KAMERİ  AYLARIN  TESBİTİ 

VE  RAMAZANIN  BAŞLANGICI (II)

   Geçen sene (4.8.1978)  bazı  gazetelerde yayınlanan «Kameri ayların tesbiti» başlıklı yazıma şunu da ilave etmek istiyorum. Sayın Diyanet İşleri Reisi düzenlediği basın toplantısında, geçen yıl İstanbul'da toplanan «Rü'yet-i Hilâl Konferansı»nın aldığı kararı lütfederek açıkladı. Gördük ki mezkur karar aldatmaca, fantazi ve hiç bir müslümanı bağlamayan  bir  karardan  başka  bir  şey  değildir.

   Evet  orada  alınan  karar  maalesef  İslâmi  bir  ölçü  olan  «Rü'yet-i Hilâl»e  göre  değil,  ancak  hesaba göredir, takvime göredir. Rü'yete göre olmuş olsaydı daha Ramazan'a bu kadar zaman varken Ramazan'm ilk günü nasıl tayin edilirdi. Doğrusu bu fakir milletten alınıp o kongreye katılan zevatlara bilhassa Tarabya Oteli gibi bir yerde sarfedilen paraya çok yazık oldu. Çünkü Kongre ile hiç bir şey değişmedi. Hiç bir İslâmi karar alınmadı. Üstelik sayın Reisin, şaşmazlığma kuvvetle iman ettiği Kandilli rasathanesi tarafından yapılan takvimlerin yanlışlığı ortaya çıkarıldı. Yani İslâmi ölçüler uğrunda değil, pisi pisine Türkiye'nin milli hissi rencide oldu. Onların takvimleri karşısında Türkiye takvimlerinin hatalı olduğu kabul edildi.

   Bir de sayın Reis Kongre kararını birleştirici bulduğundan ötürü memnuniyetlerini bildirmişlerdir. Şaşılacak şey, sayın Reis neden bu kadar sevinmişdir. Oysa ki üzülmeli idi. Çünkü İslâm dünyasının, efendimizin yer vermediği bir metodun-meselâ  hesabın, takvimin-ışığı altında beraberce oruç tutup beraberce bayram yapması bizim için gaye değil. Asıl gaye, İslâmi  ölçüler içerisinde beraberce hareket etmesidir.  İşte  bizi sevindircek budur ve bu olmalıdır. Şüphe yok ki, Kongrenin aldığı karar bu haliyle hiç de sevindirici değil, aksine çok üzücüdür. Zira, Rasulullah'ın  bu hususlarda bize gösterdiği  düsturlara  karşı çıkmaktadır. Binaenaleyh başkanın mezkûr karara karşı izhar buyurduğu memnuniyetin sebebini  bir  türlü  anlayamadık.  Eğer Reis, sadece karar İslamiyete ters düştüğü için memnun olmuşsa, o bizi ilgilendirmez.

   Şimdi sayın başkanı köşeye sıkıştırmak için burada birkaç sual sormak istiyorum:

   Sayın Altıkulaç,  (24 Temmuz akşamı Ramazan Hilâli ülkemizin hiç bir yerinde, hatta en batıdaki İslâm ülkesi olan Fas'ta bile  görülmeyecektir.  Ancak  Batı  Afrika sahillerinde ve batıya doğru giderken görülebilir.) diye konuşmuştur.  Peki  bizde ve yahut  başka  herhangi bir İslâm  ülkesinde  hilâl  görülürse, af buyurun, sayın başkan, yalancı  durumuna  düşmez  mi?  Onun  gibi  bir  zatın  biraz  ihtiyatlı  konuşması  gerekmez  miydi?

   Neye dayanarak bu kadar kesin kehanetlerde bulunuyor? Biliyorum, hesaba dayandığını söyleyecek, ama hesap bu kadar kesin olsaydı o vakit İslâm, ayların  tesbitinde  Rü'yet-i değil hesabı esas olarak kabul edecek idi. Bakınız rasathane hesabına dayalı Türkiye'de basılan tüm takvimlerin yanlışlığını başkan Tayyar da kabul etmiştir. Kabul etmiştir ki - Ramazan, takvimlerimizin hesabından bir gün önce kutlanacaktır diyor. O halde hesapta bir kesinlik yoktur. Hesapta yanılmak  mümkündür.

   Yine sorularımıza devam edelim: Meselâ 23 Temmuz akşamı Ramazan hilâli herhangi bir İslâm ülkesinde bir, iki veyahut daha fazla Mü'min kişiler tarafından görülürse ve bunların şahitlikleri de İslâm Kadı'sı tarafından ilân edilirse, -Reis bey o zaman ne diyecek, Biliyormusunuz?    «Öncede hilâlin yokluğuna hükmeden hesabın görüşü, şahidlerin şahidliğine tercih edilir. Yani  şahidlerin  şahitlikleri kabul edilmez. Ancak hesaba göre amel edilir.» diyecektir. Gerçekten reisin görüşü  budur.  Belgelerle de  tevsik  edebiliriz...  Reisinki budur.

   Ama İslâm'ın görüşü ise tam bunun tersidir. Yani hesaba değil, şahitlerin kavline itibar edilir. (1)

   Dahası  var,  sayın Hafız Tayyar, basın toplantısında  şunları da  söylemiştir:  «...Ülkemizde ve bütün İslâm dünyasında da bıı Rü'yet-1-Hilâl'in Batı Afrika sahillerinde ve batıda göraîmesine-Itibar edilerek 25 Temmuz günü oraca başlanacaktır» ifade bu. -Rü'yete itibar edilerek-yalnız kelamın siyak ve sebakm yardımıyla anlaşılıyor ki, Tayyari iddiasına göre hilâl, İslâm ülkelerinde pek görülmeyecektir. Daha ziyade gayri İslâmi ülkelerde görülecektir. Bu itibarla hilâl, gayrimüslimler tarafından görülürse veyahut gayrimüslimler tarafından da radyo ve televizyon ile dünyaya ilân edilirse bu şahidlik veyahut bu ilân dinen geçerli sayılır mı? Şüphesiz ki sayılmaz. Çünkü şahidlerin, bütün mezheplere göre, müslüman olması, hatta fasık olmaması şart olduğu gibi, ilân edenin de kadı olması şarttır.

   Öyle ise reis bu çok önemli noktayı niçin kapalı bırakmıştır. Ve bunun üzerinde hiç durmamıştır, neden? «Bıı Rü'yete itibar edilir...» demekle çok yanlış intibalar bırakılır.

   En sonda sayın başkan benim ekliyeceğim şu birkaç cümleye de lütfen tahammül etsin: «Perşembenin gelişi Çarşamba'dan bellidir» derler ya!

   Çok doğrudur. Zaten mahut Kongrenin ne mal olduğu birinci günde bile anlaşılmıştı. Çünkü sayın Tayyar ile O'nun velinimeti  bulunan  Doktor  Lütfi  Doğan  beyler  kongreye katılan bütün delegeler namına solcu, sosyalist, Lübnan delegesi  Suphi  Salih'i   konuşturdular.

   Aman Allahım! Adam ne herzeler yedi, ne hatalar işledi! Aslında bir edebiyat hocası olan bu zat, büyük bir müetehid ve müfessir edasıyla başladı âyetlerle, hiç alâkası bulunmayan şahsi görüşlerini âyetlerin içine sokmaya... Bir zorlama, bir münasebetsizlik, bir tahrif ki sorma... İşte biz tam orada bu kongrenin sadece şekli bir kongre olduğunu ve bundan İslâm'a uygun bir kararın çıkmayacağını kesinlikle anladık. Birinci gün reisin yaptığı açılış konuşması ve onu takip eden Suphi Salih'in saçmalarıyla geçti. Ertesi gün ise delegeler dışında hiç yetkili bir din âlimi içeri alınmadı, konuşturulmadı. Ve böylece meydan tamamen yetkisiz etiketlilere kaldı. Onun içindir ki Rü'yet-i Hilâl kongresinde İslâmi ölçü olan R'ü'yet, esas olarak kabul edilmedi.

   Tekrar ediyorum, kabul edilmiş olsaydı, bundan  sekiz  ay  önce  Ramazan'ın  birinci  günü  tâyin  edilmezdi.  Bu  açık bir  gerçektir... Şimdi biz Türkiye Müslümanları olarak bu meselemizi de yine İslâm'ın gösterdiği ölçüler ve esaslar içerisinde  hal  etmeye çalışacağız.  Hiç  kimse  bizi  merak  etmesin." (Sadreddin  YÜKSEL, İslami Araştırmalar, sh:223-227)

 (1) İbni Abidin c. 2, s. 92.