İÇTİHAD  NEDİR?  ŞARTLARI NELERDİR?

   İslâm dininin birinci asli kaynağı Kitap, yani   Resûlullah'a   indirilen   Kur'an-ı Kerim'dir. Hz. Peygamber (as)'ın  hadisleri,   Kitabullah'ın   bir   tefsiri mahiyetinde olduğundan ve vahye dayandığından  Sünnet-i  Resulûllah da,  dini  hükümlerin  ikinci  büyük  kaynağı  olmuştur.

   Kitap ve Sünnette tesbit   olunan   dini   hükümler,  her devirde geçerli olup, karşılaşılan yeni cüz'i   meselelerin   hallinde   ilk ana kaynaklardır. Ancak bu hükümler, şümul bakımından herşeyi   içine  alan ve her meselenin halline ışık tutan genel kaideler ise de, miktar   bakımından  sınırsız değildir. Halbuki ta Resûlullah (as) zamanından itibaren olup biten   hadiseler,   karşılaşılan   şartlar   ve durumlar zaman içinde sınırsız hale geldi. Bu durum her   zaman  ve  asırda da   devam etmektedir. Mensubu bulunduğumuz İslâm ise; beşerin her asırda   karşılaşılacağı   problemleri  halletmeye ve cevaplandırmaya yeterli olan bir ilahi dindir. İslâm böyle olduğu gibi,  getirdiği   hükümler de  böyledir.   Ancak  bu sınırsız cüz'i, ferî  meselelere  ve karşılaşılan yeni hadiselere, asli iki kaynakta mevcut olan hükümlerle cevap   vermek   her   zaman   mümkün  olmaz.   İşte  bu noktada karşımıza   "kıyas-ı fukaha"  ve  "ictihad"  kavramları  çıkmaktadır.

     KIYAS-I FUKAHA

     Kıyas lugatta  "İki şeyi birbiriyle ölçmek" anlamındadır. Günümüzde  kullanılan "Mukayese etmek" sözü de  aynı  kökten gelir.   İslâmi   ıstılahta:  "Kitap,  sünnet ve icma ile sabit olan bir hükmün; illet ve sebeblerini   dikkate   alarak,  diğerinde de göstermektir." (1) şeklinde tarif olunmuştur.  Kıyasın şer'i bir delil olduğu; Resûl-i Ekrem (sav)'in  tatbikatında görülmektedir.  Şimdi  bu  konu  üzerinde  duralım.

   Kur'an-ı Kerim'de: "- Ey iman edenler!.. Siz (hacc ve umre için) ih-ramlı bulunurken av öldürmeyin. İçinizden kim bunu bilerek yaparsa (üzerine) öldürdüğü o hayvanın benzeri bir ceza vardır ki, Kabe'ye ulaşmış bir kurbanlık olmak üzere, bunu içinizden adalet sahibi iki adam hüküm (ve takdir) edecektir..." (2) hükmü  beyan  buyurulmuştur.   Bu   ayet-i kerimede   geçen "Misl" kelimesi;   fıtri olarak bir hayvanın bedeniyle, yakın benzerlik halinde olan diğer hayvanı kasdeder. (3) Fakat bu mukayese; adil iki kimsenin reyine bırakılmıştır.  "Misl'in"; öldürülen  hayvanın  kıymetiyle,  tefsir  edilmesi de mümkündür. Her ne şekilde ele alınırsa alınsın; iki adil kimsenin içtihadı, bu fiili icra eden kimseyi bağlayacaktır.  Bunun  kıyasla  ilgili  olduğu  inkar  olunamaz.  Bilindiği  gibi;  yeryüzünün  neresinde  olursa  olsun,  namaz  kılarken  Kabe'ye  yönelmek  farz  kılınmıştır.  Zira; "Hangi  yerden  çıkarsan  (namazda)  yüzünü Mescid-i Haram'a çevir. (Siz ey mü'minler) Nerede olursanız olun, yüzlerinizi o yana çevirin..."  (4)  ayeti,  muhkemdir.   Mekke-i   Mükerreme'de bulunan mü'minler için bu gayet kolaydır. Ancak diğer beldelerdeki müslümanlar;  açık bir arazide namaz kılarken, alametlere bakarak (illetleri ve sebebleri dikkate  alarak)  kıble  yönünü  ictihadlarıyla   tesbit  edeceklerdir.   İllet  ve  sebebleri  dikkate almak;  kıyasla  ilgili  bir  haberdir.   Kıble yönünü tesbitte; isabet etmeleri mümkün olduğu gibi,   hata   etmeleri  de  mümkündür.

    Yine Kur'an-ı Kerim'de: "- Onlara emirdik veya korku haberi geldiği zaman onu yayıverirler. Halbuki bunu peygambere ve içlerinden Ûlûl'emr olanlara arzetseler, elbette bunların istinbata kadir olanları onu anlar, bilirlerdi..."(5) hükmü beyan buyurulmuştur.   Burada geçen  "Yestenbitûnehû"  ibaresinden  kasdın; kıyas yoluyla hüküm çıkarmak olduğunda ittifak vardır.(6) Dikkat edilirse; haberin peygambere veya içlerinden  Ûlûl'emr  olanlara  arzedilmesi   tavsiye   olunmaktadır.  İslâmi devletin lideri Resûl-i Ekrem (sav) olduğuna  göre;  "Ûlûl'emr"den  kasıd,  hüküm çıkarılabilecek   güçte   olan   Sahabe-i Kiram'dan   bir  zümredir.   Yani   fakih  olan  sahabedir.

   Resûl-i Ekrem (sav) Hz. Muaz b. Cebel (ra)'i Yemen'e vali olarak gönderirken: "- Ya Muaz!. bir olayla karşılaşırsan nasıl hüküm vereceksin?" diye sormuştur. Hz. Muaz (ra): "- Allahû Teâla (cc)'nın  kitabı  ile  ya Resûlallah" diye  cevap verir. Resûlallah (sav) devamla: "- Ya (o hadisenin) hükmünü kitapta bulamazsan"  diye  sorar.  Hz. Muaz (ra): "- Allahû Teâla (cc) Resulünün  sünnetine müracaat ederim" diye cevap verir. Resûl-i Ekrem (sav): "- Allahû Teâla (cc)'nın kitabında ve Resulünün sünnetinde de (o hadisenin) hükmünü bulamazsan, nasıl hüküm verirsin?" diye sorunca, Hz. Muaz (ra): "-O zaman kendi reyimle (ictihad'la) hüküm veririm"(7) şeklinde cevaplandırır. Bu tutum; Resûl-i Ekrem (sav)'i  fazlasıyla   memnun   etmiş, Hz. Muaz (ra)'ın göğsüne mübarek ellerini koyarak: "- Resûlallah'ın elçisini, Resûlallah'ı hoşnud edecek şeye muvaffak kılan Allahû Teâla (cc)'ya hamdolsun" diye, duada bulunmuştur. Sahabe-i Kiram'in hayatı dikkatle incelenirse; kıyasın delil olduğu hususunda  icma'nın  teşekkül  ettiği  kavranır. Hz. Ebûbekir (ra)'in Feraiz konusunda dede'ye, baba muamelesi yapması ve bunu diğer sahabelerin   kabul   etmesi   önemli   bir hadisedir. Eğer kıyas caiz olmasaydı; Sahabe-i Kiram bu tutumu reddederdi. Hz. Ömer (ra)'in Ebû Musa El Eş'ariye (ra): "- Birbirine benzeyen şeyleri iyi anla, illet ve sebeblerini tahlil et, sonra kıyas yap"(8) şeklindeki tavsiyesi,  oldukça  önemlidir.

    Bütün bu deliller göstermektedir ki; İslâm dininin, "Edille-i Şer'iyye" veya "Edille-i Erbaa" (dört delil)  diye nitelendirilen  kaynaklarından  birisi de  kıyas-ı  fûkahadır. Kıyas-ı fûkaha   içerisinde  değerlendirilen  ictihad,  fer'i  meselelerin  çözümünde  en önemli vasıtadır.

       İCTİHAD'IN   TARİFİ   VE   İZAHI

     İctihad  kelimesi;  gayret,  takat, çaba  ve olanca   gücün  harcanması   manalarına   gelen "Ce-He-De" kökünden  ve  iftial  babındandır" (9)   İslâmi  ıstılahta "Kitap, sünnet ve icma'da kati olarak bulunmayan bir mesele hakkında (fer'i bir konuda) müctehid olan bir fakihin   bütün   gücünü   harcayarak   bir   sonuca   varmasıdır." (10)

    Müctehid  olmayan bir kimsenin, fer'i bir konuda bütün gücünü sarfe-derek, yeni bir sonuca varması   ictihad  olamıyacağı  gibi,  müctehidin de  fıkhın  dışında  herhangi bir konuda  (tıp, ziraat vs. gibi)  bütün   gücünü   sarfetmesi de  ictihad sayılmaz. (11)

    İctihadda   bulunacak   kişi ile içtihadın hangi sahada yapılabileceği bu şekilde sınırlandırıldığı  gibi,   tarif üzerinde duranlar hukukun her sahasında, her şer'i delilin bulunduğu yerde içtihadın da söz konusu olabileceğini belirtmişlerdir. İşi bu yönden de sınırlandırmaya tabi tutmuşlardır. Şöyle ki; kafi, açık nasların bulunduğu yerde içtihada müsaade  yoktur. (12)   Akli  ve  herkesçe  bilinip  kavranabilen  meselelerde   herkes   birleşir ama  hata  edenler  günahkardır.   Fakat   hukukta mevcut zannî, ihtimali meselelerde ictihadda   bulunur   fakat  işbu  ictihad   sonucu   kadı  (hakim)   isabet ederse iki sevaba, hata ederse bir sevaba ulaşacağı hadislerde belirtilmiştir.(13) Hata hali günah bir iş sayılmamıştır.  Kısacası  zanni hususlarda açık bir delilin, nassın bulunmadığı yerlerde müctehid   kişinin   ictihadda  bulunması, halkın  sorularını  cevaplandırması   teşvik  edilmiştir. (14)

     Böyle  bir  ictihad  işi  ehemmiyetine  göre  sınıflandırılmıştır.  Şöyle ki:

1. Yapılması zaruri (Farz-ı ayn) ictihad:

   Sorulan  meselenin   şayet   aniden gelip geçmesinden korkulursa o zaman yapılması gereken   ictihad   böyle  bir  soru   kendisine sorulan  kişi   üzerine   cevabını   vermek farzdır.   Zira  ilim   erbabının   asli   görevi   bu   nevi   meseleleri  halletmektir.

2- Farz-ı  kifaye  ictihad: 

    Sorulan meselenin  derhal  gelip  geçişinden  endişe   edilmezse o zaman soru sorulan kişinin  cevap   vermesi   farz-ı kifayedir. Soru sorulan kişi tek değil de birden fazla ise o zaman  her   birisinin   üzerine   düşen, gerekli cevabı araştırmasıdır. Ama bu araştırma işi kesin  bir  zaruret  taşımaz.

    İctihad kudretine sahip kişi bu işten vazgeçer, sorulan hususta ictihadda bulunmazsa günahkar  olur.   Ama  müctehidlerden biri cevap vermişse diğerlerinden bu borç, külfet düşer.   Bir  özrü  olmadan  ictihadda  bulunmayı  terkeden  müctehid  kişi  günahkardır.

3. Mendub (Güzel karşılanmış) ictihad:

    Ortalıkta hiçbir sual ve mesele  yokken  müctehid  ictihadda  bulunursa,  bu  ilim  adına  bir hizmet  olup  mendubdur.

4. Haram (Yasak) ictihad:

   Ortalıkta kesin bir delil varken kişinin ictihadda bulunmasıdır. Zira açık hukuki hükmün bulunduğu yerde içtihada müsaade edilmemiştir. Yakîne sarılmak ve şüpheli şeyi bırakmak İslâm hukukunda umumi bir kaidedir.(15)

   Müctehid  derecesine  ulaşamamış   alim   kişinin işi ise; fakih müctehidlerin  tercih ve tashih  eylediklerini  aynen  almaktır.  Müteaddid  fikirlerin   bulunduğu  yerlerde örf ve adetin,  insanların   durumunun  en  uygun   fikri  ve  içtihadı  almada  önemli  rolü vardır. (16)   Bilgi  ile  amel,   bilgisiz   şekk   ve   tereddüdden   her  zaman  önde  gelir. (17)

        İÇTİHADIN   ŞART  VE  RÜKÜNLERİ

    İçtihadın tarifinden de anlaşılacağı gibi, rükünleri kısaca şöyle sıralanabilir:

1. Büyük bir gayretin sarfedilmesi,

2. Müctehid: İçtihadın fakih bir müctehid tarafından yapılması icap eder. Rastgele birisinin yaptığı iş ya ictihad değildir yahutta daha önce verilmiş bir içtihadı araştırmadan ibarettir.

3. Zanni fert bir hukukî meselenin olmasıdır. Hukukun dışında bir ilimde yapılan araştırma, ictihad değil.

4. Hukukî bir delilin bulunmasıdır. Müctehid kişinin, tafsili ve fer'î bir neticeye ulaşması için aynı zamanda icmali genel kaide ve hükümlere de uyması gerekir.(18) İctihad gibi önemli bir işte umumi, esaslı ve tamamlayıcı bir kısım şartlar aranır ki, aslında bunların çoğu müctehid kişinin şahsi ve ilmi seviyesi ile yakından ilgilidir. Onun için burada sıralanacak şartlar hem ictihad   işlemi   ve  hem de   müctehid   kişide  aranılan  şartlardır.

     A. UMUMİ ŞARTLAR:

1. Buluğ:

   Gayri baliğ birisi böyle bir işle mükellef tutulmadığı gibi, kendisinde kamil bir akıl gücü de yoktur, gelişmemiştir. Bazı kişiler buluğdan önce zeki, keskin görüşlü olabilir ama bu normal bir hadise değil, istisnadır ve aklın tam olgunluğu ancak buluğla  mümkündür.

2. Akıl:

   Her ilim için olduğu gibi ictihad ilmi için de akıl şarttır. Müctehid kişi selim bir akıl sahibi olmalıdır. Akla arız olan bir hastalık bulunmamalıdır.

3. Keskin görüş:

   Fakih kişinin bizzat kendisi, sözlerden maksadın ne olduğunu, hükümlerin nelere dayandığını en  ince  şekilde  bilmeli  ve  sezmelidir.

4. İman:

   İctihadda  bulunacak  kişi  öncelikle  ictihadda bulunacağı sahadaki esaslara, hükümlere içten  inanmalıdır ki yapacağı işin de inanılarak yapıldığı anlaşılır. Kur'an ve sünnete inanmayan  birisinin,  oradaki  hükümlere  dayanarak  ictihadda  bulunması sıhhatli ve muteber  sayılamaz.(19)

B. VASITA   ŞARTLARI:

   Belirtilen vasıfları, şartları taşıyan her kişi yine de içtihada tevessül edemez, kalkışamaz. İlim erbabı bu konuda güvenilir bir içtihadın vukuu için çok önemli diğer bir kısım şartlar ileri sürmüşlerdir.  Şöyle ki;

1. Arap dilini bilmek:

   Bir hukukta ihtisas ve ictihad erbabından olabilmek için o hukukun dilini bilmek nasıl şart ise, İslâm hukukunun dili, vahiy lisanı Arapçayı bilmek de bir İslâm müctehidi için en önde gelen şarttır. Sarf, Nahv, Belagat... ilimlerini, kelime terkiplerinin manalarını... bilmelidir. Hiç şüphesiz o kişinin, arap dilinde çok yüksek seviyeye çıkmış bir arap şairi veya edibi kadar arapça   bilmesi   istenilemez,   beklenemez.

2. Usulü fıkıh kaidelerini bilmek: Hükümlerin umumi ve hususilerini,

   Hükümlerin  umumi  ve  hususilerini,  cereyan  eden  hadiselere ne şekilde tatbik edileceğini, ne gibi hükümler çıkarılabileceğini, nasların ve kıyasın varid olduğu yerleri bilmelidir ki, o kişi hataya düşmesin.   Her türlü mantık kurallarını hüküm çıkarmada uygulanan   ve   uyulan   kıyas   metodlarını  ve sair   hususları   bilmesi  gerekir.

3. Esas itibariyle mubah olan ve olmayan yerleri, sahaları bilmek:

    Kitap,   sünnet   ve   icma   ile  ne gibi şeylerin yasaklandığı, nelerin yasaklanmadığı, haram, mubah veya şüpheli olanların neler olduğu ve özellikle mubah veya şüpheli görülenlerin  istishap,  maslahat yönünden halka fayda ve mahzurlarının neler olduğu veya olacağı   bilinmelidir  ki,   hüküm   istinbatında   hataya  düşülmesin. (20)

    C. TEMEL ŞARTLAR:

   Burada söz konusu şartların özelliği; bir kimse daha önce belirtilen şart ve vasıfları taşımasına  rağmen   aşağıdaki  şartları  şahsında  bulundurmuyorsa,  yine müctehid sayılamaz.   Bu  temel  şartlar  şöyle sıralanabilir:

1. Kur'an-ı Kerim'i bilmek:

   Müctehid kişi, Kur'an'ın lafızlarını teker teker ve terkip halindeki manalarını, hukuki manalarının  neler  olduğunu,   kanun   koyucu (Şarii)nün   kastını, konulan hükümden sağlanan  fayda  ve  bertaraf   edilen  kötülüğün   neler olduğunu bilmelidir. Nasların; âmm, hâs, mücmel, sarih olanlarını ve benzerlerini, nüzul sebeplerini, nasih ve mensuhlarını, hükümlerin   tearuzu   (çatışması)   halinde tercih kaidelerini... müctehid kişi bilmek zorundadır.

   Her ne kadar bazı fakihler, müctehid   kişinin Kur'an'ın   tamamını   bilmesini, ezberlemesini, şart koşarlarsa da, çokları hukukî hükümlerle ilgili ayetleri bilme ve ezberlemenin   yeterli   olduğunu   belirtirler.

2. Sünneti bilmek:

     Dinin ve hukukun kaynağı   olan  sünneti bilmekte ve müctehid  için  şarttır. Tedvinden önce  ravilerden öğrenmek, tedvinden sonra da hadis kitaplarından sünnetleri öğrenmek mümkündür. Kur'an-ı  bilmekteki  şartlar  burada da  aynen   geçerlidir. Müctehid kişi ahkamla ilgili sünnetlerin neler olduğunu, yerini bilmeli  mümkün olduğu nisbette ezberlemelidir. Ahkâm hadisleri  hakkında   muhaddis ve fakihler neler söylemiştir, bütün bunlar   üzerinde   durulmalıdır.

3. Şeriatın maksadlannı anlamak:

    Allah   ve  Resulünün koymuş oldukları umumi ve hususi hükümlerden maksad nedir? Niçin  o  tarzda  bir hüküm konulmuştur? Ona olan ihtiyaç duyulan zaruret, varılan iyi sonuçlar  nelerdir?   Mevcut   umumi veya hususi hükme göre amel ve hareketin sonucu ortaya   çıkacak  hususlar  ile  şeriatın  maksadları arasında uyuşma ve zıddiyet nelerdir? Bütün   bunları   anlamak   ve   bilmek  şarttır.

4. Küllî kaideleri bilmek:

    Buradaki küllî kaidelerden maksad; fıkhın ve usulü fıkhın temel küllî kaide ve esaslarını bilmektir.   Ancak bu şartın gerçekleşmesiyledir ki, kanun koyucunun maksadı anlaşılır, hüküm  çıkarmak kolaylaşır. Fakat işbu küllî kaideler biraz izafi olup mezhepten mezhebe göre değiştiği   gibi   müctehidlerin   değerlendirmelerine  göre  de  değişir.  (21)"

   Alimlerin beyanına göre müctehid kişi yukarıdaki ilimlerin hemen her  birini vasati bir şekilde bilmelidir. Subkî ve Begavî şöyle derler:  "Eğer  bir  kimse  Kitabı, Sünneti, Selef, Ulemasının  ittifak  ve  ihtilaf   eyledikleri   yerleri,   Arap dilini, Kıyas ilmini, tafsilatı ile bilirse,  o,  müctehid  mertebesine  ulaşmış kişidir. Yoksa bütün ilimleri,   her şeyi   bilmesi şart  değildir." (22)

       İşte  bütün bu umumi ve hususi, temel veya tamamlayıcı şartların bulunmasından sonradır  ki   bir   kimse, ilmi seviyesine göre ya mutlak ya da meselede müctehid olabilir. Ama bu şartları taşımayanlar ve Kapitalizm, Komünizm gibi bugün yeryüzünde mevcut, İslâmi olmayan sistemlere bağlı ve hayran müslüman kişiler dini ve milli şahsiyetlerinden uzaklaşarak  din  işlerini hafife   almak,   İslâmi hükümlerde güya ictihadda bulunmak suretiyle öbür sistemlerden birine yaklaştırmak gayretine girişmektedirler. İslâm'ı öyle göstermeye çalışmaktadırlar. Onların bu hareketi, tamamen hissi ve körün fili tarifine benzemektedir.

    Günümüzde "velayet" şuurunu kaybederek; cemaat veya devlet olma iktidarından uzaklaşan  müslümanlar,  çevre  şartlarının  esiri  olmuşlardır.   İlim  ehlinin   çevre şartlarından   etkilenmediğini  söylemek de  mümkün  değildir.

      Sonuç  olarak  şunu  söyleyebiliriz: Günümüzde müctehid seviyesinde ilme sahip fakihlerin yetiştirilmesi "farz-ı kifaye'dir" Ancak bunun gerçekleştirilebilmesi için müslümanların ya cemaat, ya devlet olması şarttır. Hukuki şahsiyetini tamamlamamış bir toplumun,  içtihada   ihtiyaç  duyması  düşünülemez.   Zira ferdi planda eda edilebilecek ibadet ve fiillerin hükümleri  en   ince  ayrıntılarına  kadar,   müctehid   imamlar tarafından izah edilmiş ve bu sahada  yapılacak  içtihada  ihtiyaç   kalmamıştır.   Ortaya  çıkan yeni fer'i meselelerin; ferdden  ferde  değişen   şahsi   kanaatlerle   çözülmesi, başlı başına faciadır. Velayete dayanan  ve  hukuki  şahsiyetini  tamamlayan  cemaat  veya  devlet  olmadan, fer'i meselelerin  ictihadla  çözümlenmesi  mümkün  değildir."

    KAYNAKLAR

(1) Molla Hüsrev-Mir'at el Usûl fi Şerhi! Mirkatel Vüsûl-tst: 1307 C: 2, Sh: 70.

(2) El Maide Sûresi: 95.

(3) İmam-ı Şafii-Er Risale-Kahire: 1979 (2 bşk) Sh: 39 Madde: 118.

(4) El Bakara Sûresi: 150.

(5) En Nisa Sûresi: 83. '

(6) Mecmuatû't tefasir- ist: 1979 C: 2, Sh: 124. Aynca Ibn-i Kesir Tefsirûl Kur'an'il Aziyrn

     Beyrut: 1969 C: l, Sh: 530.

(7) İmam Ahmed b. Hanbel-El Müsned-Ist: 1401 C: 5, Sh: 230, 236,242. Ayrıca Sünen-i

     Tirmizi-K. Ahkâm: 3, Sünen-i Ebû Davud, Sünen-i Darimi.

(8) Imam-ı Serahsi-Temhidû'l Fusûl fi Ilmû'l Usul-Beyrut: 1393 C: 2, Sh: 133.

(9) Ez Zemahşeri-Essasü'l Belaga-Beyrut: 1965 Sh: 156.

(10) Kemalüddin Ibn-i Hümam-Et tahrir-Bulak: 1316 C: 3,Sh:291.

(11) Es Seyyid Muhammed Musa-El îctihad-Kahire: 1973 Sh: 98.

(12) Bkz. Mecelle-i Ahkâmı Adliyye Madde: 14 "-Mevrid-i Nassda içtihada mesağ yoktur."

(13) Sahih-i Buhari-K. l'tisam: 20, Sahih-i Müslim-K. Ak-diyye: 15, Sünen-i Ebû Davud-K.

       Akdiye: 2, Sünen-i Nesai-K. Ahkam: 2.

(14), Ibn-i Hümam-A.g.e. C: 3, Sh: 292.

(15) İmam-ı Serahsi-A.g.e. C: 2, Sh: 116. Aynca Ibn-i Hümam-A.g.e. C: 3, Sh: 292.

(16) Molla Hüsrev-A.g.e. C: l, Sh: 57.

(17) Imam-ı Serahsi-A.g.e. C: 2, Sh: 293.

(18) Es Seyyid Muhammed Musa-A.g.e. Sh: 121-124.

(19) Ibn-i Hümam-A.g.e. C: 3, Sh: 294, Es Seyyid Muhammed Musa-A.g.e. Sh: 160 vd.

(20) El Beyzavi-El Minhac-Bulak: 1316 C: 3, Sh: 126.

(21) Es Seyyid Muhammed Musa-A.g.e. Sh: 179 vd.

(22) Es Subki-Cemû'l Cevami-Kahire: ty C: 2, Sh: 383. Aynca Es Seyyid Muhammed Musa

       A.g.e. Sh: 194. ( Misak  Dergisi, Sayı:12 ,  sh:38-43)  Abdullah  AZİZ