USUL-Ü FIKHIN DOĞUŞU
![]()
Fıkıh Usûlünün Doğuşu:
Fıkıh Usûlü, fıkıh'la birlikte doğmuştur. Yalnız tedvin edilişi, Fıkıhtan sonradır. Fıkh'ın bulunduğu yerde, zaruri olarak istinbat metodu da bulunacaktır; ıstinbat metodu bulununca elbette Fıkıh Usûlü de bulunacaktır.
Fıkhi hükümler çıkarma (istinbat), Peygamber (S.A)'den sonra sahabîler çağında başladığına göre sahabîler arasında yer alan İbn Mes'ud, Ali b. Ebi Talib, Ömer b. el-Hattab gibi fakihler, herhalde hiçbir kayıt ve esasa bağlanmaksızın fikir beyan etmiyorlardı.
Meselâ; içki içenlerin cezası hakkında Hz. Ali; "însan içki içince hezeyanda bulunur, hezeyanda bulununca kazf (zina iftirası) eder, dolayısıyla ki içen kimseye kazf cezası gerekir" derken neticeye veya zerâyi' esasına göre
hüküm verme metodunu kullanmış oluyordu. Abdullah b. Mes'ud; "kocası ölen hamile bir kadının iddeti doğuma kadardır." diyor ve "Gebe olanların iddeti doğurmaları ile tamamlanır. (Talak:4) âyetini sözüne delil olarak getirdikten sonra, küçük Nisa Sûresinin büyük Nisa Sûresinden sonra indiğini ilave ediyor ve böylece Talak Suresinin Bakara Sûresinden sonra geldiğini anlatmak istiyordu. Bununla o, bir Fıkıh Usûlü kaidesine işaret ediyordu. Bu da, sonra gelen nassın, önce gelen nassı esfa veya tahsis etmesidir.İşte burada İbn Mes'ud, bir Fıkıh Usûlü esasına göre davranmıştır. Dolayısıyla sahabîlerin, her zaman açıklamasalar bile, ictihad'larında bu gibi metodlara dayandıklarını söylememiz icabeder.
Tabiîler çağına geçersek görürüz ki, yeni olayların artmasıyla ictihad alanı genişlemiş, Medine'de Said b. el-Müseyyib ve diğerleri, Irak'da Alkame ve İbrahim Naha'î gibi tabiîlerden bir grup kendisini fetva vermeye hasretmiştir. Bunlar, önlerinde Allah'ın kitabını, Peygamber (S.A)'in sünnetini ve sahabîlerin fetvalarını görüyorlardı. Onların kimisi, nass bulunmayan yerde maslahat, kimisi de kıyas metodunu kullanıyordu. Irak fakihlerinden İbrahim Naha'î ve emsalinin ileri sürdüğü fer'i meseleler, kıyasların illetlerini tesbite ve bunları bir disipline bağlama, bu illetleri diğer fer'î meselelere tatbik etmek cihetine yöneliyordu.
Bu çağda metodlar, öncesine nisbetle, açıklığa daha iyi kavuşuyor; fıkıh okulları birbirinden ayrıldıkça, her okulun istinbat metodları da daha belirgin hale geliyordu.
Tabiîler çağını geçip Müctehid imamlar devrine ulaşırsak, bu metodların tam bir açıklığa kavuştuğunu görürüz. Bu devirde istinbat kanunları, bu kanunların sınırları belli olmuş ve imamların dilinde açık ifadelerini bulmuştur. Sözgelimi; Ebu Hanife'nin kendi istinbat metodlarını tayin ederek Kitab, Sünnet ve Sahabîlerin icma' ettikleri fetvalara,. Sahabîler ihtilafa düştükleri takdirde, bunlardan tercih edeceği görüşe uyacağını, kendisi gibi birer insan oldukları için Tabiîlerin görüşüne her zaman uyamayacağını belirttiğini, belli metodları olan kıyas ve istihsanı kabul ettiğini görüyoruz. Hattâ talebesi Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybanî, Ebu Hanife için; "Talebeleri onunla kıyas konusunda münakaşa ederlerdi; o, istihsan yapıyorum deyince kimse kendisine yetişemezdi" derdi.
İmam Malik, "Medine' lilerin amelini hüccet sayarken, bunu kitab ve risalelerinde açıkça ileri sürerken, hadis rivayetlerindeki şartlarını ortaya koyarken, hadisleri mahir bir sarraf gibi eleştirirken, Kur'an'ın belirttiği hükme veya dînin kesin kaidelerine aykırı olan hadisleri reddederken açıkça bir Fıkıh Usûlü esasına göre hareket etmiştir. Meselâ; bu esasa uyarak, "Birinin kabına köpek batarsa (dilini sokarsa) o, bunu yedi kere yıkasın.." hadisini, hıyar-i meclisi ve ölmüş bir kimse namına sadaka verilebileceğini bildiren hadisleri reddetmiştir. İmam Ebu Yusuf da, "Kitabu'l-Harâc"ında ve Evza'î'nin "Siyer"ine yazdığı reddiyede açık bir metod takip etmiştir. Gerçi o da ictihad metodunu tedvin etmemiştir." (Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, Fıkıh Usulü, sh:19-24. Ankara-1990Terceme: Prof. Dr. A. Şener) A . AZİZ
"Usûlü'l-Fıkıhın Doğuşu ve Gelişmesi. İslâm'ın ilk dönemlerinde müslümanlar herhangi bir meselenin dinî hükmünü öğrenmek istediği zaman Rasulullah (sav) hayatta iken ona, vefatından sonra da sahabelerinden birisine baş vururdu. Bu soruları Hz. Peygamber, vahy yardımıyla ve teşrî kaynağı olması hasebiyle cevaplandırırdı. Sahabe de gerek Hz. Peygambere olan yakınlığı gerekse Arap diline olan hakimiyetleri sayesinde cevap verirlerdi. Karşılarına çıkan problemin halli için Kur'ân'a ve Hadise müracaat ediyorlar ve onlardan hüküm çıkardıkları hükümlerle problemin hükmünü ortaya koyuyorlardı. Bunu teminde de pek zorlanmıyorlardı.
Gerek Arapçaya olan hakimiyetleri gerekse Hz. Peygambere yakınlıkları sebebiyle âyetlerin nüzul, hadislerin vürud sebeplerini bilmeleri onların hüküm çıkarmakta pek zorlanmamalarına sebep oluyordu. Ayrıca onların takvaları günahlardan uzaklıkları Allah'ın yardımına vesile oluyordu. Sahabeden sonra gelen Tâbiûn nesli de aynı yolu izledi. Şüphesiz onlar âyet ve hadislerden hüküm çıkarırken belirli kurallara bağlı idiler. Ama yazılı kurallara ihtiyaç duymuyorlardı. Fakat zamanla bu nesiller ahirete intikal etti. İslâm'a yeni giren yabancılar kendi dillerinden bazı söz ve tabirleri Arapçaya soktular. Bunlarla birlikte eski din ve düşüncelerinden bazı görüşler de geldi. Yeni yeni bir takım problemler çıktı. Bu problemlerin hallinde değişik kesimlerden değişik fetvalar çıkmaya başladı. Bunlar içerisinde şerîatın ruhuna uygun olanlar olduğu gibi, heva ve hevese dayananlar, siyasî görüşlere bağlı olanlar da vardı. İşte bu âmiller, meselelerle ilgili doğru hükme varmak için bir takım temel kuralların ortaya konulmasını gerektirdi. Ulema bu ihtiyacı tesbit edince bu ilmin kurallarını koymaya başladı.
Fıkıh usûlü ilminin doğuşu hicrî ikinci asra rastlamaktadır. Her yeni doğanda olduğu gibi, usûlü fıkıh ilmi de küçük ve zayıf doğdu. İlk dönemde bu ilmin esasları müstakil eserlerde toplanmadı. Fıkhın konuları arasında serpili bir vaziyette idi. Çünkü müctehidler verdikleri hükmün deliline ve bu delilden istifade şekline işaret ediyorlardı. Hatta bununla da kalmıyorlar aksi görüşün deliline de işaret edip onun münâkaşasını yapıyorlardı. İşte bu deliller ve onlardan istifade şekilleri usulü'l-fıkıh kaidelerinden başka bir şey değildi. Bu ilim zamanla fıkıhtan ayrıldı; müstakil bir ilim halini aldı. Yavaş yavaş gelişti ve kütüphaneler dolusu kaynağa sahip bir ilim haline geldi. Usulü'l-fıkıh sahasındaki ilk eser İbn Nedim'in nakline göre İmam Ebû Yusuf'a aittir. Ancak, Ebû Yusuf'un eseri günümüze kadar gelmiş değildir. Zamanımıza kadar bu ilim konusunda gelen en eski eser, İmam Şafiî'nindir. Bu yüzden o, fıkıh usûlü ilminin kurucusu olarak bilinmektedir. Şafiî'nin er-Risâle adındaki bu eseri matbu olarak elimizde mevcuttur.
Daha sonra İslâm alimleri bu ilme büyük itina göstermişler ve sayılamayacak kadar eser vücuda getirmişlerdir. Mesela Ahmed b. Hanbel, Kitabu Taati'r Rasûl, Kitabu'n-Nâsih ve'l-Mensûh ve Kitabu'l-ilel adındaki eserlerini yazdı. (Bibliyografya için bkz. Kâtip Çelebi, Keşfu'z-Zunûn, 1,110 vd.; Taşköprülüzade Ahmet Efendi, Mevzûatu'l-Ulüm, l, 503 vd).
Usûlü'l-fıkıh sahasında eser yazan alimler teliflerinde iki ayrı metot uygularlardı. Bunlar; Mütekellimîn (kelamcılar) ve Hanefîyye metotlarıdır.
a- Mütekellimîn metodu: Usûl kaideleri delillerin ve bunların gösterdiği biçimde tesbit edilmiştir. Daha çok mantıkî ve nazarî bir metottur. Mümessilleri, kuralları koyarken, bu kuralın mezhep imamdan nakledilen ferî meseleye uygun olup olmadığına itibar etmemişlerdir. Buna göre bu metod, tümevarım biçimindedir. Zekiyyüddin Şaban'ın deyişiyle bu gruptaki usûl, fürûu-fıkhın hizmetçisi değil, onlara hakim bir usûldür. Bu yüzden, bu metodla yazan usûlcülerin eserlerinde, örneklerin dışında pek fürûa ait hükümlere rastlanmaz. Şafiî ve Mâlikî usulcülerinin ekserisi bu metodu izleyerek eser vücuda getirmişlerdir.
Bunların tanınmışları ve eserleri şunlardır:
1- Kadı Abdülcebbar el-Mu'tezilî, eseri: el-Umde,
2- Ebu'l- Hasen el-Basrî, eseri: el-Mü'temed,
3- İmamu'l- Harameyn Abdülmelik el- Cüveynî, eseri: el-Bürhan,
4- Ebû Hamid el-Gazâlî, eseri: el-Müstasfâ,
5- Ebû'l- Hasen el- Âmidî, eseri: el- ihkâm fî Usûli'l-Ahkâm
6- Abdullah b. Ömer el-Beydâvî, eseri: el-Minhâc. Şüphesiz, bu metotla yazılan daha birçok kitap vardır. Bu sayılanlar, önde gelenleridir.
b- Hanefî metodu: Bu metodu takip eden âlimler, Hanefi mezhebi mensubu oldukları için, bu metoda Hanefi metodu denilmiştir. Bu metod mensupları, kendileri araştırma neticesi genel kaideler koyma yerine, mezhep imamlarının ortaya koyduğu fer'î meselelerden genel kurallar çıkarma yoluna gitmişlerdir. Bunlar, mezhep imamının ortaya koyduğu bir meselenin üzerinde bina edildiği kaideyi bulup onu sistemleştirmişlerdir. Bu metotta nazarî kurallar yoktur, imamlarının hükümlerinin çıktığı amelî kaideler vardır. Bu yüzden, bu gruba mensup bilginlerin kitaplarında fürûa ait meselelere sık sık rastlanır. Bu gruptakilerin, böyle bir metod benimsemelerinin sebebi, imamlarının kendilerine derli toplu kaideler bırakmamış olmasıdır. İmam Şafiî ise böyle değildir. O bizatihi kendisi usûl kaideleri koyup, onları tesbit etmiştir. Bu metoda mensup alimler tarafından da telif edilmiş birçok eser vardır.
Bu eserlerin en eskileri tanınanları da şunlardır:
1- Ebû Bekir Ahmed b. Ali el- Cassas'ın "el-Usûl"ü,
2- Ebû Zeyd Ubeydullah b. Ömer ed- Debbûsî'nin "Takvî-mu'l-Edille"si,
3- Şemsu'l- Eimme es- Serahsî'nin "el-Usûl"ü,
4- Fahru'l- İslâm Pezdevî'nin "el-Ûsûl"ü,
5- Hafızuddin en- Nesefı'nin "el-Menâr"ı. . .
Bunların dışında daha bir çok usûl kitabı bulunduğu gibi, bu eserlere de bir takım şerhler ve haşiyeler yazılmıştır. Bunların hepsinin buraya aktarılması mümkün değildir. Arzu eden, Kâtip Çelebi'nin ve Taşköprülüzade'nin yukarıda işaret edilen eserlerine bakabilir. Bir de bu iki metodu meczederek yeni bir metod geliştiren ve bu metoda göre eserler vücuda getiren âlimler vardır. Bu gruptakiler bir taraftan, usûl kaidelerinin sağlam temellere dayandığını isbat ederken, diğer taraftan fıkıh kurallarını usûl kaidelere bağlayarak fıkha hizmet etmişlerdir.
Bu metotla te'lif edilen belli başlı eserler de şunlardır:
1- Muzafferuddin Ahmed b. Ali el- Bağdâdî'nin "Bedîu'n-Nizam el-Câmî Beyne Kitâbey el- Pezdevî ve'l
İhkâm"ı,
2- Şadru'ş- Şerîa Ubeydullah b. Mes'ûd'un "et-Tenkîh"ı. Bu eseri bizzat kendisi et- Tavzih adıyla
şerhetmiştir. Bu eserde, Pezdevî'nin Usûl'ü, Râzî'nin Mahsûl'ü ve İbn Hâcib'in Muhtasar'ı cem
edilmiştir.
3- Tâcuddîn Abdülvehhab es- Şübkî'nin "Cem'ul-Cevâmî" adlı eseri.
4- İbnu'l- Hümâm'ın "et- Tahrîr"i (Şeyyid Bey, Medhal, l, 50 vd.; Şâkir el- Hanbelî, a. g. e., 34 vd.; Abdülvehhab Hallâf a.g.e., 15 vd.; Dönmez, a.g.e., 30 vd.)
Bu eserlerin dışında, ayrı özellikleri olan, eş- Şatıbî'nin el- Muvafâkat ve el- İ'tisam, Şevkânî'nin İrşadü'l Fühûl adındaki eserlerini anmak gerekir. Usûl alanında yazılan klasik kaynaklar genelde hayli zor, ibaresi çetin eserlerdir. Özellikle bunlardan sonraki usûlcülerin eserleri daha çok cedel ve münazaraya, biri birlerini tenkide, lafzî münakaşaya yönelik bir hal aldı. Hiç usûlle ilgisi olmayan birçok meseleler bu kitapların muhtevasına girdi. Şüphesiz bu haller bu kitapları anlamayı zorlaştırdı. Bunun için bu kitapları anlamaya yönelik çalışmalar hatta bunlara reddiyeler yazıldı. Bu yüzden, usulü'l-fıkıh ilmi anlaşılması güç hatta imkansız bir ilim haline geldi. Bu yüzden muasır âlimler usûl kurallarının daha kolay anlaşılması için mesai sarf etmişler ve yeni eserler vücuda getirmişlerdir.
Şeyyid Bey, Şâkir'ul- Hanbelî, Muhammed Hudarî bey, Abdülvehhab, Hallâf, Muhammed Ebu'z-Zehra, Abdulkerim Zeydan, Muhammed Ma'rûf ed-Devâlibî ve Zekiyuddin Şaban'ın usûlleri burada zikredilebilir. Bu eserlerden, Seyyid beyinki Osmanlıca, diğerleri arapçadır. Arapça olanların bir kısmı Türkçeye çevrilmiştir. Hayreddin Karaman'ın İmam -Hatib okulları için hazırladığı usûlü ile, Fahreddin Atar'in hazırladığı usûl de zamanımızda Türkçe olarak hazırlanan eserlerdir. Ayrıca, usûlü'l fıkıhın bazı konularının yüksek lisans ve doktora tezi olarak incelediklerine de işaret etmemiz gerekir. Usûlü'l-Fıkhın Konusu Usûlü'l- fıkıhın mevzuu kendisi ile küllî hükümlerin sübûtu açısından şer'î küllî delildir. Yani usûlcü, meselâ kıyası ve onun hüccet oluşunu, âmmı ve onun kayıtlanışını, emri ve delâletini kendisine konu edinir. (Hüseyin KAYAPINAR)
NOT: Yukarıda ikinci yazıda Usule dair son dönemde yazıldığı söylenen eserlerden ve bazı isimlerden bahsedilmiştir. Acaba bu eser sahipleri gerçekten kendileri herhangi bir usule sahip insanlar mıdır? Usulsüz insanların ortaya koydukları eserler ne kadar usulden bahseder? Bahsettiği usul kimin usulü olabilir? Bunlar ayrıca ele alınıp bir usulle irdelenmesi gereken hususlardır. Zira ismi geçen insanların tamamına yakını mezhepsiz insanlardır. Mezhepsiz bir insanın USUL'den bahsetmesi bilmem sizi ne kadar mutmain eder!!! A. AZİZ.
![]()