KAMERİ AYLARIN TESBİTİ (III)
Sabırla zaman mefhumu içerisinde her şey daha güzel ve daha net olarak anlaşılabilir. Meselâ Ramazan Bayramı münasebetiyle bir basın toplantısı düzenleyen Tayyat Altıkulaç, bu sefer daha iyi anlaşılmış oldu. Yani aşırı derecede laik zihniyetti bir kişi olduğu bütün çıplaklığıyla meydana çıktı. Aksi takdirde, Suudi Arabistan'da iki şahidin şehadetiyle sübut bulan rü'yet-i hilâli çiğniyerek Bayram gününde oruç tutabilir miydi? Fakat maalesef... Orada bayram günü bile oruç tutabilmiştir. Çünkü bağlı bulunduğu laik düzende bayram ile oruç ölçüsü rü'yet değil, hesaptır, takvimdir. Oysaki hilâl, Suudi Arabistan'da şahitler tarafından görülürken hesaba göre daha görülmesi imkân dahilinde değildi. Bu sebeple laik reis iki şahidin şehadetine değil, yine hesaba, yine takvime, yine rasada uymuştur.
Bir zihniyete sadakat ve bağlılık ancak bu kadar olabilir. Doğrusu! Sayın Reis düzene sadakatini gösteredursun, biz gelelim mes'elemize: Şimdi reisin, Suudi Arabistan'da bayram günü orucunu bozmaması, İslâm şeriati açısından ele alındığı zaman dört mezheple son derece ters düşmesi hemen görülür. Her ne kadar laik düzene uyuyorsa da. Çünkü üç mezhebe - Hanefi, Hanbeli, Malikiye-göre hilâl meselesinde hesaba hiç yer verilmemiştir.
Geriye Şafii mezhebi kalıyor: O mezhepte de eğer hesapla rü'yet çatışırsa, meselâ bir taraftan iki adil, şahit, hilâli gördük dese öbür taraftan da hesapçılar hayır hesap düsturlarına göre bu gece hilâli görmek mümkün değildir diye iddia ederlerse Şafii ulemalarınca mutlak surette adil şahitlerin şahitliği tercih edilir. Hesapçıların sözüne hiç itibar edilmez. Şafii ulemalarından yalnız Süpki', «Bu surette hesap tercih edilir» demişse de alimler tarafından gereken cevabı almıştır. Demek iki şahit şehadette bulunduktan sonra artık hesap mesap hepsi çöp tenekesine atılır. Hiç bir değeri kalmaz. Zira Hz. Peygamber, şahitliği kesin bir inanç gibi kabul etmektedir.
Kendisini hatalı yoldan kurtarmak gayesiyle bu mevzuda sayın Reise samimi bir tavsiyem olacaktır: Her ne kadar kendisi Arapça yazılmış eserlerden istifade edemiyorsa da yüksek din kurulunda bilenler var. Sayın Reis onların yardımıyla lütfen şafii ulemalarından Remli'nin Fetava adlı eserine ve aynı zamanda İbnu Abidin Haşiyesinin ikinci cildinin 92, sahifesine baksın ve haklılığımızı gözleriyle görsün. Doğrusu ülkemizde görünürde en yüksek dini makamı işgal eden bir zatın hiç İslâmi bilmiyormuş gibi konuşması müslüman halkımızı cidden üzmekte, hatta rencide etmektedir.
HESAPÇILAR VE EHLİYET MESELESİ
Reis, İbnül Baz isteğimi yerine getirmedi, diye ondan yakınmaktadır. Fakat biz Suudi Arabistanın umumi müftisi hükmünde olan Sayın İbnülbazı yerden göğe kadar haklı görmekteyiz. Zira niyet birinci gece iki adil şahidin şehadetiyle sübut bulduktan ve yetkili makamlar tarafından da ilan edildikten sonra artık ikinci bir heyetin ikinci gece hilâli görüp görmemesi, seran ve dinen hiç bir şeyi değiştiremez. Çünkü İslâmi hüküm kesinleşmiş ve bitmiştir. İşte bunun içindir ki, İslâm şeriatını çok iyi bilen Sayın İbnülbaz, fuzuli ve lüzumsuz şeylerle uğraşmak istememiştir.
Bundan dolayı İbnülbaz'ı tebrik ederiz.
Bir de onun gibi yetkili bir zat hesapçıların sözüyle amel edilmez şeklindeki konuşması oldukça yerindedir. Gerçekten Hesapçılar fasık ve facir kişilerdir. Onlardan kaç kişi namaz kılıp Oruç tutar?... İbnül Baz burada da kazanmıştır.
Şimdi sıra Reisin basın toplantısında sarfettiği bazı sözlere geliyor. Bir yerinde diyor ki: Benden önceki sayın başkanlar da aynı yoldan yürümüşler. Şu günü Ramazanın 1. günüdür... Veya bayramın 1. günü felan gündür... diye önceden gerekli ilanlarını yapmışlardır. Ahmet Hamdi Akseki. Ömer Nasuhi Bilmen ve Hasan Hüsnü Erdem beyler de dahil olmak üzere, hiç bir diyanet işleri Reisi falan ülkede bayram ilân edildi... diye bayramı ilân yoluna gitmemiştir.
Acaba reis beye ne demeli? Galiba şunu söylemek daha doğru olur: Dinen yanlış bir uygulama kimler tarafından yapılırsa yapılsın yanlıştır, hatalıdır ve vebaldir. Velev ki uygulayanlar sayısız diyanet işleri başkanları olsun... Tayyar Altıkulaç hakkında söylediklerimizi onların hakkında da söyleriz. Diyanet İşleri Başkanlarının çokluğu hatta bazılarının ilmi şöhretleri; İslam'da meşru olmayan bir şey'i meşrulaştıramaz. Ve hatalı bir metodu hatalı olmaktan çıkaramaz. Zira kuvvet haktadır. Ne şahıslardadır, ne de vasıflarında... Biz şahısları hak metodlanyla değerlendiririz. Yoksa hakkı şahıslarla değerlendirmeyiz. Sayın Reisin zihniyeti kesinlikle yanlıştır. Zira o hak budur. Çünkü falanca zat söylemiştir diyor.
ŞAHİTLİK MESELESİ
Sayın Reisin İbnülbaz'e söylediği mantık dışı laflardan biri daha: "Bizler sorumlu kişileriz. Herkesin şehadetiyle amel edilmez. Sorumsuz kişilerin muhtemelen yalan beyanatı ile..." burada anladığım kadarıyla, sorumlu kişilerden reisin maksadı bir koltuğa bir mevkie, bir maaşa sahip olan kimselerdir. Sorumsuz kişilerden maksat ise bunlara sahip olmayanlardır. Sayın Reise soruyoruz: Peki İslâm da böyle bir sınıflandırma var mı? Yani İslâm diyor mu ki: Sorumluların şahitliği geçerli, sorumsuzlarınsa geçersizdir? Haşa, İslâm şeriatı, bu gibi sakat ve adaletten uzak hükümlerden münezzehtir. İslâm dini şahitliğin geçerliliği için adaleti koşmaktadır. Yani, İslâmda adil olan kişinin şehadeti kabul edilir. Velevki maaşı koltuğu ve dünyevi makamı bulunmayan dağ başındaki çoban da ola gerçek budur. Bunun dışında laik zihniyetli kişiler ne söylerlerse söylesinler söyledikleri hiç bir müslümanı bağlıyamaz.
LAİK DEVLETTE DİYANET
Bir gerçeğe daha dokunmak istiyorum: Sayın Tayyar, dini mevzularda kendisini müslümanların hakiki temsilcisi sanmaktadır. Halbuki laik devlet dinle alakası bulunmayan yani idare sistemi içinde dine yer vermeyen devlettir. Böyle bir devlet, hiç bir dini mevzuda yetki sahibi olamaz. Laik devlet bu yetkiye sahip olamadığına göre bir şahsı ve yahutta müesseseyi nasıl dini mevzularda yetkili kılabilir? Şahsen benim hukuki anlayışım budur. Binaenaleyh, Altıkulaç, Biz Müslümanları temsil edemez diyorum." (Sadreddin YÜKSEL, İslami Araştırmalar, sh:227-231)