USULÜ FIKHIN TARiHÇESi
![]()
"Şer'î hükümlerin ilk mübelliği Resulü Ekrem (sallâllahü aleyhi vesellem) efendimizdir. Mazhar olduğu vahy ve ilham sayesinde dinî hükümleri ashabı kiramına tebliğ etmiş, kudsî hayatının dünyadaki son günlerine yakın .... âyeti kerimesi nazil olarak şeriati İslâmiyenin mertebei kemale erdiği kendisine tarafı ilahiden tebşir buyurulmuştu.
Resulü Ekrem Hazretleri vahyi ilahiye mazhar, bu cihetle dini İslam'ın bir şariî, bir muazzam naşiri olduğundan bütün dini hükümlere, delillere şüphe yok ki, muttali idi. Onun ulvî huzurundan feyz alan ashabı güzîn dahi şer'î delillerin, hükümlerin ledüniyyatına muttali, bu hususta yüksek bir lisan melekesini hâiz idiler. Eshabı kirama mülâki olup «tabiin» unvanını alan bir çok âlî zevat da zamanı saadete yakın bir asırda dünyaya gelmiş, eshabı güzinden ders almış, Arap lisanının dekayikine güzelce vâkıf bulunmuş oldukları cihetle onlar da şer'i şerifin delillerine, hükümlerine pek mükemmel âşinâ bulunuyorlardı. Binaenaleyh bunların bu feyizli zamanlarında fıkh ve usulü fıkh, bir ilim şeklinde bir takım kavait ve nazariyat ile mesailden müteşekkil müdeyyen bir hâlde değildi.
Tabiînin son zamanlarına doğru İslâm muhiti pek ziyade genişlenmeye başlamış, muhtelif ırklara mensup bir çok kavimler, İslâmiyet şerefini ihraz etmiş idi. Bunlar, Kur'an'ı mübinin havas ve mezayasına muttali olmak ihtiyacında idiler. Çünkü bu sayede dinî hükümlere bihakkın vâkıf olabileceklerdi, içtimaî hâdiseler günden güne artıyor, muhtelif cereyanlar yüz gösteriyor, bir çok meseleler hâl ve izaha muhtaç bulunuyordu.
İşte bu ilcaat neticesinde İslâm ulemasının harikulade mesaisi tecelli etmeğe başlamış, bir çok ilimler tedvin edilmiş, en başta olmak üzere hadis, fıkh, usulü fıkh ilimleri müdevven bir hâle gelmiştir.
Fukaha ve müçtehidîn namını alan ve yüksek zekâlarile, bilgilerile birer harikai kemalât unvanına bihakkın lâyık olan bir kısım İslâm âlimlerinin dinî ilimler sahasında gösterdikleri muvaffakiyetler her türlü tasavvurların fevkindedir.
Ahkâmı fıkhiyeyi kitaplara, kitapları bablara, babları fasıllara taksim ederek bunları tilmizlerine takrir ile zapt ettiren ilk zat, İmamı Âzam, Ebû Hanîfe (rahmetullahı aleyh) hazretleridir. Bu cihetle fıkhî mesaili ilim hâlinde ilk tedvin eden büyük üstad, İmamı Âzam ile onun pek kıymetli, dirayetli tilmizleridir.
Usulü fıkh ilminin bir kısım kaidelerini, menahicini, mesailini ilk tesis eden zat da İmamı Âzam'ın en yüksek tilmizi olan İmamı Ebû Yûsuf Hazretleridir. Şu kadar var ki bu ilme dair bir kitap telif etmemiştir. Bu ilme dair ilk kitap yazmak şerefi İmamı Şafiî (rahmetullahı aleyh) hazretlerine aittir.
Muahharan usulü fıkha dair pek büyük mufassal mücelledat vücuda getirilmiştir. Bu eserlerin bir kısmında en ziyade ilmi kelâm meseleleri üzerinde tatbikat yapılmış, aklî istidlal cihetine fazla temayül gösterilmiştir. Şafiî alimleri bu tarzı daha ziyade iltizam ettikleri için bu kısma (Mütekellimin ve Şafiiye mesleği) veya (Usul-ü Şafiiye) denilmiştir.
Usul kitaplarının diğer bir kısmında ise daha ziyade fıkhî -meseleler hakkında usul kaidelerinin tatbikatına ehemmiyet verilmiş, bu kaideler en ziyade nüketi fıkhiye üzerine bina kılınmıştır. Hanefî fukahası da bu kısmı daha ziyade iltizam ettiğinden bu tarza da (fukaha ve Hanefiyye mesleği) veya (Usulü Hanefiyye) adı verilmiştir.
Daha sonra bazı âlimler de bu iki tarzı cem ederek o veçhile usule dair kitaplar telif etmişlerdir.
Usulü Hanefiyye, Usulü Şafiiyyeye nazaran daha müşküldür. Fakat hukuku İslâmiyenin mükemmel surette anlaşılmasına daha elverişlidir." (Ö.Nasuhi Bilmen, "Hukukı İslamiyye ve Istılahatı Fıkhiyye" KAMUSU, C/1, sh:40-41.Bilmen Bas. ve Yay.1985.İst.)
FIKIH USÛLÜNÜN TARÎFİ, KONUSU VE TARiHÇESİ
Tarifi:
Fıkıh Usûlü
(Fıkhın kökleri = İslâm Hukuku Metodolojisi), bir izafet terkibi olup özel bir ilmin adıdır; fakat bu terkibin her parçası, ifade ettiği hakikatin bir parçasına delalet eder. Muzaf ve muzaf-i ileyh'den teşekkül eden bu terim, izafet esasından tamamen uzaklaşmış, sadece bir isimden ibaret olmuş değildir. Dolayısıyla bu terimin tarifini yaparken her iki parçasını ayrı ayrı tarif etmek mecburiyetindeyiz.Fıkıh (Fıkh) :
Bunun sözlük mânâsı, söz ve fiillerin amaçlarını kavrayacak şekilde keskin : derin anlayıştır. Şu âyet ve hadis'lerde geçen ve bu kökten türemiş olan kelimeler böyle bir anlamda kullanılmıştır: "And olsun ki biz, cehennem için de bir çok insan ve cin yarattık. Onların kalbleri vardır, ama anlamazlar; gözleri vardır, ama görmezler; kulakları vardır, ama işitmezler, işte bunlar hayvanlar gibi, hattâ daha da sapıktırlar, işte bunlar gafillerin ta kendileridir." (A'raf:179) "Bunlara ne oluyor ki hiç bir sözü anlamaya yanaşmıyorlar."(Nisa:78) "Allah, kime hayır murad ederse onu din'de fakih kılar." (Buhari; İlim,10-13)
İşte bu, fıkh'ın sözlük mânâsıdır. İstilahî mânâsı da, bu mânânın pek dışına çıkmaz; gerçi bir özellik taşır ve şöyle tarif edilebilir: Fıkıh, şer'î-amelî hükümleri, tafsîlî (ayrı ayrı) delillerine dayanarak bilmektir. Buna göre fıkıh ilminin konusu iki kısımdan ibarettir:
1) Şer'î-amelî hükümleri bilmek. Dolayısıyla Allah'ın birliğini, Peygamberlerin gönderilişim ve Tann'dan aldıklarını tebliğ etmeleri gerektiğini, âhiret gününü ve bu günle ilgili şeyleri bilmek gibi itikadı hükümler, Fıkh'm istilahî mânâsına dahil değildir.
2) Her hükmün tafsîlî delillerini bilmek. Meselâ; "Selem" (Para peşin mal veresiye olmak üzere yapılan alım satım akdine "Selem akdi" denilir. (Çev.) akdiyle bir satıştan söz edilirse, paranın akit zamanı teslim edilmesi gerekir diyebilmek için buna dair Kitab, Sünnet ve Sahabîlerin fetvalarından bir delil getirmek icab eder. Faizin azı da çoğu da haramdır deyince, buna dair de Kitab'tan bir delil zikretmek lazım gelir. Bu konuda ana paradan fazla olan herşey faizdir deniliyorsa, delil olarak; "Eğer tevbe ederseniz ana paranız sizindir, böylece hem haksızlık etmemiş, hem de haksızlığa uğramamış olursunuz." (Bakara:279) âyetini okumak gerekir. Haksız yere insanların mallarını yemenin haram olduğunu anlatan kimse; "Mallarınızı, aranızda haksız yere yemeyin..."(Nisa:29) âyetini sözüne eklemelidir. Demek ki fıkıh ilminin konusu, helal, haram, mekruh ve vâcib olma yönünden insanların işlerine ait hükümler ve bunların dayandığı delillerdir.
Usûl:
Bu kelime "asi"in çoğulu olup kök, temel ve esas anlamına gelir. İşte onun bu sözlük mânâsı ile istılahî mânâsı birbirine uygundur. Çünkü, usulcülere göre Fıkıh Usûlü, Fıkh'ın dayandığı temeldir. Bunun içindir ki Kemalüddin b. el-Hümam (öl.861 H.), "et-Tahrir fi UsûÜ'd-Din" adlı eserinde Fıkıh Usûlünü; "fıkhî hükümleri çıkarmaya ulaştıran kaideleri bilmedir." diye tanımlar. Bunun mânâsı şudur: Fıkıh usûlü, amelî hükümleri, tafsîlî delillerinden istinbat etmek için gereken metodları tanıtan kaideler ilmidir. Meselâ; emrin vücübu, nehyin de tahrîmi gerektiğini bize Fıkıh Usûlü öğretir. Fakih, vâcib olup olmama bakımından namazın hükmünü ortaya koyacağı zaman, "Namazı dosdoğru kılın..." (Nisa:102. En'am:72) âyetini okur. Zekât da böyledir.
Haccın hükmünü açıklamak istediği zaman Peygamber
(S.A)'in, "Allah, size haccı farz kıldı, haccediniz." (Nesai, Menasik,1, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c/VI. sh:422) hadisini ileri sürer. Keza, içkinin hükmünü tayin edeceği vakit, "Ey inananlar! îçki (hamr), kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir; bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz." (Maide:90) âyetini zikreder. Bu âyet-i kerimedeki "kaçının" sözü, yaklaşmayı yasaklamaktadır ki, bir şeyin haram oluşunu göstermek için bundan daha beliğ bir nehiy olamaz.İşte Fıkıh ile Fıkıh Usûlü arasında böyle bir fark vardır: Usûl, fakihin delillere dayanarak hüküm çıkarırken tutacağı yolu ve delilleri kuvvetine göre tertip ederek, Kur'an'ı Sünnet'ten, Sünnet'i kıyas ve doğrudan doğruya nassa dayanmayan diğer delillerden öne alınmasını açıklayan metodlardır. Fıkıh ise, bu metodlara bağlı kalınarak hükümlerin çıkarılmasıdır.
Fıkh'a nisbetle Fıkıh Usûlü, diğer felsefi ilimlere nisbetle Mantık ilmi gibidir. Mantık, akıl için terazi ve onu düşünürken hatâdan koruyan bir alettir. Başka bir misâl verelim: Arapça konuşmak ve bu dil ile okuyup yazmak için Nahiv (Nahv) ilmi, nasıl dili ve kalemi yanlışlardan koruyan bir ölçü ise, Fıkıh Usûlü de Fıkıh alanında fakîhi hatâdan koruyan ve hüküm çıkarırken yanılmasını önleyen bir kıstastır. Fakih, çıkardığı hükmün sağlam veya çürük olduğunu bu sayede anlayabilir. Tıpkı doğru bir cümle ile yanlış bir cümleyi Nahiv sayesinde, ilmî verilerden elde edilen bir burhan ile böyle elde edilmemiş olan bir burhanı Mantık sayesinde anladığımız gibi.
Fıkıh Usûlünün Konusu:
Fıkıh ile Fıkıh Usûlü arasındaki münasebet ve farkı açıklarken bunların konularını da belirtmiş olduk. Söylediğimiz gibi Fıkh'ın konusu, ayrı ayrı delilleriyle amelî hükümlerdir.
Fıkıh Usûlüne gelince; bu ilim, hüküm çıkarma (istinbat) metodunu konu arak ele alır. Her iki ilim, deliller üzerinde birleştiği halde birbirinden ayrıldığı yönler vardır. Fıkıh, cüz'î ve amelî hükümleri çıkarmak için delilleri ele alır ve belirttiğimiz gibi her delilin ifade ettiği hükmü tayin eder. Fıkıh Usûlü ise, delillerden çıkarma metodunu, delilerin hüccet olma bakımından derece ve durumları inceler. Kur'an'ın hüccet oluşunu, Sünnet'ten önce geldiğini ve Şeriatin aslını teşkil ettiğini, zanni ve kât'î delili, nass'ların zahirleri arasında bir çatışma olduğu gidilecek yolu gösteren metodu, çeşitli ibarelerin delalet derecelerini, hâss ve amm'ın mertebelerini açıklar. Daha sonra mükelleflere (şahıslara) geçer; vâcib-i yerine getirmesi, haramlardan sakınması, emir ve nehiylere riayeti derecesinde karşılık görmesi bakımından şer'i hükümlerin kimleri içine aldığını bildirir. Bundan sonra da Şeriatı bilmeme, yanılma, unutma gibi şahsiyete arız olan hallerin etkisini, şahsın sorumluluğunu azaltan veya ortadan kaldıran durumları tesbit eder.
Bu mülahazalarla deyebiliriz ki, fakîh'in doğru yoldan sapmaması için hüküm çıkarırken bağlı kalması lüzumlu olan metodla ilgili bütün hususlar Fıkıh Usûlü'nün konusuna dahildir. Delilleri tertib edip, kimlerin şer'î hükümlere muhatap olduğunu, bu delillerin icaplarıyla kimleri şümulüne aldığını, kimlerin hüküm çıkarma ehliyetine sahip olduğunu ve kimlerin bu ehliyete sahip olmadığını, nass'lardan hüküm çıkarmada fakihe yol gösteren dil kaidelerini, kıyas'ın esasını teşkil eden ve makîs-i aleyh (kendisine kıyas yapılan asi) ile makîs (kıyas konusu olan feri arasındaki birleştirici illetleri tesbit etme metodlarını bir disipline koyan ölçüleri bu ilim açıklar. Keza bu ilim, şer'an muteber olan maslahatları, kıyas'ın dayandığı veya hakkında nass bulunmayan konuda üzerine kıyas yapılacak özel bir nassı asıl kabul eden genel kaideleri gösterir. Sonra, kıyas'la çatıştığı zaman maslahatların yerini tayin eder ki, bu türlü maslahatlara kısaca "istihsan" adı verilmektedir. Daha sonra bu ilim, hükümleri bunların gayelerini, kısımlarını, ruhsat ve azimetleri anlatır. Bu sayılanların üstünde ayrıca Fıkıh Usûlü, hüküm çıkarırken fakihin bağlı kalması icabeden asıl metodu öğretir.
Bu ilim, Şeriatteki bütün delilleri Allah'a irca eder. Çünkü İslâm Dininde, bu dinin genel esasları icabı olarak, hakim bizzat Allah'tır. Bütün delilleri, Allah'ın hükmünü bilme vasıtasıdır. Kullarına O'nun emirlerini bildirdiği kitap Kur'andır. Sünnet de bu kitabın açıklayıcısıdır. Peygamber (S.A), hevâdan konuşmamıştır. Öteki delillerin hepsi bu iki kaynaktan doğmuştur.
Netice şudur ki, bu ilmin konusu; hakikatini, özellik ve çeşitlerini açıklama bakımından hüküm, hükmünün sâdır olduğunu gösteren deliller bakımından hâkim, hüküm ve tekliflere muhatap olma bakımından insan ve nihayet hüküm çıkarma vasıtası olması itibariyle ictihâd'dır.
Fıkıh Kaideleri ile Fıkıh Usûlü Arasındaki Fark:
Fıkıh Usûlü ile cüz'î hükümleri bir araya toplayan fıkıh kaideleri arasındaki farkı belirtmek icabeder. Bu kaidelere, muhtevası itibariyle İslâm Fıkhının genel nazariyeleri adı verilebilir. Nitekim 'Ma'hedü'ş Şeri'a (İslâm Hukuku Enstitüsü) da bu isimle okutulan bir ders vardır. Bazı araştırıcılar, bununla Fıkıh Usûlü arasındaki farkı anlayamamaktadırlar. Dolayısıyla buna işaret etmemiz gerekmektedir.
Yukarıda da anlattığımıza gibi, Fıkıh Usûlü, fakihin uyması lazım gelen
metodu açıklar ki, bu onun hüküm çıkarırken hataya düşmemesi için sarılması gereken bir kanundur. Fıkıh kaideleri ise, bir kaç hükmü birleştiren bir kıyas veya fıkhî bir kaide'de toplanabilen benzer hükümler kolleksiyonudur. Şeriate göre mülkiyet kaideleri, tazminat kaideleri, muhayyerlik kaideleri, fesih kaideleri, burada misal olarak zikredilebilir. Bunlar, cüz'î ve dağınık hükümlerin neticeleridir ki, meseleleri genişçe ele alan fakih, uğraşmış ve bunları, biraraya toplayıcı kaide veya nazariyeler yardımı ile birbirine bağlamıştır. Bu türlü çalışmalara misal olarak, Şa-fıîlerden İzzüddin b. Abdisselâm'ın "Kavâidu'ul-Ahkâm", Malikilerden el-Karâfi'nin "Envâru'l-Bürûk fi Envâi'I-Furûk", Hanefilerden İbn Nuceym'in "el-Eşbâh ve'n-Nezâir", yine Malikilerden İbn Cizzi (îbn Cüzey) Muhammed b. Abdillah b. Yahya'nın "el-Kavânînu'1-Fıkhıyye", Burhanüddin İbrahim b. Ali b. Ferhûn'un "Tabsıratu'l-Hukkâm", Hanbelî mezhebinin dağınık meselelerini biraraya toplayan İbn Receb'in "el-Kavâidu'1-Kübrâ" adlı eserleri burada anılabilir.Buna diyebiliriz ki, bu kaideleri okuyup incelemek bir fıkıh çalışmasıdır; fıkıh usûlü çalışması değildir. Bu kaideler, fıkhî hükümlerden birbirine benzeyen meseleleri biraraya toplama, birleştirme esasına dayanır. Bu itibarla Fıkhı; Usûl, furû' ve kavâid (kaideler) olarak birbirine bağlı üç dereceye ayırmak mümkündür. Usûl, fer'î fıkıh meselelerinin temelidir. Çeşitli fıkıh mecmuaları meydana gelince, furû'u ve dağınık meseleleri genel ve birleştirici kaideler altında toplamak mümkün olmuştur ki, bu kaidelere, fıkhî nazariyeler denilebilir.
Fıkıh Usûlünün Doğuşu:
Fıkıh Usûlü, fıkıh'la birlikte doğmuştur. Yalnız tedvin edilişi, Fıkıhtan sonradır. Fıkh'ın bulunduğu yerde, zaruri olarak istinbat metodu da bulunacaktır; ıstinbat metodu bulununca elbette Fıkıh Usûlü de bulunacaktır.
Fıkhi hükümler çıkarma (istinbat), Peygamber (S.A)'den sonra sahabîler çağında başladığına göre sahabîler arasında yer alan İbn Mes'ud, Ali b. Ebi Talib, Ömer b. el-Hattab gibi fakihler, herhalde hiçbir kayıt ve esasa bağlanmaksızın fikir beyan etmiyorlardı.
Meselâ; içki içenlerin cezası hakkında Hz. Ali; "însan içki içince hezeyanda bulunur, hezeyanda bulununca kazf (zina iftirası) eder, dolayısıyla ki içen kimseye kazf cezası gerekir" derken neticeye veya zerâyi' esasına göre
hüküm verme metodunu kullanmış oluyordu. Abdullah b. Mes'ud; "kocası ölen hamile bir kadının iddeti doğuma kadardır." diyor ve "Gebe olanların iddeti doğurmaları ile tamamlanır. (Talak:4) âyetini sözüne delil olarak getirdikten sonra, küçük Nisa Sûresinin büyük Nisa Sûresinden sonra indiğini ilave ediyor ve böylece Talak Suresinin Bakara Sûresinden sonra geldiğini anlatmak istiyordu. Bununla o, bir Fıkıh Usûlü kaidesine işaret ediyordu. Bu da, sonra gelen nassın, önce gelen nassı esfa veya tahsis etmesidir.İşte burada İbn Mes'ud, bir Fıkıh Usûlü esasına göre davranmıştır. Dolayısıyla sahabîlerin, her zaman açıklamasalar bile, ictihad'larında bu gibi metodlara dayandıklarını söylememiz icabeder.
Tabiîler çağına geçersek görürüz ki, yeni olayların artmasıyla ictihad alanı genişlemiş, Medine'de Said b. el-Müseyyib ve diğerleri, Irak'da Alkame ve İbrahim Naha'î gibi tabiîlerden bir grup kendisini fetva vermeye hasretmiştir. Bunlar, önlerinde Allah'ın kitabını, Peygamber (S.A)'in sünnetini ve sahabîlerin fetvalarını görüyorlardı. Onların kimisi, nass bulunmayan yerde maslahat, kimisi de kıyas metodunu kullanıyordu. Irak fakihlerinden İbrahim Naha'î ve emsalinin ileri sürdüğü fer'i meseleler, kıyasların illetlerini tesbite ve bunları bir disipline bağlama, bu illetleri diğer fer'î meselelere tatbik etmek cihetine yöneliyordu.
Bu çağda metodlar, öncesine nisbetle, açıklığa daha iyi kavuşuyor; fıkıh okulları birbirinden ayrıldıkça, her okulun istinbat metodları da daha belirgin hale geliyordu.
Tabiîler çağını geçip Müctehid imamlar devrine ulaşırsak, bu metodların tam bir açıklığa kavuştuğunu görürüz. Bu devirde istinbat kanunları, bu kanunların sınırları belli olmuş ve imamların dilinde açık ifadelerini bulmuştur. Sözgelimi; Ebu Hanife'nin kendi istinbat metodlarını tayin ederek Kitab, Sünnet ve Sahabîlerin icma' ettikleri fetvalara,. Sahabîler ihtilafa düştükleri takdirde, bunlardan tercih edeceği görüşe uyacağını, kendisi gibi birer insan oldukları için Tabiîlerin görüşüne her zaman uyamayacağını belirttiğini, belli metodları olan kıyas ve istihsanı kabul ettiğini görüyoruz. Hattâ talebesi Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybanî, Ebu Hanife için; "Talebeleri onunla kıyas konusunda münakaşa ederlerdi; o, istihsan yapıyorum deyince kimse kendisine yetişemezdi" derdi...
İmam Malik, "Medine' lilerin amelini hüccet sayarken, bunu kitab ve risalelerinde açıkça ileri sürerken, hadis rivayetlerindeki şartlarını ortaya koyarken, hadisleri mahir bir sarraf gibi eleştirirken, Kur'an'ın belirttiği hükme veya dînin kesin kaidelerine aykırı olan hadisleri reddederken açıkça bir Fıkıh Usûlü esasına göre hareket etmiştir. Meselâ; bu esasa uyarak, "Birinin kabına köpek batarsa (dilini sokarsa) o, bunu yedi kere yıkasın.." hadisini, hıyar-i meclisi ve ölmüş bir kimse namına sadaka verilebileceğini bildiren hadisleri reddetmiştir. İmam Ebu Yusuf da, "Kitabu'l-Harâc"ında ve Evza'î'nin "Siyer"ine yazdığı reddiyede açık bir metod takip etmiştir. Gerçi o da ictihad metodunu tedvin etmemiştir." (Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, Fıkıh Usulü, sh:19-24. Ankara-1990Terceme: Prof. Dr. A. Şener) A . AZİZ
![]()