KAMERİ AYLARIN TESBİTİ
VE RAMAZANIN BAŞLANGICI (1)
Mübarek Ramazan ayı İslâm Âlemini (hululü ile) şereflendirmek üzere iken, geçen senelerde olduğu gibi bu sene de yine, (dini devletin vesayetine (emrine) veren bize has Laisizm anlayışı...) Diyanet İşleri Başkanlığının ağzıyla; Müslümanların bu ibadetine karışmak, bozmak ve ifsâd etmek niyetindedir.
Başkanı konuşturuyor, sarih ve açık İslâmî naslârla ters düşen beyanatlarda bulunduruyor. Meselâ Sayın Diyanet İşleri Başkanı konuşmasının bir yerinde «Kamerî ay başları, dinî gün ve bayramlarını tesbit etme görevi kanunen kandilli rasathanesinimdir... İslâm âleminde bir yerde görülünce her yerde Ramazanın başlaması söz konusu olamaz...» deyip işin içinden sıyrılıyor...
Aslında Laiklik adına bu gibi meselelere karışmamak gerekirdi.
Zira cihanşümul İslâm nizamının binlerce maddesini mer'iyetten kaldıran düzenin Anayasası bile nedense İslâmın iki maddesini müdahaleden istisna etmiştir: İbadetin zamanını tesbit etmek ibadetin mukaddimesidir, şartıdır, tamamlayıcısıdır. O takdirde ibadetin bir şartı olan «zamanını dini ölçülere göre tesbit etmek» de Müslümanların hakkıdır. Yani ibadet edenlerin hakkıdır. Bu hak ne anayasanındır, ne düzenindir ne de Kandilli Rasathanesinindir.
Bu baptaki tesbitin ölçüsü de, esası da ru'yettir. Hilâli görmektir.
Peygamberimiz bütün müslümanlara bunu emretmektedir: «Hilâl görüldüğü zaman .oruç tutun. Hilâl görüldüğü zaman da bayram edin. Eğer hava foulutlîi ise — ay görünmezse — Şaban'ı otuz gün olarak tamamlayın» (Buharı ve Müslim)
Diğer bir rivayet de şöyledir:
«Eğer hava bulutlu olursa otuz gün oruç tutunuz...»Demek İslâmî ibâdet olan oruç ve bayramda, rü'yet-hilâl — (hilâli görmek) esas olarak kabul edilmiştir. Hesaba da, takvime de yer verilmemiştir.
Çünkü rü'yette yanılmak olmaz. Fakat hesapta, takvimde ve rasatta vaki olur. Rasathanelerin, hesaplayıcılarında bile kendi aralarında ihtilâfa düşmeleri, bu gerçeği açıkça göstermektedir.
Bu meselede şaşmayan, değişmeyen hattâ İslâm alemiyle beraberliğimizi sağlayan yegâne ölçü ru'yettir; hilâli görmektir. Türkiyemizde rü'yet esas alarak kabul edilirse ki: İslama göre esastır (yukarıdaki hadisler meydandadır) ve ayrıca ihtilâf-ı metali' — Ufukların ayrılışı — hükmü nazar-ı itibâra alınmazsa ki, üç büyük imamdan (1) Hanefî, (2) Hanbelî ve Maliki'ye göre, oruç mevzuunda mutlak surette nazar-ı itibare alınmamıştır. Ve Şafii mezhebinde de hâkim, rü'yete dair muteber şahidliğe dayanarak oruca hüküm verirse «ihtilâf-ı Metali» hükümsüz kalır. Yani Şafiiler de metâli'lerin (ufukların) ihtilâfına rağmen bu takdirde Hanefi'ler gibi oruç tutmak zorundadırlar. (3)
Bu iki hususa riayet edilirse oruç ve bayramlar mevzuunda bizim ile diğer İslâm âlemi arasında hiç bir farklılık kalmaz. Ve bugün umum İslâm âleminin şiddetle muhtaç olduğu birlik ve beraberliğe doğru, ilk adım atılmış olur.
Astronomik hesaplara yer vermeyen başka bir hadis rivayeti daha var. Şöyle ki; «Hilâli görünceye kadar oruç tatmayın, ve hilâli görünceye kadar da bayram yapmayın.» (4).
Bu kısa ve özetleyici açıklamadan sonra Mü'min kardeşlerime şöyle seslenmek istiyorum:
Türkiye Müslümanları olarak oruç ve dini bayramlar meselesini bir takım resmî beyanlara bırakmamalıyız. Onların bu mevzudaki gayr-i İslâmî fetvalarına uymamalıyız. Çaresini kendimiz bulmalıyız. Yâni adamlarımızı gönderelim, gözetlesinler. Bu islâmî bir vecîbedir. Diğer taraftan da İslâm âlemini dinleyelim. Ona kulak verelim. Çünkü Türkiye hariç, umum İslâm âlemî Ramazan ile dinî bayramları tesbit hususunda rü'yeti esas kabul ederek anlaşmıştır. Bir yerde görüldüğü takdirde oranın Kadı'sı radyo veya televizyona çıkar, bütün dünyaya ilân eder. Ve diğer İslâm âlemi de oruç tutmakta olsun, bayram etmekte olsun haklı olarak ona uyar.
İslâmın sarih emri, kamerî ayların başlarını tesbit hususunda, rü'yeti esas olarak kabul etmektedir. Türkiye hariç, İslâm âlemi bu emri tatbik etmektedir. İhtilâf-ı Metali'a (ufukların değişmesine) gelince; o da üç mezhebe göre suret-i kafiyede hükümsüzdür. Dünyanın herhangi bir yerinde rü'yet şahidlerini dinlemiş, Kadı tarafından Ramazan veyahut Bayram ilân edilirse, İhtiîâf-ı Metali', şafiiler için de artık geçersiz olur. Zira, İslâmda coğrafî hududların hiç bir değeri yoktur. Bütün yer yüzü mü'minler için birdir.
Bu dinî meselemizi düzenin adamlarına bırakmayalım dedim: Çünkü, onlar; İslâmî manâda liyakat aramayan, mevcut düzene borçludurlar. Onlar, bu düzen sayesinde o mevkilere gelmişlerdir. Yoksa o kudsi makamların yakınından bile geçemezdiler. Çünkü Türkçe tercemeler hariç, direkt olarak asıl İslâmi kaynaklardan istifade edebilecek ilmî seviyeden mahrumdurlar. Sözün kısası düzene borçludurlar...
Onun için İslâmın değil, düzenin istikâmetinde fetva çıkartmak, düzene yaranmak ve daha iyi , bir makam ve istikbâle sahip olabilmek için daha büyük yatırımlarda bulunmak onların şanıdır. Ve aynı zamanda normal haklarıdır. (!)
Demek istediğim oruç, dini bayramlar ve benzeri meselelerde bu zevatlardan müsbet ve doğru bir şey beklenemez! Onlar, İslâmın görüşünü söylemek kudretine sahip değillerdir. Vesselam...(Sadreddin YÜKSEL, İslami Araştırmalar, sh:219-223)
(1) Kitabül Fıkhı Alelmezâhibil erbea c. 1, s. 550.
(2) Hidâye Şerhi Fethulbadîr c. 2, s. 53 El ihtiyar c: 1, a:129. Reddülmuhtar c. 2, s. 131-132.
(3) Tuhfetülmuhtac c . 3, s. 883.
(4) Tâcüîusûl c. 2, s. 54.