DİYANET   İŞLERİ   BAŞKANI    "ULÛ'L-EMR"   OLABİLİR   Mİ?        

               

        SORU:    Mektubunuzda: "- İlim ehlinin katıldığı bir sohbette "- Hilâfetin   ilgası   sırasında,   O'nunla   ilgili bütün   işlerin   ve  yetkilerin Türkiye Büyük  Millet  Meclisine   devredildiği"   delilleriyle   birlikte   ortaya konuldu.   Kanunda da  bizzat   bu   ifade  yer  alıyor.   Bir hocaefendi: "- Bu  noktada  meclise   devredilen yetki;   yine onların tensibiyle Diyanet İşleri Başkanına devredilmiştir. Dolayısıyle Diyanet İşleri Başkanının   Cum'a   namazının kılınması için vermiş olduğu izin, "Ulûl-emr'in"  izni   hükmündedir. Meselenin   en   kolay   çözümü   budur"  dedi.   Konu  değişik   boyutlarıyla  ele  alındı!..   Sohbete   bazı ilim ehlinin de çağrıldığını, fakat onların mazeret ileri sürerek gelmedikleri de hatırlatıldı. Bir başka hocaefendi  ise:  "- Halife'nin   Kureyş  kabilesinden   olması   meselesi   sünnetle   sabittir.   Osmanlı Sultanı   Yavuz   Selim  bu makamı   kılıç   zoruyla   ele geçirmiş  ve  kuvvetle   korumuştur.   Kavim   olarak arap   olan   müelliflerin eserlerinde; Osmanlı hilâfeti zalim olarak tanıtılır. Nitekim ilk fırsatta; müstevlilerle işbirliği yaparak ve anlaşarak, Osmanlı hilâfetini arkadan vurmuşlardır. Birinci cihan savaşından   sonra   ortaya   çıkan   manzara   meydanda!.. Eğer hilâfet kaldırılmamış olsaydı   bile;   yeni kurulan  arap   devletleri   bu   gücü   tanımayacaklardı.    Sembolik   bir   makamın   Türkiye'ye   getireceği bir-şey   yoktu"   dedi.   Konuşmalardan sonra benim edindiğim intiba hepsinin "- iyi ki ilga edildi" noktasında   birleştiğiydi.   Şimdi   Diyanet   İşleri   Başkanı;   hilâfet   yetkisini   kullanabilir   mi? Kendisine   ülû'lemr   diyebilir   miyiz?"   diyorsunuz.
 

       CEVAP:     Şurası  muhakkak ki; tarih boyunca "Hilâfet" konusu tartışılmıştır. Hz. Ali (RA)'nin şehadetinden   sonra   ortaya çıkan siyasi manzara hepimizin malûmu. Konuyu "etrafını cami, ağyarına mani" bir şekilde kavrayabilmek için hilâfetin mahiyetini bilmemiz gerekir. O zaman Diyanet İşleri Başkanının fonksiyonunu kavramış oluruz. Hilâfet arapça bir kelimedir. Lügat manası: "Bir kimseden sonra  gelip, O'nun   yerine   geçmek   ve O'nu temsil etmektir", İslâmi ıstılahta: "Hz. Peygamber (SAV)'den sonra,   O'na halef olarak, din ve dünya işlerinde mü'minlere emir olmak" şeklinde tarif edilmiştir,   İslâm   uleması;   "Bey'at   sonucu,   mü'minler   adına  tasarruf   yetkisine   haiz  olan ve ahkâmın   tatbikini   sağlayan   kimseye  halife denilir" tarifinde müttefiktir.   İbn-i Hümam "Müsemere" isimli   eserinde:   "Millet-i İslâmüyye   üzerinde tasarrufu  ammeye   istihkaktır"   şeklinde   beyan etmiştir.   (1)   Şimdi   hilâfetin   dayandığı   delilleri   gündeme   getirelim.
          Kur'an-ı Kerim'de-. "Ey iman edenler!.. Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (Ulû'lemr'e) de itaat edin. Eğer bir-şey hakkında ihtilâfa düşerseniz, onu (ihtilâf konusunu) Allah'a ve Resulüne döndürün. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız (böyle yapın). Bu hem hayırlı, hem netice itibariyle daha güzeldir. Sana indirilen (Kur'an-ı Kerim)'e de, senden  evvel indirilmiş olan (kitap) lara  da,   her halde iman ettiklerini boş yere iddia edenlere bir bakmadın mı ki; onu inkâr etmeleriyle   emrolundukları   halde, yine Tağut'un huzurunda muhakeme edilmelerini arzu ediyorlar. Şeytan da onları (bir daha dönemiyecekleri kadar) uzak bir sapkınlıkla, büsbütün sapıtmak ister" (2) hükmü beyan buyurulmuştur!.. Mü'minlerin, "Kime, hangi şartlarda ve nasıl" itaat edecekleri, neyi kesinlikle reddedecekleri   burada   açıkça   izah   olunmuştur.   Resûl-i Ekrem (SAV)'in: "- Her kim Ulû'lemr'e itaatten bir el kadar ayrılırsa, kıyamet gününde    Allah (c.c)'a  fiili   (ameli)   hususunda   lehinde  hiçbir hüccet   olmayarak   kavuşacaktır.  Her kim de   boynunda  (Ulû'lemr'e)  bey'atı  olmayarak ölürse, cahiliyye  ölümü ile ölür" (3) buyurduğu sabittir.    İslâmi eserler'de: "Halife, Sultan, Ulû'lemr ve imam" kavramları,   hep aynı mahiyeti beyan için kullanılmıştır. İbn-i Hümam "Kitabû'l Müsayere" isimli eserinde: "- Mü'minlerin   kendi  içlerinden  bir  imam  seçmelerinin   sebebi,   İslâm'ın   hükümlerini   hakkı ile eda etmek içindir" (4)  diyerek,   önemli   bir   noktaya   işaret   etmektedir.   İmam  Ebû Muin En Nesefi:  "- Üzerimizde İslâm devlet başkanı olan imamı (Ulû'lemr'i) görmeden  bir günün geçmesi caiz değildir. İmam,   devlet başkanı olan halifedir.   İmametin   hak   olduğunu   kabul  etmeyen kimse kâfir olur.   Çünkü   dini   hükümlerden   bir kısmının farz olması, imamın   varlığına bağlıdır.   Cum'a namazı, Bayram   Namazı  ve yetimleri evlendirmek gibi... İmamı inkâr eden kimse, farzları inkâr etmiş olur. Farzları   inkâr   eden  de   kâfir   olur" (5)  hükmünü   zikreder!.. 

      Bazı kaynaklarda; Resûl-i Ekrem (SAV)'in vefatından sonra sahabe (Resûlallah'ı defin etmeden önce) halife seçme hususunda titiz davranmıştır.   İbıı-i Abidin  bu   konuyla   ilgili   olarak  şunları  zikreder:   "Mucizeler  sahibinden  murad bittabi   Peygamberimiz (SAV)'dir.   Pazartesi  günü  vefat  etmiş,  salı  günü  yahud   çarşamba  akşamı veya   çarşamba   günü  defin edilmiştir,    (bu arada  Ashab-ı  Kiram,   herşeyden   evvel   müslümanların başına   bir halife seçmekle  meşgul   olmuşlardır.)   Bu   sünnet bugüne kadar devam edegelmiştir. Bir halife   vefat   etti mi,   yerine   başkası  seçilmedikçe   defin edilmez. Halifenin müslüman, hür olması şarttır.   Zira  kâfir,  müslüman  üzerine  veli  olamaz.   Köleden de halife  olmaz.   Çünkü  onun  kendine  veli  olmaya  hakkı  yoktur.   Başkasına nasıl velî olabilir?    Sabii  ile  deli  de   köle  gibidir.   Kadınlardan da halife olmaz.   Çünkü kadınlar evlerinde oturmakla memurdurlar. Onların hali tesettüre mebnidir. Peygamber (SAV) buna işaretle "Hükümdarları kadın olan bir kavim nasıl felah bulur!" buyurmuştur. Halife muktedir, yani hükümleri yürütebilir,  mazlumun   hakkını   zalimden   almağa,   sınırlan   ve memleketi   korumağa,   asker   sevkine   vesaireye   gücü   yeter   olmalıdır"   (6)
         Dikkat  edilirse;   Ulu'lemr   (Halife);  müslümanlar  üzerinde, onlardan aldığı  yetki  ile  tasarrufu ammeye   hak   kazanmış  kimseye  verilen   isimdir.   Burada   esas   olan;   Ulû'lemr'in (Halife'nin) üzerinde,  insanlardan  daha   büyük   bir   emir   sahibinin bulunmamasıdır. (7) Konunun ilmi olarak mahiyeti  budur!..   Diyanet   İşleri   Başkanı;   (Şahıs  önemli  değil) devletin bir memurudur. O'nun üzerinde  devlet  bakanlığı,   başbakanlık  ve   cumhurbaşkanlığı   gibi  makamlar vardır.   Hanefi   fûkahasının;   cum'a   namazının   edası için Ulû'lemr'in iznini şart koşmasını dikkate alıp, bunun (Ulû'lemr'in)   Diyanet   İşleri Başkanı olduğunu söylemek pek tutarlı değildir.   Cuma   namazı   konusu; hilâfetin  ilgası sırasında tartışılmıştır.   Bu tartışmalar; 16.Şubat.1933 tarihli tamimle, bir neticeye bağlanmıştır.    Mustafa  Kemal   Atatürk'ün  emriyle  yayınlanan  bu  tamimde  şöyle  denilmektedir: "- Cum'a  namazı  farz  ve   bunun   farziyeti   Kitap,  Sünnet   ve  İcma   ile   sabittir. Bütün mezhep imamlarınca  da   kat'i   olan   bu  cihet,   onun  farz  ve  şeraiti   İslâmiyye'den   olmasıdır.   Cumanın sıhhati edası   için   serdedilen   şeraiti   sairenin   edillesi   kat'i   olmadığından   onlar müctehidler arasında muhtelefûn   fihtir.   Mısr   (şehir)   ve   izn-i hakim   şartların  vücûdu  ve   adem-i  vücûdu,  farz olan cumanın   cevazına   haizi tesir değildir.    Binaenaleyh   ufak bir köyde bile  bu  farzı  eda  edecek  cemaat bulunur   ve   müsaade   (izin)   için   müracaat   vuku   bulursa,   onlara   izin   verilmesi   iktiza   edeceği..."
        Dikkat  edilirse;   müctehid   imamların   cuma  namazının edası için sünnete dayanarak ortaya koyduğu   şartların   önemli olmadığı ve bütün mezheplerin birleştirilerek; izin talebinde bulunan her cemaate bunun verileceği ilân olunmuştur. Garip olan husus şudur: Ulû'lemr'in izni konusunda da müctehidler arasında ihtilâf vardır. Diğer şartlar önemsiz bulunurken, "ille bizden izin isteyin" tavrının devam   ettirilmesi   tutarsızdır.    Sanıyorum   bu   siyasi   (Politik)   bir   temele   dayanıyor!..
      Sohbette; tarih boyunca, hilâfet konusundaki tartışmalar gündeme getirilmiş!.. Arap müelliflerin; Osmanlı hilâfetini  veya saltanatını reddettikleri şeklindeki genelleme doğru değildir. Kaldı ki; dinde rasihûn  zümresinden  (Müctehidlerden) olmayan   müelliflerin, ittifakı delil olmadığı gibi, ihtilâfı da delil değildir. (*)
       Türkiye'de milyonlarca cuma cemaati;   l6.Şubat.1933 yılında Mustafa Kemal Atatürk'ün emri ile yayınlanan  izinname   çerçevesinde   toplanmaktadır. O tarihten itibaren  gelen  siyasi   iktidarların  hiçbirisi bu   izni  iptal etmemiştir.   Sanıyorum sohbette bulunan ilim ehli; bu izni ileri sürüp, diğer tarihi yorumları bir kenara bıraksaydı, daha tutarlı olurdu. Sanıyorum mektubunuzdaki suale cevap teşkil edebilecek nakilleri, bir araya getirdim.   Diyanet   İşleri   Başkanı;   mü'minlerin   hür   iradeleri  sonucunda   (Bey'atı   veya  seçimiyle)  o  makama gelmiş değildir.   Bu  ebeble  verdiği  kararlar;  din  ve dünya   işlerinde,   mü'minlerin   liderinin   emri   gibi   değerlendirilemez.   Dua buyurunuz.
 

                       K A Y N A K L A R
(1) Mehmet Zeki Pakalın - Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü - İst: 1971 MEB yay. C: l Sh: 815-
(2) En Nisa Sûresi: 59-60
(3) Sahih-i Müslim - ist: 1401 Çağrı Yay. C: 2 SU: 1478 Had. No: 1851, ayrıca Sahih-i Buhari - K- Ahkam, C: 8 Sh: 105.
(4) İbn-i Hümam - Kitabû'l  Müsayere - İst: 1979 Çağrı Yay- Sh: 265.
(5) İmam Ebû Muin En Nesefi - Bahrû'l Kelâm fi Akaidi! Ehlil İslâm - Konya: 1977  Rabıta Yay. Sh: 179.
(6) İbn-i Abidin - Reddü'l  Muhtar  Ale'd  Dürri'l  Muhtar - İst: 1982 C: 2  Sh: 384.
(7) Abdurrahraan  El Ceziri'- Kitabû'l  Fıkh  Ale'l  Mezahibi'l  Erbaa - Beyrut: 1969 C: l  Sh: 388.

Sayfa Başına  Dön  >>>