GADİR-İ   HUM   TEORİSİ

      "Avf  İbnu  Malik  Radıyallahu  anhh  anlatıyor:  "Rasululllah  aleyhissalatu  vesselam      buyurdular ki: "Yahudiler (İsrailoğulları)  yetmiş bir  fırkaya  bölündüler,    onlardan  sadece  bir   fırka  cennetliktir,    yetmiş   fırka    cehennemliktir.      Hıristiyanlar   ise  yetmiş  iki  fırkaya  bölündüler.     Bunlardan da     yetmiş  bir  fırka   cehennemliktir,   sadece  biri  cennetliktir.  Muhammedin   nefisi   elinde   olan   Zat'ı  Zülcelal'e   yemin  olsun!    Benim   ümmetim    yetmiş  üç  fırkaya   bölünecek,   bunlardan   biri   cennetlik,  yetmiş  ikisi     cehennemliktir." (1) 

      Muteber birçok kaynakta   yer alan "Ümmetin yetmiş üç fırkaya" bölüneceğine dair Hadis-i Şerif,   itikadi mezheplerin teşekkülü ile yakından alakalıdır. Resûl-i Ekrem (sav): "İsrail oğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan biri müstesna, hepsi de cehenneme girecektir" buyuruyor. Sahabe-i Kiram: "- O müstesma olan fırka hangisidir ya Resûlûllah?" diye sorunca, Peygamberimiz Efendimiz (sav): "Benim ve ashabımın yolunda olan cemaattir" (2) müjdesini veriyor. Yine bir başka Hadis-i Şerif'te Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Benim ve Raşid halifelerimin sünnetine sarılınız"(3) emrini verdiği bilinmektedir.

   Abdülkadir el Bağdadi "Ümmet'in fırkalara ayrılacağını haber veren" Hadis-i Şerif'le ilgili olarak şunları zikrediyor: "Ümmetin fırkalara ayrılması ile ilgili hadisin birçok isnadı vardır. Bu Hadisi, (Allah'ın   selât   ve   selâmı   ona  olsun)   Nebi'den;   Enes b. Malik, Ebû Hureyre, Ebu'd Derda, Cabir, Ebû Said El Hudri, Übeyy b. Kaab, Abdulah b. Amr El As, Ebû Ümame, Vasile b. El Eska ve diğerleri   gibi   sahabeden   birçoğu rivayet etmiştir. İlk dört halifenin (Hülâfa-i Raşidin); kendilerinden   sonra   ümmetin fırkalara bölüneceğini, bunlardan yalnız bir  fırkanın kurtuluşa ereceğini   ve   diğerlerinin   ise dünyada sapıklığa   düşüp,  ahiret'te   perişan   olacağını   söyledikleri rivayet    edilmiştir."(4)

      Ehl-i sünnet ile Şia arasındaki siyasi ihtilaf; fer'i olmaktan çıkarılmış, imani bir mesele haline getirilmiştir. İmam-ı Şehristani, Şia'nın tezini şöyle ifade etmektedir: "Şia şu görüştedir: İnsanların şeriatın hükümlerini   koruyacak   bir imama olan ihtiyacı, bir peygambere olan ihtiyacı gibidir. Masum   imam,   yeryüzünde Resul-i Ekrem (sav)'in naibidir. Başkasına naib olmak, ancak onun izniyle   ortaya çıkar. Dolayısıyle   imamın  nass   ile   tesbit   edilmiş   veya   bir   masum   tarafından tayin edilmiş olması şarttır. (5) Hz. Ali (ra) veda haccının dönüşünde; 'Gadir-i Hum' denilen mekanda, vahiy   gereği   olarak   imamet   makamına   getirilmiştir. (6)   Şia'nın  siyaset anlayışına göre, 'imamın (devlet başkanının) nass   ile   tesbit   veya   masum   birisi   tarafından   tayin   edilmiş  olması'   şarttır.   İmamet,   dinin   rüknü   ve   İslam'ın   temelidir.   Hiçbir   peygamberin   bundan gafil   olması   ve   bu   işi   ümmete havale etmesi caiz değildir. Aksine peygamberin imam tayin etmesi vaciptir. Bu imamın, büyük ve küçük günahlardan masum olması gerekir"(7) Bu itikad, demokrasinin   her   çeşidini   reddeden   bir   keyfiyete   haizdir.   Bir   kimsenin   Alevi-Şii olabilmesi için,   masum   imama   ve   onların   naklettiği   şeriata    iman   etmesi   şarttır."  (Yusuf  Kerimoğlu) 

                                                                       GADÎR-İ  HUM   HADÎSİ
      Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye    giden   yol   üzerindeki   Gadîr-i   Hum   denilen   vâdide   buyurduğu   hadîs-i şerîf.
Peygamber efendimiz Hudeybiye andlaşması veya Vedâ haccı dönüşünde Eshâb-ı kirâmla (arkadaşlarıyla) birlikte   Gadîr-i Hum   denilen   mevkiye   geldiklerinde istirâhat edip, namaz kıldıktan   sonra hutbe okudu  ve;  
"Ben  de   insanım.   Bir   gün ecelim gelecek. Size Allah'ın kitâbını   (Kur'ân-ı kerîm)   ve   Ehl-i  Beytimi   (ev halkımı)   bırakıyorum.   Kur'ân-ı Kerîmin gösterdiği  yola   sarılınız!   Ehl-i Beytimin   kıymetini   biliniz"  buyurdu.   "Ey insanlar!   Siz ne üzerine  şehâdet edersiniz?" diye sordu. "Allahü  Teâlâdan   başka   ilâh   bulunmadığına,  Muhammed   aleyhisselâmın da   Allah'ın kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ederiz" dediler. Peygamber efendimiz; "Sizin velîniz kimdir?" diye sorunca; "Bizim velîmiz Allahü teâlâ ve Resûlüdür" dediler.   Peygamber   efendimiz; "Ey insanlar! Ben size kendi cânınızdan evlâ değil miyim" diye  sorunca;  "Evet yâ Resûlallah!" dediler. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; "Ben kimin   mevlâsı   isem,   Ali de   onun   mevlâsıdır   (beni   seven   ve   yardımcı   bilen   kimse,   Ali'yi de   yardımcı bilsin).  Allah'ım ona dost olana dost, düşman olana düşman ol. Ona yardım edene yardım et!" buyurarak   duâ   etti.   Peygamber   efendimiz   Gadîr-i Hum   mevkiinde   buyurduğu   için,   Gadîr-i Hum   hadîsi   denildi.    
      Hazret-i Ali'yi  seviyoruz   deyip,   Eshâb-ı   kirâmın   geri   kalanına   söğen   kimseler,   Gadîr-i Hum   hadîsini   ileri   sürerek   halîfeliğin   Hazret-i Ali'nin   hakkı   olduğunu,   Ebû  Bekr,   Ömer  ve Osman   (r.anhüm)   tarafından   haksızlıkla   gasb   edildiğini ileri sürmeleri doğru değildir.   (Abdullah-ı  Süveydî)   (8)

                                                       GADİR-İ   HUM   NEDİR?
   
 "Başta Harici'ler olmak üzere «Ehl-i Sünnet»ten ayrılan bütün fırkalar, siyasi bazı tezler ileri sürerek  taraftar toplama   yolunu   seçmişlerdir.   Bu   tezlerin başında da «Gadir-i Hum»  teorisi  gelir.   Resûl-i Ekrem (SAV)'in «Gadir-i Hum» denilen yerde; Hz. Ali (RA)'yı,   kendisine  indirllen vahyin   gereği   olarak   «imamet»  makamına   geçirdiğini   iddia   eden   Şia'nın tutumu bellidir.  

       Gadir-i Hum: Mekke ile Medine arasında Cuhfe yakınlarında bulunan bir mevkinin ismidir. Zeydiyye  hariç   Şia'nın   iddiası  şudur:   Reşûl-i Ekrem (SAV)   veda    hacc'ından  dönerken bu yerde  konaklamış   ve   Hz. Âli (RA)'yî   kendisine indirilen vahyin gereği olarak «İmamet» makamına geçirmiştir. (9)   

      Bu   siyasi   teoriye  göre «İmamet»; insanların   şahsi   reylerine   bırakılamayacak derecede kutsal bir görevdir. Tabii aynı zamanda Hz: Ali (RA)'nin «imamet» hakkını gasbettikleri gerekçesiyle;  başta Hz. Ebû Bekir (RA), Hz. Ömer (RA) ve Hz. Osman (RA) olmak üzere Sahabe-i Kiram'ın   büyük bir  çoğunluğu   suçlanır.   Nitekim İ ran'da; hunhar şahlık rejimini şanlı bir ayaklanma   ile   deviren   Humeyni   ve   çevresi,   «Gadir-i Hum»   gününü   kutlayarak,   bu  siyasi teorinin   devam   ettiğini   ilân   etmişlerdir.  

    Caferi Mezhebi'nin muteber kaynaklarında; «Gadir-i Hum»da, Hz. Ali (RA)'nin Vahiyle «Imamet'e» geçirildiğine inanmanın «Farz» olduğu zikredilmektedir. Ancak Hz. Ali (RA)'nin kendisinden   önceki   Halife'lere   «Bey'at» etmesi;   bu   iddianın   tutarsızlığının   en   büyük  delilidir.   Çünkü  ne   Hz. Ali (RA)'nin;   ne   de   başta   Hz.   Ebû   Bekir   (RA)  olmak   üzere  diğer S;habe-i  Kiram'ın,   vahye   karşı  gelmesi   mümkün değildir.   Ayrıca   Hz.   Ali  (RA)'nin   öz kızını Hz. Ömer  (RA)'e   nikahlaması;   bu   konuda,    «Takiyye» yapmadığının  da,  delilidir. (10 ) 

                                  

                                                          ŞİA'NIN  EN  BÜYÜK  DELİLLERİ

            67. Âyetin çeşitli şekillerde yanlış anlaşılmasına cevap:

          "Yüce Allah'ın: "Ey Peygamber. Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan O'nun risâletini tebliğ etmemiş olursun." (âyet 67) buyruğunun anlatılmasında müslümanlardan iki grup yanlışa düşmüştür. Birinci grup bazı sûfilerdir, ikinci grup ise Şia'nın bir kısmıdır.

       Sûfilerin  bir kısmı; "Rasûlullah (s.a.)'ın yükümlülüğünün, bazı hususları tebliğden ibaret olduğunu,   diğer   bazı   hususların   ise   tebliğ kapsamına girmeyip, zevklerle bunlara ulaşılabileceğini   ileri   sürmüşlerdir."

         Şia'dan   bazı   grupların   bu   konudaki   hatalı   düşüncelerine   gelince:  Onlar;  "Bu âyet-i kerîme  Hz. Ali'nin halifeliği   hak ettiğine   dair   tebliğin   yapılması  konusundadır   ve  Rasûlullah (s.a.) bunu   Gadir-i Hum   günü   yerine   getirmiştir."   diyorlar.   Alûsi   ise,   her   iki   grubun   da görüşlerinin   münakaşasını   yapmış   bulunmaktadır.   Biz de   bu   konuda   söylediklerinin bir kısmını   aktarıyoruz.  Onun  bu  konudaki   açıklamalarını   bütünüyle  okumak  isteyenler  tefsirine  başvurabilirler.

Şia'nın bu konudaki yaklaşımı

       Yine Alûsî, Şia'nın bazı kesimlerinin âyet-i kerîme ile ilgili görüşlerini-sunup, bu görüşlerin münakaşasını yaparken şunları söylemektedir:

     "Şia; "Rabbinden sana indirilen" buyruğu   ile    Hz. Ali (k.v.)'nin   halifeliğinin   kastedildiğini   ileri   sürmüştür.   Onlar kendilerine   ait   isnadlarla,   Ebu   Ca'fer   ile   Ebû  Abdullah (r. anhuma)'dan  rivayet ettiklerine   göre;   yüce   Allah   peygamberi (s.a.) Muhammed'e Ali (k.v.)'yi halife olarak göstermesini   vahyetmiştir.   Ancak   Hz.   Peygamber bunun ashabından   bir   gruba ağır gelmesinden   çekinmesi üzerine, yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi Hz. Peygamber'in   yerine getirilmesini  emretmiş   olduğu   işi   yapmak üzere onu   teşvik   etmek   için   indirmiştir."  Hz. Ali'nin   halifeliğine   dair dayandıkları en güçlü   delil   Gadir  Hum'a   dair   olan haberdir. Ancak onlar   bunu maksatlarına uygun bir şekilde kullanabilmek için oldukça münker ilâvelerde bulunmuşlar,   bu   haberin   rivayetleri   arasında   uydurma sözler koymuşlar ve bu konuda şiirler dahi   yazmışlardır.   Nebiyyi   Muhtar'ın   nassına   aykırı   hareket   ettikleri iddiası ile ashab-ı kirama   ta'n   etmişlerdir.

       İçinde Hz. Ali'nin   halife   olmasını   emreden   ifâdelerin   bulunduğu   Gadir'e   dair haberlerin ehl-i sünnet    tarafından   sahih   kabul   edilmediği   ve kesinlikle bunların doğruluklarının reddedildiği bilinen bir husustur. Bu hususta yapılanlara açıklık getirmek ve hakkı bâtıldan ayırdedebilmek   için   şu   açıklamaları   yapmamız   gerekmektedir:

   Peygamber (s.a.) veda   haccından   dönerken Mekke ile Medine arasında, Cuhfe   yakınlarında Gadir Hum diye  bilinen   bir   yerde   konuşma   yaparak Ali (k.v.)   efendimizin   faziletini ve Yemen'de kendisiyle   birlikte   bulunan   bazı kimselerin onun aleyhinde söylediklerinden uzak olduğunu açıkladı. Çünkü Hz. Ali âdil birtakım uygulamalarda bulunmuştu ki, Yemen'de onunla birlikte bulunanların bir kısmı bu uygulamaları bir zulüm, bir sıkılık ve bir cimrilik olarak değerlendirmişti.   Ali (k.v)   efendimiz   ise   bu   konuda   haklıydı.   Peygamber efendimizin bu hutbeyi   yaptığı   gün   Zilhicce   ayının   on sekizinci   pazara   rastlayan   günü   olup orada bulunan bir   ağacın   altında   konuşmasını   yapmıştı.

       Muhammed b. İshak, Yahya b. Abdullah'dan rivayet ediyor; Yahya da Yezid b. Talha'dan rivayetle dedi ki: "Ali (k.v.) Yemen'den Mekke'de Ra-sûlullah (s.a.) ile buluşmak üzere geldiğinde Rasûlullah'a   yetişmek   için   elini   çabuk   tutmuş,   beraberinde bulunan askerlerin başına kendisinin   yerine   arkadaşlarından   birisini   vekil  tayin etmişti. Vekil tayin ettiği bu adam, Ali (k.v.) ile birlikte bulunan kumaşlardan, her birisine birer elbiselik verdi. Hz. Ali'nin askerleri kendilerine   yaklaşınca   onları   karşılamak   üzere yola çıktı. Onların elbiselere bürünmüş olduklarını   görünce   (komutan kişiye): "Bunlar da ne oluyor?" diye sordu. O da: "Askerler herkesin   bulunduğu   yere   geldiklerinde   güzel   giyinsinler   diye   birer elbise dağıttım. Halbuki Ali: Rasülullah (s.a.)'ın yanına varmadan önce bu elbiseleri onlardan al." dedi. Bunun üzerine herkesten elbiseyi   aldı ve kumaşların arasına koydu. Onlara yapılan bu uygulamadan dolayı da askerler   açıktan   açığa   şikâyette   bulundu."

      Yine İbn İshak) Ka'b'ın kızı ve Ebû Sâid el-Hudri'nin hanımı olan Zeynep'den şöyle dediğini rivayet   etmektedir:   Askerler  Ali (k.v.)'den şikâyet ettiler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) aramızda   kalkıp bir konuşma yaptı. Şöyle söylediğini duydum: "Ey insanlar. Ali'den şikayet etmeyiniz. Allah'a yemin ederim ki, o, yüce Allah uğrunda -veya yüce Allah'ın yolunda- oldukça sıkıntıya   katlanan   bir    insandır."     Bu hadisi   İmam   Ahmed de   rivayet etmiştir.

     Yine İbni Abbas (r.a.)'dan onun  da   Büreyde   el-Eslemi'den   rivayetine   göre   şöyle   demiştir: Ali ile birlikte Yemen seferine katıldım. Onun katı davrandığını gördüm. Rasûlullah (s.a.)'ın yanına vardığımda Ali (k.v.)'den (övücü olmayan sözlerle)   söz   ettim.   Rasûlullah (s.a.)'ın yüzünün değiştiğini   gördüm.   Rasûlullah   şöyle   buyurdu:

     "- Ey Büreyde! Ben mü'minlere kendi öz canlarından daha yakın değil miyim?"

     -Evet   ey   Allah'ın   Rasûlü,   deyince   şöyle   buyurdu:

    "- Ben   kimin  mevlâsı   isem,   Ali de   onun   mevlâsıdır."   Bu hadis-i şerîfi Nesâî de bütün râvileri   sika   olan   kavi   ve   ceyyid   bir   isnadla   rivayet   etmiştir.   Ayrıca   yalnız   kendisinin rivayet   ettiği   bir   başka   isnadla  da   bu   hadisi   zikretmiş   bulunmaktadır. .

      Zehebî   ise, Zeyd b. Erkâm'dan gelen şu rivayetin sahih olduğunu söylemiştir: Zeyd dedi ki: Rasûlullah (s.a.) veda haccından dönüp Gadir-i Hum'da konaklayınca bazı ağaçlarda gölgeler yapılmasını   emretti,   sonra   şöyle   buyurdu:   "Bana   çağrıda bulunulmuş ve ben de bu çağrıyı kabul   etmiş   gibiyim.   Ben   aranızda    Sakaleyn'i bırakıyorum: Yüce Allah'ın kitabı ile akrabalarımı, ehl-i beytimi bırakıyorum.      Şimdi     benden sonra bu ikisine karşı nasıl davranacağınıza   dikkat    ediniz. Çünkü bunlar hacda benimle bir araya gelinceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır. Yüce Allah benim mevlâmdır ve ben her mü'minin velîsiyim." Arkasında   Ali (k.v.)'nin elini yakalayıp şöyle dedi: "Ben kimin mevlâsı isem, işte bu da onun velîsidir. Allah'ım  sen    onu   velî   edineni velî edin.   Ona düşmanlık   yapana da düşmanlık et." Ağaçlar arasında bulunup da onu gözleriyle görmeyen, kulaklarıyla söylediklerini işitmeyen hiç kimse kalmadı.

      Ibn Cerir rivayet ediyor... Ali b. Zeyd'den ve Ebu Harun el-Ubeydi'den ve Musa b. Osman'dan, onlar el-Bera'dan rivayetle dedi ki: Veda haccında Rasûlullah (s.a.) ile birlikteydik. Gadir-i Hum'a varınca   iki    ağacın   altı   Rasûlullah (s.a.) için hazırlandı ve onunla birlikte bulunanlar topluca namaza   çağrıldı.   Rasûlullah (s.a.) Ali (k.v.)'yi çağırarak elinden tuttu ve sağ tarafında ayakta durdurup   şöyle   dedi:

"- Ben   her    kişiye   kendi   öz   nefsinden   daha   yakın  değil   miyim?"   Orada bulunanlar, •

- Evet, dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

"- İşte ben kimin dostu isem, bu da onun dostudur. Allah'ım onu dost edineni sen de dost edin, ona düşmanlık edene sen de düşmanlık et." Daha sonra Ömer b. Hattab (r.a.) onunla karşılaştı ve ona:

"Ne mutlu sana, dedi. Sen artık sürekli olarak   her   mü'min erkeğin ve kadının dostusun. (Velîsisin)."  Ancak bu zayıf   bir   rivayettir.   Hadis âlimleri Ali b. Zeyd'in, Ebû Harun'un ve Musa'nın   zayıf kimseler olup   rivayetlerine güvenilemeyeceğini söylemişlerdir.   Yine senedde Şiî olup   rivayet    reddedilen   Ebû İshak da   vardır.

      Dumra, isnadını kaydederek, Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (s.a.), Ali (k.v.)'nin   elini   yakalayınca   şöyle   dedi:  "Ben kimin dostu isem Ali de onun dostudur." Bunun   üzerine    yüce Allah: "Bugün size dininizi tamamladım." (âyet 3) buyruğunu   indirdi.   Daha sonra   Ebû   Hureyre  dedi ki:   "İşte   o gün Gadir-i Hum   günüdür.   Her   kim   Zilhicce'nin   on ikinci   günü   oruç   tutarsa   Allah   ona   altmış ay oruç   tutmuş  gibi   ecir yazar."

     Ancak   bu   hadis son derece münker bir hadistir. EI-Bidâye ve'n-Nihâye'de mevzu bir hadis olduğu   açıkça   ifâde   edilmiştir.     Ebû Ca'fer b. Cerir et-Taberi, Gadir    hadisine özel olarak eğilmiş   ve bu konuda   iki   ciltlik   bir   eser   hazırlayarak bu hadisin diğer bütün yollarını ve lâfızlarım  kaydetmiştir. Bu konuda güvenilir güvenilmez ne bulursa yazmıştır. Sahih, zayıf ve uydurma, bütün rivayetleri orada toplamıştır. O birçok muhaddisin benzeri izledikleri şu metodun aynısını izlemiştir:   Birçok muhaddis belli bir konuda ne kadar rivayet varsa hepsini bir araya toplarlar,    sahih ve zayıfı birbirinden ayırdetmezler. Aynı şekilde, büyük hafız Ebu'l-Kasım İbn Asâkir   de böyle yapmıştır. O da -bu hutbe ile ilgili birçok hadis-i şerif rivayet etmiştir. Bütün bunlarda esas rivayet bizim kendisine işaret ettiklerimiz ve Şia'nın ileri sürdüğü Hz. Ali'-nin halifeliğinden    söz   etmeyen   diğer benzeri rivayetlerdir. Zehebi'den nakledildiğine göre: "Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır." kısmı rnütevatir olup, Rasûlullah (s.a.)'ın bunu söylediğine inanılır, ancak:   "Allah'ım onu dost edineni sen de dost edin." isnadı kuvvetli bir fazlalıktır.   Zilhiccenin   onsekizinci   gününü   oruçla   geçirmeye   dair   olan ifade ise   sahih   değildir.    Allah'a     yemin     ederim ki,      sahih de   olamaz, çünkü   işaret edilen  âyet,     (Maide 3. ayet)    Gadir Hum    gününden    birkaç   gün    önce    Arefe    gününde    nazil    olmuştur.

      Buharı ile Müslim   ise, Sahih'lerinde   Gadir'e   dair herhangi bir şey rivayet etmemişlerdir. Çünkü bu konuda onlar rivayetin kabulü için öngörülen şartlara uygun herhangi bir haber bulmamışlardır.   Şia    ise    onların böyle bir rivayette bulunmamalarının sebebini kusurları ve bu konudaki taa.s,subları-na bağlamaktadır ki, onlar böyle bir durumdan uzak ve münezzehtirler.

       Şunu da belirtelim ki, raşid halifeler arasında fazilet derecesi veya halifeliğe Hz. Ali ve onun evlâdına   has    olduğu     konusu şia âlimlerinin     usûle     dair incelemelerine aldıkları konulardır.     Ehl-i   Sünnet   ve'l- Cemaat   ise,    tahkiklerini    kabul etmeye devam edeceklerdir —hak da budur—,    Şia da    kendi    tahkiklerini kabul   etmeye   devam   edeceklerdir.    Biz, bütün insanlardan    insaflı davranmalarım, nezih ve ilmi tahkiki kabul etmelerini istediğimiz gibi, aynı zamanda     tarihte ve hali hazırda olmayan   herhangi       bir konunun genel olarak bütün müslümanların     düşmanlarının     işine yarayacak şekilde müslümanla-rın birliğine olumsuz bir etkisinin    olmamasını    diliyoruz." (11)

      KAYNAKLAR

(1) (Prof. İbrahim  Canan, Kütüb-i  Sitte  Muhtasarı, C/17,  sh:534.   Hadis  NO: 1211. (3992) 7198)
(2) Sünen-i İbn-i Mace-İst: 1401, Çağrı Yay. C: 2, Sh: 1322, Had. No: 3993. Ayrıca Sünen-i Tirmizi, Sünen-i Ebû Davud ve Sünen-i Darimi.
(3) Molla Hüsrev-Dürerû'l Hükkam-İst: 1307, C: 1, Sh: 119, ayrıca Sünen-i İbn-i Mace (1, 16, 42), El Müsned (4 126-27), Sünen-i Dârimi, Mukaddeme: 16.
(4) Abdülkadir El Bağdâdi-El Fark beyne'l firak-İst: 1979, Kalem Yay. Sh: 9.

(5) İmam-ı Şehristani- Nihayetü'l İkdam fi ilmi'l kelam- Kahire: 1948 Sh: 484.
(6) Ayetullah Kuleyni- Usul-i Kafi-Tahran: 1397 C:2 Sh: 72 vd.
(7) İbn-i Haldun- Mukaddeme- Kahire: ty C: 2 Sh: 697

(8) Ahmet  Berk  Dini  sözlük  "Gadir-i  Hum"  Maddesi.

(9)   (Geniş  bilgi   için/ Doç. Dr. Efhem R. Fığlalı -Çağımızda İtikadi   İslâm   Mezhepleri - İst: 1980, Selçuk Yay. Sh: 108 vd. Ayrıca  Ayetullah  Kaşif'ül  Gıta - Caferi Mezhebi ve Esasları - İst: 1979 (3 Bs) Sh: 50-55, Ayetullah Humeyni - İslâm Fıkhında Devlet - Sh: 65-66 «Tekvin-i velayet»  bölümü).

10-(Yusuf Kerimoğlu,  Fıkhi   Meseleler,C/1,  sh:194.  Ölçü Yay.1989-İst.)

11-Said  Havva,  El-Esas  Fit-Tefsir, C/4,  sh:134-142,  Şamil  Yay. İst.,