USULÜ  FIKHIN  TARiHÇESi

    "Şer'î   hükümlerin   ilk mübelliği  Resulü Ekrem  (sallâllahü aleyhi vesellem) efendimizdir.  Mazhar  olduğu vahy  ve ilham sayesinde dinî hükümleri  ashabı  kiramına tebliğ  etmiş,  kudsî  hayatının   dünyadaki   son   günlerine yakın  .... âyeti   kerimesi   nazil   olarak   şeriati   İslâmiyenin   mertebei   kemale  erdiği  kendisine  tarafı  ilahiden  tebşir  buyurulmuştu.

    Resulü Ekrem Hazretleri   vahyi    ilahiye  mazhar,  bu  cihetle  dini  İslam'ın   bir  şariî,  bir  muazzam  naşiri  olduğundan   bütün  dini  hükümlere,  delillere   şüphe   yok ki, muttali  idi.   Onun   ulvî huzurundan feyz alan ashabı güzîn dahi şer'î delillerin, hükümlerin   ledüniyyatına  muttali,   bu   hususta   yüksek   bir   lisan   melekesini hâiz idiler.   Eshabı   kirama   mülâki   olup   «tabiin»  unvanını  alan bir çok âlî zevat da zamanı   saadete yakın bir asırda dünyaya gelmiş, eshabı güzinden ders almış, Arap lisanının   dekayikine güzelce vâkıf bulunmuş oldukları cihetle onlar da şer'i şerifin delillerine, hükümlerine pek mükemmel  âşinâ   bulunuyorlardı.   Binaenaleyh   bunların   bu  feyizli  zamanlarında   fıkh   ve usulü fıkh, bir ilim şeklinde bir takım kavait ve nazariyat   ile   mesailden   müteşekkil   müdeyyen   bir   hâlde   değildi.

     Tabiînin son zamanlarına doğru İslâm muhiti pek ziyade genişlenmeye başlamış, muhtelif   ırklara mensup bir çok kavimler,  İslâmiyet şerefini ihraz etmiş idi. Bunlar, Kur'an'ı   mübinin   havas   ve  mezayasına   muttali   olmak   ihtiyacında   idiler.  Çünkü bu   sayede  dinî   hükümlere   bihakkın  vâkıf   olabileceklerdi,   içtimaî  hâdiseler günden güne  artıyor,  muhtelif   cereyanlar   yüz   gösteriyor, bir çok meseleler hâl ve izaha muhtaç  bulunuyordu.

  İşte  bu  ilcaat   neticesinde   İslâm   ulemasının harikulade mesaisi tecelli etmeğe başlamış,   bir çok ilimler tedvin edilmiş, en başta olmak üzere hadis, fıkh, usulü fıkh ilimleri   müdevven   bir   hâle   gelmiştir.

     Fukaha   ve   müçtehidîn   namını   alan ve yüksek   zekâlarile,   bilgilerile   birer  harikai kemalât unvanına bihakkın lâyık olan bir kısım İslâm âlimlerinin dinî ilimler sahasında   gösterdikleri   muvaffakiyetler   her   türlü   tasavvurların   fevkindedir.

    Ahkâmı fıkhiyeyi kitaplara, kitapları bablara, babları fasıllara taksim ederek bunları tilmizlerine takrir ile zapt ettiren ilk zat, İmamı Âzam, Ebû Hanîfe (rahmetullahı aleyh) hazretleridir.   Bu cihetle fıkhî mesaili ilim hâlinde ilk tedvin eden büyük üstad, İmamı Âzam  ile   onun   pek   kıymetli,   dirayetli   tilmizleridir.

    Usulü fıkh ilminin   bir   kısım kaidelerini, menahicini, mesailini ilk tesis eden zat da İmamı  Âzam'ın   en   yüksek   tilmizi   olan   İmamı  Ebû  Yûsuf  Hazretleridir. Şu kadar var ki bu ilme dair   bir   kitap   telif   etmemiştir. Bu ilme dair ilk kitap yazmak şerefi İmamı  Şafiî  (rahmetullahı aleyh)  hazretlerine  aittir.

      Muahharan   usulü   fıkha   dair   pek   büyük  mufassal mücelledat vücuda getirilmiştir.   Bu   eserlerin   bir   kısmında en ziyade ilmi kelâm meseleleri üzerinde tatbikat   yapılmış,   aklî   istidlal   cihetine   fazla   temayül    gösterilmiştir. Şafiî alimleri bu   tarzı   daha   ziyade   iltizam   ettikleri   için bu kısma (Mütekellimin ve Şafiiye mesleği)   veya   (Usul-ü   Şafiiye)  denilmiştir.

    Usul   kitaplarının diğer bir kısmında ise daha ziyade   fıkhî -meseleler hakkında usul kaidelerinin   tatbikatına   ehemmiyet   verilmiş, bu kaideler en ziyade nüketi fıkhiye üzerine   bina   kılınmıştır.   Hanefî   fukahası da  bu   kısmı   daha  ziyade  iltizam ettiğinden bu tarza da (fukaha ve Hanefiyye mesleği) veya (Usulü Hanefiyye) adı verilmiştir.

   Daha sonra bazı âlimler de bu iki tarzı cem ederek o veçhile usule dair kitaplar telif etmişlerdir.

Usulü Hanefiyye, Usulü Şafiiyyeye   nazaran   daha   müşküldür. Fakat hukuku İslâmiyenin   mükemmel   surette   anlaşılmasına   daha   elverişlidir." (Ö.Nasuhi  Bilmen, "Hukukı  İslamiyye  ve  Istılahatı  Fıkhiyye"  KAMUSU, C/1,  sh:40-41.Bilmen  Bas.  ve  Yay.1985.İst.)

                    FIKIH  USÛLÜNÜN  TARÎFİ, KONUSU  VE  TARiHÇESİ

    Tarifi:

   Fıkıh Usûlü (Fıkhın kökleri = İslâm Hukuku Metodolojisi), bir izafet terkibi olup özel bir ilmin adıdır;  fakat bu terkibin her parçası, ifade ettiği hakikatin bir parçasına delalet eder. Muzaf ve muzaf-i ileyh'den  teşekkül   eden   bu  terim, izafet esasından tamamen uzaklaşmış, sadece bir isimden   ibaret   olmuş  değildir.   Dolayısıyla   bu   terimin   tarifini   yaparken   her   iki  parçasını ayrı   ayrı   tarif   etmek   mecburiyetindeyiz.

       Fıkıh (Fıkh) :

     Bunun   sözlük   mânâsı,   söz   ve   fiillerin   amaçlarını kavrayacak şekilde keskin : derin anlayıştır.   Şu âyet ve hadis'lerde geçen ve bu kökten türemiş olan kelimeler böyle bir anlamda kullanılmıştır:   "And olsun ki biz, cehennem için de bir çok insan ve cin yarattık. Onların kalbleri vardır, ama anlamazlar; gözleri vardır, ama görmezler; kulakları vardır, ama işitmezler, işte bunlar hayvanlar gibi, hattâ daha da sapıktırlar, işte bunlar gafillerin ta kendileridir." (A'raf:179)   "Bunlara ne oluyor ki hiç bir sözü anlamaya  yanaşmıyorlar."(Nisa:78)   "Allah, kime hayır murad ederse onu din'de  fakih  kılar." (Buhari; İlim,10-13)

        İşte bu, fıkh'ın sözlük mânâsıdır.  İstilahî mânâsı da, bu mânânın pek dışına çıkmaz; gerçi bir özellik taşır ve şöyle tarif edilebilir: Fıkıh, şer'î-amelî hükümleri, tafsîlî (ayrı ayrı) delillerine dayanarak   bilmektir.   Buna   göre   fıkıh   ilminin   konusu   iki   kısımdan   ibarettir:

    1) Şer'î-amelî hükümleri bilmek. Dolayısıyla Allah'ın birliğini, Peygamberlerin gönderilişim ve Tann'dan aldıklarını tebliğ etmeleri gerektiğini, âhiret gününü ve bu günle ilgili şeyleri bilmek gibi itikadı hükümler, Fıkh'm istilahî mânâsına dahil değildir.

     2) Her hükmün tafsîlî delillerini bilmek. Meselâ; "Selem"  (Para peşin mal veresiye olmak üzere yapılan alım satım akdine "Selem akdi" denilir. (Çev.)  akdiyle  bir satıştan söz edilirse, paranın  akit   zamanı   teslim   edilmesi   gerekir diyebilmek için buna dair Kitab, Sünnet ve Sahabîlerin   fetvalarından   bir   delil   getirmek icab eder.  Faizin azı da çoğu da haramdır deyince, buna   dair de Kitab'tan bir delil zikretmek lazım gelir. Bu konuda ana paradan fazla olan herşey faizdir  deniliyorsa,   delil olarak; "Eğer  tevbe  ederseniz  ana  paranız  sizindir,  böylece hem haksızlık etmemiş, hem de haksızlığa uğramamış olursunuz." (Bakara:279)   âyetini   okumak  gerekir.    Haksız   yere   insanların   mallarını   yemenin   haram olduğunu anlatan kimse; "Mallarınızı, aranızda haksız yere yemeyin..."(Nisa:29)   âyetini   sözüne   eklemelidir.  Demek ki fıkıh   ilminin   konusu,   helal,   haram, mekruh ve vâcib olma yönünden insanların işlerine ait hükümler   ve   bunların   dayandığı   delillerdir.

       Usûl:

     Bu kelime "asi"in çoğulu  olup   kök,   temel   ve   esas   anlamına  gelir. İşte onun bu sözlük mânâsı   ile   istılahî   mânâsı   birbirine uygundur.   Çünkü, usulcülere göre Fıkıh Usûlü, Fıkh'ın dayandığı  temeldir.   Bunun  içindir ki   Kemalüddin b. el-Hümam (öl.861 H.), "et-Tahrir fi UsûÜ'd-Din" adlı   eserinde   Fıkıh Usûlünü;   "fıkhî   hükümleri   çıkarmaya   ulaştıran  kaideleri  bilmedir." diye  tanımlar.   Bunun   mânâsı   şudur: Fıkıh usûlü, amelî hükümleri, tafsîlî delillerinden istinbat etmek için gereken metodları tanıtan kaideler ilmidir. Meselâ; emrin vücübu, nehyin de tahrîmi gerektiğini  bize   Fıkıh   Usûlü öğretir.   Fakih, vâcib olup olmama bakımından namazın hükmünü ortaya   koyacağı zaman, "Namazı dosdoğru kılın..." (Nisa:102. En'am:72)    âyetini okur. Zekât da böyledir.  

        Haccın   hükmünü   açıklamak   istediği   zaman   Peygamber  (S.A)'in, "Allah, size haccı farz kıldı, haccediniz." (Nesai, Menasik,1, Ahmed b. Hanbel,  Müsned, c/VI.  sh:422)   hadisini   ileri sürer.  Keza,   içkinin   hükmünü   tayin   edeceği vakit, "Ey inananlar! îçki (hamr), kumar, putlar ve fal   okları   şüphesiz şeytan işi pisliklerdir; bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz." (Maide:90)   âyetini  zikreder.   Bu   âyet-i  kerimedeki   "kaçının"  sözü,  yaklaşmayı   yasaklamaktadır ki, bir şeyin   haram   oluşunu   göstermek   için   bundan   daha   beliğ   bir   nehiy   olamaz.

         İşte   Fıkıh  ile   Fıkıh   Usûlü   arasında   böyle   bir  fark vardır: Usûl, fakihin delillere dayanarak hüküm çıkarırken tutacağı yolu ve delilleri kuvvetine göre tertip ederek, Kur'an'ı Sünnet'ten, Sünnet'i  kıyas   ve   doğrudan doğruya nassa dayanmayan diğer delillerden öne alınmasını   açıklayan   metodlardır.   Fıkıh ise, bu metodlara bağlı kalınarak hükümlerin çıkarılmasıdır.

        Fıkh'a   nisbetle   Fıkıh  Usûlü,   diğer   felsefi   ilimlere   nisbetle   Mantık   ilmi   gibidir.  Mantık, akıl   için  terazi  ve  onu   düşünürken   hatâdan   koruyan   bir alettir. Başka bir misâl verelim: Arapça   konuşmak ve bu dil ile okuyup yazmak için Nahiv (Nahv) ilmi, nasıl dili ve kalemi yanlışlardan   koruyan   bir  ölçü  ise,   Fıkıh Usûlü  de Fıkıh alanında fakîhi hatâdan koruyan ve hüküm çıkarırken yanılmasını önleyen bir kıstastır.   Fakih,  çıkardığı  hükmün sağlam veya çürük olduğunu  bu  sayede  anlayabilir.   Tıpkı   doğru   bir  cümle  ile  yanlış  bir   cümleyi   Nahiv sayesinde,   ilmî   verilerden   elde  edilen   bir burhan ile böyle elde edilmemiş olan bir burhanı Mantık  sayesinde  anladığımız  gibi.

           Fıkıh Usûlünün Konusu:

          Fıkıh ile Fıkıh  Usûlü   arasındaki münasebet ve farkı açıklarken bunların konularını da belirtmiş   olduk.   Söylediğimiz   gibi   Fıkh'ın   konusu,   ayrı   ayrı   delilleriyle   amelî   hükümlerdir.

            Fıkıh Usûlüne   gelince; bu ilim,   hüküm   çıkarma (istinbat)  metodunu konu   arak ele alır. Her iki ilim, deliller üzerinde birleştiği halde birbirinden ayrıldığı   yönler   vardır.   Fıkıh, cüz'î ve amelî   hükümleri   çıkarmak  için   delilleri  ele  alır  ve  belirttiğimiz   gibi her delilin ifade ettiği hükmü   tayin   eder.   Fıkıh Usûlü ise, delillerden çıkarma metodunu,  delilerin hüccet olma bakımından   derece  ve   durumları  inceler.   Kur'an'ın   hüccet   oluşunu,   Sünnet'ten   önce   geldiğini   ve  Şeriatin aslını   teşkil   ettiğini,   zanni   ve   kât'î   delili,   nass'ların   zahirleri   arasında bir   çatışma   olduğu   gidilecek   yolu   gösteren   metodu,   çeşitli   ibarelerin delalet derecelerini, hâss   ve  amm'ın   mertebelerini   açıklar.   Daha   sonra  mükelleflere (şahıslara) geçer; vâcib-i yerine   getirmesi,   haramlardan   sakınması,   emir   ve   nehiylere   riayeti   derecesinde  karşılık görmesi   bakımından   şer'i hükümlerin kimleri içine aldığını bildirir. Bundan sonra da Şeriatı bilmeme,   yanılma,   unutma   gibi şahsiyete   arız   olan   hallerin etkisini, şahsın sorumluluğunu azaltan   veya   ortadan   kaldıran   durumları   tesbit   eder.

        Bu   mülahazalarla   deyebiliriz   ki,   fakîh'in doğru yoldan sapmaması için hüküm çıkarırken bağlı   kalması   lüzumlu   olan metodla ilgili bütün hususlar Fıkıh Usûlü'nün konusuna dahildir. Delilleri tertib edip,   kimlerin   şer'î   hükümlere   muhatap   olduğunu,   bu delillerin icaplarıyla kimleri   şümulüne   aldığını, kimlerin hüküm çıkarma ehliyetine sahip olduğunu ve kimlerin bu ehliyete   sahip   olmadığını,   nass'lardan   hüküm çıkarmada fakihe yol gösteren dil kaidelerini, kıyas'ın   esasını   teşkil   eden   ve makîs-i aleyh (kendisine kıyas yapılan asi) ile makîs (kıyas konusu   olan   feri   arasındaki   birleştirici   illetleri tesbit etme metodlarını bir disipline koyan ölçüleri bu ilim açıklar.   Keza bu ilim, şer'an muteber olan maslahatları, kıyas'ın dayandığı veya hakkında nass bulunmayan konuda üzerine kıyas yapılacak özel bir nassı asıl kabul eden genel kaideleri gösterir. Sonra, kıyas'la çatıştığı zaman maslahatların yerini tayin eder ki, bu türlü maslahatlara   kısaca   "istihsan" adı verilmektedir.  Daha sonra bu ilim, hükümleri bunların gayelerini, kısımlarını, ruhsat ve azimetleri anlatır.   Bu sayılanların üstünde ayrıca Fıkıh Usûlü, hüküm   çıkarırken   fakihin   bağlı   kalması   icabeden   asıl   metodu   öğretir.

    Bu ilim, Şeriatteki  bütün   delilleri   Allah'a   irca eder. Çünkü İslâm Dininde, bu dinin genel esasları icabı olarak, hakim bizzat Allah'tır. Bütün delilleri, Allah'ın hükmünü bilme vasıtasıdır. Kullarına   O'nun   emirlerini bildirdiği kitap Kur'andır. Sünnet de bu kitabın açıklayıcısıdır. Peygamber   (S.A),   hevâdan   konuşmamıştır.   Öteki   delillerin   hepsi   bu  iki kaynaktan doğmuştur.

        Netice şudur ki, bu ilmin konusu; hakikatini, özellik ve çeşitlerini açıklama bakımından hüküm, hükmünün sâdır olduğunu gösteren deliller bakımından hâkim, hüküm ve tekliflere muhatap olma bakımından   insan   ve   nihayet   hüküm   çıkarma   vasıtası   olması   itibariyle   ictihâd'dır.

        Fıkıh Kaideleri ile Fıkıh Usûlü Arasındaki Fark:

      Fıkıh Usûlü   ile   cüz'î   hükümleri   bir   araya   toplayan   fıkıh kaideleri arasındaki farkı belirtmek   icabeder. Bu kaidelere, muhtevası itibariyle İslâm Fıkhının genel nazariyeleri adı verilebilir.   Nitekim   'Ma'hedü'ş Şeri'a   (İslâm  Hukuku  Enstitüsü)  da bu isimle okutulan bir ders vardır.   Bazı  araştırıcılar,  bununla  Fıkıh  Usûlü  arasındaki   farkı   anlayamamaktadırlar. Dolayısıyla   buna  işaret   etmemiz  gerekmektedir.

      Yukarıda   da  anlattığımıza  gibi,   Fıkıh Usûlü, fakihin   uyması   lazım   gelen  metodu  açıklar  ki,  bu  onun  hüküm  çıkarırken  hataya   düşmemesi  için  sarılması  gereken bir kanundur. Fıkıh kaideleri ise, bir kaç  hükmü  birleştiren bir kıyas veya fıkhî bir kaide'de toplanabilen benzer hükümler  kolleksiyonudur.  Şeriate göre mülkiyet kaideleri, tazminat kaideleri, muhayyerlik kaideleri, fesih kaideleri, burada misal olarak zikredilebilir. Bunlar, cüz'î ve dağınık hükümlerin neticeleridir ki, meseleleri genişçe ele alan   fakih,   uğraşmış  ve bunları,  biraraya   toplayıcı kaide veya   nazariyeler  yardımı ile birbirine bağlamıştır.   Bu  türlü   çalışmalara   misal   olarak, Şa-fıîlerden   İzzüddin b. Abdisselâm'ın "Kavâidu'ul-Ahkâm", Malikilerden el-Karâfi'nin "Envâru'l-Bürûk fi Envâi'I-Furûk",   Hanefilerden   İbn Nuceym'in "el-Eşbâh ve'n-Nezâir",   yine   Malikilerden İbn   Cizzi (îbn Cüzey)   Muhammed   b. Abdillah b. Yahya'nın  "el-Kavânînu'1-Fıkhıyye", Burhanüddin İbrahim b. Ali b. Ferhûn'un "Tabsıratu'l-Hukkâm",  Hanbelî mezhebinin dağınık meselelerini   biraraya   toplayan   İbn   Receb'in   "el-Kavâidu'1-Kübrâ" adlı eserleri burada anılabilir.

    Buna diyebiliriz ki, bu kaideleri okuyup incelemek bir fıkıh çalışmasıdır; fıkıh usûlü çalışması değildir.  Bu   kaideler,   fıkhî  hükümlerden birbirine benzeyen meseleleri  biraraya toplama, birleştirme  esasına   dayanır.   Bu   itibarla   Fıkhı; Usûl,   furû'  ve   kavâid   (kaideler) olarak birbirine   bağlı   üç dereceye ayırmak mümkündür.   Usûl,   fer'î   fıkıh   meselelerinin temelidir. Çeşitli   fıkıh   mecmuaları   meydana gelince, furû'u ve dağınık meseleleri genel ve birleştirici kaideler   altında   toplamak   mümkün   olmuştur ki,   bu   kaidelere,   fıkhî    nazariyeler  denilebilir.

     Fıkıh Usûlünün Doğuşu:

    Fıkıh Usûlü, fıkıh'la  birlikte   doğmuştur.   Yalnız   tedvin edilişi, Fıkıhtan sonradır. Fıkh'ın bulunduğu yerde, zaruri olarak istinbat metodu da bulunacaktır; ıstinbat metodu bulununca elbette Fıkıh Usûlü de   bulunacaktır.

      Fıkhi   hükümler  çıkarma  (istinbat), Peygamber (S.A)'den   sonra   sahabîler   çağında  başladığına göre sahabîler arasında yer alan İbn Mes'ud, Ali b. Ebi Talib, Ömer b. el-Hattab gibi fakihler, herhalde hiçbir kayıt ve esasa bağlanmaksızın fikir beyan etmiyorlardı.

    Meselâ; içki içenlerin  cezası   hakkında   Hz.  Ali;   "însan   içki   içince   hezeyanda   bulunur, hezeyanda bulununca   kazf   (zina iftirası)  eder,   dolayısıyla ki içen kimseye kazf cezası gerekir" derken neticeye   veya   zerâyi'   esasına   göre  hüküm   verme metodunu kullanmış oluyordu. Abdullah b. Mes'ud; "kocası ölen hamile bir kadının iddeti doğuma kadardır." diyor  ve  "Gebe olanların   iddeti  doğurmaları   ile  tamamlanır. (Talak:4 âyetini  sözüne  delil  olarak  getirdikten sonra,  küçük   Nisa  Sûresinin   büyük Nisa Sûresinden  sonra   indiğini   ilave ediyor ve böylece Talak Suresinin  Bakara  Sûresinden   sonra   geldiğini   anlatmak istiyordu. Bununla o, bir Fıkıh Usûlü kaidesine işaret ediyordu. Bu da, sonra gelen nassın, önce gelen nassı esfa veya tahsis etmesidir.  

       İşte burada  İbn  Mes'ud,   bir   Fıkıh Usûlü   esasına   göre   davranmıştır. Dolayısıyla sahabîlerin, her   zaman açıklamasalar bile, ictihad'larında bu gibi metodlara dayandıklarını söylememiz   icabeder.  

        Tabiîler   çağına   geçersek   görürüz ki,   yeni  olayların artmasıyla ictihad alanı   genişlemiş,   Medine'de   Said b. el-Müseyyib   ve   diğerleri, Irak'da Alkame ve İbrahim Naha'î  gibi  tabiîlerden bir grup kendisini   fetva   vermeye  hasretmiştir.   Bunlar,   önlerinde   Allah'ın   kitabını,   Peygamber (S.A)'in  sünnetini  ve  sahabîlerin   fetvalarını   görüyorlardı.  Onların kimisi,   nass   bulunmayan   yerde  maslahat, kimisi de kıyas metodunu kullanıyordu. Irak fakihlerinden   İbrahim   Naha'î   ve   emsalinin   ileri   sürdüğü   fer'i   meseleler,   kıyasların   illetlerini   tesbite   ve   bunları   bir   disipline   bağlama,   bu   illetleri  diğer   fer'î   meselelere   tatbik etmek cihetine  yöneliyordu.

     Bu  çağda  metodlar,  öncesine  nisbetle,  açıklığa  daha  iyi  kavuşuyor;  fıkıh  okulları    birbirinden ayrıldıkça,  her   okulun   istinbat   metodları da daha belirgin hale geliyordu.

      Tabiîler çağını   geçip   Müctehid  imamlar   devrine ulaşırsak, bu metodların tam bir açıklığa kavuştuğunu   görürüz.   Bu   devirde istinbat kanunları, bu kanunların sınırları belli olmuş ve imamların  dilinde açık ifadelerini bulmuştur.   Sözgelimi; Ebu Hanife'nin kendi istinbat metodlarını tayin ederek Kitab, Sünnet ve Sahabîlerin icma' ettikleri fetvalara,. Sahabîler ihtilafa düştükleri takdirde,  bunlardan   tercih   edeceği görüşe uyacağını, kendisi gibi birer insan oldukları için Tabiîlerin   görüşüne her zaman uyamayacağını belirttiğini, belli metodları olan kıyas ve istihsanı kabul ettiğini görüyoruz.   Hattâ talebesi   Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybanî, Ebu Hanife için; "Talebeleri onunla kıyas konusunda münakaşa ederlerdi; o, istihsan yapıyorum deyince kimse kendisine yetişemezdi" derdi...

     İmam  Malik,   "Medine' lilerin   amelini   hüccet   sayarken, bunu kitab ve risalelerinde açıkça ileri sürerken, hadis rivayetlerindeki şartlarını ortaya koyarken, hadisleri mahir bir sarraf gibi eleştirirken,   Kur'an'ın belirttiği hükme veya dînin kesin kaidelerine aykırı olan hadisleri reddederken   açıkça bir Fıkıh Usûlü esasına göre hareket etmiştir. Meselâ; bu esasa uyarak, "Birinin  kabına  köpek  batarsa (dilini sokarsa) o, bunu  yedi   kere   yıkasın.." hadisini, hıyar-i meclisi  ve  ölmüş   bir   kimse   namına sadaka verilebileceğini   bildiren  hadisleri  reddetmiştir.   İmam Ebu Yusuf da,   "Kitabu'l-Harâc"ında  ve  Evza'î'nin   "Siyer"ine   yazdığı   reddiyede   açık bir metod takip   etmiştir.   Gerçi  o  da   ictihad   metodunu   tedvin   etmemiştir."  (Prof. Dr. Muhammed  Ebu  Zehra,  Fıkıh  Usulü,  sh:19-24.  Ankara-1990Terceme: Prof. Dr. A. Şener)    A .  AZİZ