FIKIH'IN TARİFİ,  KONUSU  VE  MAHİYETİ
    

                 Önce "Fıkıh"  kelimesi   üzerinde   duralım.  Arapça "F-K-H"  kökünden   türeyen   bu kelime; bilmek,  anlamak,   bir   şeyi   iyiden   iyiye   şuurlu   olarak   idrak  etmek   ve  kapalı  bir  şeyin   gerçek yüzünü  kavramak  gibi  manalara  gelir.  (1)   Dürri'l   Muhtar'da:  "Fıkıh;  lügatta  bir  şeyi  bilmek demektir.   Bilahare   şeriat   ilmine  tahsis  edilmiştir.   Kelimenin  mazisi   "Fıkıha"  şeklinde    okunursa, masdarı  "Fıkhan"  gelir  ve   bildi   manasını   ifade   eder"  (2)  hükmü  kayıtlıdır.   Şurası  unutulmamalıdır ki;  fıkıh   kelimesinin   ifade  ettiği;   "bilme  ve  anlama"   ile   "Fehm"   kelimesinin   ifade   ettiği   anlama  farklıdır.    Fıkıh'ta;   çok   ince   ve   keskin   bir   idrak  söz   konusudur.    Nitekim   Kur'an-ı   Kerim'de: "- Nerede olursanız  olun,   velev   ki  tahkim   edilmiş   yüksek   kal'alar da  bulunun,  ölüm   size  gelip yetişir.   Eğer   onlara   iyilik dokunursa   "- Bu Allah katındandır" derler.   Şayed onlara bir fenalık dokunursa    "- Bu  senin  katındandır.   (senin yüzündendir)  derler.    De  ki:  Hepsi Allah  katındandır. Böyle iken onlara, o kavme ne oluyor ki (Kendilerine söylenen) hiçbir  sözü anlamaya (fıkhetmeye) yanaşmıyorlar"  (3)  hükmü   beyan   buyurulmuştur.     Burada geçen   "La yefkahune" hükmünün muhatabı  olan   kimseler;  ana   dilleri  arapça   olan   ve   arapça   konuşan   kimselerdir.  Bu  durumda   Kur'an-ı   Kerim'in   zahiri   manalarını   anlamaları   ve   Resulallah   (SAV)'i   dinlemeleri   kaçınılmazdır.
      
Peki anlamadıkları   nedir?   İşte   bu  noktada   "
Yefkahune"   ibaresi   karşımıza;   "İnce  anlayış  ve keskin   idrak"    olarak   çıkıyor.   Esasen   Kur'an-ı   Kerim'in   bir-çok   ayetinde;   kafirler   ve   müşrikler    "Fıkhetmeyenler"   olarak   tarif   edilmektedirler.   (4)  İslami   istilah'ta  "Fıkıh  Şer'i  hükümleri   delilleriyle   birlikte   tafsili   olarak  bilmek"  şeklinde tarif edilmiş.  (5)    Bu noktada karşımıza;   "- Sadece bilmek fıkıh mıdır?"   suali   çıkabilir,   İslâm  uleması;  ilmin, salih amel için bir "vasıta olduğunu" dikkate   alarak,  ameli  ayrıca  zikretmemiştir.  Ancak tasavvuf ehli, bu hususta hassastır.   Dürri'l  Muhtar'da   "Fıkıh"   tarif   edilirken:  "- Ehl-i   hakikate   göre ise ilimle ameli bir araya   getirmektir.   Çünkü   Hasan-ı  Basri   "Fakih  ancak   dünyadan  yüz  çevirip  ahirete  yönelen  ve kendi   kusurlarını  gören   kimsedir", demiştir"  (6)   hükmüne  yer  verilmiştir.   Şurası  muhakkaktır  ki; zühd   ve  takva   noktasında   hassas   olmayan   bir   kimsenin,  ilmi ne olursa olsun  "Fakih"  olması mümkün  değildir.
     
Allahü  Teala  (c.c)'nın   imtihan  için  beyan   buyurduğu  emir  ve  nehiylerin  tamamına "
Teklif" adı verilir.   Fıkhın   konusu;   mükellef  olması  dikkate alınarak,   insanın  fiilidir.   İnsanın;  lehindeki  ve  aleyhindeki   bütün   haklarını,   kat'i   delillere  dayanarak   ortaya  koymak  "Fakihlerin"  görevidir.   Bunun belirli   bir   usûl  içerisinde  izahı   gerekir.  İmam-ı Şafii (rh.a.) : "- Kat'i  bir  habere  dayanmadan veya   ictihad   yapmadan   bir   söz   söylemek   günaha   çok  yakındır.   Allahü   Teala (c.c) Resûlallah   (SAV)'dan başka  hiç  kimseye;   ilmi  bir   delile   dayanmadan   din  hususunda   herhangi   bir   söz   söyleme   hakkı   tanımamıştır.    İlmi   delil   ise:  Kitap,   Sünnet,  İcma, asar   ve   mahiyetini   beyana   gayret   ettiğim   Kıyas-ı  fûkahadır"  (7)  demek  suretiyle,  önemli  bir noktaya   işaret   etmektedir.  

     Din  hususunda;   hiçbir  delile  dayanmadan   "Şahsî  Kanaat"  belirtmek, mükellef   için   büyük  bir  tehlikedir.   İmam-ı Azam   Ebû  Hanife (rh.a.) :  "- Allah (c.c)'ın  diniyle  ilgili   bir konuda  şahsi   kanaatinize   göre hüküm vermekten  sakınınız,   Sünnet'e  tabi  olunuz.    Kim  ki  Sünnetten ayrılırsa,   dalâlete,  düşer, sapıtır"  (8) buyuruyor.  Tabîûndan  Hz.  Şa'bi (Rh.a.)'ye  bir  adam  gelip,  bir mesele   sorar.   Şa'bi  (Rh.a.)   sual   olunan   konuyla   ilgili  olarak,   Hz. Abdullah   İbn-i Mesûd  (RA)  şu  şekilde   izah   etti"   diye  cevap  verir.   Sual   soran   kimse: "- Sen  kendi  şahsi  kanaatini  söyle!.." deyince,   Hz. Şa'bi  (Rh.a.) :   "- Şu   adama  bakın!..  Ben  ona  İbn-i  Mesûd  (RA)   şöyle  dedi,  diyorum.   O bana şahsi  kanaatimi  soruyor.   Ben  dinimi  bundan  tenzih   ederim,  vallahi  müzikle   meşgul  olmayı, şahsi   kanaatimle   fetva   vermeye   tercih   ederim" (9)  diye   haykırıyor.   Yine   İmam-ı  Malik  (Rh.a.)'e  kırk   mesele  soruluyor,  otuz altısı  hakkında   "- Bilmiyorum" diyor.  (10)   Kat'iyyen "şahsi  kanaatim şudur" demiyor!.. Din hususunda   şahsi   kanaat   belirtme   hastalığı  "Bid'at ehli"  arasında   yaygın   bir  usûldür.

       Soru:     67: Fıkıh  ne   demektir?   Fazileti   nelerdir?

     Cevap: Sözlükte fıkıh,   bir şeyi  bilmek   anlamına   gelir. Daha  sonraları bu tarif, ‘şeriat ilmini bilmek’ şeklinde sınırlandırılmıştır. Fakihlerin   kullandığı  bir terim olarak: ‘Furûu  ezberlemek’ demektir. Hakikat ehline göre de ilimle ameli birleştirmektir.  Konusu,  mükellefin   fiilleridir.   Kaynakları  Kitap, Sünnet, icma ve kıyastır. Gayesi, düny-ahiret mutluluğuna ermektir. Fazileti ise pek çoktur: Bunlardan biri- el-Hulasa’da yer aldığına göre- bizim mezhep alimlerimizin kitaplarına bakmak, -duymaksızın bile olsa- gece namazından daha faziletlidir. Ayrıca  fıkıh  öğrenmek,   Kur’an’ın  öğrenilmesi farz-ı ayn olan miktarı dışındakileri öğrenmekten  daha   faziletlidir.   Fıkhın   hepsinin öğrenilmesi zaruridir. El-Multakat   ve  diğer   eserlerde İmam Muhammed’in şu sözüne yer verilir: “Bir insan,   helal-haram   bilgisini   ve   mutlaka   bilmesi  gereken ahkamı öğrenmelidir”.

    Nitekim Allah Teala: “Kime hikmet verilirse, ona büyük bir hayır bahşedilmiştir” ayetinde de, bu ilmi ‘hayır’ olarak isimlendirmektedir. Zira bazı müfessirler, ayetteki ‘hikmet’i  fıkıh  ilmi  olan  ilm-i fürû  olarak   tefsir   etmişlerdir.   Dârekutnî ve Beyhakî’nin   rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurulur :  “Allah’a, dinde fıkıh sahibi olmaktan daha üstün bir şeyle  ibadet   edilmemiştir.   Şeytan için bir fakih, bin abidden daha  çetindir.  Her şeyin bir direği vardır; dinin direği ise tefakkuhtur (dinde fıkıh derinliğine sahip olmaktır)”  Yusuf  KERİMOĞLU

           K A Y N A K L A R

  (1) Muhammed  Ma'ruf  Ed  Devalabi - İlmi  Usul-i Fıkıh - Beyrut: 1935 Sh: 12.-Ö.N.Bilmen - Hukuk-ı  İslamiyye  ve Ist. Fıkhiyye  Kam-İst: 1975 . C: 1 Sh: 13 Mad: 9.
  (2) İbn-i Abidin- Reddu'l Muhtar  Ale'd  Durri'l Muhtar-İst: 1982 C: 1 Sh: 34.
  (3) En  Nisa  Suresi : 78-
  (4) Bakınız: El A'raf Suresi: 179,   Hud Suresi: 91.
  (5) Prof. Muhammet! Ebû Zehra - İslâm Hukuku Metodolojisi - Ank: 1979 Sh: 13,  Ayrıca M.  Ma'ruf   Ed   Devalabi - A.g.e. Sh: 12.
  (6) İbn-i Abidin - A.g.e. C: l Sh: 34.
  (7) İmam-ı Şafii - Er Risale - Kahire: 1979 (2 Bsm) Sh: 508 Madde: 1467-1468-
  (8) İmam-ı Şa'rani - Mizanü'l Kübra - Kahire: 1306 C: l Sh: 51.
  (9) Sünen-i Darimi - İst: 1401 Çağrı Yay. Mukaddeme: 17 Sh: 47.
(10) Ömer Nasûhi Bilmen - A.g.c. C: l Sh: 245 Madde: 557.
(11) Molla Hüsrev - Mir'at  El  Usûl  fi  Şerhi'l  Mirkat  el  Vusul - İst: 1307 C: l Sh: 33
(12) Doç. Dr. İsmail Cerrahoğlu - Tefsir Usulü - Ank: 1971 Sh: 34.
(13) İslâm Ansiklopedisi - Ç: 6 Sh: 995 (Kur'an Maddesi)
(14) Muhyiddin  Ebû  Abdullah  Muhammed  b. Süleyman  El Kafiyeci - Kitabû't Taysir fi  Kavaidi  İlmi't Tefsir - Ank: 1974 Sh: 58-57.
(15) Eş Şura Sûresi: 52.
(16) İmam Abdülaziz El Buhari - Keşfû'l Esrar-İst: 1308 C: 2 Sh: 361.
(17) İmam-ı Şafii-Er Risale-Kahire: 1979 (2 bsm) Sh: 20 Madde: 48-50.
(18) İmam Abdülaziz El Buhari - A.g.e. C: l Sh: 19. 
                              A. AZİZ