ULÛ'L- EMRİN İZNİ ZARURİ MİDİR?
![]()
SORU:
Mektubunuzda: " -Cuma namazının farz olduğu kitap,
sünnet ve Sahabe-i Kiramın icmaı ile sabittir. Bu farzın
kıyamete kadar baki olduğunu da biliyoruz. Bütün müslümanlar bu
konuda müttefiktir. Tarih boyunca aksini iddia eden hiç kimse
mevcut değildir. Üstâd Necip Fazıl Kısakürek "İman ve İslâm Atlası"
isimli eserinde (İst: 1981 Sh: 105) "- Cuma namazı; halkı müslüman, fakat
devleti alâkasız bazı İslâm ülkelerinde sıhhatini kaybetmiştir. Bu
tepeden inme hüküm de; cuma namazının farz oluşundaki ana şarta dayanır.
Fert mükellefiyeti içinde devlet şuur ve iradesine bağlı ve muti farz
bir namaz. Şartları emin cuma namazına üç kere mazeretsiz ;
gitmeyenlerin münafık sayılacağına dair hüküm vardır" diyor!..
Dikkat ederseniz; kesinlikle devlete bağlamış ve bugün sıhhatini
kaybettini kaydetmiş!.. Bazı hocaefendiler; "- Ulû'lemr'in izni meselesi,
sadece Hanefilere has bir hüküm ve tâli bir şarttır. Ulû'lemr bulunsa
kasden cuma namazı için izin vermese, müslümanlar kendi içler den bir
imam seçerek, yine kılabilirler" diyerek konuya farklı açıdan
yaklaşıyorlar. Ayrıca fıkıh kitaplarında: "Sultan" tabiri geçtiğine göre,
mesele yok iddiasındadırlar. Hatta sizin sultan kelimesini ısrarla ûlû'lemr
şeklinde kullanmanızı yadırgıyorlar. Bu hususta bilgi verir misiniz?"
diyorsunuz.
CEVAP: Usûl-i Fıkıh sahasında (Et Tahrir), Tevhid ve Sıfat ilmi (Kelâm) sahasında (El Müsayere) ve Fıkıh sahasında (Fethû'l Kadir) gibi, herkesin takdir ettiği eserlerin müellifi olan Sivaslı Kemalüddin İbn-i Hümam : " Müslümanların kendî içlerinden bir imam seçmesinin sebebi, İslâmi hükümleri hakkı ile eda etmektir" (1) diyerek hassas bir noktaya işaret eder. Ehl-i Sünnet ve'l Cemaatin bütün akaid kitaplarında; "İmama niçin ihtiyaç vardır?" sualine cevap verilirken: "- Müslümanların bir imamının bulunması zaruridir, imam; hükümlerin uygulanmasını, haddlerin (Cezaların: zina edenlerin, hırsızların, soyguncuların cezalarının infaz edilmesini, sınırlarının (kâfir saldırısından) korunmasını, askerlerin teçhiz edilmesini, sadakaların (başta zekâtı olmak üzere diğer vergilerin) toplanmasını, mütegallibenin (zorbaların) ve eşkıyaların ( Yol kesenlerin) kahredilerek, disiplin altına alınmasını, cum'a ve bayram namazlarının ikâme edilmesini, ümmet arasında çıkan ihtilâfların halledilerek ortadan kaldırılmasını, şahidliklerin kabul edilmesini, velileri bulunmayan küçük yaştaki kimselerin hukuklarının korunmasını ve evlendirilmesini (kimsesizlerin velisi imamdır, onların hem türlü ihtiyaçlarını beytü'lmalden karşılar) savaş ganimetlerinin mücahidler arasında taksim edilmesini ve bunlar gibi amellerin yerine getirilmesi için imama ihtiyaç vardır" (2) hükmü zikredilmiştir. Dikkat ederseniz; bu hükümler "Akaid" kitaplarına konu olmuştur. Biraz ilmi olanlar bilir ki; akaide konu olan meseleler kat'i nasslara dayanır ve mezhebi bir özellik taşımaz. Bu hükümleri zikreden ulema arasında; amelde farklı mezhepleri taklid eden bir-çok kimseye raslamak mümkündür. Fer'i konuları ve ihtilaflı meseleleri ele alırken farklı düşünmek mümkündür. Çünkü her mükellef; kendisince daha sahih olan ve taklid ettiği müctehidin içtihadına göre amel eder. Fakat akaid'de durum farklıdır. Resûl-i Ekrem (SAV)'in: "- Dört şey ûlû'lemr'in (İmamın) hakkıdır. Hadd cezalarını tatbik etmek, ganimetleri mücahidler arasında taksim etmek, cuma namazını kıldırmak ve zekâtı toplamak" (3) buyurduğu bilinmektedir.
Yine Cum'a namazıyla ilgili olarak Hz. Cabir (RA)'den rivayet edilen bir hutbede Resûl-i Ekrem (SAV) : "- Bilmiş olunuz ki-, Allahü Teala (cc) cum'a namazını bu sene, bu ayda, bu günde benim şu makamımda kıyamete kadar farz kıldı. Şimdi her kim benim hayatımda ve benden sonra ADİL VE CAİR BİR İMAMI OLDUĞU HALDE, cumayı hakir görerek veya inkâr ederek kılmazsa, Allahü Teala (cc) onun iki yakasını bir araya getirmesin ve işinde ona bereket vermesin" (4) buyurmuştur. Hanefi fûkahası, bu ve buna benzer sünnetteki delilleri esas alarak cuma namazının edası için, "Ulû'lemr (İmam, sultan) veya o'nun görevlendirdiği bir kimsenin bulunması şarttır" hükmünde ittifak etmiştir. Bu konuda; Hanefi mezhebinin müctehid imamları arasında tek bir ihtilâf gösterilemez. Hatta "- Acaba bu konuda zayıf bile olsa; ûlû'lemr (îmam) şartının talî olduğunu söyleyen herhangi bir hanefi uleması var mıdır?" sualine yıllarca cevap aradım, bulamadım. Bulabilen varsa; her an, kabul etmeye hazırım. Cum'a namazının edası için gerekli olan; vakit ve cemaat hariç, diğer bütün şartlar Ulû'lemr'e (Sultana, imama) dayanıyor. Meselâ İzn-i Amm şartını izah ederken fûkaha: "- Ulû'lemr'in insanlar için umumi müsaade vermesidir" (5) hükmünde ittifak etmiş!.. Hutbe için de aynısı sözkonusu!.. Ulû'lemr'in (İmamın) iznine haiz olmayan bir kimsenin hutbe okumasını; bağy (îsyan) suçu olarak değerlendirmişler. Amelde Hanefi mezhebini taklid eden bir mü'minin müctehid imamların ittifak ettiği bir meselede, onlara muhalefet etmesinin ilmi bir değeri olabilir mi? Bu suale evet dediğimiz an; yeryüzünde hiçbir mezhep kalmaz!.. Zira bir mü'min; ilmi kudrete haiz olmadığı için, bir müctehidi taklid eder. Ayrıca taklid ederken "- Müctehid imamın; şer'i delillerden (Kitap, sünnet, icma, kıyas vs..) çıkardığı hükümlerle amel ediyorum" der!.. Bu her mükellefin bilmesi gereken bir usûldür. Aksi takdirde; sırf şahsından dolayı bir kimseyi taklid etmek, Kur'an-ı Kerim'de vasıfları belirtilen ve "- Biz atalarımızın izinden gidiyoruz" diyen cahillerin gerekçesi gündeme girer!.. Allahü Teala (cc) hepimizi; bu cahili tutum ve tavırdan muhafaza buyursun. "- Ulû'lemr'in izni konusu sadece Hanefilere has bir hüküm ve tali bir şarttır" diyen kardeşlerimiz yanılıyorlar. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığının yayınladığı "Sahih-i Buhari Muhtasarı ve Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi" isimli eserde: "- İmam-ı Azam Ebû Hanife'nin kavline göre, devletin izni olmadıkça cum'a sahih olmaz. İmam-ı Malik ve Şafii ve Ahmed'e göre ise; İZİNSİZ KILMAMAK MÜSTEHAB ise de, kılmakta da sıhhate mani bir şey yoktur. Meşhur ve maruf olduğuna göre (eimme-i selâsenin kavli) budur. Lâkin İmam-ı Ahmed'den mervi diğer bir kavle göre; muşarün-ileyhin Ebû Hanife'ye muvafık olduğunu Ayni ( Bedrüddin-i Ayni) iddia ettiği gibi, İmam-ı Malik'in de: "- Devletin izni olmaksızın biri cumayı kıldırsa elvermez" dediğini ve İmam-ı Şafii'nin kavli kadimine göre: "- Ancak devletin veya onun mezun kıldığı kimsenin ardında cum'a sahih olabilir" diyor. Devletin ümmet üzerinde velayeti ammesi vardır" (6) hükmü yer almıştır. Dikkat edilirse; ûlû'lemr' in izni konusunda bütün müctehid imamlar, durmuşlardır. İmam-ı Cafer (rh.a.) ve onu taklid eden imamiye mezhebinin âlimleri; Hz. Ali (RA)'den ve masumlardan geldiğini beyan ettikleri hadise dayanarak : "- Ancak adil imamın izniyle cuma namazı sahih olabilir.
Cumanın edasının ilk
şartı: Adil imamın varlığıdır" (7) dediklerini de biliyoruz. Bu noktada
bazı çevreler: "- Efendim onlar Ehl-i Bid'attır. İddiaları delil
olmaz." diyebilirler. Bu iddialarını da hürmetle karşılarız. Fakat
konumuz; Ulu'lemr'in varlığı ve izni meselesinin, tali bir konu
olup-olmadığını tesbittir. İster ehl-i sünnet, ister ehl-i bid'at
olsun; tarih boyunca müslümanlar bu konu üzerinde hassasiyetle
durmuşlardır. İlmi kudrete haiz olmayan (bizim gibi) müslümanların,
taklid ettiği müctehid imamın, sünnete dayanarak ortaya koyduğu bir
şartı: "- Tali şarttır, günümüzde geçerli değildir" deyip, hafife
alması caiz olur mu? Kaldı ki hiçbir sebeb yokken (Bazı muhbirlerin
yaptığı gibi): "- Cumhurun kavline göre, ûlû'lemr'in izni şart değildir"
deyip, Hanefi mezhebinin, müctehid imamlarını fitne çıkarmakla
suçlamasının değeri nedir? Konuya girerken İbn-i Hümam'ın, "mü'minlerin
kendi içlerinden imam seçmesinin sebebini, İslâm dininin hükümlerini hakkı
ile eda etmeye bağladığını" zikretmiştik!.. "- Biz kendi içimizden bir
imam seçmeyeceğiz, bu iş talidir" diyenler, İslâm'ın hükümlerinin hakkı
ile eda edilmesine rıza göstermiyorlar mı?" Bu suale onların dahi
"Evet" diyebileceğini sanmıyorum. Demek ki; Ulu'lemr meselesi sadece
cum'a namazına has (özel) hüküm değil!.. Bazı çevreler ısrarla : "-
Efendim, Yusuf Kerimoğlu Türkiye'de cuma namazı kılınmaz diyor. Halkı ve
gençleri cumadan soğutuyor" gibi iftiraya dayanan sözler etmekten
çekinmiyorlar. Hatta bununla da yetinmeyip; midelerinden bağlandıkları
güçlerden yardım istiyorlar. Şimdi bu konuyu ele alalım:
''Hilâfetin ilgası sırasında; Türkiye Büyük Millet Meclisinde, cuma namazı
konusu Kastamonu Milletvekili'nin: "- Hilâfeti kaldırırsanız, halk cuma
namazı kılmaz" şeklindeki itirazı üzerine tartışılmıştır. Fıkıh sahasında
bilgi sahibi olan ve Mustafa Kemali hararetle destekleyen Seyyid
bey, bu konu ile ilgili bir risale kaleme alır. "Hilâfettin Hz.
Ali IRA)'den sonra krallığa dönüştüğünü, o tarihten itibaren "Ümmetin
velayetini" temsil etmediğini, bazı kaynaklara dayanarak ileri sürer. Bu
tartışmalar I6. Şubat. l933 yılına kadar sürer. Bu tarihte;
Mustafa Kemal
Atatürk'ün emri ile, "cuma için izin talebinde bulunan bütün cemaatlere
(Köy veya şehir) izin verileceği" tamim edilir. Şu anda Türkiye'de;
milyonlarca cuma cemaati, bu izinle namaz kılmaktadır.
Zira Mustafa Kemal'in emri
ile verilen bu izin, herhangi bir kesintiye (Siyasi iktidarlar
değinmesine rağmen) uğramamıştır. Bazı çevreler gizli olarak: "-
Mustafa Kemal'in hilâfeti ilga ettiğini ve şer'i kanunları yürürlükten
kaldırdığını" beyan ederek, İslama inanmadığını iddia etmektedirler. Fakat
aynı çevreler, O'nun vermiş olduğu cuma namazı izniyle, bu ibadeti eda
ettikleri iddiasındadırlar. Bu çelişkilerini yaygaralarla bastırmak
için (zira samimi olsalar; kendi içlerinden bir cum'a imamı seçerek, bu
ibadeti etmeleri gerekir) önüne gelene çamur atmayı marifet
zannediyorlar!.. Çünkü dilleriyle söylediklerini, amelleri yalanlıyor.
Bizim ısrarla söylediğimiz şudur: Amelde Hanefi mezhebini taklid
eden müslümanlar; kendilerinden olan bir ûlû'lemr'e itaat etmek
durumundadırlar. Eğer bir beldede; hakim olan siyasi otoritenin
izni ile, cuma namazı kılıyorlarsa, o devletin meşru olduğunu kabul
etmiş olurlar. Kat'iyyen o devlete karşı "- İslâmi mücadele
verdiklerini" iddia edemezler. Eğer içlerinden bir zümre; biz
hem bu ameli bu şekilde eda eder, hem de cihad ilân ederiz" derlerse, o
zümreye yardım etmeleri' vacip olmaz. Aksine katılmamaları gerekir. Eğer
cihad ettiğini ileri süren zümre ; kendi içlerindenseçtikleri cuma
imamının arkasında namaz kılıyorlarsa, o zaman siyasi otoritenin
mahiyetini dikkate alırlar. Gerçekten o siyasi otorite; (Tıpkı Babrak Karmal
misalinde olduğu gibi) kâfirlerin emrinde olup, küfür ahkâmını icra
ediyorsa, cihad hepsinin üzerine farz-ı ayn hale gelir"!.. Bizim
fıkıh köşesinde ısrarla; "- Babrak Karmal ve O'nun tayin etmiş olduğu
kimselerin arkasında cum'a namazı sahih olmaz" dememizin sebebi
budur. Firaset sahibi mü'minler (İslâm topraklarını istilâ edenler;
ister müstevli kâfirler olsun, ister mürtedler olsun) kat'iyyen
onların velayetini (Yöneticiliğini, dostluğunu) kabul etmezler!..
Amelde Şafii mezhebini taklid eden müslümanlar ise; cihadı
"hasen li aynihi"
bilmek ve sürekli mücadele içinde olmak zorundadırlar. Cuma
namazını; hangi halde olursa olsun, kırk kişilik cemaat halinde
oldukları zaman eda ederler. İmam-ı Şafii (rh.a.) göre; bir İslâm
beldesi (Darû'l İslâm) kâfirlerin veya mürtedlerin istilâsı sonucu
Darû'l harp olmaz. Çünkü müslümanlardan son ferd şehid düşünceye
kadar; müstevlilerle (Kâfir veya mürted olması önemli değil) cihad
etmek farz-ı ayn'dır. Son müslüman şehid düşmediği müddetçe; "Darû'l
İslâm" vasfını kaybetmez!..
"- Efendim, fıkıh kitaplarında sultan tabiri geçtiği halde, ısrarla
ûlû'lemr tabirini kullanıyor" şeklindeki tenkidin önemli bir mahiyeti yok!..
Şöyle ki: "- Kelâmda asıl olan manayı hakikattir" mealindeki külli kaide, usûl
kitaplarında yer alır. Malûm olduğu üzere Kur'an-ı Kerim'de: "- Ey iman
edenler!. Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine
(Ulû'lemri minküm)
de itaat edin. Eğer bir
şey hakkında ihtilâfa düşerseniz onu Allah'a ve Peygambere döndürün.
Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız (böyle yapın) Bu hem hayırlı,
hem netice itibariyle daha güzeldir" (8) hükmü beyan buyurulmuştur.
Burada mü'minlerin kimlere itaat edeceği beyan edilirken "Ülû'lemr"
(Emir sahibi) kavramı zikredilmiştir. Ayrıca "Ulû'lemri
minküm"
(Sizden olan ûlû'lemr'e itaat edin) ibaresi; hem müslümanların
ûlû'lemr'inin, hem de kâfirlerin ûlû'lemr'i bulunabileceğini
hatırlatmaktadır. Mü'minlere ise; kendilerinden olan ûlû'lemr'e itaat
etmeleri emredilmiştir. Yine Kur'an-ı Kerim'de; Hz. Davûd (AS)'un
insanlar üzerine Halife tayin edildiği beyan edilmiştir. (9) Nitekim Saad
süresindeki ayette de: "- İnnâ ce'âlnake
haliyfeten fi'1-ardı" ibaresi
sarihtir. Resûl-i Ekrem (SAV) 'den rivayet edilen hadisi şeriflerde;
"İmam, ûlû'lemr ve Sultan" tabirleri geçer. Nitekim: "- Velisi olmayan kimsenin
velisi sultandır" (10) veya "Cihadın efdali, zalim sultan katında hakikati
söylemektir" (11) hadislerinde "Sultan" ve "Sultan-ı Câir" tabirleri yer
almaktadır!.. Fukaha arasında da; "Halife,
Veliyyü'lemr, Ûlû'lemr, İmam ve Sultan"
kelimeleri hep
aynı mahiyeti izah için kullanılmıştır. "İmamet-i
Kübra" şeklinde
kullananlar da olmuştur. Hepsinin ifade ettiği mahiyet birdir.
Mü'minlerin neye itaat edeceklerini beyan eden Ayet-i Kerime'de; "Ûlû'lemr"
kelimesi kullanıldığı için, bunu tercih ediyorum. Ancak zaman zaman imam veya
Veliyyü'lemr tabirlerini de kullanırım. Mü'minlerin kendilerinden olan
bir emir sahibine (buna; ister Sultan, ister ûlû'lemr, ister devlet başkanı,
ister halife deyiniz) itaat etmeleri farzdır!.. Bu mahiyetteki bir tenkid;
sahibinin, İslâmi ilimlerden habersiz olduğunun delilidir. Çünkü biraz ilmi
olan bir kimse; "Ûlû'lemr" kavramının mahiyetini bilir. Kaldı ki; fıkıh
kitaplarının kaleme alındığı dönemlerde "Sultan" kavramı yaygındır. "Saltanat"
da; aynı kökten gelir. Zalim sultanların 'Sünnetteki ifadesiyle "Sultan-ı
Cair") gerçekleştirmiş oldukları zulüm; mü'minlerin, sultan ve saltanat
kelimelerine karşı tepkisini beraberinde getirmiştir. Bu sebeblerle; Kur'an-ı
Kerim'deki ifadesiyle "Ûlû'lemr" kavramını kullanmayı uygun buluyorum.
Ancak herhangi bir eserden nakil yaparken, eserin orijinalinde sultan kavramı
yer almışsa, aynen vermeye gayret ediyorum. Kaldı ki; o ibarede yer
alan sultan kelimesini, "mü'minlerin ûlû'lemr'i" şeklinde terceme etmekte de,
herhangi bir mahzur yoktur. Sonuç olarak; İslâmi hükümlerin hakkı ile
eda edilebilmesi için mü'minlerin kendilerinden olan bir ûlû'lemr'e,
İmam'a, Sultan'a, Halife'ye vs...) itaat etmeleri gerekir. Ûlû'lemr
imamet meselesi tâli bir konu değildir. Çünkü Akaid kitaplarında
yer almıştır. Yeryüzünün her tarafında; şartlarına riayet edilerek cum'a
namazı eda edilebilir. Küfür ahkâmının galip olduğu beldelerde;
mü'minler kendi içlerinden bir imam seçerek, bu ibadeti eda
edebilirler. Kâfirlerin reislerinin tayin ettiği (yani müstevlilerle
uzlaşan, maaşla kâfirlere hizmet eden) kimselerin arkasında cuma
namazı eda edilemez. Bu mahiyet; amelde Hanefi mezhebini taklid eden her
mükellefte, şuur haline gelmelidir.
K A Y N A K L A R
1)
Kemalüddin İbn-i Hümam - Kitabû'l Müsayere - İst: 1979 Çağrı Yay. Sh: 265.
(2) Geniş bilgi için/ İmam S. Taftazari - Şerhûl Akaid - İst: 1980 Dergâh
yay. Sh: 320-327,
ayrıca Muslihuddin Mustafa Kesteli- Şerhi'l Akaidi'l Kesteli-İst. 1973
S.Bilici Yay. Sh:121-182. Metn-i Akaidi'l Ömer Nesefi - Sh: 12 (Kestelinin
sonunda), Kemalüddin İbn-i Hümam - A.g.e. Sh: 264-266, Ebû Muin En Nesefi
Bahrû'l Kelâm fi Akaidi'l Ehli'l İslam- Konya:1977 Rabıta Yay.
Sh:178 vd.
(3) Siracüddin Ebu'l Hafs Ömer El Gaznevi (Kariû'l Hidaye) - El Gurretü'l
Münife -Kahire: 1950 Sh: 168, ayrıca Ibn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut: 1316
C: 4 Sh: 129.
(4) Sünen-i Ibn-i Mace - İst: 1401 C: l Sh: 343 Had. No: 1081. ayrıca İbn-i
Hümam- Fethû'l Kadir - C: l Sh: 412, İmam-ı Kasani - El Bedaiû's Senai - Beyrut:
1974.C: l Sh: 261
(Not: Kim tarafından hazırlandığı bilinmeyen bir teksirde; Bu
hadise dayanılarak Ulû'lemr'in izninin şart olduğunu söylemenin helâl
olmadığı" iddia edilmiştir. Gerek İmam-ı Kasani, gerek İbn-i Hümam;
İmam-ı Muhammed'in (rh.a.)
itirazlara cevap verirken : "- Bu konuda hadis varid olmuştur. "Velehû
imamûn adilûn ev cairûn". hükmü sarihtir. Kıyas yapmayız" dediğini
kaydetmektedirler. Mezhepte müctehid olan (ve aynı zamanda İmam-ı Şafii (rh.a.)
gibi hadis sahasında otorite bir kimsenin hocası) İmam-ı Muhammed; bu hadisle
amel ediyor. Nevzuhûr bazı kimseler ise "Helâl değildir" iddiasında! Biz
bu iddiayı kesinlikle kabul edemeyiz.)
(5) Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi Şerhû Gûreri'l Ahkam - ist: 1307 C: l S:
138.
(6) Abcii'l Latifi'z Zebidi - Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecred-i Sarih Tercemesi
ve Şerhi
Ank: ty (DİB Yay C: 3 Sh: 47.
(7) Ebû Cafer El Hüseyni El Hullj - Muhtasarû'n Nafi - Tahran: 1402. Sh: 35,
ayrıca İmam Humeyni - Fetvalar - Tahran: 1403 C: l Sh: 266 vd.
(8) En Nisa Sûresi: 59.
(9)
Es Sa'd Sûresi: 25.
(10) İmam-ı Merginani - El Hidaye Şerhû Bidayetin Mübtedi - Kahire: 1935 C: l
Sh: 200.
(11) Muhyiddin-i Nevevi - Riyazus Salibin - Ank: 1970 DiE Yay. C: l Sh: 234 Had.
oo: 192. (Yusuf KERİMOĞLU)