iddiada bulunmuş olmaktadırlar. Çünkü yanılgı, vehim ve yalan gibi ihtimaller söz konusu olduğu müddetçe nasıl olur da ilim ifade edebilir ki? Yine de Allah en doğrusunu bilir.  (Bir  Siteden  Alınmıştır)