"DİN  KİTAPLARINDA  UYDURMA HADİS    OLMAZ" MI? Kitap

    Muhammed   Hamidullah   hocaya   rahmet   dileği tarzındaki bir cümlem dolayısıyla, kendisinden "bir büyüğümüz" diye bahsettiğim bir yazar celallenmiş ve bu köşede Ocak ayından  başlayıp Şubat'a sarkan bir dizi halinde ele aldığım görüşleri ileri sürmüştü. O yazılardan   sonra   internet   üzerinden   kendisiyle   yazışmamız   devam  etti.

İlk yazıma cevabında "nasihate açık" olduğunu söylediği için "delilsiz-şahitsiz münazara yapmama" prensibimi askıya alarak kendisiyle yazışmayı sürdürmekte bir sakınca görmediğim bu yazar, bir süre sonra mecrası değişen münazarada benim söylemediğim şeyleri bana isnat etme ve kimi sözlerimi de çarpıtarak yorumlama yoluna gidince kendisiyle yazışmayı kestim. Ancak şu noktada da kendisini ikaz ettim: Bana gönderdiğiniz son yazıda şahsıma yönelttiğiniz çirkin iftira ve isnatları tashih etmeden neşrederseniz, hem mahkeme-i kübrada iki elim yakanızda olacak, hem de Milli Gazete'deki köşemden bu iftiralarınızı ifşa etmek zorunda kalacağım.

Son yazım üzerine 6 dosya halinde "cevap" gönderdiği halde kendisine mukabele etmenin –bir fayda hasıl etmek şöyle dursun–, gittikçe daha fazla günaha saplanmasına sebep olduğunu gördüğüm ve esasen artık kendisiyle yazışmayacağımı söylediğim için bu süreci tek taraflı sona erdirdim. Bana "cevap" diye gönderdiği yazıları hiç değiştirmeden neşre başladığı için ben de gereğini yapacak ve –bana yazdıklarını burada teker teker zikrederek– iftiralarını ifşa edeceğim.

İlk yazısının serlevhası, yukarıdaki başlıkta tırnak içinde yer alan cümleden oluşuyor. Nitekim kendisiyle yazışmaya başladığımız sürecin ilk aşamasında, "25 senedir köşemde bid'at ehline meydan okuyorum.   Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında bir tane uydurma hadis bulabilene büyük mükâfatlar vaat ettim" demiş ve aynı "meydan okuyucu" tavrı bana karşı da sürdürmüştü. Kendisine verdiğim cevaplar duvara çarpıp geri döndüğü gibi, "kiminle dans ettiğini gör" dercesine ve nereden icabettiyse, bana, yazdıklarının ... isimli  hocaefendilerin  tasdikinden   geçtiğini,  dolayısıyla   benim   tavrımın, sadece   münferit olarak kendisini değil, bütün bir camiayı karşıma almak anlamına geldiğini söyledi.

  Eğer söylediği gibi bana yazdıkları gerçekten adları bende mahfuz zevatın tensibinden geçiyorsa, –kendisine de yazdığım gibi– burada münferit değil, kolektif bir hata ile karşı karşıya bulunuyoruz demektir. Meselenin birbirine bağlı iki kırılma noktası var:

 1) Hadis ve Kelam ilimlerinde yeterli birikime sahip olmayan, ancak akide hassasiyetine sahip büyük kitleler nazarında "Ehl-i Sünnet alimlerin kitaplarında uydurma hadis vardır" diyenin haksız, "yoktur" diyenin haklı konuma taşınması, bir-iki küçük manipülasyonla sağlanabilecek kadar kolay.

 2) "Hadisler arasında uydurmalar vardır" diyenlerin, Sünnet/Hadis düşmanları olarak takdim edilmesi ve bunun büyük ölçüde refleksif bir tepkiyle kabul görmesi de öyle. Ne yazık ki, İslamî bilinç üzerinde yürütülen çok boyutlu operasyonlar sonucunda kitlesel duyarlık, zedelene zedelene hassasiyeti son safhaya ulaşmış bir dokunun en küçük bir müdahalede sonucunda yaraya dönüşmesini andırır duruma geldi. İmajinatif ve kurgusal söylemlerin en doğru, haklı ve güçlü ilmî izahatı bile mahkûm edecek güce eriştiği bir ortamda tıpkı Kur'an ve Sünnet'in olduğu gibi Ehl-i Sünnet'in içinin boşaltılması da işten değil. Cumartesi günü devam edelim.   (Devamı  aşağıda)

  EHL-İ   SÜNNET'İ   SAVUNMAK   SANA  KALDIYSA...

      1970 öncesi "Erbakancı" olduğunu   ve   telfik-i mezahibi   savunan yazılar yazdığını, ancak daha sonra tevbe ederek siyaseti de, mezhepsizliği de bırakıp kurtulduğunu söyleyen yazara, bana iftira   içeren   ifadelerini  tashih  etmeden  gazetesinde yayımlatması halinde ismini ifşa edeceğimi söylemiştim.  Yazılarını  olduğu  gibi neşredip bana iftirasını "belge" haline getirdiği  için  adını  açıklamakta  bir  beis görmüyorum:   Bundan  sonra  kendisinden  "müfteri" diye  bahsedeceğim kişi,  Türkiye Gazetesi'nde  "Sohbet"  köşesini  yazan  Mehmet  Ali  Demirbaş'tır.

    Hadis ilmi ile   mübtedi   seviyesinde   iştigal  edenlerin bile tanımına yabancı olmadığı uydurma  rivayetlerin, bir   kısım Ehl-i Sünnet alimlerin  eserlerinden geçtik, "din kitaplarında" bulunmadığını   sayıklayacak kadar "vukufiyet sahibi"  olan bu müfteriyi muhatap kabul etmekle –"Din nasihattir" hadisi doğrultusunda kendisine nasihat görevimi yerine getirmiş olmanın verdiği itmi'nan olmasa– onca zamanı  heba ettiğimi düşüneceğim. Uydurma rivayetleri "din kitaplarında" değil, "fen kitaplarında" aramamız gerekir demeye gelen telkiniyle literatüre geçmeyi hak etmiş bir "vak'a" örneği olan müfteri yazar, cirmine bakmadan aklınca Ehl-i Sünnet savunusu yapıyor!

    Kendisinden, Ehl-i Sünnet alimlerin  kitaplarında  uydurma hadis olmadığını söyleyen ve Hadis ilminde otoritesi müsellem olan "bir tek" isim istediğimde cevabı şu oldu: "Seyyid Abdülhakim (Arvasi) efendi hazretleridir. İkinci delilim ise bu zatın dedesi olan Resulullah efendimizdir. O buyuruyor ki, "Alim hata ederse bir sevap alır." Buna, "Allah şifa versin" demekten başka ne yapılabilir ki!..

    Bir  rivayete hangi durumlarda "uydurma" denebileceğini ve "Ehl-i Sünnet alimlerin eserlerinde uydurma hadis vardır" sözünün izahını daha sonraya bırakıyorum. Burada ise müfteri yazarı "Din kitaplarında uydurma hadis yoktur" iddiasında bulunmaya sevk eden esas sebep üzerinde  biraz  duralım: Seadet-i Ebediye isimli malum ve meşhur eserde (413 vd.) zikredildiğine göre Seyyid Abdülhakim Arvasi, kendisine   yöneltilen bazı soruları muhtevi bir mektubu   cevaplandırırken   bu   meseleye de  temas   etmiş ve Ehl-i Sünnet alimlerin eserlerinde mevzu hadis   bulunmadığını  söylemiştir.   Seyyid   Abdülhakim Arvasi'ye nisbet edilen –ve es-Sehâvî, Ali el-Karî   gibi   alimlerin  kadrini   tenkis  ettiği dikkat çeken– bu mektup   gerçekten   ona  ait ise, orada   bazı   eserleri   savunmaktan   imtina   ettiği   görülüyor. Mesela İhyâ'nın pek çok bahsinin olduğu gibi –muhterem hocam Prof. Dr. Bilal Saklan'ın tesbitine göre– içerdiği rivayetlerin yarıdan fazlasının da kaynağı olan Kûtu'l-Kulûb, "dinin temel bilgilerini bildiren bir kitap olmadığı" ve "Melahim" türü kitaplar, "dinin temelini kuran kitaplardan olmadığı" gerekçesiyle   Seyyid   Abdülhakim Arvasi   tarafından   müdafaya   değer   bulunmamış.

    Müfteri yazar ise hızını alamayıp Seyyid Abdülhakim Aravsi'nin durduğu sınırın da ötesine geçerek, Ehl-i Sünnet alimlerin kitaplarının, hatta "Din kitapları"nın  hiçbirisinde uydurma hadis   bulunmadığını   iddia  edecek  kadar  uçuyor!

    Bu müfteriye, bu yaşında kendisini rencide etmeyeyim diye "Arapça biliyor musun" yahut, "Usul-i Hadis'ten neleri okudun" klasiğini   tekrarlamadım; çünkü cevabın kocaman bir "tıssss" olacağını biliyordum. İmam es-Süyûtî'nin, bir eserinde uydurma olduğunu söylediği birçok rivayeti başka eserlerinde zikrettiğini gösteren deliller karşısında, keza ed-Deylemî'den "naklettiği" bir hadisin yerini sorduğumda, "kem-küm"e yetecek kadar bile malzemesi olmadığından, yutkunarak susmayı tercih etmiş; sonra da sıkılmadan "Sorduklarınızın hepsini cevapladım" demişti.      (Ebubekir  Sifil'in  Sitesinden  Alınmıştır.)