KADINLARA CUMA NAMAZI FARZ MI?
![]()
Bu soruya sağlıklı cevap verilebilmesi için Cuma namazının tarihi arka planının yani nasıl ve hangi şartlarda farz kılındığının iyi tesbit edilmesi gerekir. Ma'lûm olduğu üzere Kur'an-ı Kerim diğer namazlarda olduğu gibi Cuma namazı hususunda da herhangi bir ayrıntıya yer vermemekte onu mutlak ve umûmi olarak farz kılmaktadır. Bu sebeple Cuma namazıyla ilgili ayrıntıların temelini Resûl-i Ekrem (sav)'den rivayet edilen sahih hadisler ve fiili sünnet teşkil etmektedir. Diğer bir ifadeyle Cuma namazı konusunda söylenecek son söz, Resûl-i Ekrem (sav)'in bu husustaki sözleri ve tatbikatına ait olacaktır.
Zira Cumanın farziyyetini ifade eden âyet Cuma namazını ilk kez farz kılarak değil, hicretten önce, Allah tarafından tayin edilmiş bir şârî olarak, Resûl-i Ekrem (sav) tarafından meşru kılınan bir uygulamanın farziyyetini tasdik ve teyit edici olarak gelmiştir. Cuma ayetlerinin nüzul ortamını yada tarihi arka planını oluşturan hadiselerin temeline indiğimizde bunun, Cuma ezanı okunduğu zaman sahabeden bazı kimselerin ticâret ve benzeri işlerle meşgul olarak hutbeye gitmekte ağır davranmaları: hattâ bizzat Cuma âyetlerinin.(1) işaretiyle sabit olduğu gibi hutbe esnasında dağılıp gitmeleri olduğunu görürüz.
Bu hususta rivayet edilen sahih haberlerden de anlaşılacağı gibi Resûl-i Ekrem (sav) Mekke'den Medine'ye hicret etmeden ve henüz Cuma âyetleri nâzil olmadan önce kendisinin yazılı emirleriyle sahabe Medine'de Cuma namazını kılıyorlardı. Nitekim Dârakutnî'nin Muğire b. Abdirrahmân'dan rivayetine göre İbn Abbas bu hususu şu şekilde haber vermektedir: Resûl-i Ekrem (sav) hicret etmeden önce Cuma namazına izin verdi. Fakat kendisi Mekke'de iken Cuma kılmaya muktedir değildi. Bu sebeple Mus'ab b. Umeyr'e mektup yazarak: "Yahudilerin Zebûru aşikâre okudukları güne bakın!... Siz de kadınlarınızı ve çocuklarınız toplayın, iki rekat namazla Allah'a yaklaşın' buyurdu. (2)
Bu haberden açıkça anlaşılacağı üzere henüz Cuma ayeti inmeden önce Cuma namazı Peygamber tarafından meşru kılınmış ve Medine'de Cuma namazı kılınmaya devam ediyordu. Halbuki Cuma ayeti İbn-ü Yesâr hariç bütün ulemânın ittifakıyla medineye hicretten sonra nazil olmuştur. (3)
Hicretin ilk günlerinde, ilim ve idrak bakımından hepsi aynı seviyede olmadıkları için meselenin ehemmiyyetini kavrayamayan kimi sahâbîler, hakkında henüz âyet inmediğinden farz olmadığını zannederek kimileri de şiddetli ihtiyacın şevkiyle alış verişle meşgul olarak Cuma hutbesine iştirakte ağır hareket ediyorlardı. Dolayısıyla Cuma âyetleri nazil olarak Resûl-i Ekrem (sav)'in namaz ve hutbeye ilişkin meşruiyyetini tasdik etmiş ve tıpkı namaz gibi hutbeyi dinlemenin de farz olduğuna dikkatleri çekmiştir. Şayet bu konuda daha önce ayet inmiş olsaydı, İslam için her şeyini feda eden sahabenin böyle davranması ve Resûl-i Ekrem (sav) hutbe irade ederken mescitten dağılıp gitmeleri düşünülemezdi.
Cuma namazıyla ilgili âyetler üzerinde biraz düşünülecek olursa, orada bu konuda ipucu olacak nitelikte şu üç husus dikkati çekmektedir:
"Birincisi, o gün namaz için ezan okunmaktadır.
İkincisi, Cuma gününe mahsusen bir namaz, kılınmaktadır.
Üçüncüsü ve en önemlisi Cuma günü namaza çağrı yapılmasıyla ilgili olarak ilk kez emir veriliyormuş gibi bir ifade kullanılmamıştır. Bilakis siyak ve sibaktan anlaşılmaktadır ki, namaza çağrı ve Cuma gününe mahsusen namaz daha önceden îfade edile gelmektedir. Ancak yanlış olan müslümanların Cuma günü namaza çağrıldıkları zaman gevşek davranmaları ve alışverişlerine devam etmeleriydi. Bu sebeple Allahû Teâla (cc) bu âyeti müslümanların Cuma namazı ve Cuma hutbesinin önemini kavramaları ve bunun farz olduğunu idrak ederek ezan okunurken vaktinde camiye gitmeleri için inzal etmiştir. Bu üç husus üzerinde derinlemesine düşünüldüğü zaman Resûl-i Ekrem (sav)'in emirlerinin Kur'an'da belirtilmemiş olsa bile Kur'an'da belirtilmiş gibi itaati gerektirdiği gerçeğini ortaya koyar. Zira bu âyet sadece Resûl-i Ekrem (sav)'in bu uygulamasının önemini vurgulamakta ve hassaten hutbe üzerine dikkatleri tevcih etmektedir. Bu gerçek, 'şer'î hükümler sadece Kur'an'da beyan edilmiştir'diyen cahillerin yalnızca sünneti değil, aynı zamanda Kur'an'ı da inkâr etmiş olduğunun açık bir delilidir.(4)
Günümüzde kendi akli ölçülerine uymayan hadisleri reddeden Yaşar Nuri Öztürk. Sabri Hizmetli, Salih Akdemir ve benzeri bazı profesörler, hitabının umûmî oluşuna bakarak Cuma ayetinin kadın erkek herkese, Cuma namazını farz kıldığı ve bu farzı erkeklere tahsis edecek herhangi bir delil bulunmadığı iddiasını gündeme getirmektedirler. İşlerine geldiği zaman en zayıf rivayetleri dahi delil olarak kullanmaktan çekinmeyen bu insanlar adeta bu husustaki sahih hadisleri görmezlikten gelerek üzerine sünger çekmeye çalışıyorlar. Bu tezi ilk defa gündeme getiren Yaşar Nuri bu hususta şöyle diyor: "Hitap bütün mü'minlere olduğuna göre kadınların da Cuma namazı kılmaları farz' dır. Elbetteki zorlayıcı sebeblerin vücut vereceği istisnai durumlar olabilir. Ancak kadınların Cuma kılmamalarını prensip haline getirip Allah'ın emrini erkeklere özgüleyerek kadınları bu hayati ve ilahi aktivitenin dışına itmek Kur'an'ın ruhuna aykırıdır. Kadınların Cumaya iştirakleri diğer namazları kılmalarından çok daha önemli nimet ve bereketlerin doğmasına yol açacaktır. "(5)
Bu, tamamen asılsız bir iddiadır. Bütün hadis imamları tarafından sahih kabul edilen Tarık b. Şihab hadisi ile bu hadisin söylemleştirdiği Peygamber ve raşid halifeler devrindeki teamül, bu iddianın ne kadar tutarsız ve mesnedsiz bulunan her müslüman üzerine Allah'ın bir hakkı olup farzdır. Ancak bundan başkasının mülkiyeti altında bulunan köle, kadın, çocuk ve hastalar müstesna" (6) buyurmuştur.
İlimden nasibi olan her insanın kabul edeceği gibi. Peygamberin vazifesi; Kur'an'ı tebliğ, umûmî hükmünü tahsis, mutlakını takyid ve mücmel olan âyetlerini beyan etmektir. Cuma ile ilgili ayetin hitabının umimi (genel) ve mücmel olduğu ise, gün gibi ortadadır. Bu münasebetle Resûl-i Ekrem (sav): "Mülk edinilmiş-köle, kadın, çocuk ve hastalar müstesna" buyurarak Cuma âyetinin umûmî hükmünü sınırlandırıp mücmelini beyan etmiştir.
Peygamber ve Raşid Halifeler devrindeki teamül ile bu teamülü destekleyerek söylem haline getiren söz konusu Tarık b. Şihâb hadisi ile onu destekleyen daha başka hadisler olmasaydı, o zaman böyle bir iddiaya belki hak verebilirdik. Ancak bu durumda Yaşar Nuri Öztürk ve haleflerinin iddia ettiği gibi sadece kadınlar değil, âyetin umûmî hitabına göre kadın olsun erkek olsun, hür olsun, köle olsun, hasta olsun, sağlıklı olsun, çocuk olsun, erişkin olsun, iman vasfını taşıyan herkese Cuma namazının farz olması gerekirdi. Hatta bu namaz için cemaat de şart olmayıp diğer namazlar gibi münferiden eda edilebilmesi için hiç bir engel söz konusu olmazdı. Çünkü buna ayette her hangi bir işaret mevcut değildir. Bütün bu saydıklarımız ise inananlara altından kalkamayacakları bir teklif olurdu. Halbuki şeriatta "teklîf-i mâ la yutak" yâni insanlara güçlerinin yetmeyeceği şeylerin teklif edilmesi caiz değildir. Görüldüğü gibi sünneti ve sahih hadisleri bay-pass yaptığınız zaman, Kur'ânı doğru olarak anlamak ve onun özüne uygun olarak amel etmek mümkün olamaz.
Cadde ve kaldırımları dolduran sosyete bozuntusu, başı boş ve sorumsuz kadınlar dışında dînine bağlı, eşine ve çocuklarına sâdık, namazında niyazında olan kadınların kaçta kaçı bu günkü şartlarda her Cuma günü çoluk çocuğunu ve evinin işlerini bir kenara bırakarak, kapılarına kilit vurup camiye koşarak gönül rahatlığı içerisinde ve geride bıraktıklarından emin bir halde baştan sona kadar hutbeyi dinlemeye ve cemaatle beraber bu namazı eda etmeye tahammül edebilir? Evet, böyle bir uygulama pratikte ne derece mümkün olabilir?! Allah ve Resulünün kolaylaştırdığı bir işi, feminizm akımına kapılarak zorlaştırmaya çalışmanın anlamı nedir? Sonra Müslüman hanımlar bu hususta kendi hallerinden tamamen memnundurlar. Kur'an'ın hükümleri karşısında erkeklerle eşitleme çabasına düşülen papatya hanımların kaç tanesinin namaz veya Cuma namazı diye bir sorunu bulunuyor?! Sonra iddia edildiği gibi Cuma namazı ve diğer hususlarda erkeklerle aynı hükümlere tabî tutulmuş olsalar, onlar düşmanlıklarından vaz geçip İslâmdan razı mı olacaklar ki?
Diyelim ki, özellikle Yaşar Nuri Öztürk'ün iddia ettiği gibi, Cuma namazı kadınlara farzdır, ama, "zorlayıcı sebeblerin vücut verdiği istisnaî durumlarda" onların bu namaza gitmemelerine müsaade edilebilir. Bu istisnaî durumların sınırını kime ve hangi ölçüye göre tesbit edeceğiz? Kur'an ve sünnette böyle bir kıstas olmadığına göre bunun şer'î dayanağı ne olacak? Toplumsal hayatın imkân ve ihtiyaçları, buna bağlı olarak da zorlayıcı faktörler farklı farklı olacağına göre azamî ve asgarî sınırı nasıl tesbit edeceğiz? Acaba dindeki bu denli bir keyfiliğe ne zamandan beri müsaade ediliyor?
Kur'an'ın gayesini herkesten daha ziyâde bilen, onu kendisinin ve ashabının şahsında hayata aktaran Allah Resulü, kadınları bu namazdan istisna etmiş, onları cuma namazına katılmaya mecbur etmemiş, ancak bu namaza katılan kadınları da ondan menetmemiştir. Daha açık bir ifadeyle âyetin umûmî hitabının, mükellefiyet planında kadınları içine almadığını, ancak gücü yeten ve kendiliğinden bu namaza katılma imkânına sahip olan kadınların ise, bu namaza katılmalarının yasak olmadığını beyan etmiştir. Asrı saadette yaşayan sahâbî kadınlar da Cuma namazına katılıp katılmama konusunda bu serbesti içerisinde hareket etmişlerdir. Buna göre Cuma namazına katılmak tamamen imkân ve fırsatlar dahilinde kadınların tercihine bırakılmış bir uygulamadır. Değilse, kadınları Allah tarafından farz kılınmış bir ibâdet olmadığı halde, bayram namazlarına katılmaya zorlayan Peygamber, onları, âyetle farz kılınan Cuma namazına da mecbur eder, bu da tıpkı diğeri gibi ümmetin tamamından gizli kalamazdı. Nitekim bütün hadis kitapları Resûl-i Ekrem (sav)'in, hayızlı kadınlar da dahil sahâbî kadınların tamamını bayram namazlarına katılmaya çağırdığını rivayet ederler.
Kütübü Sitte müelliflerinin Ümmü Atıyye (ra)'dan rivayet ettiği şu haber bunun en açık delilidir: Ümmü Atıyye şöyle demiştir: "Bize, Resûlüllah Ramazan ve Kurban bayramlarında genç kızlarla hayızlı kadınları ve evinin bir köşesine çekilerek perdesi altında gizlenen hanımları namazgaha çıkarmamızı emretti. "Ama hayızlı kadınlar namazgahtan biraz uzak durur, hayırda ve müslümanların dualarında hazır bulunurlar; dedi. Ben: "Ya Resulallah! bazan birimizin örtüsü bulunuyor dedim. Resûlüllah: "Ona din kardeşi kendi cilbablarından birini giydiriversin, buyurdu. (7)
Şayet Y. Nuri Öztürk ve halefi olan profların iddia ettikleri gibi, âyetin umûmî hitabından kadınlar çıkarılmamış olsaydı, hayızlı kadınlara ve evinin köşesinde perdesi altında gizlenen bakire kızlara varıncaya kadar bütün kadınları Bayram namazlarına katılmaya mecbur eden Peygamber, onları Cuma namazına çıkmaya mecbur etmez miydi? Yoksa Peygamber onları Cuma namazına çıkmakla sorumlu tuttu da, diğerinin aksine bu durum, âlimiyle, ümmi-siyle ümmetin tamamından gizli mi kaldı? Herhalde böyle bir iddia akıllara durgunluk verir. Dahası müsteşriklere bile rahmet okutur!..
Daha önce okuduğum bir makalesinde (8) "...Târih içinde bütün Tevhid erlerinin parmak bastığı bu gerçeği saklamak için, uydurma hadis sözündeki "uydurma" kelimesini yutarak "hadis ve sünnete karşı çıkılıyor" şeklinde yalanlar düzüle dursun." diyerek hadisi ve sünneti inkar ettiğini gizlemeye çalışan Öztürk, hadisi ve sünneti inkâr etmiyorsa, kadınlara Cuma namazının farz olmadığını söyleyen ve bütün Tevhid erlerinin sahih saydığı Târik b. Şihâb hadisi ile bu hadis'in söylemleştirdiği Peygamber ve Raşit Halifeler devrindeki teamül ve tatbikata rağmen böyle bir tezi nasıl ortaya atabilir? Yoksa ona göre bu hadise sahih diyenler Tevhid erleri değil midir?!
Ancak İslam anlayışı ümmetinkinden farklı olduğu zamanında mevcut olan kadınlarla ilgili teamül ve tatbikat dura dura böyle bir tezi ortaya atamaz. Şayet böyle bir ölçüsü yoksa, o zaman burada iki ihtimal karşımıza çıkıyor:
Birincisi: Unvanı ne olursa olsun, Yaşar Nuri Öztürk branşının dışında kaldığı için Peygamber'in sünnetini araştırmacı bir ilim adamı düzeyinde ve sağlam kaynaklara dayalı olarak bilmiyor. Bu konuda bildikleri ancak bir ilahiyatçının sahip olduğu genel kültür düzeyinde kalıyor. Bu doğrudur ve en bariz delili de burada izah ettiğimiz hususlarla birlikte 'Kur'andaki İslâm' adlı eserindeki sünnet patentli ezan tamamıdır ki biz onun bu ve daha başka sapmalarına "Devlet, siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı" (9) adlı eserimizde ayrıntılı olarak cevap vermiş bulunuyoruz.
Yaşar Nuri Öztürk, adı geçen eserinde kendi aklına göre Cuma günü mescidin içinde ve hatibin huzurunda okunan ezanın ses tonunu ve ölçüsünü ortaya koyuyor ve bu ölçünün dışındaki ezan şeklinin sünnete aykırı olduğunu ifade ediyor. Peygamber zamanınd Cuma günü mescidin içide ve hatibin huzurunda ikinci bir ezan okuma adeti olmadığına göre, bu tanımı yaparken kimin hangi sünnetini baz alıyor, dolayısıyla da ona uymayanı sünnete aykırı sayıyor acaba? Bu iki tesbiti gösteriyor ki sayın Öztürk, sünnet hakkında tahkike dayalı yeterli bilgiden yoksun olduğundan kadınlara takındığı bu ricid tavrının temelinde yatan gerçek budur. Yoksa iyi bildiği hadis ve sünnetleri inkâr etmesini anlayamayız. Şu halde sayın Öztürk ve onun gibi düşünenlerin sünnet konusunda iyi bir araştırma yapmaları yada bu sahada sahip oldukları kültür düzeyinde temkinli olmaları daha-doğru olur.
İkincisi: Mutezile gibi aklı nakilden öne geçirerek Peygamber'in ve sünnetinin teşrîdeki yerini inkar ediyor, ancak toplum baskısını gözardı edemediği için de takıyye yapıyor. Kanaatimize göre bu ihtimal de doğrudur. Zira sayın Öztürk, sahih kaynaklara dayalı olarak sünneti yeterince tanımıyor. Bu sebeple de Peygamber'in ve sünnetinin teşrîî değerini kabul etmiyor. Sayın Öztürk'ün, kendisiyle ilgili bu tesbitlerimizi de aleyhinde düzülen yalanlar zincirine ekleyeceğini düşünmüyoruz. Zira bu defa takıyye prensibine sığınarak bunları inkar etmesi mümkün değildir. Çünkü elimizde kendisine ait te'vili mümkün olmayan belgeler mevcuttur.
Meselâ
"Kur'ân'ın Temel Kavramları"
adlı eserinde Resûl-i Ekrem (sav)'in teşri'deki yeri hakkında aynen şöyle
diyor: "Ancak şu nokta kesindir ki Hz. Resulün din adına müstakil olarak hüküm
koyma yetkisi yoktur. Zira, dinin olursa olsun, nebinin yaptığı, vahye yorum
getirmek ve onu örneklerle insan hayatına kazandırmaktır. Nebinin bağımsız hüküm
koyma yetkisi, yâni haram kılma ve helal kılma yetkisi yoktur. O tebliğ eder ve
tebliğ ettiğini örneklerle yaşar."(10)
Bu tarife göre Peygamber, hâşâ! sadece
bir postacı gibidir. Kur'an'ı nakletmekten başka hiç bir rolü yoktur.!
Resûl-i Ekrem (sav)'in yasama, yâni helal ve haram kılma yetkisine burada
değinme imkanımız olmadığı için yazarın bu sapmalarına ayrıca burada cevap
vermeye ihtiyaç duymuyor, sadece Allahû Teâla (cc)'nın şu ayetini hatırlatmakla
yetiniyoruz: "O peygamber onlara iyiliği emreder, kendilerini kötülükten meneder;
onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar.".(11)
Resûl-i Ekrem (sav)'in hadislerine bakış açısını ise Süleyman Ateş'ten aktardığı şu cümlelerle ortaya koyar: "O'nun bıraktığı Allah'ın kitabıdır. Zâten gerek Kur'an vasıtasıyla, gerek kendi sözleriyle O, dâima kendisinin, kendisine, vahyedilene tâbi olduğunu söylemiş ve vahiyden ayrı olarak kendi sözlerine bir değer vermemiştir(!). Hayatında yanıldığını anladığı hükümlerinden dönmüş: "Siz dünyanızı benden iyi bilirsiniz." demiştir. Böyle iken kendi sözlerini ve hareketlerini, Allah'ın Kitabından ayrı bir kaynak olarak bıraktığını söylemiş olması mâkul değildir. Çünkü o bilirdi ki insan davranışları, bulunulan ortama, yaşanılan zamana göre değişir. Bir yerde bir davranışı gösteren aynı insan başka yerde başka davranış gösterebilir, insan davranışları dondurulamaz. O halde insanlar için değişmeyecek, çağlar boyunca uygulanacak genel prensipler gerekir ki, işte bunlar, ilâhî vahiy ile ona bildirilen Allah sözleri, yâni Kur'an-ı Kerimdir..."(12)
Görüldüğü gibi sayın Y. Nuri Öztürk ve aynı zamanda bu cümlelerin asıl sahibi Süleyman Ateş, Allah'ın Resulünü kendileri gibi alelade bir insan olarak görmekte dolayısıyla da onun sözlerinin uyulacak bir ölçü olduğunu reddetmektedirler. Keza Resûl-i Ekrem (sav)'in her biri tamamen farklı konu ve maksatlar için söylenmiş ifadelerinin aralarını "Sofistik Yöntem" lerle kaynak yaparak yine onun hadisleri aleyhine delil olarak kullanmaktadırlar. Ama yaşantılarına uygun düşen ya da sıkıştıkları her yer ve zeminde Resûl-i Ekrem (sav)'in hadislerinden işlerine geleni kullanmaktan da çekinmiyorlar, işte bu da bizim onlar hakkındaki kanaatimizi haklı çıkarmaktadır. Yani sayın Öztürk ve onun gibi düşünenler, Resûl-i Ekrem (sav)'in ve sünnetinin teşri'deki değerini sağlam Islami kaynaklara dayalı olarak bilmiyorlar. Peygamber ve sünnetinin teşrîî değeri adına bildikleri ne varsa, hepsi müsteşriklerin ve onların izinden yürüyen A. Emin, M.Ebû Reyye, Fazlurrahman ve benzeri gibi sünnet ve hadis inkarcılarının görüşlerinden ibarettir. Bu sebeple selefleri gibi hadisleri dinde hüccret saymıyarak kendi kafalarına göre takılmaya çalışıyorlar.!
Keşke sayın Öztürk, bu konudaki rijid tavrını ve Resûl-i Ekrem (sav)'in teşrî'deki yerine çevirdiği keskin kılıcını, kendilerine yakın gördükleri için "Çağdaş, aydın ve gerçek din âlimi" yaftalarıyla öven ve yerden göğe merdiven dayayarak ilmini ululayan laik çevrelerin, TV. programlarında konuyla ilgili görüşlerini sorduklarında müslüman olanların hükmünü çok iyi bildiği "laiklik" ve benzeri konulara da çevirebilse ve onların karşısında kıvırmasa! O zaman kimliğini ve niyetinin ne olduğunu bir nebze olsun müslümanlar da anlamış olurlardı.
Evci, sayın Öztürk ve onun gibi düşünen sayın Sabri Hizmetli, Salih Akdemir ve daha başka aydınlarımız Cuma namazının kimlere farz olduğu ve onun iman vasfını taşıyan herkes tarafından kılınması gerektiği konusunda samimi iseler, önce müslümanların bu namazı hakkıyla eda etmelerine fırsat vermeyen laik çevreleri bu konuda duyarlı olmaya çağırsın ve onlarla mücadele etsinler. Hatta Peygamberin sünneti ve onun izinden yürüyen ulemayı dışlayacaklarına kalemlerini bir kez olsun "laikliği"; din, vicdan ve ibadet hürriyetini temin eden bir düstur gibi pazarlayan, Yahudî ve Hrıstiyanların dini inanç ve geleneklerine göre kutsal sayılan ve husûsî ibadet günleri olan Cumartesi ve Pazarı hafta tatili; Hrıstiyanların Noel'ini yılbaşı tatili kabul edip müslüman halka dayatan, ama müslümanların özel ibadet günü ve haftalık bayramı olan Cuma gününün öğle tatilini bu namazı eda edecek şekilde ayarlamayı meclis gündeminden kovan ve Laikliklerinin temeline dinamit koyma kabul eden çevrelere çevirsinler de o zaman kendilerinin izinden yürünecek ve görüşlerine itimat edilecek kimseler olup olmadıklarına bakalım! Çünkü taşıdıkları titr'leri kendilerine onlar verdiler. Bu sebeple de sözlerine itibar ederler(!), sanırız.
Bilindiği gibi müslümanlara her fırsatta özgürlük ve insan hakları dersi vermeye çalışan laik çevreler yetmiş yıldan beri hrıstiyanların dînî gün ve bayramı kabul edilen Noeli yılbaşı adı altında resmi tatil kabul ederek o günde bütün kurum ve kuruluşlarını tatil etmekte ve yine Hrıristiyan ve Yahudi milletleri memnun etme düşüncesiyle onların Cumartesi ve Pazar tatillerini aynen uygulamaktadırlar. Aslında Hristiyan ve Yahudilerle bütünleşme ve dost olma çabalarıyla benimsenen gelenek, görenek ve uygulamalar sadece bunlar değil şüphesiz. Ancak konumuz daha başka meseleleri içine alamayacak kadar sınırlı olduğu için bu hususları zikretmekle yetiniyoruz.
Malûm olduğu gibi Ayasofyada dansa izin verirken ibadete izin vermeyen çağdaş ve hürriyetçi kafalar(!) Müslümanların Cuma'sı sözkonusu olunca laikliklerinin temeli sarsılıyor. Ama Hristiyanların aynı statüdeki Pazar, Yahudilerin Cumartesileri tam gün tatil kabul edilirken laiklik konusundaki hassasiyetlerine zarar gelmiyor. Asılları bozulmuş bile olsa Hrıstiyanlık ve Yahudilikte birer ilâhî kökenli din olduğuna ve hafta tatillerimiz bu iki dine mensup olan milletlerin dini günleri olduğuna göre neden bunlar Laikliğe aykırı sayılmıyor? Acaba Laiklik Hristiyanlık mıdır?
Yoksa Yahudilik mi? Veya bu iki dinin bir sentezi mi oluyor?!
İşte müslüman aydınlar, müslüman toplumun dini ihtiyaç ve sorunlarına cevap üreteceklerse gelsinler birlikte bu sorulara cevap arayalım. Müslüman halkı yıllardır yüreğinden yaralayan onları her Cuma günü geldiğinde ya dini vecibelerini yada işlerini tercih etmek zorunda bırakan ve bu sebeple de müslüman halk ile devlet arasındaki gerilimi her seferinde biraz daha artıran bu çifte standartlılığın ve despotça uygulamaların kaldırılması için mücadele edelim. O zaman bu halk da kendilerine itimat etsin, sözlerini kaale alsın. Kariyer putundan korktukları için bunu yapmaya yürekleri yoksa, bin beşyüz sene sonra kalkıp da kadınlara da cuma farzdır safsatasıyla, "vurun abalıya" mantığından hareket ederek müsteşriklerden aldıkları paslarla Peygamberi ve ulemâyı çalımlamaya ve İslâmın kalesine gol atmaya çalışmaktan vazgeçsinler.
Kaldı ki İslâm dini kadınları cuma namazına gelmekten men etmiş değildir. Cuma namazı farz olmamasına rağmen, kadınların bu namaza iştirak etmeleri, şer'an meşru kabul edilmiştir. O halde dileyen kadınlar mescide gelerek imamla birlikte bu namazı eda ederlerse caiz olup üzerlerinden öğle namazının farzı sakıt olur. Zira kendilerine Cuma namazının farz olmaması, onu eda etmelerinin haram olması ma'nâsına gelmez. Bir şeyin farz olmaması ayrı bir şey, haram olması ayrı bir şeydir. Burada sadece teklif kaldırılmış ve bu alan kadınlar için mübahlık alanı içinde bırakılmıştır. Diğer bir ifadeyle kadınlar bu teklifin dışında tutulmuşlardı. Fakat isteyerek katılmalarına her hangi bir yasak getirilmemiştir. Nitekim Şafiî ulemâsından Imam Nevevî, Ibnü'l Münzîr ve daha başka âlimler; "Kadınların, mescide giderek imamla beraber Cuma namazını kıldıkları takdirde bunun caiz olduğuna dâir icmâ bulunduğunu nakletmektedirler. Zira Resûl-i Ekrem (sav)'in mescidinde kadınların erkek saflarının gerisinde durarak Peygamber'in arkasında Cuma namazı kıldıklarını ifade eden birçok sahih ve meşhur haber sabittir." (13)
Keza hanefi alimlerinden îmam Serahsi bu hususta şöyle der: "Kadınlar Resûl-i Ekrem (sav) ile beraber Cuma namazı kılarlardı. Kendilerine sadece koku sürünmemiş olmadıkça çıkmayınız, denilirdi" şeklinde rivayet edilen Hasan-ı Basrî hadisine binâen yolcu kadın köle ve hastalar Cuma namazına gelir de onu eda ederlerse caiz olur. Zira namaza gelme farzının kendilerinden kaldırılmış olması, namazdaki bir hususilikten dolayı değil, bir zarar veya meşakkat (görülmesi ihtimalin)'den ötürüdür. Bu münasebetle söz konusu zarar veya meşakkati üstlenirlerse onlar da erkeklerle beraber edasına iştirak ederler." (14)
(1) Cuma Suresi:10.
(2) İbnü Hacer el-Askalâni, Telhîsû'l-Habîr, 4/517.
(3) Bkz İbnû Hacer, Fethu'1-bârî 8/ 510;
(4) Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur'an, 6/ 272-273
(5) Yaşar Nuri, Öztürk, Kur'andaki İslâm, Sh:515.
(6) İbnû Ebî Şeybe, Musannef, 2/ 18; Ebu Davud, Sünen, 1/280 Darakutni, Sünen, 2/3; Beyhakî,
Sûnen-ül-Kübrâ, 3/283 Hakim, Müstedrek, 1/425; İbnû, Hacer, Telhis, 4/483 İbnû Hacer, Hadis
sahihtir, demiştir.
(7) İbnü Hacer, Fethu'l-Bârî, 2/ 537-544 Nevevi, Şerh-i Sahih-i Müslim, 6/428-430
(8) Bkz: İktibas Dergisi. Eylül 1992 Sayısı
(9) Bkz: Recep Çetintaş. Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı. Kayseri. 1995. Sh:63-91-
Sh:128-138. Sh:158-166. Yazarın adı geçen makalesini ve, bu husustaki bütün görüşlerini adı geçen
kitabımızda bütün teferruatıyla ele alarak gerekli cevabı vermiş bulunuyoruz.
(10) Yaşar Nuri Öztürk, Kur'an'ın Temel Kavranıları, Sh:505
(11) A'raf suresi, ayet,157
(12) Yaşar Nuri Öztürk, A.g.e. Sh:504
(13) İmam Nevevi, A.g.e. 4/484
(14) Serahsî. Mebsut, 2/22-23. (Misak Mecmuası, Sayı: 59, sh:38-45) A.AZİZ
![]()