USUL-Ü  FIKHIN  DOĞUŞU

     Fıkıh Usûlünün Doğuşu:

    Fıkıh Usûlü, fıkıh'la  birlikte   doğmuştur.   Yalnız   tedvin edilişi, Fıkıhtan sonradır. Fıkh'ın bulunduğu yerde, zaruri olarak istinbat metodu da bulunacaktır; ıstinbat metodu bulununca elbette Fıkıh Usûlü de   bulunacaktır.

      Fıkhi   hükümler  çıkarma  (istinbat), Peygamber (S.A)'den   sonra   sahabîler   çağında  başladığına göre sahabîler arasında yer alan İbn Mes'ud, Ali b. Ebi Talib, Ömer b. el-Hattab gibi fakihler, herhalde hiçbir kayıt ve esasa bağlanmaksızın fikir beyan etmiyorlardı.

    Meselâ; içki içenlerin  cezası   hakkında   Hz.  Ali;   "însan   içki   içince   hezeyanda   bulunur, hezeyanda bulununca   kazf   (zina iftirası)  eder,   dolayısıyla ki içen kimseye kazf cezası gerekir" derken neticeye   veya   zerâyi'   esasına   göre  hüküm   verme metodunu kullanmış oluyordu. Abdullah b. Mes'ud; "kocası ölen hamile bir kadının iddeti doğuma kadardır." diyor  ve  "Gebe olanların   iddeti  doğurmaları   ile  tamamlanır. (Talak:4  âyetini  sözüne  delil  olarak  getirdikten sonra,  küçük   Nisa  Sûresinin   büyük Nisa Sûresinden  sonra   indiğini   ilave ediyor ve böylece Talak Suresinin  Bakara  Sûresinden   sonra   geldiğini   anlatmak istiyordu. Bununla o, bir Fıkıh Usûlü kaidesine işaret ediyordu. Bu da, sonra gelen nassın, önce gelen nassı esfa veya tahsis etmesidir.  

       İşte burada  İbn  Mes'ud,   bir   Fıkıh Usûlü   esasına   göre   davranmıştır. Dolayısıyla sahabîlerin, her   zaman açıklamasalar bile, ictihad'larında bu gibi metodlara dayandıklarını söylememiz   icabeder.  

        Tabiîler   çağına   geçersek   görürüz ki,   yeni  olayların artmasıyla ictihad alanı   genişlemiş,   Medine'de   Said b. el-Müseyyib   ve   diğerleri, Irak'da Alkame ve İbrahim Naha'î  gibi  tabiîlerden bir grup kendisini   fetva   vermeye  hasretmiştir.   Bunlar,   önlerinde   Allah'ın   kitabını,   Peygamber (S.A)'in  sünnetini  ve  sahabîlerin   fetvalarını   görüyorlardı.  Onların kimisi,   nass   bulunmayan   yerde  maslahat, kimisi de kıyas metodunu kullanıyordu. Irak fakihlerinden   İbrahim   Naha'î   ve   emsalinin   ileri   sürdüğü   fer'i   meseleler,   kıyasların   illetlerini   tesbite   ve   bunları   bir   disipline   bağlama,   bu   illetleri  diğer   fer'î   meselelere   tatbik etmek cihetine  yöneliyordu.

     Bu  çağda  metodlar,  öncesine  nisbetle,  açıklığa  daha  iyi  kavuşuyor;  fıkıh  okulları    birbirinden ayrıldıkça,  her   okulun   istinbat   metodları da daha belirgin hale geliyordu.

      Tabiîler çağını   geçip   Müctehid  imamlar   devrine ulaşırsak, bu metodların tam bir açıklığa kavuştuğunu   görürüz.   Bu   devirde istinbat kanunları, bu kanunların sınırları belli olmuş ve imamların  dilinde açık ifadelerini bulmuştur.   Sözgelimi; Ebu Hanife'nin kendi istinbat metodlarını tayin ederek Kitab, Sünnet ve Sahabîlerin icma' ettikleri fetvalara,. Sahabîler ihtilafa düştükleri takdirde,  bunlardan   tercih   edeceği görüşe uyacağını, kendisi gibi birer insan oldukları için Tabiîlerin   görüşüne her zaman uyamayacağını belirttiğini, belli metodları olan kıyas ve istihsanı kabul ettiğini görüyoruz.   Hattâ talebesi   Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybanî, Ebu Hanife için; "Talebeleri onunla kıyas konusunda münakaşa ederlerdi; o, istihsan yapıyorum deyince kimse kendisine yetişemezdi" derdi.

     İmam  Malik,   "Medine' lilerin   amelini   hüccet   sayarken, bunu kitab ve risalelerinde açıkça ileri sürerken, hadis rivayetlerindeki şartlarını ortaya koyarken, hadisleri mahir bir sarraf gibi eleştirirken,   Kur'an'ın belirttiği hükme veya dînin kesin kaidelerine aykırı olan hadisleri reddederken   açıkça bir Fıkıh Usûlü esasına göre hareket etmiştir. Meselâ; bu esasa uyarak, "Birinin  kabına  köpek  batarsa (dilini sokarsa) o, bunu  yedi   kere   yıkasın.." hadisini, hıyar-i meclisi  ve  ölmüş   bir   kimse   namına sadaka verilebileceğini   bildiren  hadisleri  reddetmiştir.   İmam Ebu Yusuf da,   "Kitabu'l-Harâc"ında  ve  Evza'î'nin   "Siyer"ine   yazdığı   reddiyede   açık bir metod takip   etmiştir.   Gerçi  o  da   ictihad   metodunu   tedvin   etmemiştir."  (Prof. Dr. Muhammed  Ebu  Zehra,  Fıkıh  Usulü,  sh:19-24.  Ankara-1990Terceme: Prof. Dr. A. Şener)    A .  AZİZ

    "Usûlü'l-Fıkıhın  Doğuşu   ve  Gelişmesi.   İslâm'ın  ilk  dönemlerinde müslümanlar herhangi  bir  meselenin dinî hükmünü  öğrenmek  istediği  zaman Rasulullah (sav) hayatta iken ona, vefatından sonra da  sahabelerinden  birisine baş vururdu. Bu soruları Hz. Peygamber, vahy   yardımıyla  ve  teşrî  kaynağı  olması   hasebiyle  cevaplandırırdı. Sahabe de gerek Hz. Peygambere  olan  yakınlığı  gerekse Arap  diline  olan  hakimiyetleri  sayesinde cevap verirlerdi. Karşılarına çıkan  problemin  halli için Kur'ân'a ve Hadise müracaat   ediyorlar   ve onlardan hüküm  çıkardıkları  hükümlerle  problemin  hükmünü ortaya   koyuyorlardı.   Bunu   teminde  de   pek   zorlanmıyorlardı.

     Gerek Arapçaya olan hakimiyetleri gerekse Hz. Peygambere yakınlıkları sebebiyle âyetlerin nüzul, hadislerin vürud sebeplerini bilmeleri onların hüküm çıkarmakta pek zorlanmamalarına  sebep   oluyordu. Ayrıca onların takvaları günahlardan  uzaklıkları Allah'ın   yardımına  vesile  oluyordu. Sahabeden sonra gelen Tâbiûn nesli de aynı yolu izledi.   Şüphesiz onlar  âyet ve hadislerden   hüküm   çıkarırken   belirli kurallara bağlı idiler. Ama  yazılı   kurallara   ihtiyaç  duymuyorlardı. Fakat zamanla bu nesiller ahirete intikal etti.   İslâm'a   yeni   giren  yabancılar  kendi  dillerinden  bazı söz ve tabirleri Arapçaya   soktular.   Bunlarla   birlikte   eski din ve düşüncelerinden bazı görüşler de geldi.   Yeni  yeni  bir   takım problemler çıktı. Bu problemlerin hallinde değişik kesimlerden değişik fetvalar çıkmaya başladı.   Bunlar  içerisinde şerîatın ruhuna uygun olanlar  olduğu   gibi,   heva   ve   hevese dayananlar,   siyasî  görüşlere   bağlı  olanlar  da vardı.   İşte  bu âmiller, meselelerle ilgili doğru hükme varmak için bir takım temel kuralların   ortaya   konulmasını gerektirdi. Ulema bu ihtiyacı tesbit edince bu ilmin kurallarını   koymaya   başladı.

     Fıkıh usûlü  ilminin   doğuşu   hicrî   ikinci asra rastlamaktadır. Her yeni doğanda olduğu gibi, usûlü fıkıh ilmi de küçük ve zayıf doğdu. İlk dönemde bu ilmin esasları müstakil  eserlerde toplanmadı. Fıkhın konuları arasında serpili bir vaziyette idi. Çünkü müctehidler verdikleri   hükmün   deliline ve bu  delilden  istifade şekline işaret ediyorlardı. Hatta bununla da  kalmıyorlar  aksi görüşün deliline de  işaret  edip  onun   münâkaşasını  yapıyorlardı.   İşte   bu  deliller ve onlardan istifade şekilleri usulü'l-fıkıh  kaidelerinden başka bir şey değildi.   Bu ilim zamanla  fıkıhtan ayrıldı;   müstakil  bir ilim halini aldı. Yavaş   yavaş gelişti ve kütüphaneler   dolusu   kaynağa   sahip bir ilim haline geldi. Usulü'l-fıkıh sahasındaki ilk eser İbn Nedim'in nakline göre İmam Ebû Yusuf'a aittir. Ancak, Ebû Yusuf'un eseri günümüze  kadar   gelmiş değildir.   Zamanımıza   kadar bu ilim konusunda  gelen en eski eser, İmam Şafiî'nindir. Bu yüzden o, fıkıh usûlü ilminin kurucusu   olarak   bilinmektedir. Şafiî'nin er-Risâle   adındaki   bu   eseri   matbu   olarak  elimizde   mevcuttur. 

       Daha   sonra   İslâm   alimleri   bu ilme   büyük   itina   göstermişler   ve sayılamayacak   kadar   eser vücuda  getirmişlerdir.  Mesela  Ahmed b. Hanbel, Kitabu Taati'r Rasûl, Kitabu'n-Nâsih ve'l-Mensûh ve Kitabu'l-ilel   adındaki  eserlerini yazdı. (Bibliyografya için bkz. Kâtip Çelebi, Keşfu'z-Zunûn, 1,110 vd.; Taşköprülüzade Ahmet Efendi, Mevzûatu'l-Ulüm, l, 503 vd).

     Usûlü'l-fıkıh  sahasında  eser  yazan  alimler  teliflerinde iki ayrı metot uygularlardı. Bunlar; Mütekellimîn (kelamcılar)  ve  Hanefîyye  metotlarıdır.

a- Mütekellimîn metodu: Usûl kaideleri delillerin ve bunların gösterdiği biçimde tesbit edilmiştir. Daha çok mantıkî ve nazarî bir metottur. Mümessilleri, kuralları koyarken, bu kuralın   mezhep imamdan nakledilen ferî meseleye uygun olup olmadığına itibar etmemişlerdir.   Buna  göre bu metod, tümevarım biçimindedir. Zekiyyüddin Şaban'ın deyişiyle  bu  gruptaki usûl, fürûu-fıkhın hizmetçisi değil, onlara hakim bir usûldür. Bu yüzden,  bu   metodla yazan usûlcülerin eserlerinde, örneklerin dışında pek fürûa ait hükümlere  rastlanmaz. Şafiî ve Mâlikî usulcülerinin  ekserisi  bu  metodu izleyerek eser vücuda   getirmişlerdir.

      Bunların   tanınmışları   ve  eserleri  şunlardır:

1- Kadı Abdülcebbar el-Mu'tezilî, eseri: el-Umde,

2- Ebu'l- Hasen el-Basrî, eseri: el-Mü'temed,

3- İmamu'l- Harameyn Abdülmelik el- Cüveynî, eseri: el-Bürhan,

4- Ebû Hamid el-Gazâlî, eseri: el-Müstasfâ,

5- Ebû'l- Hasen el- Âmidî, eseri: el- ihkâm fî Usûli'l-Ahkâm

6- Abdullah b. Ömer el-Beydâvî, eseri: el-Minhâc. Şüphesiz, bu metotla yazılan daha birçok  kitap  vardır.  Bu   sayılanlar,  önde  gelenleridir.

     b- Hanefî metodu: Bu metodu takip eden âlimler, Hanefi   mezhebi   mensubu  oldukları için, bu metoda Hanefi metodu denilmiştir. Bu metod mensupları, kendileri araştırma  neticesi   genel   kaideler koyma yerine, mezhep   imamlarının   ortaya   koyduğu fer'î   meselelerden   genel kurallar   çıkarma   yoluna   gitmişlerdir. Bunlar, mezhep imamının ortaya   koyduğu   bir meselenin üzerinde bina edildiği kaideyi bulup onu sistemleştirmişlerdir.   Bu   metotta   nazarî kurallar yoktur, imamlarının   hükümlerinin   çıktığı amelî   kaideler vardır.   Bu  yüzden,   bu   gruba   mensup   bilginlerin   kitaplarında fürûa   ait   meselelere   sık sık   rastlanır. Bu gruptakilerin, böyle bir metod benimsemelerinin   sebebi, imamlarının   kendilerine   derli toplu kaideler bırakmamış olmasıdır.   İmam   Şafiî  ise  böyle  değildir.   O bizatihi   kendisi  usûl kaideleri koyup, onları tesbit etmiştir. Bu metoda   mensup   alimler   tarafından  da   telif   edilmiş   birçok  eser  vardır.

    Bu eserlerin en eskileri tanınanları da şunlardır:

1- Ebû Bekir Ahmed b. Ali el- Cassas'ın "el-Usûl"ü,

2- Ebû Zeyd Ubeydullah b. Ömer ed- Debbûsî'nin "Takvî-mu'l-Edille"si,

3- Şemsu'l- Eimme es- Serahsî'nin "el-Usûl"ü,

4- Fahru'l- İslâm Pezdevî'nin "el-Ûsûl"ü,

5- Hafızuddin en- Nesefı'nin "el-Menâr"ı. . .

      Bunların   dışında   daha   bir çok   usûl   kitabı   bulunduğu gibi, bu eserlere de bir takım şerhler ve haşiyeler   yazılmıştır. Bunların hepsinin buraya aktarılması mümkün değildir.   Arzu eden, Kâtip Çelebi'nin ve Taşköprülüzade'nin yukarıda işaret edilen eserlerine  bakabilir.   Bir de  bu  iki   metodu   meczederek   yeni   bir   metod   geliştiren ve bu metoda   göre   eserler   vücuda getiren âlimler vardır. Bu gruptakiler bir taraftan, usûl kaidelerinin   sağlam   temellere  dayandığını  isbat   ederken,   diğer taraftan fıkıh kurallarını   usûl   kaidelere   bağlayarak   fıkha   hizmet   etmişlerdir.

    Bu metotla te'lif edilen belli başlı eserler de şunlardır:

1- Muzafferuddin Ahmed b. Ali el- Bağdâdî'nin "Bedîu'n-Nizam el-Câmî Beyne Kitâbey el- Pezdevî ve'l

    İhkâm"ı,

2- Şadru'ş- Şerîa Ubeydullah b. Mes'ûd'un "et-Tenkîh"ı. Bu eseri bizzat kendisi et- Tavzih adıyla

    şerhetmiştir. Bu eserde, Pezdevî'nin Usûl'ü, Râzî'nin Mahsûl'ü ve İbn Hâcib'in Muhtasar'ı cem

     edilmiştir.

3- Tâcuddîn Abdülvehhab es- Şübkî'nin "Cem'ul-Cevâmî" adlı eseri.

4- İbnu'l- Hümâm'ın "et- Tahrîr"i (Şeyyid Bey, Medhal, l, 50 vd.; Şâkir el- Hanbelî, a. g. e., 34 vd.; Abdülvehhab Hallâf a.g.e., 15 vd.; Dönmez, a.g.e., 30 vd.)

     Bu eserlerin dışında, ayrı özellikleri olan, eş- Şatıbî'nin el- Muvafâkat ve el- İ'tisam, Şevkânî'nin   İrşadü'l Fühûl   adındaki   eserlerini    anmak gerekir. Usûl alanında yazılan klasik kaynaklar genelde hayli zor, ibaresi çetin eserlerdir. Özellikle bunlardan sonraki usûlcülerin   eserleri  daha çok   cedel ve münazaraya, biri birlerini tenkide, lafzî münakaşaya   yönelik   bir   hal   aldı.   Hiç  usûlle ilgisi olmayan birçok meseleler bu kitapların  muhtevasına  girdi.   Şüphesiz bu haller  bu  kitapları  anlamayı   zorlaştırdı.   Bunun için   bu   kitapları   anlamaya   yönelik   çalışmalar  hatta   bunlara   reddiyeler  yazıldı.   Bu   yüzden, usulü'l-fıkıh   ilmi   anlaşılması   güç   hatta imkansız bir ilim haline geldi. Bu yüzden   muasır   âlimler   usûl   kurallarının   daha   kolay anlaşılması için mesai sarf  etmişler   ve   yeni   eserler   vücuda   getirmişlerdir.

    Şeyyid Bey, Şâkir'ul- Hanbelî, Muhammed   Hudarî bey, Abdülvehhab, Hallâf, Muhammed Ebu'z-Zehra, Abdulkerim Zeydan, Muhammed Ma'rûf ed-Devâlibî ve Zekiyuddin   Şaban'ın usûlleri burada zikredilebilir. Bu eserlerden, Seyyid beyinki Osmanlıca,   diğerleri  arapçadır.   Arapça  olanların bir kısmı Türkçeye çevrilmiştir. Hayreddin Karaman'ın   İmam -Hatib  okulları  için   hazırladığı   usûlü   ile,   Fahreddin Atar'in   hazırladığı   usûl de   zamanımızda Türkçe olarak hazırlanan eserlerdir. Ayrıca, usûlü'l fıkıhın  bazı konularının  yüksek   lisans ve doktora   tezi olarak incelediklerine de işaret etmemiz gerekir. Usûlü'l-Fıkhın Konusu Usûlü'l- fıkıhın mevzuu kendisi ile küllî hükümlerin  sübûtu  açısından   şer'î  küllî   delildir. Yani usûlcü, meselâ kıyası ve onun hüccet  oluşunu, âmmı ve onun kayıtlanışını, emri ve delâletini kendisine konu edinir. (Hüseyin  KAYAPINAR)

    NOT:   Yukarıda  ikinci  yazıda  Usule  dair  son   dönemde  yazıldığı  söylenen  eserlerden  ve  bazı  isimlerden  bahsedilmiştir.  Acaba  bu  eser  sahipleri  gerçekten  kendileri  herhangi  bir  usule  sahip  insanlar  mıdır?   Usulsüz  insanların   ortaya  koydukları  eserler   ne  kadar  usulden  bahseder?   Bahsettiği  usul  kimin  usulü  olabilir?  Bunlar  ayrıca  ele  alınıp  bir  usulle  irdelenmesi  gereken  hususlardır.  Zira  ismi  geçen  insanların  tamamına  yakını  mezhepsiz  insanlardır.   Mezhepsiz  bir  insanın  USUL'den   bahsetmesi  bilmem  sizi  ne  kadar  mutmain  eder!!!   A. AZİZ.