ULÛ'L- EMRİN   İZNİ  ZARURİ  MİDİR?
             

       SORU:
Mektubunuzda:  " -Cuma namazının farz olduğu  kitap,  sünnet  ve  Sahabe-i   Kiramın   icmaı   ile  sabittir.   Bu  farzın   kıyamete   kadar baki olduğunu  da   biliyoruz.   Bütün   müslümanlar  bu  konuda müttefiktir.   Tarih   boyunca   aksini   iddia   eden  hiç kimse  mevcut  değildir.   Üstâd Necip Fazıl Kısakürek   "İman  ve  İslâm  Atlası"   isimli  eserinde  (İst: 1981 Sh: 105) "- Cuma namazı; halkı müslüman,   fakat   devleti   alâkasız   bazı   İslâm  ülkelerinde  sıhhatini   kaybetmiştir.   Bu  tepeden   inme hüküm de; cuma namazının farz oluşundaki ana şarta dayanır.   Fert  mükellefiyeti   içinde   devlet şuur ve iradesine  bağlı  ve  muti  farz  bir  namaz.   Şartları   emin   cuma   namazına üç kere mazeretsiz ; gitmeyenlerin   münafık   sayılacağına   dair  hüküm  vardır"  diyor!..   Dikkat   ederseniz;   kesinlikle devlete  bağlamış ve bugün sıhhatini  kaybettini kaydetmiş!.. Bazı hocaefendiler; "- Ulû'lemr'in izni meselesi, sadece  Hanefilere  has bir hüküm ve tâli bir şarttır.  Ulû'lemr  bulunsa  kasden  cuma  namazı  için  izin  vermese,  müslümanlar  kendi  içler  den  bir  imam  seçerek,  yine   kılabilirler"  diyerek   konuya farklı açıdan yaklaşıyorlar.  Ayrıca fıkıh kitaplarında: "Sultan" tabiri geçtiğine göre, mesele yok iddiasındadırlar.   Hatta  sizin sultan kelimesini  ısrarla  ûlû'lemr  şeklinde kullanmanızı yadırgıyorlar.  Bu hususta  bilgi   verir   misiniz?"   diyorsunuz.
       

     CEVAP Usûl-i Fıkıh  sahasında   (Et Tahrir),   Tevhid   ve  Sıfat ilmi (Kelâm) sahasında (El Müsayere) ve Fıkıh sahasında (Fethû'l Kadir)  gibi,  herkesin  takdir  ettiği  eserlerin   müellifi   olan  Sivaslı  Kemalüddin    İbn-i  Hümam :   " Müslümanların   kendî   içlerinden   bir  imam   seçmesinin  sebebi, İslâmi hükümleri hakkı ile eda etmektir"  (1) diyerek  hassas  bir  noktaya  işaret  eder.   Ehl-i  Sünnet   ve'l Cemaatin bütün akaid kitaplarında; "İmama niçin ihtiyaç vardır?" sualine cevap verilirken: "- Müslümanların  bir  imamının   bulunması  zaruridir,  imam; hükümlerin uygulanmasını, haddlerin (Cezaların: zina edenlerin, hırsızların, soyguncuların cezalarının infaz edilmesini, sınırlarının (kâfir saldırısından) korunmasını, askerlerin teçhiz  edilmesini, sadakaların  (başta zekâtı olmak üzere  diğer vergilerin)  toplanmasını,  mütegallibenin  (zorbaların)  ve  eşkıyaların ( Yol kesenlerin) kahredilerek, disiplin  altına  alınmasını,   cum'a  ve  bayram  namazlarının  ikâme  edilmesini,  ümmet  arasında  çıkan ihtilâfların  halledilerek  ortadan  kaldırılmasını,  şahidliklerin  kabul   edilmesini,  velileri bulunmayan küçük yaştaki  kimselerin hukuklarının korunmasını ve evlendirilmesini  (kimsesizlerin velisi imamdır, onların  hem  türlü    ihtiyaçlarını beytü'lmalden karşılar)  savaş  ganimetlerinin   mücahidler  arasında taksim  edilmesini  ve  bunlar   gibi   amellerin   yerine  getirilmesi  için  imama  ihtiyaç  vardır"   (2)  hükmü zikredilmiştir.   Dikkat ederseniz;  bu hükümler   "Akaid"   kitaplarına konu olmuştur.   Biraz   ilmi   olanlar bilir ki; akaide konu  olan  meseleler   kat'i   nasslara   dayanır   ve  mezhebi bir özellik taşımaz. Bu hükümleri zikreden ulema arasında; amelde farklı mezhepleri taklid eden bir-çok kimseye raslamak mümkündür. Fer'i  konuları ve ihtilaflı meseleleri ele alırken  farklı  düşünmek  mümkündür.   Çünkü   her mükellef;   kendisince   daha sahih olan ve taklid ettiği müctehidin içtihadına göre amel eder. Fakat akaid'de durum farklıdır. Resûl-i Ekrem (SAV)'in: "- Dört şey ûlû'lemr'in (İmamın) hakkıdır. Hadd cezalarını tatbik etmek, ganimetleri mücahidler arasında taksim etmek, cuma namazını kıldırmak ve zekâtı toplamak" (3) buyurduğu bilinmektedir.  

                Yine   Cum'a   namazıyla   ilgili   olarak Hz. Cabir (RA)'den rivayet   edilen   bir   hutbede   Resûl-i  Ekrem (SAV) : "- Bilmiş olunuz ki-, Allahü Teala (cc) cum'a namazını   bu  sene, bu ayda, bu günde benim şu makamımda kıyamete   kadar  farz  kıldı.   Şimdi   her  kim benim   hayatımda ve benden sonra ADİL VE CAİR BİR İMAMI OLDUĞU HALDE, cumayı hakir görerek   veya   inkâr   ederek   kılmazsa,   Allahü  Teala (cc) onun iki yakasını   bir   araya   getirmesin  ve işinde  ona  bereket  vermesin" (4)  buyurmuştur.   Hanefi   fûkahası,   bu ve buna benzer sünnetteki delilleri   esas  alarak  cuma   namazının   edası  için, "Ulû'lemr   (İmam, sultan)   veya   o'nun görevlendirdiği  bir   kimsenin   bulunması  şarttır"  hükmünde ittifak etmiştir. Bu konuda; Hanefi mezhebinin   müctehid   imamları  arasında   tek  bir   ihtilâf   gösterilemez.   Hatta "- Acaba bu konuda zayıf bile olsa;  ûlû'lemr (îmam) şartının talî olduğunu söyleyen herhangi  bir   hanefi   uleması  var  mıdır?" sualine   yıllarca   cevap  aradım, bulamadım.   Bulabilen varsa; her an, kabul etmeye hazırım. Cum'a namazının  edası  için   gerekli   olan;   vakit ve cemaat  hariç, diğer  bütün  şartlar   Ulû'lemr'e  (Sultana, imama) dayanıyor.  Meselâ  İzn-i Amm  şartını  izah  ederken  fûkaha:   "- Ulû'lemr'in  insanlar   için   umumi   müsaade  vermesidir"  (5)   hükmünde   ittifak  etmiş!.. Hutbe için de aynısı sözkonusu!.. Ulû'lemr'in (İmamın) iznine haiz olmayan bir kimsenin hutbe okumasını; bağy (îsyan) suçu olarak değerlendirmişler.   Amelde   Hanefi   mezhebini   taklid   eden   bir   mü'minin   müctehid   imamların   ittifak ettiği   bir   meselede,   onlara  muhalefet etmesinin ilmi bir değeri olabilir mi? Bu suale evet dediğimiz an; yeryüzünde hiçbir mezhep kalmaz!..   Zira bir mü'min; ilmi kudrete haiz olmadığı için, bir müctehidi   taklid  eder.   Ayrıca   taklid   ederken "- Müctehid imamın;  şer'i  delillerden (Kitap, sünnet, icma,   kıyas vs..)   çıkardığı  hükümlerle amel ediyorum"   der!..   Bu  her  mükellefin  bilmesi   gereken  bir usûldür.   Aksi takdirde; sırf şahsından dolayı bir kimseyi taklid etmek, Kur'an-ı Kerim'de vasıfları belirtilen   ve   "- Biz atalarımızın izinden gidiyoruz" diyen cahillerin  gerekçesi   gündeme   girer!.. Allahü Teala (cc) hepimizi; bu cahili tutum ve tavırdan muhafaza buyursun.   "- Ulû'lemr'in izni konusu sadece Hanefilere has bir hüküm ve tali bir şarttır" diyen kardeşlerimiz yanılıyorlar.   Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığının   yayınladığı   "Sahih-i  Buhari Muhtasarı ve Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi" isimli eserde:  "- İmam-ı Azam Ebû Hanife'nin kavline göre,  devletin  izni  olmadıkça   cum'a  sahih olmaz.   İmam-ı  Malik  ve  Şafii  ve   Ahmed'e   göre   ise;   İZİNSİZ   KILMAMAK   MÜSTEHAB   ise de, kılmakta da sıhhate  mani  bir şey   yoktur.   Meşhur ve maruf olduğuna göre  (eimme-i  selâsenin  kavli) budur. Lâkin İmam-ı Ahmed'den mervi diğer bir kavle göre; muşarün-ileyhin  Ebû Hanife'ye muvafık olduğunu   Ayni (  Bedrüddin-i Ayni)   iddia   ettiği   gibi,   İmam-ı  Malik'in de:   "- Devletin   izni   olmaksızın  biri  cumayı  kıldırsa  elvermez"   dediğini  ve  İmam-ı Şafii'nin   kavli   kadimine  göre: "- Ancak  devletin  veya  onun  mezun   kıldığı   kimsenin   ardında   cum'a   sahih  olabilir"  diyor.   Devletin ümmet   üzerinde velayeti ammesi vardır"   (6) hükmü yer almıştır.   Dikkat edilirse; ûlû'lemr' in izni konusunda bütün müctehid imamlar, durmuşlardır.   İmam-ı Cafer (rh.a.) ve onu taklid eden imamiye mezhebinin âlimleri; Hz. Ali (RA)'den  ve  masumlardan  geldiğini  beyan   ettikleri   hadise   dayanarak : "- Ancak  adil   imamın   izniyle   cuma namazı sahih olabilir.  

             Cumanın edasının ilk şartı: Adil imamın varlığıdır" (7)  dediklerini  de biliyoruz.   Bu  noktada  bazı  çevreler: "-  Efendim  onlar  Ehl-i  Bid'attır.  İddiaları  delil  olmaz."  diyebilirler.   Bu  iddialarını da  hürmetle  karşılarız.  Fakat konumuz;  Ulu'lemr'in  varlığı  ve  izni  meselesinin,  tali  bir  konu  olup-olmadığını  tesbittir.   İster   ehl-i   sünnet,   ister ehl-i bid'at   olsun;  tarih  boyunca   müslümanlar  bu  konu   üzerinde  hassasiyetle  durmuşlardır.   İlmi  kudrete haiz   olmayan  (bizim  gibi)   müslümanların,  taklid  ettiği  müctehid  imamın,   sünnete   dayanarak  ortaya koyduğu   bir şartı:  "- Tali şarttır,  günümüzde  geçerli  değildir"   deyip,   hafife   alması caiz olur mu? Kaldı ki hiçbir  sebeb  yokken  (Bazı  muhbirlerin  yaptığı  gibi):   "- Cumhurun  kavline  göre,  ûlû'lemr'in izni şart değildir"  deyip,   Hanefi  mezhebinin,   müctehid   imamlarını   fitne  çıkarmakla  suçlamasının değeri  nedir?   Konuya   girerken İbn-i Hümam'ın,  "mü'minlerin kendi içlerinden imam seçmesinin sebebini,   İslâm  dininin hükümlerini hakkı ile eda etmeye bağladığını" zikretmiştik!..  "- Biz kendi içimizden   bir   imam   seçmeyeceğiz,  bu  iş talidir"  diyenler,   İslâm'ın hükümlerinin hakkı ile eda edilmesine   rıza   göstermiyorlar  mı?"   Bu  suale  onların  dahi   "Evet"  diyebileceğini sanmıyorum. Demek ki; Ulu'lemr   meselesi   sadece   cum'a   namazına   has  (özel)   hüküm  değil!..   Bazı çevreler ısrarla :  "- Efendim,  Yusuf   Kerimoğlu   Türkiye'de cuma namazı kılınmaz diyor.  Halkı  ve  gençleri cumadan  soğutuyor"   gibi   iftiraya   dayanan sözler etmekten  çekinmiyorlar. Hatta bununla da yetinmeyip;   midelerinden   bağlandıkları   güçlerden   yardım   istiyorlar.   Şimdi   bu   konuyu   ele   alalım:
     ''Hilâfetin ilgası sırasında; Türkiye Büyük Millet Meclisinde, cuma namazı konusu Kastamonu Milletvekili'nin:  "- Hilâfeti   kaldırırsanız,  halk cuma namazı kılmaz" şeklindeki itirazı üzerine tartışılmıştır.   Fıkıh   sahasında   bilgi   sahibi  olan   ve   Mustafa  Kemali   hararetle   destekleyen   Seyyid bey,   bu  konu  ile  ilgili  bir   risale   kaleme   alır.   "Hilâfettin Hz. Ali IRA)'den sonra krallığa dönüştüğünü,  o   tarihten  itibaren    "Ümmetin  velayetini"   temsil etmediğini,   bazı kaynaklara dayanarak ileri sürer.   Bu  tartışmalar I6. Şubat. l933 yılına kadar sürer.   Bu tarihte; 
Mustafa Kemal Atatürk'ün   emri  ile,   "cuma  için  izin talebinde bulunan bütün cemaatlere (Köy veya şehir) izin verileceği" tamim  edilir.  Şu anda Türkiye'de;  milyonlarca  cuma  cemaati,   bu   izinle  namaz   kılmaktadır.   

        Zira Mustafa Kemal'in emri ile verilen bu izin, herhangi bir kesintiye (Siyasi iktidarlar  değinmesine  rağmen)   uğramamıştır.   Bazı  çevreler  gizli olarak:   "- Mustafa Kemal'in hilâfeti ilga ettiğini  ve  şer'i  kanunları yürürlükten kaldırdığını" beyan ederek, İslama inanmadığını iddia etmektedirler.   Fakat   aynı çevreler, O'nun  vermiş  olduğu  cuma   namazı   izniyle,   bu  ibadeti eda ettikleri   iddiasındadırlar.   Bu   çelişkilerini   yaygaralarla   bastırmak   için   (zira  samimi  olsalar; kendi içlerinden bir cum'a imamı seçerek, bu ibadeti etmeleri gerekir)  önüne  gelene  çamur  atmayı marifet zannediyorlar!..  Çünkü  dilleriyle  söylediklerini,   amelleri   yalanlıyor.   Bizim   ısrarla   söylediğimiz  şudur:  Amelde  Hanefi  mezhebini   taklid  eden   müslümanlar;  kendilerinden  olan  bir   ûlû'lemr'e   itaat etmek   durumundadırlar.  Eğer  bir  beldede;   hakim  olan   siyasi   otoritenin   izni  ile,  cuma  namazı kılıyorlarsa,  o   devletin  meşru   olduğunu   kabul   etmiş  olurlar.   Kat'iyyen  o  devlete   karşı   "- İslâmi mücadele   verdiklerini"   iddia   edemezler.   Eğer   içlerinden   bir   zümre;   biz   hem   bu   ameli   bu şekilde eda eder, hem de cihad ilân ederiz" derlerse, o zümreye yardım etmeleri' vacip olmaz. Aksine katılmamaları gerekir.   Eğer  cihad   ettiğini  ileri  süren  zümre  ;  kendi  içlerindenseçtikleri  cuma  imamının    arkasında  namaz  kılıyorlarsa,   o   zaman siyasi otoritenin mahiyetini  dikkate alırlar. Gerçekten o siyasi  otorite;  (Tıpkı Babrak Karmal  misalinde olduğu gibi)  kâfirlerin  emrinde  olup,  küfür ahkâmını  icra  ediyorsa,   cihad   hepsinin   üzerine   farz-ı ayn   hale  gelir"!..   Bizim fıkıh köşesinde ısrarla; "- Babrak Karmal ve O'nun  tayin  etmiş   olduğu   kimselerin   arkasında   cum'a   namazı  sahih olmaz"   dememizin   sebebi  budur.   Firaset   sahibi   mü'minler   (İslâm  topraklarını  istilâ  edenler;  ister müstevli   kâfirler   olsun,  ister  mürtedler  olsun)   kat'iyyen   onların   velayetini  (Yöneticiliğini, dostluğunu)   kabul   etmezler!..   Amelde   Şafii mezhebini  taklid   eden   müslümanlar   ise;   cihadı "hasen li  aynihi"   bilmek   ve   sürekli   mücadele   içinde   olmak   zorundadırlar.  Cuma   namazını;  hangi  halde olursa   olsun,   kırk  kişilik   cemaat   halinde oldukları  zaman  eda  ederler.   İmam-ı   Şafii  (rh.a.) göre; bir   İslâm  beldesi  (Darû'l İslâm)   kâfirlerin   veya   mürtedlerin   istilâsı   sonucu   Darû'l  harp olmaz. Çünkü  müslümanlardan   son   ferd   şehid   düşünceye  kadar;   müstevlilerle   (Kâfir  veya  mürted  olması önemli  değil)   cihad   etmek   farz-ı ayn'dır.   Son  müslüman  şehid  düşmediği  müddetçe;   "Darû'l  İslâm" vasfını   kaybetmez!..
          "- Efendim, fıkıh kitaplarında sultan tabiri geçtiği halde, ısrarla ûlû'lemr tabirini kullanıyor" şeklindeki  tenkidin önemli bir mahiyeti yok!..  Şöyle ki: "- Kelâmda asıl olan manayı hakikattir" mealindeki külli kaide, usûl kitaplarında yer alır. Malûm olduğu üzere Kur'an-ı Kerim'de: "- Ey iman edenler!. Allah'a itaat edin. Peygambere  ve  sizden  olan  emir  sahiplerine 
(Ulû'lemri minküm) de itaat edin.  Eğer bir şey  hakkında  ihtilâfa   düşerseniz  onu  Allah'a  ve   Peygambere  döndürün.  Eğer  Allah'a ve  ahiret  gününe  inanıyorsanız  (böyle yapın)  Bu hem hayırlı,  hem  netice  itibariyle  daha  güzeldir"  (8) hükmü  beyan  buyurulmuştur.   Burada mü'minlerin   kimlere  itaat  edeceği   beyan   edilirken   "Ülû'lemr" (Emir  sahibi)   kavramı  zikredilmiştir.   Ayrıca  "Ulû'lemri  minküm"   (Sizden  olan  ûlû'lemr'e  itaat  edin) ibaresi;   hem   müslümanların   ûlû'lemr'inin,   hem de kâfirlerin ûlû'lemr'i bulunabileceğini hatırlatmaktadır.     Mü'minlere   ise; kendilerinden olan  ûlû'lemr'e  itaat  etmeleri   emredilmiştir.   Yine Kur'an-ı   Kerim'de;   Hz. Davûd  (AS)'un   insanlar üzerine Halife tayin edildiği beyan edilmiştir. (9) Nitekim Saad süresindeki  ayette de:   "- İnnâ  ce'âlnake haliyfeten fi'1-ardı"  ibaresi  sarihtir. Resûl-i Ekrem (SAV) 'den   rivayet   edilen   hadisi   şeriflerde;   "İmam, ûlû'lemr ve Sultan" tabirleri geçer. Nitekim: "- Velisi olmayan kimsenin velisi sultandır" (10) veya "Cihadın efdali, zalim sultan katında hakikati söylemektir" (11) hadislerinde "Sultan" ve "Sultan-ı Câir" tabirleri yer almaktadır!.. Fukaha arasında da;   "Halife, Veliyyü'lemr, Ûlû'lemr, İmam ve Sultan" kelimeleri hep aynı mahiyeti izah için kullanılmıştır.  "İmamet-i Kübra" şeklinde kullananlar da olmuştur.   Hepsinin  ifade  ettiği  mahiyet  birdir. Mü'minlerin   neye   itaat   edeceklerini beyan eden   Ayet-i Kerime'de;   "Ûlû'lemr"   kelimesi  kullanıldığı için,   bunu tercih ediyorum. Ancak zaman zaman imam veya Veliyyü'lemr tabirlerini de kullanırım. Mü'minlerin   kendilerinden   olan   bir  emir sahibine (buna; ister Sultan, ister ûlû'lemr, ister devlet başkanı,  ister   halife  deyiniz) itaat etmeleri farzdır!.. Bu mahiyetteki bir tenkid; sahibinin, İslâmi ilimlerden   habersiz   olduğunun delilidir. Çünkü biraz ilmi olan bir kimse; "Ûlû'lemr" kavramının mahiyetini bilir. Kaldı ki; fıkıh kitaplarının kaleme alındığı dönemlerde "Sultan" kavramı yaygındır. "Saltanat" da; aynı kökten gelir.   Zalim   sultanların 'Sünnetteki ifadesiyle "Sultan-ı Cair") gerçekleştirmiş oldukları  zulüm;   mü'minlerin,   sultan   ve saltanat kelimelerine karşı tepkisini beraberinde getirmiştir.   Bu sebeblerle; Kur'an-ı Kerim'deki   ifadesiyle   "Ûlû'lemr"   kavramını kullanmayı uygun buluyorum.   Ancak herhangi bir eserden nakil yaparken, eserin orijinalinde sultan kavramı  yer  almışsa,  aynen   vermeye   gayret   ediyorum.   Kaldı ki;   o ibarede yer alan sultan kelimesini, "mü'minlerin ûlû'lemr'i" şeklinde terceme etmekte de, herhangi bir mahzur yoktur. Sonuç olarak;   İslâmi   hükümlerin   hakkı   ile   eda edilebilmesi   için   mü'minlerin kendilerinden olan bir ûlû'lemr'e,  İmam'a,   Sultan'a,   Halife'ye vs...)   itaat   etmeleri   gerekir.   Ûlû'lemr   imamet   meselesi  tâli bir   konu   değildir.   Çünkü   Akaid   kitaplarında  yer almıştır.   Yeryüzünün   her tarafında; şartlarına riayet  edilerek   cum'a   namazı   eda   edilebilir.   Küfür   ahkâmının   galip   olduğu   beldelerde;   mü'minler   kendi   içlerinden   bir   imam   seçerek,   bu   ibadeti   eda  edebilirler.  Kâfirlerin   reislerinin tayin   ettiği   (yani müstevlilerle  uzlaşan,   maaşla  kâfirlere   hizmet   eden)   kimselerin   arkasında   cuma namazı eda edilemez.   Bu mahiyet; amelde Hanefi mezhebini taklid eden  her mükellefte, şuur haline gelmelidir.

                                     K A Y N A K L A R

1) Kemalüddin  İbn-i Hümam -  Kitabû'l   Müsayere - İst: 1979 Çağrı Yay. Sh: 265.
(2) Geniş bilgi için/   İmam  S. Taftazari - Şerhûl Akaid - İst: 1980  Dergâh   yay. Sh: 320-327,
ayrıca   Muslihuddin   Mustafa  Kesteli-  Şerhi'l  Akaidi'l  Kesteli-İst. 1973  S.Bilici  Yay. Sh:121-182. Metn-i   Akaidi'l   Ömer  Nesefi - Sh: 12   (Kestelinin  sonunda),  Kemalüddin İbn-i Hümam - A.g.e. Sh: 264-266,   Ebû Muin  En  Nesefi   Bahrû'l   Kelâm  fi  Akaidi'l  Ehli'l   İslam-  Konya:1977  Rabıta  Yay.  Sh:178  vd. 
(3) Siracüddin  Ebu'l  Hafs  Ömer  El  Gaznevi  (Kariû'l Hidaye) - El Gurretü'l  Münife -Kahire: 1950 Sh: 168, ayrıca Ibn-i Hümam - Fethû'l Kadir - Beyrut: 1316 C: 4 Sh: 129.
(4) Sünen-i Ibn-i Mace - İst: 1401 C: l Sh: 343 Had. No: 1081. ayrıca  İbn-i Hümam- Fethû'l Kadir - C: l Sh: 412, İmam-ı Kasani - El Bedaiû's Senai - Beyrut: 1974.C: l Sh: 261

(Not: Kim tarafından hazırlandığı bilinmeyen bir teksirde; Bu hadise  dayanılarak  Ulû'lemr'in izninin şart olduğunu söylemenin helâl olmadığı"  iddia  edilmiştir.  Gerek  İmam-ı  Kasani,  gerek  İbn-i  Hümam;  İmam-ı Muhammed'in (rh.a.) itirazlara  cevap   verirken : "- Bu konuda  hadis  varid  olmuştur. "Velehû  imamûn  adilûn ev cairûn". hükmü   sarihtir.   Kıyas  yapmayız"   dediğini   kaydetmektedirler.  Mezhepte  müctehid olan (ve aynı zamanda   İmam-ı Şafii (rh.a.) gibi hadis sahasında  otorite   bir  kimsenin  hocası)  İmam-ı Muhammed; bu hadisle  amel ediyor.  Nevzuhûr   bazı kimseler ise   "Helâl değildir" iddiasında!  Biz  bu iddiayı  kesinlikle kabul   edemeyiz.)

(5) Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi Şerhû Gûreri'l Ahkam - ist: 1307 C: l S: 138.
(6) Abcii'l Latifi'z Zebidi - Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecred-i Sarih Tercemesi ve Şerhi
Ank: ty (DİB Yay C: 3 Sh: 47.
(7) Ebû Cafer El Hüseyni El Hullj - Muhtasarû'n Nafi - Tahran: 1402. Sh: 35, ayrıca  İmam Humeyni - Fetvalar - Tahran: 1403 C: l Sh: 266 vd. 
(8) En Nisa Sûresi: 59.
(9)   Es Sa'd Sûresi: 25.
(10) İmam-ı Merginani - El Hidaye Şerhû Bidayetin Mübtedi - Kahire: 1935 C: l Sh: 200.
(11) Muhyiddin-i Nevevi - Riyazus Salibin - Ank: 1970 DiE Yay. C: l Sh: 234 Had. oo: 192.
  (Yusuf  KERİMOĞLU)

Sayfa Başına  Dön  >>>